Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Dergâh Sohbetleri · 13 Eylül 2013 · 1:33:20
Allah gecenize hayırlı eylesin, inşâAllah. Cenab-ı Hak gündüzünüze hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin, inşâAllah. Seher vakti tam olarak ne zaman oluyor? İnsan başladı, an seher vaktidir. Genel olarak öle kabul ediyoruz. Allah o seher vaktinde uyananlardan eylesin. Sizinle çok saygı duyuyorum, sohbetlerinizi dinliyorum. Bu dergâhtan ders de aldım. Ama başka hocaların sohbetlerini de dinliyorum.
Yani başka sohbetlerini de dinlemek o dergâha mensup olmuş anlamına gelirdi. Gelmez. Nerede bir Allah sohbeti var, dinlenebilir. Nerede Kur'an ve Sünnet Dairesi'nde bir zikmet var, bir çalışma var, oraya destek olabilir insan. Bir zikrullah halakası var, eğer o gece kendi dergâhında, kendi mahallesinde bir zikir yoksa oraya gidebilir.
Bizim bu tip kısıtlamalarımız yok. Ümmetin içerisinde kardeşliğin tesis olması lazım. O yüzden dergâhlarının arasında, cemaatlerin arasında, tarikatların arasında, insanların arasında kardeşin tesis olması lazım. Gelmeyene gitmek, selam vermeyene selam vermek, yardım etmeyene yardım etmek şiarımızdır. Bu noktada kardeşler kendilerini kısıtlamasınlar. Şu edemden uygun değil. Perşembe cumhurda ders var, işte kendi dersini bırakıp başka bir derse git, bu edemden uygun değil. Veyahut da bazen olur insanlar nefislerine uyarlar. Orada kendi mahallelerindeki, orada ders yaptıran, zakir, çavuş, nakip, düngabla, halife, kimse görevi. Onunla böyle bir kırıklık olur araları, ufak bir sıkıntı olur.
Adam bu sefer o derse gitmemek için mahanneler uyduruyor. Oraya gitmemeye gayret eder. Veyahut da başka bir yere gider. Bunu bana sorarlar, ben de gidebilirsiniz de zikirsiz kalmasın, derssiz kalmasın diye. Ama asıl olan nefsini kırıp oradaki derse gitmemektir. Nefsini kırıp oradaki zikillaha katılmaktır. O yüzden bu noktada arkadaşlar, kardeşler buna riayet etçiler. Orada ders yaptıran kimseyle ufak tefek insanların her yerde problemler olabilir, sıkıntılar olabilir. Yanlış anlama veya anlaşılma veya anlatma olabilir. O yüzden bunların nefsine uyup da çekip gitmek, nefsine uyup başka yeri tercih etmek, nefsine uyup o kimseyi orada da itmek vazifeler için. Nefsine uyup o kimseyi orada insanların arasında takdir etmek, taciz etmek çok hoş şeyler değil.
O yüzden kardeşlerimiz başka hoca efendilerin sohbetlerini, başka şeyh efendilerin sohbetlerini dinleyebilirler. Başka sohbetlere, zikirlere gidebilirler. Bunda bir sıkıntımız yok ya. Bunu daha önceleri, beyatta mevcutta hala da bir kısım ehli tarikat, bir kısım ehli sohbet, yasaklanlar kendi ihvanlarını, kardeşlerinin başka yerleri gitmeye. Onları da hor hakim görmüyor. O normalde önceden böyle bir hedef gibi koymuşlardı. O zaman için insanlar birbirlerine bu kadar huvvetleri bozuk değildi. İşte yeni bir dervişin, yeni bir kardeşin himmeti, gayreti, sevgisi, muhabbeti başka bir yere kaymasın. Çatallaşmasın, yolda kalmasın, şüpheye düşmesin. Bir tarafta bir usul var, öbür tarafta o usul yok.
