Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Dergâh Sohbetleri · 5 Aralık 2014 · 1:36:16
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri şu cevabı vardır. Anana, babana, kız kardeşine, erkek kardeşine, bunu takip eden azatlığına ve yakınlarına iyilik etmek haktır ve vaciptir. Birincisi iyilik yaparken bir insan annesine, ikincisi babasına, ondan sonra kız kardeşine, enteresan. Ondan sonra erkek kardeşine, kadınlar önde, pozitif ayrıntı.
Önce anneye, sonra babaya, sonra kız kardeşine, sonra erkek kardeşine. Ondan sonra elinin altındaki kimselere. Nefis, insanı buradan vurur. Mesela annesine, babasına yardım etmeyin, annesine, babasına göz etmeyin. İşte desinler diye etrafını gözetenler. Annesine, babasını göz etmeyin. Ben bunlara şahidim. Annesine, babasına göz etmeyin. İşte gidecek. Ondan sonra filanca cemaatten şu kadar kurban istediler, kurban verecek.
Annesine, babasına kız kardeşini göz etmeyin. İşte etrafındaki insanlar iyi desinler, cömert desinler diye etrafındaki insanları gözetmeyin. Nefis buradan vurur insana. Veya etrafında, yakın dairesinde ihtiyacı olanların bildiği halde gidip de işte memleketinde hava olsun diye bir kamyon oraya pirinç göndermiyor. Allah muhafaza eylesin. Birinci derecede iyilik yapacaksa insan, önce annesine, babasına. Ondan sonra kendi kız kardeşine, oğlan kardeşine. Ondan sonra yakın dairesinde elinin altında bulunduğu insanlara. Elinin altındakilere. Yanında bir kadın çalışıyor, temizlik işlerine bakıyor. Bir lira maaş veriyor ona. Ama etrafta gidiyor, kovardalık yapıyor, para yiyor, parayı yediriyor.
Ama yanında çalışana bakmıyor. Yanındaki çalışan kimsenin sigortasını yapmıyor. Bir verecekse yanında az maaşla çalışan kimselere verecek, onlara vermiyor. Verecekse etrafındaki birinci halakadaki insanlara verecek, vermiyor. Bir yardımda bulunacaksa bulunduğu yerdeki insanlara verecek, vermiyor. Gidiyor o büyük toplulukta onu baş köşeye oturtturuyorlar, orada baş köşeye oturtturuyorlar diye oraya veriyor.
Veyahut da birisi böyle hatırı sayılır bir kimse, ona bir telefon açıyor, buraya beş bin lira lazım diyor. O hatırı sayılır kimse telefon açtı diye oraya beş bin liraya veriyor. Önemli değil. Nefis insana bir yerden buluyor, bir taraftan giriyor. Genelde bunlar Sufilik terbiyesi almamış insanlarda olur. Onlar nefisleriyle mücadele edemezler, gösterişe düşerler, şataata düşerler, şatafata düşerler. Onlar nefis terbiyesi görmediklerinden dolayı onlar bir yerden, bir yerden kendi kendilerini aldatırlar. Bir yerden kendi kendilerini kandırırlar. Ona hayır diyemezler. Nefis oradan bir gedik bulur. Nefis bir gedik bulduğunda oradan da girer. Allah muhafaza eylesin. Yine Ebu Hureyre R. Hazretleri anlatıyor. Resulüm önce yakın akrabalarına uyar.
Şuara 214 ayeti indiği zaman Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri kalkıp şöyle seslendi. Ey Ka'b-i Lüey oğulları kendinizi ateşten kurtarın. Ey Abdülmanehf oğulları kendinizi ateşten kurtarın. Ey Haşimoğulları kendinizi ateşten kurtarın. Ey muhtalip oğulları kendinizi ateşten kurtarın. Ey Muhammed'in kızı Fatıma kendini ateşten kurtar. Zira ben senin için Allah tarafından gelecek felaketi önlemeye muhtedir olamam. Ancak sizin bana akrabalığınız vardır. Ben de ona riayet ederim. Demek ki önce insan ne yapacakmış? Kendi etrafını uyarmaya başlayacakmış. Önce kendi evini düzeltecek. Önce kendi dilini düzeltecek. Ondan sonra evini düzeltecek.
Ondan sonra mahallesini, sokağını, ilini, ilçesini düzeltecek. Önce kendi memleketini düzeltecek. Bakın önce kendi memleketini düzeltecek. Siz önce kendi evinizi düzeltemiyorsanız hiçbir yeri düzeltemezsiniz. Sebep, eğer siz güzel ahlaklıysanız, evinize o güzel ahlakı koyarsınız, eviniz o güzel ahlakı kabul eder. Siz güzel ahlaklı olursanız, siz öyle olursanız etrafınızdaki insanlar sizin güzel ahlakınızı kabul eder.
Ve sizin o güzel ahlakı öğrendiğiniz yeri merak eder. Yürür oraya. Eğer siz güzel ahlaklı evinizde davranmazsanız, oraya doğru yürüyemezsiniz. Oraya doğru gidemezsiniz. O tebliği yapamazsınız. İnsanlara onu anlatamazsınız. Herkes kendince şunu der. Sen benim evimi bir bilse. Kadınlar der ki, sen benim kocamı bir bilse. Adamlar der ki, sen benim karımı bir bilse. Herkes der ki, sen benim annemiz babamı bir bilse. Herkes der ki, sen benim çocuğumu bir bilse. Mahanesi çoktur herkede. Veya tabii sen bizim şehri bilmezsin. Burası öyle değil. Kozmopolit bir yer. Sanki Türkiye'de kozmopolit olan diğer başka bir yer yok.
Sen burayı bilmezsin. Burası böyledir. Sen bunu bilmezsin. Burası şöyledir. Bunların hepsidir. Nefsini aldatmacasından, kaldırmacasından başka bir şey değildir. Hepsi de. Allah için yaran insan sonuçta etrafına ışık verir. Allah için yanıyorsan ışık verirsin etrafına. Allah için yanmıyorsan etrafına hiçbir şey verebilecek hiçbir şey yoktur. Eğer sende güzel ahlak var ise, etrafına güzel ahlakın hündelerini anlatırsın. Yaşarsın da ağzında küfür olan bir kimse ne anlatabilecek ki? Ağzında hakaret olan insan ne anlatabilecek ki? Çalışmayıp evine bakmayan bir kimse evine ne anlatabilir? Veyahut da sabah erkek kalkıp eşine hizmet etmeyen bir kadın ne anlatabilir?
Evini temizlemeyen bir kadın ne anlatabilir? Çocuklarına bakmayan bir kadın ne anlatabilir? Kendi vücut temizliğinden bir haber olan kadın ve erkek birbirine ne anlatabilir? Kendi vazifelerini kenara atmış, kendince din yaşıyor diyen etrafına ne anlatabilir ki? Hiçbir şey anlatamaz. Eğer Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri insan olarak değerli ve kıymetli bir insan olmamış olsaydı, etrafına hiçbir şey anlatamazdı. Ve etrafındaki kabilelerin hiçbirisi de onu dinlemezdi. Yemek verdi, herkesi davet etti. Herkes onun davetine icabet etti, onun yemeğine icabet etti. Onun yemeğine icabet etmeleri onun iyi ahlakındandı. Onun iyiliğindendir, onun dürüst olmasındandı, onun emin olmasındandı. O iyi bir insandı peygamberliğinden önceden. O peygamberliğinden önce de kamil bir insandı.
Böyle olunca onun davetine herkes icabet etti. Hiç kimse tereddüt etmedi. Muhammed'in evinde yemek var dediğinde herkes icabet etti. Herkes icabet etti. Hiç kimse icabet etmemezlik etmedi. Ama oradaki bulunan kimseleri tebliğ ederken Ebu Cehil araya giriyordu. İşte kibir de böyle bir şeydir. O tam bir şeyi tebliğ edecekken, bir şeyi konuşacakken Ebu Cehil onun sözünü kesiyordu. Diyordu ki sen bunun için mi bizi davet ettin? O tam meseleyi toparlıyordu, tam meseleyi anlatacak. Ebu Cehil aradan giriyordu yine. Yine muhabbeti kesip, sözü kesip yine Ebu Cehil'ini gösteriyordu. Ama o yılmuyordu. O yılmadan, o inandığı davayı hep devam ettirdi. O yüzden eğer siz doğrusanız, eminseniz, etrafındaki insanlar sizin yolunuza karşı ters gözle bakmayacaklardır.
Eğer siz evlerinizde, iş yerlerinizde, münasebette bulunduğunuz insanlarla ve topluluklarla Kur'an ve sünnet tarihisinde doğru ilişkiler kuruyorsanız, bunlar sizin makul, malum gönüllere hoş gelen, aklın kabul ettiği, ruhun kabul ettiği, dini, imanı, Kur'an'ı, sünneti, Allah sevgisini kabullenecektir. Ama sizin diliniz ayrı, gönlünüz ayrıysa, ama sizin yaptıklarınızla söyledikleriniz farklıysa, ama kalbinizde o ruh oluşmadıysa ve onunla alakalı sizin derdiniz, kaydınız yok ise, o zaman etrafınızdaki insanlar sizi dinlemeyecektir.
Eşiniz birinci derecede dinlemeyecektir. Çocuğunuz birinci derecede dinlemeyecektir. Şununla, sakın kendinizi avutmayın. Nuh Aleyhisselam'ın hanımı da ona iman etmemişti. Bazı peygamberlerin de eşleri, peygamberlere iman etmemişti deyin. Kendinizi haklı ve doğru noktaya doğru koydurmayın kendinizi. Bu nefsin aldattığı yerdir. Müslümanlar kendi ahlaklarına, kendi faziletlerine veya faziletsizliklerine, kendi eksikliklerine, kendi noksanlıklarına bakmadan kendilerini Nuh Aleyhisselam'la aynı seviyeye çıkarıp, Nuh'un da hanımı inkar etmişti deyin, kendini Nuh Aleyhisselam'la eşdeğerde görme, hafetine düşüyorlar. Demek ki sen Nuh Aleyhisselamsın, senin işin senin söylediğine bakmadır.
Hiç kimse demiyor ki benim ahlakım ne noktada? Hiç kimse demiyor ki benim sevgim hangi noktada? Hiç kimse demiyor ki benim faziletciliğim hangi noktada? Hiç kimse demiyor ki ben evime karşı, anneme, babama karşı, etrafıma karşı mükellef oldum. Bu meselelerde hangi noktada davrandım? Hep suçlu karşımızdaki, karşımızdaki, hep yanlış olan bizim karşımızdaki insanlar. Bizim annemiz yanlış, babamız yanlış, eşimiz yanlış, çocuklarımız yanlış. Herkes yanlış bizim etrafımızdakilere. Ancak biz doğruyuz. Biz çünkü öyle bir tarikata imtisam ettik ki oradan kurtuluş ve razımızı aldık. Bizim söylediğimiz kanun artık en iyi biziz. Bizden daha iyi hiç kimse yok. O yüzden eşimiz de bize itaat etmeli.
Annemiz babamız da bize itaat etmeli. Etrafımızdaki insanlar da bize itaat etmeli. Biz heva ve hevesten konuşmayız. Dervişler de bize itaat etmeli. Sonrakinler, öncekiler hepsi de bize itaat etmeli. Neden? Biz çünkü öyle bir dergâhtan ders aldık ki biz heva ve heves bizim yanımıza yanaşmaz. Bu dervişi helak edemez onları. Bu dervişi de yolunu da perişan eder. Allah muhafaza eylesin. Biz tevazuyu, aciziyeti, mahviyeti hiç terk etmeden hayatımıza devam etmekte mükemmeliz. Biz aciziyet olmadan, mahviyet olmadan, fakriyet olmadan, tevazu olmadan bu yolun içinden çıkamayız. Allah muhafaza eylesin.
O yüzden eğer etrafımıza biz bir şey anlatamıyorsak, eğer etrafımızla biz ilişkimizi bir devfikte götüremiyorsak, bizde sıkıntı vardır. Hep biz ama birilerini suçlarız. Bizim babamız kafirdir. Bizim annemiz münafıktır. Bizim eşimiz cahildir. Bizim çocuklarımız bizi dinlemez. Zaten onlar cehenneme olduğundur. Ya arkadaşları bırak ya bunları ya. Bunlar cehenneme olduğum zaten. Ya komşularla zaten bunlar hepsi de cehennemlik ya. Ne işimiz var onlarla? Allah bizi muhafaza eylesin. Bunlar bizim ateşimizi çoğaltır daha. Bunlar bizi perişan eder. Biz Kur'an ve Sünnet tarihinde durup etrafımıza ışık vermeliyiz. Biz etrafımıza doğru mesajları doğru şekilde anlatabilmeliyiz.
Anlatamıyorsak bizde sıkıntı var. Bizde sıkıntı var. Allah bizi muhafaza eylesin. İbn-i Abbas aşağıdaki ayetleri şöyle açılmamıştır. Akrabaya, yoksula ve yolcuya haklarını ver. Elindeki malını saçıp savurma. İsrail 26. İbn-i Abbas dedi ki Cenab-ı Hak hukukun en gereklisiyle emrine başlamıştır. Müslümanın yanında maddi bir şey olduğu zaman onu en faziletli hamale sevk eder. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor. Akrabaya, yoksula ve yolcuya haklarını ver. Müslümanın yanında maddi bir şey bulunduğu zaman onlara nasıl söz söyleyeceğini ona öğreterek buyurdu ki eğer Rabbinden ümit ettiğin bir rızkı beklerken onlara yüz çevirecek olursan o zaman onlara tatlı bir söz söyle.
Ona güzel vaatte bulunur, olacağını ümit ederim inşallah olur şeklinde sözler söylenir. Eli boynuna bağlanmış gibi kibri olma. Onu büsbütün açarak israf etme. Sonra kınanın pişmanlık içinde kalırsın. Kala kalırsın. İsrail 29. Bu ayet açıklarken de İbn-i Abbas şöyle dedi. Elini büsbütün açma. Zira bundan sonra sana gelip senden maddi bir şey bulamayan kimse seni kılar. Demek ki biz bu noktada elimize bir şey geçtiğinde saçıp savurmamayı da bileceğiz. Elimize bir şey geçtiğinde har uğru parmağın savurmamayı da bileceğiz. Elimize bir şey geçtiğinde biz çoluğumuzu, çocuğumuzu ondan sonra gelecek olan bizden bir şeye ihtiyaç ihtiyacını belirtecek olan kimselerde ne yapacağız? Kendimizce onlarla düşüneceğiz.
Bin lira paran var, bir gecede yüz lira yiyemezsin. Yiyemezsin. Çoluğunu, çocuğunu, akrabalarını bir zahuret halinde arkandan gelenleri de düşünmek zorundasın. Allah bize öyle yaşayanlardan eylesin inşallah. Ben günde seksen defa ayetim kürsü okumaya çalışıyorum. Bazen sıkılıyorum ama yine de okuyorum. Bu duruma birisini anlattığımda o kadar fazla okumayla her ayetin hücdamları vardır. Fazla okursan ayetler tecelli etmeye başlar. Bazı şeyler görürsün, kaldıramasın dedi. Ben de korkudan bıraktım okumamdaki amaç ise sadece Allah razı seçeneği. Sizin fikriniz nedir? Devam edeyip bir etmeyin.
Bu noktada biz hiç kimseye bir ayet-i kerimeyi oku veya okuma deme noktasında değiliz. Ama bizim derviç kardeşlerimiz mevcut dersleri vardır. Mevcut derslerinden başka kendi kendilerine böyle virt edinemezler. Kendi kendine böyle virt edinen bir kimse kendi şeyhi olmuştur. Eğer bu virt'i de bir başkasına söylerse, o da onu yapmaya başlarsa onun da şeyi olmuştur. Bu biz bir kimseye neden bu virt'i çekiyorsun, neden çekmiyorsun deme noktasında değiliz. Ama bizden derste olan kardeşler sadece sadece verilen virt'leri çekecekler. Bir. İkincisi, sünnetle sabit olan virt'leri çekecekler. Ayrıca fazladan çekeceklerse. Kendi kendilerine virt edindilerse onlar kendilerinin şeyhi olmuşlardır.
Bizde maddi, manevi bir bağlantıları yoktur. O yüzden bu noktadaki bir şey çekme deme noktasında değiliz. Allah bizi affetsin. Kalp zikri nedir, nasıl yapılır? Bu soru herhalde aynı kardeşin sorusu galiba. Normalde kalp zikri yapacağım diye kalp zikri olmaz. Bir kimse dil ile Allah'ı zikretmeye başlar. Bütün fiiliyatını Kur'an ve sünnete tabi eder. Sadece dil ile zikretmek bir kimseye bu noktada bir yerde durmasına yetmez. O kimsenin ibadetleri yerine getirmesi gerekir. İbadetleri yerine getirdiği gibi haramlardan uzak durması gerekir. Aynı zamanda da kendisini güzel ahlakla, ahlaklandırıp mükellefiyetliklerini yerine getirmesi gerekir. Bazılarında şu şeyleri görüyorum.
Allah bizi affetsin. Yani dini yaşayacağım, dinle iştigal edeceğim. Ben dindarım derken mükellefiyetliklerini kaybediyorlar. Adamın bir işi var, işini yapması lazım. Eşi var, eşine bakması lazım. Çocuğu var, çocuğun ile ilgilenmesi lazım. Eşini, çoluğunu, çocuğunu iyi bir şekilde, gücü yetince yaşatması lazım. Erkek derviş kardeşlerin bir kısmında bu noktada gevşeklikler var.
Bu bizi aldatmasın. Bayan kardeşler dahil dervişlik yapabilirsiniz. İşte gayet iyi dininizi yaşayabilirsiniz. Ama mükellefiyetliklerinizi yerine getirmeniz gerekir. Ki kalp zikrullah kalbe tecelli etsin. Eğer ahlakınız düzgün değilse, eğer dilinize hakim değilseniz, eğer gözünüze hakim değilseniz, eğer doğru bir şekilde yaşayamıyorsanız, o zikrullah kalbe yerleşmeyecek.
Allah bizi affetsin. Allah'ım beni yalandan muhafaza etti ya. Ama bu yalan muhafaza et diye. Ama bu yalanlar birden ağzımdan çıktığı için fark edemiyorum. Ne yapmalıyım? Kendimi yalandan nasıl muhafaza ederim hakkınızı helal edin. O önden varmış. Benim yalan ile ilgili sıkıntılarım var. Çok yalan söylüyorum. Bazen bunu fark etmeden yapıyorum. Bazen de fark ederek de yapıyorum. Ama bilerek yaptığım bir şey değil. Dilimi tutamıyorum. Durumu kurtarmak için o an ağzımdan çıkıveriyorum. Allah'a dua ediyorum. Allah'ım beni yalandan muhafaza et diye. Ama bu yalanlar birden ağzımdan çıktığı için fark edemiyorum. Ne yapmalıyım? Kendimi yalandan nasıl muhafaza ederim?