O iki usul arasında, iki edep arasında bocalamasın. Bu noktada kafası şüpheye, kafasında ihtifama oluşmasın. Orada bir söz duyar, orada bir daf duyar, orada edebin bir şey duyar. O zaman kafası karışır bağımına, yasaklamışlar. Ben yeni dergaha girdim de yasaktır. Bu geleneksel olarak yasaklanır. Ben arkadaşlara serbest etmiştim o zaman. Yasak olduğunu bilmeden ben serbest etmiştim. Şeyh Efendi söyledi bana Allah rahmet eylesin. Oğlum serbest etmişim dedi. Efendim gidecekse birisi gitsin nereye gidecekse dedim ben. Dedim gidecek olanı durduracağız mı? Böyle olunca dedim daha sıkıntılı değil mi? Ben gidene gitme diyemem dedim ben. Peki Mustafa Efendi dedi, kaldı.
Ben birisi gideceğim derse gitme diyemem. İyi düşündün mü dedim. Düşündüm derse Allah yoluna çıketsin derim. Bu benim hayat felsefendi. Kolay kolay birine git demem. Gidene de asla gitme demem kolay kolay. Allah bizi iyilerden. Bu zamanda kardeşliğin tesisi için aslında gidilip gelinilmesi lazım. Benim böyle bir kendi kafamda kendim gibi bir hayalim.
Yani normali keşke böyle dergahlar, cemaatler, cemiyetlerin üst noktada gibi görünen kimseler. Kimselerin bir araya gelseler, konuşseler, görüşseler, bir ağızdan birbirlerini dinleseler, anlasalar, hiç olmasa, birbirlerinin üzerine istifam kalmasa, karar alsalar beraber, o kararlarını uygulasalar, güç meydana getirseler, harika bir şey olurdu.
Gönül arzu eder ki Türkiye'deki bu bütün tarikatlar, cemaatler, cemiyetler bir çatı altında toplansınlar. Gönül arzu eder ki Türkiye'nin bu noktada kendilerince bir temsilcisini sesleler. Suriye'de, Irak'ta, İran'da, Mısır'da, Tunus'ta, Fas'ta, Yemen'de, Bahri'nde, nerede İslam, Muhammed'i kimseler var ise, onlar da kendi aralarında böyle istişare heyeti gibi ikişer, üçer kişilik, beşer kişilik heyetler seçseler.
Bunların hepsi de toplansa, İslam dünyasında, bunlar da kendi aralarından bir kişinin sözü, bir kişinin lider veya konsey sözcüsü gibi, sekreter yasağı gibi. Hani var ya şimdi, İslam Birliği Teşkilatı, hiçbir işe yaramayan, hiçbir etkinliği olmayan, hiçbir ağırlığı olmayan, hiçbir yaptırımı olmayan, hiçbir bugüne kadar olumlu bir şey duymadığınız, parası olmayan, askeri olmayan, alimi olmayan, uleması olmayan, istişare heyeti olmayan, mevcut devletlerin göstermelik böyle bir şey kurup, neydi onun adı?
İslam? İşbirliği Teşkilatı. Yok yok, İslam Birliği Teşkilatı mı? İslam İşbirliği Teşkilatı. Hiçbir işe yaramayan bir teşkilat, böyle bir o aslında içi dışı dolduruysa, askeri bir gücü olsa, gönüllü insanlar asker yazılsa oraya, Müslümanlar kendi paralarıyla o askerleri silahlandırsalar, aslında Türkiye'nin buna önderlik etmesi lazım.
böyle İslam İşbirliği Teşkilatı'nın kendi dünyasını alıp, ona siyasi, askeri, ekonomik güç katmaları lazım. Bütün İslam dünyasının devletlerinden de böyle işte, yani Mısır'daki darbeye 15-20 milyar dolar mı, kaç para verdi? Değil mi? Değil mi? 15 milyar dolar verdiler. 15 milyar dolar verdiler. Görünen, öyle bir İslam devletlerinden dense, sen 20 milyar dolar verdin, sen 10 milyar dolar verdin, sen 1000 tane tank alacaksın, sen 1000 tane uçak alacaksın. Veya yapacaksın, o askeri tesisatını, teşkilatını da kendi kursa, kendi silahını kendisi geliştirse, adına da işte atıyorum.
Şimdi moda yap, İslam Barış Ordusu olsa abi, hayır, bir yerde Müslümanların kanı döküldüğünde hemen işaret et, dikkat et kendine geliyor. Bir yerde Hristiyanlar öldürülüyor, dikkat et kendine Hristiyanları öldürme geliyor. Bir yerde Yahudiler öldürülüyor, dikkat et kendinize geliyor.