Hakkınızı helal edin. Helal olsun inşallah. E yalan söylediğinde yüz rekat namaz kılıver gecesine. Bana gece yüz rekat namaz kıl. Ama bu konuda disiplin et kendini. Bir yalan söyledin. Gece yüz rekat namaz. Bir yalan daha söyledin. İki yüze çıktı. Bir yalan daha söyledin. Üç yüze çıktı. Namaz insanı kötülüklerden alıkop. Bulunmaz ilaçtır. Bir kadına baktın. Yüz rekat namaz gecesine. Namazı bilerekten, kasten terk ettin. Gecesine yüz rekat namaz. Namaz insanı kötülüklerden alıkop.
Kendini disiplin etmesini sağlıyor. Amelde hanefi itikatta eşari mağduridi olmamızın sebebi nedir? Neden amel ve itikata ayrı? Neden hanefi hazretleri itikadını kullanmıyoruz? Normalde mağduridi itikadı imam-ı azamın itikadıdır. Sonradan böyle bunu böyle tefavruatlandırmışlar. İmam-ı azamın itikadla alakalı ana meselelerini almış. O ana meselelerini açmış. Tabiri caizse deşifre etmiş diye. İmam-ı nesefi de o deşifre edilenleri dizayn etmiş. Arkasından gelen talebesi. Böylece bir itikad yolu çıkmış. Ama o itikad yolunun ana hükümleri imam-ı azamlar. O yüzden hani böyle imam-ı atörünün itikadına sahibiz derken biz kendimizi kadriyeden, cebriyeden muhafaza ettiğimizi gösteririz.
Rafizilikten, haricilikten kendimizi muhafaza ettiğimizi gösteririz. Çünkü sapık bu noktada itikad noktaları var. O sapık itikad noktalarından kendimizi korunduğumuzu gösteririz. Bu ağaç kavuzunun içine düşünce bütün varlığını ona bırak. Kendini tamamıyla ona bırak. Yüzgeçlik taslayarak eğlenen erkeni tutma ve oradan çıkmaya uğraşma.
Kişi neden bütün varlığını ona veremez? Veremez, nefis var. Bu ancak nefis terbiyesiyle mümkün. Bu ancak çok sevmekle mümkün. Çok sever kendisini sevdiğine teslim eder. Ve ondan uzaklaşmak için çırpınmaz. Ondan kaçmak için çırpınmaz. Sever sadece ve sadece sevdiğine teslim olur. Teslim olduğunda da nedenin içini kalmaz olur. İman edeninde gerçekten imanı kemale eren bir kimsenin iman noktasında nedenin içini kalmaz. Bu aşıklık demek imanın kemale ermesi demektir. İman temale ererse o kimsenin nedenin içini kalmaz. İman temale ererse o kimsenin kendince, bakın kendince, burası tuhaf gelebilir size, kendi düşüncesi ve fikri kalmaz.
O iman etmiştir, iman ettiği yerini de sevmiştir. İman edip sevdiyse onun kendi düşüncesi kalmamıştır. Ve kendi kalbine gelen, kalbine gelen de ondan olmuştur artık. O noktaya gelen için geçerlidir bu. Ama insanlar aşık olmaktan korkarlar. Hepimiz aşık olmaktan korkarız. Aşık olmak teslim olmaya gerektirir çünkü. Aklımız bizi teslim etmez. Aklımız bizim eteğimizden çeker. Aklımız bizim sırtımızdan çeker. Bizim iman etmede de aklımız engeldir. Herkes aklın imana götüreceğini söyler. Akıl habire bizde, bizde. Nedenin içine sürükler.
O akıl hangi akıldır? Nedenin içini kaldırıp, tamamiyetle teslim olmuş olan akıl, imanın kemaline erer. Ama o akıl, hep nedenin içinde, nasıl da, bocalanıyorsa boyuna, ve o bocalama da devam ediyorsa, bir kimsenin böyle ilmi şüphede bulunması bir müddet muhaldir. Ama ilmi şüpheleri giderildiği halde, hala da şüphe dünyasında dolaşıyorsa, bu suhi bir kimse için muhal bir şey değildir. İstik hayatımda bunları farklı şekilde arkadaşlarla, tesahürlerini görmüş insanım. Adam kendi rüyasından şüphe eder bir müddet sonra. Ben nice Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleriyle beraber şeyhim'in rüyasında görenlerin, sonradan sıkıntıya düştüklerini gördüm. Akıl onları sıkıntıya düşürdü. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini görmelerine rağmen, onları sıkıntıya düşürdü.
Akıl, negatif akıl, bu kadar insanı kötüye düşürdü. Kafasında şeyh şüphe oluştuğu zaman onu tabi ettirmez. Tabi ettirmeyince onun içerisindeki o şeyh şüpheyi çoğaltır, başlar, neden, nasıl, niçin demeye. Oysa onunla oturup konuştuğunda kafasına takılan veyahut da kalbine takılan meselelere baktığınızda hiç onu ilgilendiren hiçbir şey yoktur. Şeytan böyle vesvese verir insana. Onu ilgilendiren hiçbir şey yoktur. Birisine soruyorum yıllar önce, ödemişler. Yıllar önce. Adama diyorum ki kardeşim senden para isteyen var mı? Yok, sen hiç para verdin mi? Hayır. Şunu yaptın mı? Hayır, bunu yaptın mı? Hayır, bunu yaptın mı? Hayır. Ya sana ne? Bir arada benim ödemişe göçmemi takmıştı.
Neden göçtün? Ya sana ne? Senden para istedim mi ben? Senden polis dedim mi? Senden yardım et dedim mi? Sana gel kerabını öde dedim mi? Sana gel bir yarım kilo çay al dedim mi? Sana hayır. Aldın mı? Hayır. Cebinden bir kuruş istediler mi? Seninle hayır. Sana ne kardeş? Seni ilgilendiren bir şey var mı? Bu da hayır. Sen bak yoluna. Yok, bakmaz. Bakmaz. Vardır ya mahallede dedikoducu kadınlar. Vardır ya kahvede oturan dedikoducu adamlar. İşleri, güçleri yoktur ya. Mahallede kim geçti onlara bakarlar. Bir sürü de laf uydurlar. İşin içine girmez hiç.
Ayet-i kerimeyi anlamaz. Hadis-i şerifi anlamaz. Bilgisi de yoktur. Kasavufi bilgisi de yoktur. Neyi ne manaya geldiğini de bilmez. O hep şüphenin içerisinde dolaşır. Allah muazze eylesin. İşte yol aşıklık ise oradan akıl pozitif olacak. Orada akıl negatifi düştü. Geçer. Akıl negatifi düştüğü anda başlar nicadelerine. O zaman şeytanlaşır. O zaman der ki ben ondan daha iyi yaratıldım. O zaman der ben daha bilgiliyim. Müktü'nün birisi öyle demişti Şeyh Efendi için. Dedik ya bilgiliyse ben daha bilgiliyim. Doğru söylüyorsunuz hocam dedim.
Ama sizi kimse rüyasında görmüyor. Kaldı. Hocam dedim. Siz okumuşsunuz. Eserden mezun hocam. Müktü. Hatta bir yerde demiş. Şeyh diyorlar demiş. Fatih Ayet Ayet. Üstün okuyamıyor demiş. Cenab-ı Hak denk getirdi. Dedik doğru söylüyorsun hocam. Ama kimse sizi rüyasında görmüyor. Bu kaldı. Hiç dedim cemaatinizden birisi. Hocam dün gece sizi Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemle gördüm. Evladımız dedi. Sizi Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemle dedi.
Sizi işaret etti. Veya sizi onun yanınızda gördüm. Hiç diğer oldu mu dedim ben. Hayır dedi. Ama böyle olması gerekmiyor ki dedi. Öyle olması gerekiyor hocam dedim. Rüya peygamberliğin kırk altı cüzünden bir cüz değil mi? Siz de o zaman peygamberliğin yolundan hiç kokusu bulaşmamış. Bizim derviş kardeşleri de Aybay bir başkası rüyasında görüyor dedim ben.
Ama onu da daha önce hiç kimse görmüyordu. Daha önce kimse tanımıyordu. Hoca kaldı. Nefis negatife düşünce küstahlık eder. Şeytanlık eder. Akıl negatife düşünce şeytan ilişir. Sorgular. Der ki ya benim şey olmam lazım. Negatife düşünce şöyle der. Ben de onun yaptığını yaparım diye. Negatife düşünce evri cehirleşir. Der ki yani ona değil ana şeklilik denmesi lazımdır. O değil ben derviş olmam lazımdır. Allah bize affet etsin. Allah bize affet etsin.
Uzun bir şey ama ders olması için okuyacağım bunu. Kardeş Allah yardımcısı olsun. İnsanlar evlenirken dikkat etsin çünkü. Selamun aleyküm. Evlenirken adı şerifi baz alıp takvalı bir eşle yani eşimle evlendim. O kadar takvalıydı ki kendimi eksik görüp ev işleri, çocuklara bakma, yemek yapma, hizmetlere koşma gibi aklınıza gelen her şeyi yapmaya çalıştım yetişemiyor diye.
Ama eşime yaranamadım sonra ondaki bu aşırı takvalı beni boğmaya başladı. Müzik dinlemez, dinletmez, duygu yok. Yıllardır tatlı tatlı anlatı anlatı ancak kısa konu giymeye başladı yanımdan. Elinden gelse yorganla dolaşacak. Misafirlikte partisi mantığıyla oturur. El ele tutuşmaz, espri yapmaz, TV izletmez, habire hadis tefsir okur bana da dayatır. Cilve, iş ve kadınlık sıfır, cinsel hayat berbat. Kızları var, onları da kendi gibi yetiştiriyor. Ben yandım, damatlar yansın istemiyorum. Ben mutlu değilim, eve girmek istemiyorum. Kocanın hoşçuz olmadığı takva Allah katında ne derni değerlidir, ne yapacağım ben demiş. Allah muhafaza eylesin.
Amin. Evet, kadınların eşlerinin arasında, eşlerinin yanında tesettüre riayet etme zorunlulukları yok. Ama bu noktada değil. Bu bir din algısı. Bu algı, hakkı var mı bu kimsede? El cevap var. Biz bir kadının bu hakkı yok diyebilir miyiz bir erkeğin? Hayır. Bu bir hak. Bir kadın isterse battaniyenin ortasından bir makas atar, oradan bir baş geçecek kadar bir şey. Onunla evin içerisinde dolaşır mı? Dolaşır mı? Bu onun hakkı. Takvayı bu noktada anladıysa bir saplantı halinde ona söylenecek bir söz yok. Çünkü işlemiş olduğu şey kendince ibadet.
Siz bir ibadet ettiğinizi düşünseniz sizi kim oradan men edebilir? Onu anlatamazsınız da. Türkiye'de bu tip cemaatler var mı? El cevap var. Yani bu tip tarikat ehli olan insanlar var mı? O yüzden onlar kendi cemaatleriyle, kendi tarikatlarından bir kimseyle evlenmeleri uygun. Ama o cemaatin, o tarikatın erkekleri de kendi cemaatinden bu sebepten dolayı evlenmek.
Erkekler gidiyorlar dışarıdan başka bir kadın alıyorlar. Sonra o kadını da bir kısmı hem dışarıdan böyle dışarıdan derken kendi cemaatlerinin dışından bir kadın alıyorlar. Sonra o erkek aslında görüntüde de o kadını kendi cemaatine benzeştirmeye çalışıyor. Değiştirmeye çalışıyor. Aslında gönlünün bir köşesinde değiştirmek istemiyor. Kontrubiyede kalıyorlar. Bu onların ruh hallerini bozuyor. Yani ruh hallerini derken psikolojilerini bozuyor bu onların. E tabi bu noktada yaşayan bir erkeğin de psikolojisi bozuluyor. Yani bir erkek kadın kendisinin olarak görecek kendisinin değil ama kendisinin olsa her şeyine hakim olacak, her şeyine sahip olacak. Yok her şeyine hakim ve sahip değil.
Kendisinin de değil. Kendisinin olmayınca da otomatikman söylenecek bir laf kalmıyor. Tabi evliliğin ilk yıllarında bir erkek de bunu takva olarak gördüğü için otomatikman ona itiraz etmiyor. Onu kabul ediyor. Otomatikman onu itiraz etmeyecek, onu kabullenince artık evin içerisinde bu takva düşüncesi, bu takva doğrusu evin içerisine hakim oluyor. Böyle olunca oradan geri dönüşüyor. Ama ve lakin sonuçta insanlar evlenirlerken bu tip şeylere dikkat etmekle mükellefler. Zaten bu noktada şimdi erkek daha böyle ileri adımlar atmaya kalksa boşanır o kadın onlar. Kesin boşanır.
Evde büyük bir huzursuzluk çıkar. Bu insanların meseleleri kurar, sünnet ve imanların iştahatı dairesinde bakmamasından kaynaklı oluyor. Bununla alakalı bana o kadar daha çok böyle şikayetler geliyor ki neler dinliyorum ben. O erkeklere Allah yardım etsin. Kimisinin annesi evlendirmiş. İşte kimisi tanıdık vasıtasıyla evlenmiş. Evin içerisinde, gün içerisinde dahi ferace ile dolaşan kadınlar var evlilikten. Ev feracesi yaptırmışlar, evin içerisinde ferace ile dolaşıyorlar. Özel gecelik yaptırmışlar.
Böyle normal işte kadınların giydiği böyle işte eşofman altın üstü gibi veyahut da normal o pijama vergecilik filan değil. Rahi ve Teresa halk yumuşanında. Yeter. Bunlar ne yazık ki bizim insanımızda var. Ve o erkekleri düşünebiliyor musunuz? Psikolojilerini. Adam ağlıyor telefonda. Evlenmiş işte bilmem kaç yıllık evli. Hanımının bir tek yüzünü görmüş bu güne kadar. Adam anlattı anlattı bana taraftı geldi. Ben sonradan kendimi normalde bir daha dinledim.
Ben adama dedim ki ya üzerinde ki yurt ver ne varsa. Adam kaldı bir anda telefonda. Ya üzerinde ne varsa yurt. Kaldı adam. Hiç aklına gelmedi mi dedim ben. Böyle kaldı adam. Dedim al bir tane makas dedim. Çağırt çağırt çağırt. Kes dedim hepsinin orta yerinden. Öldüğünde ölü yıkayıcı kesecek üzerinde gelmişsin. Ölüyünce yıkayıcı kadar kıymetin yok mu senin? Ölünce ölü yıkayıcı kesecek. Allah iyi eder inşallah. Ümmetinden sıla isminde biri gelir.
Onun şefaatiyle birçok kimse cennete girer. Kenzul umma. Bu adi şeride sıla denilen sıla-i rahim. Evet. Gönlümüzde ihlas ve samimiyeti tam olarak nasıl yakalarız? Bu noktada yapacağımız tek bir şey var. Bütün hayatı, ibadetlerinizi bir şey yaparken Allah rızası için yapmak. Kendinizi buna bağlayın. Bu sizi hem kendinizin güvenliğinizi sağlayacak, kendi kendinize bir güven sağlayacak. Kendi kendinizi böyle hani derler ya, çek etmek diye hani karşılaştırmak. Kendinizi bir şeyle karşılaştırırken kendi kendinize diyeceksiniz ki ya ben Allah rızası için böyle yaparım. Bitti. Allah için yapacaksınız.
Allah rızası için yapacaksınız. Allah için ve Allah rızası için yapacaksınız. O zaman mesele oturacak oturduğu yere. Böyle yaptığınız zaman ihlas ve samimiyeti yakalayacaksınız. İnşallah. Misal alemine, mana alemine girebilmemiz, anlamamız için nasıl olmayabiliriz? Haydi haydi yolculuk. Başlamışsınız inşallah. Düşünmek dahil yeterli. Bir dönemde Yahudi nesim var ki size ticari olarak ambar bu uygulamış, mal alıp satamamışsınız. Yahudi ile aranızda ne geçti? Biz iplikçilerle hiçbir türlü barışamadık. O yüzden iplikçilerle barışamadığımızdan dolayı hepsi de bize bir şekilde bir şeyler yaptılar.
Bunların büyük bir çoğunluğu benim dönemimde faizciydi. Büyük bir çoğunluğu. Bilmiyorum şimdi iplikçiler ne alemde. O yüzden hiçbirisiyle de anlaşamadık. Uzun mesele, şu tip meseleler. Bir de şahsımı ilgilendiren şeyler ya. O yüzden sizin ticari zekanın üst seviyede diye düşünüyorum. Bu zeka ve akıl genişliği dua ile mi yoksa çok okuyup öğrenip uygulamakla mı olur? Ben parayı tanıdığımdan beri ticaret yapıyorum. Bu herhalde Cenab-ı Hakk'ın yardımı ve tecrübe ile alakalı. Yani o ticari zeka üç sefer iflas edince, üç iflasdan da kurtulunca, Cenab-ı Hakk kurtarınca zeka böyle otomatik oluyor insanlar. Kimseye tavsiye etmem.
Bizim elimizde kalan zeka kaldı yani. Allah bizi affetsin. Her şeyde bir hikmet var. O iflaslarının neticesinde. Benim bir kısım insanlar sanki onları dolandırmışım gibi beni dolandırıcı der. Halbuki Bursa'da benim beş altı kişiye boynum oldu topu topuna son iflasımda. O beş altı kişi sanki elli altmış kişiydi. Öylesine bir yürgün açıktı. Bunda da bir imtiham varmış. Hiç kendilerini ilgilendirmeyen insanlar dahil mühür içerisine girdi. Dervişler de dahil buna. Adama soruyordum. Kardeşim sen mi yaptın benle ticaret? Yok. Sana ne? Yok. Sana ne? Seni ilgilendirir mi? Yok. Senden korkuları istersen verme.
Seni ilgilendirir mi? Yok. Dinlemez ki insan nefesidir. Allah bizi affetsin. Amin. Hiç ticaret yapmayan birisine herhangi bir şey alıp satmasını mı yoksa bir tüccardan ters almasını mı önerirsiniz? Hiç ticaret yapmayan bir kimse iyi bir ticaret erbabının yanında gidip ticaret yapacak. Onun yanında iş öğrenecek. Onun yanında ticareti öğrenecek. Onun yanında iyice pişecek. Ondan sonra yavaş yavaş yavaş yavaş kendine iş yapmaya başlayacak. Bu işin doğru tarafı. Ama kimisi böyle yapmaz. Bodozlamasına girer bir yere. Sadece bunu kıssayı bütün vücudu kısar orada. Debelenirken etrafa temelli zarar verir. Bakın debelenirken kurtulmak için etrafa temelli zarar verir.