Öldürmeyin kimseyi. Dünya dönemde kimse kimseyi öldürmeyecek. Öldüreni öldürürüm. Kısas. Harika bir şey ya. Mesela bu böyle teşkilat Türkiye'de kurulup Hicaz bölgesinde ikamet edebilir. Hicaz bölgesi bütün Müslümanların ortak malıdır. Allah'ın vaat ettiği yer. Emin verdi. Hicaz bölgesi bir devletin tasammutunda, bir devletin hakimiyetinde olması mümkün değildir. Orası ortak bütün Müslümanlar tarafından yönetilmesi gereken bir bölgedir. Mesela Müslümanlar ortak halifelerini seçip halifeyi orada ikamet kah ettirebilirler. Halifenin genelkurmay başkanı, halifenin yanında ekonomiden sorumlu başkanı, halifenin yanında işte ne lazımsa bütün teşkilatlar kurulabilir.
Bir bayan olarak evlenmeyi düşündüğümüz kişiye görüşme talebimizi nasıl bildirebiliriz? İlla araya bir aracı sokmamız gerekir mi? Kendini direkt gidip görüşme talebinde bulunabilir mi? Bunun usul ve adabı nedir? Bunu genel olarak insan kendisi bunu bildirebilir mi? Babasına söyleyebilir, annesine söyleyebilir mi? Bir evlenmeyi düşünen bir kız çocuğu veya bir kadın, kız çocuğu babasına, annesine söyleyebilir mi?
Ablasına söyleyebilir mi? Evli varsa teyzesine, halasına söyleyebilir mi? Bu noktada söyleyebileceği velisi var ise velisiyle söylenmesi daha uygun. Ama zaten eğer daha önce evlenip ayrıldıysa o kimse kendi kendisine kendi başını bağlayıp, kendisi gidip birisine teklif edebilir, bunu söyleyebilir. Bu noktada genelde velilerine söyletmişler, bu adaba daha uygun. Cuma namazını kılarken nasıl niyetlenmeliyiz? Niyetlenmenin şeriat ile alakası var mı? Niyet niyettir, şeriat, tarikat, hakikat diye ayrılmaz. Niyet ettim ya Rabbi, Cuma namazını kılmaya oldum, hazır olayım ama Allah'a koyup artık. Cenab-ı Hakk, ey günahkarlar bugün seçiliriz buyuruyor, bu ayeti açıklar mısınız?
Bu mahşerle alakalı, hesap günüyle alakalı, hesap gününde bir günadi nida edecek mahşer alakalı. Ey günahkarlar siz hayrılın diyecek, onlar saf saf tutacaklar, bir saf olacaklar, günahkarsız olanlar bir saf olacaklar. Ve günahkar olanların ve günahsız olanların da hesapları bir anda görülecek. Önce günahsız olanların hesapları görülecek, onlar direk cennete giderken günahkarlar görecekler onların o halini.
O yüzden günah işleyip de tövbe etmeyenler mahşer halkının önünde kendi kendilerini rezil edecekler ve rezil olacaklar. Mahşer halkının önünde utanacaklar. Bununla hadisi, bununla alakalı hadisi kutsu'da Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki, O insanlar derler şöyle yalvarlar, Ya Rabbi bizi bu mahşer halkının önünde utanmaktan alıp, bizi burada utandırma derler diyor, yalvarırlar.
Çünkü o mahşer halkının içerisinde günahkarlar ayrılır denilince, o günahkarlar ayrılacaklar ve bir bakacağız ki, burada işte tanıdıklarımız, arkadaşlarımız, dostlarımız gibi görmek. Mahallemizden, komşumuzdan, etrafımızdan, akrabamızdanmış gibi görmek. İnsanların günahkarlar sınıfına gittiğini, orada toplandığını, onlar da bakacaklar ki, işte ya o da benim gibiydi, o da benim gibi yadi içerdi, o da benim gibi insandır. Ya o nasıl günahsızlar sapına gitti deyip, onlar da oradan diyecekler ki, keşke biz de onlar gibi olsaydık. E günahkarlar bugün de saf saf ayrılırlar. Zannetmeyin ki bu dünyada ayrılmazlar. Günahkarlar bu dünyada da ayrılırlar. Bu dünyada nasıl ayrılırlar, o günahı işleyip de törbe etmeyenler, günahlara devam ederler.