Yıkar etrafını. Böyle bodozlamasına girenler de en yakın etrafındaki insanlara zarar verir. Adresi, babası, kayınvalidesi, kayınpederi, en samimi arkadaşı. Gidip de ticaret yaptığı kimseye kimseyle oturup konuşamaz. Onunla mücadele edemez. Gider babasına der ki şuraya imza at, kred alayım. Gider kayınvalidesine der ki buradan kredi çek, şunu ödeyelim. Gider kayınpederine şu daireye saklar, bunu buraya ödeyelim. Veya da bir arkadaşına gider, bana bir tane çek ver der. Veya bana bir çek kardeşi aldar. Veya bana buraya kefil oldar. Etrafına zarar verir. Bu sıkıntılı bir noktadır.
Bu tip zorluğe düşen insanlar ticaret yaptıkları kimselerle gidip oturacaklar. Borçlarını uzatacaklar, teyhir edecekler. Böyle bir yerden borç para alıp borç ödemek, normalde bu meselede en kolay taraftır ödeyemezler. Kumaş almış, gidecek kumaşçıyla oturacak, ödeyememiş. Bir yıl sonrasına bir daha yeni bir ödeme planı çıkartacak. Örneğin, ne iş yapıyorsan. İplik almış, gidecek iplikçiyle oturacak, konuşacak. Bir yıl sonrasına mı, beş ay sonrasına mı bir daha ödeme planı çıkartacak. Bu noktada kendisini bir başka yerin suyuyla bir başka yerin değirmenini döndürmeye çalışmayacak. Şimdi sermayesiz iş yapmak daha da zor. İnsanlar çok çabuk zengin olmayı hedefliyorlar.
Hemen bir şeyler olacak. Cebine üç beş kuruş geçince mala yatırım yapmıyor. Kendi işine yatırım yapmıyor. Etrafına iyi görünecek, hemen bir ev alacak, hemen gidecek, taksitle bir araba alacak, taksitle bir ev alacak. Hayasının dandardını değiştirecek. Çünkü o parayı komple kendisini zannediyor. Ardından sıkıntı da anneye, babaya, kayınvalideye, kayınpedere, evliyse arkadaşlarına çıkıyor. Ceremen. Arkadaşları da düşünüyorlar, ya buna biraz yardımcı olalım falan diye aslında kötülük yapıyorlar, iyilik yapmıyorlar. Borcu beş kişide kalmıyor. Bu benim Allah'a affetsin, meşhur tezimdir. Ne yaptın? Bitti. Kaç kişiye borcun var? Altı kişiye.
Altı kişide kalsın. Yedinci kişiye borcun geçiyorsa, yedileşiyorsa, sekiz dokuz oluyorsa sen gidiyorsun. Sen giderken de farkında değilsin. Herkes senin için diyecek ki, sen artık dolandırıcı oldun. Kaç kişiye borcun var? On kişiye. On kişide kalsın. Önemli olan, batırınca ne yapacağındır.
Kaç kişiye borcun var? On kişiye. On bir yapma. On kişide kal. De ki ödeyemiyorum. On kişiye ben çalışacağım, ödeyeceğim. Sıraya kal. Sırayla teker, teker, teker, teker öder. Dağıtma kendini. Onu da senin başına üşüşecek. Onu da seni taciz edecek. Onu da sana laf söyleyecek. Onu da seni tahkir edecek. Tekkit edecek. Onu da sana ağzına geleni diyeceksin. Bunları bil. Ama sen de bunun altında sabırla işine devam edip, teker, teker, teker, teker ödeyeceksin. Bunu kendine eğer şiar edinir, kendini buna oturtturur, kendini bunu yerleştirir, kendini bu noktada dizayn edersen Allah'a yardım ederek üşü ödersin.
İşte bir yere borcun var, o borcu ödemek için bir yere borç yap, onu oraya öde, yok o borç katlanıyor. Örneğin elli lira borcu var bir yere, o elli liraya ödemek için gidip başka yerden madeni seksen liraya mal alıp elli liraya onu ödemesi lazım. Elli lira borç otomatik, o seksen lira oldu. Ya elli liraya zaten ödeyemiyorsun sen. Seksen liraya nereden ödeyeceksin mümkün değil. Elli lira, elli lirama de ki ben ödeyeceğim sana borcu. Ben ödeyeceğim. Bak filancayı ödedim. Bitti. Onlar zaten birbirlerini takip ederler, duyarlar.
Filancayı ödenmiş, tamam. Bir tanesini ödedin mi tamam. O diğerleri der ki biraz üşüşürler başına. Senin. Beni gir de çapıcak ödedin. Diyeceğim bekle. En zayıfından en kuvvetlisine doğru ödeyeceğim. Önce en zayıf olanı ödeyeceğim. Zararın az olsun. Bakacaksın, adama sen ödemezsen adamın işi bozulacak. Onu ödemeye gayret edeceksin. Önce onu sıraya koyacaksın. Öbürkü kocaman patronu, o bekler, beklesin. Onun kasasında bekleyecek, çeksene zaten. Bekleyecek. Senin onunla olan borcun onun işini engellemiyor. Döner çarkını engellemiyor fazla. Ama onlarda hırs çoktur, para hırsı. O böyle alacağım diye kocaman kocaman sana böyle yatırımlar uygulamaya çalışır.
Ezme kendini. Ezdirme de, sakin ol. Önce zayıf olanları öder. Bizim insanımız, önce kuvvetli olanları öder. Oradan Allah yardım etmez onu. O yüzden işi gitmez. Önce korktuğunu öder. Önce faizcininkini öder. Önce küvredene öder. Öyle. Kimin ağzımızlık, önce onu öder. Öbürkün mazlut, mazlum. Öbürkü ya abi ne zaman ödeyeceksin ya der. Onun konuya halledeceğiz ya filan. Ona hatta cengirir der. O susak. Allah da ona yardım etmez. Önce zayıf olanı koruyacaksın. Önce işin içinden çıkacaksın. O yüzden ticaret iyidir, güzeldir, hoştur, tatlıdır.
Bir insan kazandı mı bal kaymak yemiş gibi olur. Öyledir. Ama normalde birden ticarete geçenler çabuk şumalıyorlar. Adam mesela bin lira, bin beş yüz lira, iki bin lirayla geçirmişiz yolunu bulmuş. Öyle geçmiyor mesela. Birden bir ticaret yapıyor, bir şey yapıyor. Beş lira kazanmaya başlıyor. Arkadaş bir bakıyor, hemen anında araba değiştirmiş, araba almış. Yok, olmadı. Stratejiyamış. O bakmışsın hemen ev değiştirmiş, eşya değiştirmiş. Ne o beyaz eşyalar değişiyor. Beyaz eşyalar bir yere hediye gidiyor. Oh maşallah subhanallah. İşte mobilyalar değişiyor. Ne oldu? Çocuklar kalkamış üstünde de biraz. Kalkayınca şingerleri bozulmuş. Değiştirmek lazım ya.
Böyle bir şeyi ben hiç unutamıyorum. Böyle manto asmak için evin içerisinde böyle bir şey. Ne diyorlar? Portmanto. O portmanto yani hiç unutmuyorum geçmiş günlerde. Yani piyasada 35-40 lira filandı. Aynı portmantoyu böyle bir arkadaş şeyden ne o? Ev kurdan 180 lira yapmıştı.
10 ay taksit 18 lira 18 lira. İki taksit de portmantolun parasını çıkarıyorlar. Bu hatalar yapılıyor. Hiç unutmuyorum ben bir tost makinesini iki taksitle tost aynı marka. İki taksitle alınan tost makinesi ev kurda işte katıyla mesela 15 liraysa 150 lira. Ne kadar? 10 ay taksit ver. Benim dediğim bayağı oluyor. Yani 99'larda 2000'lerde olan şeyler. Bu böyle ticaret yapanların üzerinde bu tip şeyler var. Ne o? Sıkıntılar var. Ticaret yaparlarken dikkat edecekler. Ayaklarını yorgana göre uzatacaklar. Gön pınarının meslemi şerzini okurken anlayamadığım bir bölüm oldu. Birinci cilt 2-144 beytinin şerhinin devamında Mevla namazın bu beytlerini anlayamadım.
Dedim ki ölmüş at böylesine yolu nasıl alabilir? Dedim ki bizim yolumuz semizlikle alınamaz. Cızır'ın gönlünde geminin kırık delik olması gerek. Gemiyi kırmaz benlemezsen gemi batar. Gemiyi kırmaz demezsen gemi batar. Kala kalırsın gezip gidemezsin. Yol alamazsın. Dünya bir keçide benzer. Kırık ayakla geç. O keçit sağlam ayakla bu köprüden geçemezsin. Eyvallah. Bu ölmeden önce ölmekle alakalı. Bu nefse uymamakla alakalı. Bu gemiyi der dediği şey insanın kendi vücudundan, aklından geçmesi. Kendi benliğinden geçerekten bu manada mana denizine dalması.
Kırık ayak dünyayla alakalı. Dünyanın içerisinde sen kendini eksik gör. Eksiklerden ol. Dünya'yla fazla telaşeye düşme. Hükümet tarikatlara bağlı olanları fişleme yasası çıkaracakmış. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Biz daha önce fişlendik. Bizim sıkıntımız yok. Fişlenecek olanlar düşünüyor. Bunlar hepsi de etrafta yaygaradan başka bir şey değil. 28 Şubat'ta fişlenmeyenler şimdi bunun telaşına düşüyorlar. Bu tür yaygaraları çıkarıyorlar. Biz fişlendik kardeşler. O yüzden bizim karakollarda adımımız, resmimiz asılı. Bizim adımız, sanımız, gittiğimiz, geldiğimiz her yer belli.
Fişlemelerine gerek yok. Gelirler buraya bir kamera koyarlar. Hepimiz de takır takır adımızı, soyadımızı, adresimizi de söyleriz. Daha önce bunları yaşamış kardeşler bizim. Büyük bir çoğun. Tabii yeni arkadaşlar 28 Şubat'tan sonra gelenler bunları yaşamadılar ama Allah yaşatmasın onları. O yüzden bunlar bizi, tırıvırı gelir bize. Bu tip böyle sözlerle de biz kendimizi böyle kendi kendimize telaş etmeyiz. Bunlar algı operasyonu hepsi de. Hükümete karşı siyasi olarak cephe açmak isteyenlerin kendi kendine uydurdukları şeyler. Bunları hükümet yapmaz zaten. Bunları devletin kendi içerisindeki organlar yapar.
Bunları hükümeti, ne o örnek, hangi bir milli istihbarat müdürü veya şefi, veya polisin istihbarat müdürü şefi hükümeti mi dinler? Bir şey yapacaksa yapmaz. E dinlememişler zaten, yapmışlar bak bir sürü. Bakın dinlememişler zaten, yapmışlar, bütün herkesi dinlemişler.
Bak ben dinlemedim ya onları. Usullü, usulsüz, beni ilgilendirmez, ben yargıç değilim, savcı değilim, avukat değilim, hakim değilim. Bana ne? Ama çarşaf çarşaf gazetelerde dinlenmeler var. Usulsüz dinlenmeler, hukuksuz dinlenmeler. E bunları da yok görecek değiliz herhalde. E işte bu tip şeyler söylüyorlar normalde. İşte insanlara, insanlar da ürküp korkup kesince, haa hükümet böyle yapacakmış diyecekler. Ondan sonra hükümete cephe açacaklar, bir kez daha patlatacaklar. Kendileri sokağa çıkmaktan korkan ödlekler yapar. Onlar sadece provoke ederler.
İngiliz oyunudur bunlar. İngilizler orta yerde görünmezler. Birilerini çıkarırlar orta yere. Sen onu bir tarikat zannedersin, sen onu bir cemaat zannedersin, sen onu bir şeyh efendini zannedersin, bir hoca efendini zannedersin. Öyle. Yıllardır tezgah bu. Hindistan'da, Mısır'da, Osmanlı'nın içerisinde, Yemen'de. Bunları yaşamışlar, yapmışlar. Aynı şeyleri, renklerini değiştirerekten, ısıtıp ısıtıp, İslam dünyasının içine koyuyorlar. İslam dünyasını birbirine vurduruyorlar. Ondan sonra diyorlar ki, sizin buralarda terörist faaliyetler var, siz bunları temizleyemiyorsanız, biz gelelim temizleyelim. Geliyorlar kendileri, bir daha kendileri, kalanları da kendileri vuruyorlar.
İslami grupları, cemaatleri, tarikatları, ne bileyim, mezhepleri, bölmüşler, parçalamışlar, İslam kendi kendini, içindekiler de kendini, buna ön ayak olmuşlar. Birbirlerini kırıyorlar, vuruyorlar, dövüyorlar. Sağ kalan, ayakta kalanı da, onlar da gelip bir, onlar katletiyorlar, mesele biliyor. O yüzden bunları da söyleyen, hükümet tarikatları bağlı olanları, fişleme yasası çıkartacakmış. Aman gelsin burada, hepimizin kaydını alsın. Sıkıntımız yok. Biz bu noktada, ne gayri İslami, ne gayri hukukiyiz. Bizim cebimizde bir tane çakı biçağı dahi yok.
Biz kalkıp da, ihalelerin peşinde değiliz. Biz bizim kalkıp da, haydın Temmukariler cebi diyen de değiliz. Onlardan geçtik biz. Biz onlardan geçtik. Biz o imtihanı atlattık da, Cenab-ı Hakk'a hamdolsun. Burada, gelip giden, bizim buradaki kardeşlerimizin, bir tanesinin, alnında küçücük bir leke yok. Cemaatin parasını yediniz, cemaatin parasını kullandınız, cemaattan para topladınız, cemaatten bazı insanları, bazı şeyleri peşkeş çektiniz, cemaatınızı, insanların devlet dairelerine kattınız, veya şunlardan birer ihale aldırdınız diye,
biz onlardan geçtik. 28 Şubat'ta onların ifadesini verdik, biz Cenab-ı Hakk'a hamdolsun, aklımızın hakkından çıktık. 28 Şubat'ta, 28 Şubatçılarla beraber, kol kola olup, bu operasyonları yapanlar onu düşünecek şimdi. 28 Şubat'ta, evlerinden dışarı çıkmayan, aman yakalanırsak, basılırsak, çekimizi kim ödeyecek, senedimizi kim ödeyecek, bizim paramızı Mustafa abi mi ödeyecek, bizim dükkanımızı Mustafa abi mi çalıştıracak, diyenler düşünsün.
Bu noktada sıkıntımız yok. Bizi de böyle galayana getiremezler, bu bizim tezgahları daha önce gördük. O saat bütün internetten canlı da yayınlanıyor ya, hemen herhangi bir polis kurumu gelsin, buraya kapıya da bir tane kameraya koysun, biliyoruz biz o işleri. Biz hep beraber kimliğimizi çıkarır, söyleriz, Mustafa Özba adresin bu diye. Üzmeyin kesinimizi siz. Ziyareti neye maçlıyordu, bu konuda siz ne dersiniz? Herkes bizi gelir, ziyaret eder. Türkiye büyük ülke. Biz Osmanlı'dan kalmayız. O yüzden papası da gelir, pupası da gelir. Bak, papa geldikten sonra Putin de geldi.
Papanın pupası da o. Hepsi de gelecek. Hepsi de gelecek. Bir cumhurbaşkanımız var, bir başbakanımız var, bir devletimiz var. İyi kötü, başımızda duruyorlar. E onlar da gelip ellerini öpüyorlar işte. Bu memlekete de bir şey yaranmıyor. Millet gidip, papanın ayağını gidip elini öptü.
Kimse bir şey demedi. Öpünce bir laf yok. E papa gelip el öpüyor, bu papa neden geldi el öptü? E bir dahaki geldiğinde, ayağı dönüp öpsün o zaman. Yetmemiş tabii. Gelecekler, hepsi gelecek. Hepsi de gelecek Türkiye'nin ayağına. Bunu memleket adına düşünün. Memleketimiz adına güven, bir övün, memleketimiz adına bir mutluluk değil mi? Demek ki Türkiye önemli bir ülke artık. Önceden gidip, beş kuruş yardım etsin, elli yübün kapılarında duruyordur.
Bu memleketin insanı. Bir de geliyor var. Şükür hamdolsun. Bu kimin başarısı olursa olsun, Allah razı olsun herkesten. Bu particilik, purticilik değil. Bir agrar memleketini seven bir insanım. Bütün dünya liderleri gelsin, aman desin Türkiye'ye. Biz sizinle nasıl iş yaparız? Sizinle nasıl dost oluruz? Sizinle nasıl kardeş oluruz? Sizinle nasıl ortak hareket ederiz? Gelsinler. Bu bizim için övünç kaynağı. Gerçek tabii, bizim topraklarımızda da, sonuçta bizim vatandaşımız olan, bizim tebaamızdan olan, ortodoks kilisiyelisinin, en baş papası var. Efendim? O da ortodoks değil mi? Neymiş Bartolomuz?
Bartolomuz var bizde. Patrik, bizim tebamızdan. Biz normalde, hristiyan dünyasının, en kalın, ikinci gücünün, ikinci gücünü, topraklarımızda barındırıyoruz. Yarın, öbür gün, belki de Vatikan dahi Türkiye'ye diyecek ki, size sığınalım. Neden? E biz kendi kendimizi güvenemiyoruz, doğrultamıyoruz, düzeltemiyoruz diyecek. E olacak bunlar. Olsun zaten. Bak ne güzel ikisini barıştırdı bizimki. Dedi, dövüşmeyin, kavga etmeyin dedi. Birbirlerini kutsadılar bak, ortodokslarla kataliklerin arasında barış oldu. Nerede atıldı bunun temeli?
İstanbul'da. Dünyanın merkezi İstanbul'da. O yüzden bunlardan sıkıntı yapmayın onlar, kendi kendinize. Büyük düşünün. Bak Putin bile, avanesiyle bir uçak dolusu geldi adamın. Öyle değil mi? Doğal gazı da aşağı düşüreceğim dedi. Şu kadar da ticaret yapacağım dedi. Attı imzalara gitti. Bütün arcesi bir telahastardı şimdi. Ne oluyor? Türkiye nereye gidiyor? Daha yok batının kapısında duracaktı. Öyle bir batıcılar var ya bizden. Osmanlı'yı da onlar yıktı ya. Onların torunları var şimdi. Onlar bağırışıyorlar. Bir de böyle papanın Türkiye'ye gelmesinden başka bir şeyler çıkarmaya çalışanlar var. Kimse bir şey çıkarmaya çalışmasın.