Ve böylece dünyada da, ahirette de, günah işlemeyenlerden, müminlerden ayrı kulvarlarda yürürler. Herkesin kulvarı aynı değildir. Herkesin gittiği merkez, nokta, hedef aynı değildir. Aynı dünyada yaşarsınız, aynı mahallede yaşarsınız. Hatta belki de aynı evde yaşarsınız. Hatta evli bile olabilirsiniz. Lut Aleyhisselam'ın hanımı gibi. Nuh Aleyhisselam'ın hanımı gibi. Hatta anneniz babanız bile olabilir o. Bir mekanda yaşamak, bir şehirde yaşamak, bir mahallede yaşamak, bir aynı menfezde yürümek demek değildir.
O yüzden herkesin yolu ayrıdır. Herkes kendi yolunda yürür. Herkes kendine sevimli gelen, kendisine kolay gelen işler yapar. Namaz kılana namaz kılmak kolaydır. Namazdan, namazı kılmayıp, namazdan soğuk duran, namaza karşı böyle içinde sıcaklık duymayana da namaz kılmak zordur. Ona namaz kılmak, öylesine eza cefa gelir ki, işte sıkıntı duyan. Kendince darılır. Kadın vardır, örtünmekten tat alır, lezzet alır, örtünür. Örtündüğü için büyük mutluluk duyar. Kadın vardır, başına on santim bir örtü niyetiyle iplik koysan ondan sıkılır. İnsan vardır, zikrullahtan tat alır, zikrullah olsun oraya gideyim diye dün sayar. Ve zikrullah günü oraya koşa koşa gider.
Uçarak gider oraya. İnsan vardı, zikrullahtan kaçar, orası insan kokuyor, ters yıkmaz oraya. Burası insan kokuyormuş. Ben dedi, alışamadım dediyiz. Ben ödüm tuhaf geldi. İnsan kokuyor dedi orası dedi. Doğru söylüyorsun dedim, alışamazsın dedi. Üç dört gün sonra gelmiş ya ben ne söyledim dedi. Yok dedim, sen içindeki yukarı. Sen insan kokusuna pek alışkın değilsin. Çünkü o hayvanlarla ve hayvanlarla aşağı, insan görünümündeki mahkûflarla yaşamaya alıştığında o kokuyor ağaçına. Domuzlar domuzların yanına gider. Tilkiler tilkilerin yanına gider. Ayılar ayıların yanına gider.
Aslanlar arslanların yanına gider. Koyun koyunun yanına gider. Keçi keçinin yanına gider. Çünkü oraya ailet kesmeder insan. Kumarbazlar kumarhanelere giderler. Aidet oraya kesmeder. Başka bir yere ailet kesmez. Nereye gidersin gitsin, içi daralıyor. Herkes kendince kendine benzeyen, kendi gibi olan yere gider. Hırslı hırslı olan insanı sever. Gambaz gambaz insanı sever. Dünyayı seven, dünyayı sever. Onlar bir araya gelirler. Ahireti sevenler bir araya gelirler. Zikri sevenler bir araya gelirler. Şeyhi sevenler bir araya gelirler. Şeyh'e tabi olanlar bir araya gelirler. Sevenler ayrıdır, tabi olanlar ayrıdır. Onlar hep birbirlerini bulurlar.
Mesela birisi şeyh'e aşık olsa öbürkünden onların kendi gözle bakarlar. Aşık olanları aşık olmayanlar çok sevmez. Onlara itici gelir o. Onlara böyle sivri gelir, onlara keskin gelir, onlara değişik gelir. Yani siz canım dişini kalkanın topusunu kaçırmışsınızdır. O aşık olan der ki şeyhin der başka bir şey demez. Yatar şeyhin der, kalkar şeyhin der. Öbürkünün canı sıkılır. Yani ben de aynı şey gibi alayım. Sen de aynı şeyin peşinden siliyorum. Ben senin gibiyim diyor. Sen aşırısın der bana. Öbürkü de onu sevmez. Sıkıntı gelir ona. Yani bakar ki o yani bunun hep iade atımı şeyhefendiyi sevmiyor. Benim bundan işim olmaz. Sen yürür.