Herkes gelsin. Ne olacak? Biz misafirperver bir ülkeyiz. Sıkıntı yok. Emzirirken hamilelik vuku bulursa bebeği sütten kesmek gerekli nedir? Dinimizde ölçü nedir? Tabi olarak. Tıbbi olarak emzirmekte olanlar devam edebilirler diyor. Osmanlı'ya bebek kendisi bırakana kadar sıkıntı olmaz diyorlar. Sıkıntı olmayacağını söylüyorlarsa devam. Haç'ta tüm günahlarımız affoldu buyuruyor Hazreti Allah. Bilerek boğduğumuz orunca kefarete başladın. Bu günahımız da affolmuş mudur diye merak ediyorum. Başlamışsın artık devam et. Gitsin. Resveseler memen için dua istemiştim. Derste hatırlat demiştiniz. İnşallah. Derste niye edin inşallah. Zamanın müceddiniyle kırkların başı yani kutbulakta farklı kişiler olur mu?
Yoksa müceddinde olan aynı zamanda kutbulakta mıdır? Bazen bunlar kırkların içerisinde olanlar olmuş mücedditler de. Ama her müceddit kırkların içerisinden olacak diye bir kaide yok. Bir de bu zamanın müceddidi diye bir şey de yok. Böyle herkes kendi kendine zamanın müceddidi oluşturuyor. Aynı zamanda Cenab-ı Hak farklı yerlerde, farklı yerlerde, dünyanın farklı coğrafyalarında ama küçük ama büyük, dinini yenileyen oradaki o bölgede dinin anlaşılmasını, dinin yaşanmasını sağlayan kimseleri vazifelendirir.
Böyle bir zamanın müceddidi deyip de o zamanın içerisinde diğer alim, ulema, diğer teşhiscileri, hadisçileri veyahut da orada Allah adına Allah için bir şeyler yapanları hor hakim görmek çok uygun bir dil değil. Bunlar zaman içerisinde yapıldı. Aynı dönemde benim zaman Said Nursi Hazretleri'ni biz zamanın müceddidi olarak görürken, aynı dönem insanlarından işte Hasan el-Benna'yı mesela küçültücü, incirdici bir noktada duruldu.
Aynı dönemde Mısır'da Müslüman kardeşlerin başındaki kimseleri böyle bir şey olur. Dönen dönem o bölgede o insanlara Kur'an ve sünneti yeniden yaşatmak için mücadele eden insanlar olabilir, bizim nazarımızda onlar zamanın müceddidi gibi görünebilirler bölgesel olarak düşündüğümüzde. Veya bu şuna benzer, bir mürid mürşidini zamanın kutlu vaktabı görür. Bu onun hakkıdır. Ama mürid derse ki, bir tek benim şeyhim kutlu vaktabı, başka hiçbir şeyh kutlu vaktabı değil, sıkıntı var burada. Her mürid kendi şeyhini kutlu vaktabı görür. Her mürid. Ve her müridinde kendince, kendi şeyhiyle alakalı, kendisinde bir delili vardır. Doğru mudur? Her cevap doğrudur.
Onun için doğrudur. Nasıl benim için zamanında Abdullah Efendi Hazretleri kutlu vaktabı isen, benim benim için oydun. Bir başkası için de işte bilmem kim Hazretleri'ydi, örneğin. Onun için de o doğruydu. Doğru mu? Onun doğrusu da ona doğru. Doğru. Ama bu noktada şatahat yapıp, bir bir başkasının şeyhini böyle işte küçültmek veya laf söylemek veyahut da böyle şatahat edip, kendi şeyhini en zirreye koyup başka bir şey yok demek veya şatahat edip, ondan sonra Mürşid-i Kamil gelmeyecek demek, hoş şeyler değil.
Allah affetsin, biz kendimiz, ben Şeyh Efendi'nin zamanında eleştirirdim. Çorumlarca Mustafa Efendi'den sonra bir şeyhe bağlanmayanlar vardı. Ben Dervişim'in ilk yıllarında onlarla konuştuydum. Onlar diyorlardı ki kendilerince, Mustafa Efendi'den sonra bir veli gelmez. Abdullah Efendi'ye asla intisab etmediler onlar, Şeyh Efendi'ye. Hatta onların bir kısmı hala daha duruyor. Birkaç ciddiyle ben telefonda görüşüyorum onlarla. Onlar kendilerince diyorlardı ki, Mustafa Efendi'den sonra asla bir kimse gelmez. Ve Mustafa Efendi'de sağınında bir kimseye bırakmadı. Ve normalde kime rabıta ediyordunuz diyorum ben. Diyorlardı ki Mustafa Efendi'ye. Ya Mustafa Efendi'nin sözü değil mi?
Ölü şeyhe rabıta edilmez, susuyorlar. Bakın. Ben çünkü bir başkasından da onu da duydum. Üstadımızın bize emri var. Ölü şeyhe rabıta edilmez dedi. Mustafa Efendi'nin emri var. Evladım biz öldükten sonra istihar yapın. Bir şeyhe bağlanın. Yol bu. Ama onlar kendilerince diyorlardı ki, başka bir şeyhefendi gelmez. Bir hücreli gelmez. Oysa Cenab-ı Hakk'ın el veli ism-i şerîfi var. Kimin üzerinde tecelli edecek? Yunus Suresi kimin üzerinde tecelli edecek? Onlar mahzun da olmazlar, mahcup da olmazlar. Onlara dünyada da ahirette de müjdeler vardı. Kimin üzerinde tecelli edecek? Birilerinin üzerinde tecelli edecek. Yaşayan bir veli, bir mülşid, kamil olacak.
Tabii onlar aynı hataya düştüler. E sonradan da bizim başımıza geldi. Ondan sonra da şeyh efendiden sonra bir kısmı dediler ki, şeyh efendi kılıcından, kınından çıkmış kılıç gibi daha keskin. Ya? E biz ona bağlıyız. Allah Allah. Bakın aynı senaryo devam ediyor. Aynı şey Hacı Bilal'la, Hacı Bekir Baba zamanında da olmuş. Hacı Bekir Baba'ya da çok bağlanan olmamış. Hacer Aydar Efendi'ye de çok bağlanan olmamış. Hatta Hacer Aydar Efendi vefat ettikten sonra bir de icacet bırakmış Mustafa Efendi'ye. Mustafa Efendi'ye beş tane, Şeyh Efendi diyordu ki, üç kişi, daha dışarıdan bir başkasına duydum, beş kişi bağlanmış. Hadi ben Şeyh Efendi'nin sözünü tayin alıyorum.
Şeyh Efendi dedi ki, oğlum Mustafa Efendi'ye üç kişi bağlamış. Hatta baba derdi ki diyor, Abdullah Efendi evladım, Hacı Bekir Baba vefat ettikten sonra felence felence felence bağlandı bana diyormuş. Koca dergâhta. Geri kalan hiçbirisi bağlanmadı onun diyormuş. Hacı Bekir Baba icazet bırakmasına rağmen, ben bunu bir başkasından dinledim, onlar da beş kişi diyor, Hacı Bekir Baba'ya bağlanan beş kişi. Hacı Bekir Baba'dan, çorun Hacı Mustafa Efendi'ye bağlanan beş kişiyim. Çorun Hacı Mustafa Efendi de vefat edince, Abdullah Efendi'ye bağlanan olmadı. Ben ilk zakiriyim Şeyh Efendi'nin. Çorunlu Hacı Mustafa Efendi'den kalma olmayan ilk zakiriyim Şeyh Efendi'nin. İlk atadığı zakir benim.
Çünkü Tire'de zakir vardı, Paşabahçe, Abdullah, Abdurrahman, Abdurrahman, Çorunlu Hacı Mustafa Efendi'nin zakiriydi. Sivas'ta vardı, Hacelabi, Çorunlu Hacı Mustafa Efendi'nin zakiriydi. İşte Nenşehir'de vardı, Şeyh Efendi vardı. Değişik Ankara'da vardı, Karabük'te vardı. Bunları sonradan öğrendim tabi ben. Zonguldak'ta vardı, İstanbul'da vardı. Bunları sonradan, bunların hiçbirisi de, Kayseri'de vardı, Malatya'da vardı. Bunların hepsiyle de görüştüm sonra ben. Bakın bunların hepsiyle de görüştüm. Şu anda derlerse ki, dergahın geçmişiyle alakalı, onun sona hafıza denecekse, hafıza bilgi denecekse, bilgi benden daha eskisi yok zaten. Bizim Ahmet Duran abi dahi, benden sonra zakirdir.
Ahmet Duran abi normalde dergahın içerisinde, çavuştu benim ders ağzımda. Hatta benden sonra Şeyh Efendi'ye intisap etti o. Benden sonra Şeyh Efendi'ye intisap ediktir o. Bu çünkü Şeyh Efendi'ye intisap etmeden önce, itikafa gireceğim. İtikafa girdikten sonra, o Şeyh Efendi'den ders aldı. Bunun ders aldığında, itikafa girdikten sonra, ders aldığında, ben dersliydim o zaman. Ben bir de bayıldırdım, zakiriydim o zaman. Ve zaten Tire'den Abdurrahman bıraktı, ondan sonra, şeyde, Haceli abi de vefat etti. Haceli abi vefat ettikten sonra, dergahın içerisinde en eski, zakir ben kaldım. Dergahın içerisinde, Şeyh Efendi'nin dergahının içerisinde, en eski, zakir benim, benden daha eski, bir zakir yok.
Tire milletin şimdi atıp tuttuğuna bakmayın siz. Onlar daha kısa dolan dolaşmıyorlardı o zaman. Biz daha, şeyde, ne o, karakollarda dolaşıyorduk. Şimdi ortalıkta görünenler, evden dışarı çıkmıyorlardı daha o zaman. Biz baskın üstüne baskın yiyoruz. Millet parasını, altını, dolarını, markanı korumak için, evden dışarı çıkmıyorduk. Biz meydandadık. Yani şu anda, normalde Abdullah Efendi'nin, Şeyh Efendi'nin sağınında hatta, Şeyh Efendi'nin sağınında da, dergahın en eski, zakiri benim. Bunu böyle, ölmek için söylemiyorum, bilinsin diye istiyorum. Benden daha eski bir zakir yok dergahda. Şeyh Efendi'nin dergahında. Kansa ölçüyse, Allah affetsin, yanlış anlaşılmasın, gerçek elini öp çeker.
Ve dergahın içerisinde, ne kadar zakir varsa, neye şeyin hariç, hepsi de benim atamamdır. Benim zakir ettim, kimse verdir. Kendi kafasından, uydurup zakir olanlar, bunlar müstesna. Konya'da Nuri varsa, Nuri'nin zakirliğini, ben atadım onun zakirliği. Değildi önce oranın zakiri. Oranın ilk zakiri başkaydı. Başka birisiydi. Uçtuğu zakir diyor bana. Bir başkasına ait değil. Şimdi Hacı Kâvil abi, bana Şeyh Efendi bıraktı diyor, Şeyh Efendi'nin derssisi de değildir o. O Şeyh Efendi'nin sağlığında, Şeyh Efendi'den ders almalı.
Günaha girelim diyor, susalım. Konuşursam, hiç kimse oturduğu yerde oturamaz. Kim neredeyse. İşte, burada handikap, herkes şimdi, mevzuya döneyim, dağıtmayın valla. Şimdi normalde, insanlar kendi şeylerini, zamanın kutbu görün. Hakkıdır o. Ama bunun iddialaşmasını yapmak, başka kutup yok demek yanlıştır. Bu yanlıştır. Bizim tasavvuf ölçümüz, Kur'an, sünnet, imanların iştahına daiddir. Bizde dolmatik bir, kendi heva ailesinden dolma, bir tasavvuf ölçüm olmadı benim. Allah beni affetsin. Yok, benim için geçerli değil.
Ölçü bu. Herkes kendi üstadını, zamanın kutbu görür. Eyvallah. Hakkıdır. Bir tek bizim, bizimki kutu, dersen, dur bak, gömü. Veya işte, zamanın müceddidi. Maşallah. Bir büyük söz. İki kere, iki, dört, ederi bilmeyen kimse, zamanın müceddidi olacak. Büyük laf bundan. Bunlar büyük kelamlar. Evet, bir müceddidi vardır. Allah razı olsun. Ama öyle zamanın müceddidi deyince, yani diğer ilimlerle, ilimlerde önde olan, bazı ilimlerde önde olan kimselere, haksızlık değil midir? Veyahut da bir yerlerde mücadele eden, Kur'an ve sünneti yaşatacağım, yaşayacağım diye uğraşan insanlara, haksızlık değil midir? Yok.
Biz bu sözlerden uzak duralım. Nasıl? İnsanlar Allah rızası için, bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. Allah rızası için, bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. Kolay değil. Layık sistemin altında, din yaşamak. Kolay değil. Layık sistemin altında, din yaşatmaya çalışmak. Kolay değil. İşin en sıkıntılı, zor tarafı bu. Allah bizi affetsin. Geçer sohbetinizde, son zamanlar, son zamanlar, Elmanı tefsirinden sonra, bir Hanevi aleminin, tefsiri yok demiştiniz, Mahmut Efendi'nin, ruhun Furkan adlı tefsiri hakkında, ne düşünüyorsunuz? Ökümümüzde bir sakınca var mıdır? Ben hiç okumadım, o yüzden, bir bilgi sahibi değilim, bilgi sahibi olmadığımdan dolayı, bir şey söyleyemeyeceğim, hakkınızı helal edin.
bir işten görevli olan, evliliğin görevlendirdiği, kimseler söylemiştiniz. Ben onu hatırlıyorum, yine orada bir yanlışlıkla, Mahmut Efendi, cemaat, bir şeyin tefsiri oluyor. Ben sonuçta, onu da okumadığımdan dolayı, bir şey demiyorum. Ama ben, özellikle onu söylüyorum. Diyanetten ve, işte, üniversite çevresinden, bir tane tefsir yazan, var mı diyorum? Bu tefsir, komple Hanefi, ulemasını, komple içine alması lazım. Hanefileri içine alması lazım. Bu ne demek biliyor musunuz? Bu yazılan tefsirin, Arapçasının, Pariscesinin, çevrilmesi lazım. Bu yazılan tefsir, İngiliz'in de, Fransız'ın dokunması lazım. Yani, zamanı rücadedi demek, öyle, yani, Allah'a fesil, işkembe-i kübradan atmakı olur.
Zamanın müceddidi dediğinizde, bir Suriyeli alim, o kitabı aldığında, hayret etmesi lazım. Zamanın müceddidi dediğinizde, Mısırlı bir alim, o kitabı aldığında, Eser'de, Eser'in, hayal kalkıp, oturup, toplaması lazım. Zamanın müceddidinden, anladığım bu. Gazali bir şeyler yazmış, durdurmuş ortalığı. Zamanın müceddidi deyince, Gazali aklıma geliyor. Zamanın müceddidi deyince, İbn-i Hacer aklıma geliyor. Zamanın müceddidi deyince, bu tip insanlar aklıma geliyor. Öyle aklıma gelince, bu sefer duruyorum. Zamanın müceddidi deyince, hıkıhta, hadiste, kelamda, tefsirde, bunları cem etmiş, çığır açmış bir kimse, aklıma geliyor.
Evet, biraz zor takmış. Asaf 33, kadınların dışarı çıkmamasını söylüyorum. ey hanımlar, zorlu bir ihtiyacınız olmadığı sürece, evlerinizde karar kalır. Evet. Yani, kadınlarda zaruriyet olursa, çıksınlar dışarı. Zaruruyetten ne anlıyorsunuz? Evet, ben sizin zaruruyetten ne anladığınızı, söyleyin. Ekmek, süt, açlık, tokluk ihtiyaç olduğunda, dışarı çıkacak. Zaruruyetten bunu anlıyorsunuz. Öyle değil mi? Evet, bundan 500 yıl önce, 600 yıl önce, 1000 yıl önce zaruret buydu. Şimdi bu, zarureti bu olarak anlayan bir erkeğe de sormak lazım.
600 yıl önceki zaruretlerle mi hayat yaşıyor? Koyalım hayat standartımızı ortaya, şurada kim 500 yıl önceki zaruretlerin üzerinde yaşıyor? Koyalım hayatımızı ortaya, burada kim 1000 yıl önceki zaruretlerle yaşıyor? Dini aldı. Bir kimse kendince şöyle diyebilir. Hanım, zaruret miktarınca dışarı çıkacaksın. Ya, işte ekmek alınca, ben yokum, ekmek alınca çık. İşte ben yokum, süt alınca çık. Tamam. İyi onlar da sen ihtiyaçları gördün, kadını hiç dışarı çıkart. Zaruret yok. Hatta daha da zaruretsiz bir hayat yaşanabilir. Mesela yeni bu rezidanslar çıktı ya, ekmek almaya, su almaya, süt almaya da çıkmana gerek yok.
Kaldır telefonu, bütün her şey ayağına geliyormuş. Ben hiç gitmedim, görmedim, yaşamadım. Bu da zaruretsiz bir hayat. Erkeklerin hoşuna gidiyor şimdi. Kadınların hiç dışarı çıkmaması lazım. Zaruret yok. Tamam, doğru. iyi. Erkekler de zaruretinin dışına çıkmasınlar. İşinden evine, evinden içine. Eşlerine haksızlık olmaz mı? Sıkıntı. insanlarla birlikte bizim zaruretimiz çok bir olmuyor. Yani bizim hayatımızda her gün gitmemiz veya koşuşturmamız gereken bir yer olduğu için dolaylı olarak eşlerimizin de zaruretleri arttırıyor.
Bu yüzden A kişinin zarureti evde oturmaksa bizim bu noktadaki zaruretimizin geliştiğinden dolayı ev algımızın da zarureti genişlemiş oluyor. Yani ben kimsenin zaruret ihtiyacına veya onun aklına göre kendime zaruret belirleyecekseydim ve benim zaruret dairem gelişti. Yani onu zaruret derken buradaki eleştiri yapmasındaki noktasını ve ölçüsünü sonuçta... Yok eleştiri demiyorum. Eleştirme olarak görmüyorum. Ben onu yaşamak olarak değilim yani ben kimsenin zaruretini. Hiç kimse kimsenin, herkesin zarureti. Kendine. Adam günde elli adım atıyordur. Elli adıma göre bir zaruret dairesinde ne ben, ne evimde durmak zorunda değildir. Değil mi? Bu noktadaki zarurette insanların, kişilerin şahslarına göre değişme imkanları vardır değil mi?
Muhakkak. O yüzden biz bu noktada üstadımıza tabi oluruz. Bize çizgi noktada zaruret yaşarız yani. Bu noktada da arkadaşlar benimle alakalı değil. Herkesin kendi zarureti var. Herkesin kendi hayat algısı var. İzmiş olduğunuz zaruret dairesinde göre yaşamam. Muhakkak. Bâlemen nâhamd.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.