Öbürkü aklıyla bağladığında o bana selam vermiyorlar. O bana takılmıyorlar. O bana beni eskisi gibi saymıyor. Beni eskisi gibi sohbet etmiyor. Benimle eskisi gibi çay içmiyor. Benimle eskisi gibi konuşmuyorlar. Herkes kendi topluluğuna gider. Ben o ayet gelmeden onu anlarım. Hani Cenab-ı Hak insanları kavim kavim yarattı diyor ya. Kavim kavim yaratmış. Aşıkları bir kavim yaratmış. Muhabbet edenleri bir kavim yaratmış. Sevenleri bir kavim yaratmış. İşte tabi olanları bir kavim yaratmış. İşte ya öylesine olanları bir kavim yaratmış. Ondan sonra ne karşı ne dost ne düşman olanları bir kavim yaratmış. Ama onlara düşman olanları bir kavim yaratmış. Kavim kavim.
Bunlar da olduğu gibi. Herkes kendi grubuna doğru gider. Herkese var. Bunu unutmayın. O yüzden Hz. Ebu Bekir Efendimiz der ki, bana arkadaşını söyle senin dinini söyleyin. Bu da senin dinini söyleyin dediği şey, İslam diniyle alakalı değil. Müslümanlara söylüyorlar. Ne demek? Yani senin arkadaşın İslam'a çok sımsıkı bağlıysa, sen de sımsıkı bağlıysın. Yok, sımsıkı bağlı değilse sen de sımsıkı bağlı değilsin. İkimizin kafası aynı. İkimiz de gevşeksiniz. İkisi de namazları arana kaçırıyorlar. İkisi birbirine, birbiriyle dost olur onlar. İkisi cimri, ikisi de birbiriyle dost olur onlar.
İkisi de dünyayı seviyor. İkisi de birbiriyle dost olur onlar. İkisi de dedikoduyu seviyor. İkisi de birbiriyle dost olur onlar. İşte arkadaşını söyle senin dinini söyleyeyim bu. O yüzden günahkarlar bir bölüktür. Günahsız olanlar bir bölüktür. Biz güneydi Bağdadi tasavvuk ihtiyarı terk etmeyeceğiz. Bu öyle bir haldir ki bu herkese has bir şey değildir.
Bunu edebiyat noktasında sunu vüler kehti aralarında tasavvuk ihtiyarı terk etmektir deyip sakın ihtiyarınızı terk etmeyin. Bu ancak alın size giydireceği bir elbise. Bu çünkü bazı meselelerde ihtiyar etmek, bazı meselelerde ihtiyarı terk etmek de olmaz. Bu noktada o kimsenin halden hale çeviren Allah'tır.
Kul sonuna kadar kendi ihtiyarıyla gitmeye gayret eder. Bu noktaya o insan kendi ihtiyarıyla var. İhtiyar bir meselede kendince kendi bilgisini, kendi görüşünü, kendi düşündesini ortaya koyup yürümek. Yani iyiyi, doğruyu, güzeli seçmektir. Buraya gelmeyi o kimsenin ihtiyar etmesidir. Bunun orta noktası şudur. Siz namaza gitmeyi ihtiyar edersiniz ve namazı kılarsınız. Ve namazı kıldıktan sonra şunu dersiniz. Bu Rabbimin lütfuydu. Bunun orta noktası budur. Ama Cenab-ı Hak öyle bir noktaya getirir insanları. Öyle bir noktaya getirdiğinde o kimsenin ihtiyarını kendi üzerine alıp bunu Allah alır. İhtiyarını, o kimsenin ihtiyarını Allah onunla aldığı zaman atan elidir, tutan koludur, yürüyen ayağıdır, söyleyen dilidir.
Kul, la ilahe illallah Muhammesulullah dediği anda zaten ihtiyarını Kuran ve sünnete bırakmıştır. Asıl ihtiyar budur. İhtiyarınızı Kuran ve sünnete bırakın. Bir başınıza mesele geldiğinde, bir sıkıntı geldiğinde, bir problem geldiğinde, bir şeyle karşılaştığınızda ihtiyarınızı Kuran ve sünnete bırakın. O noktada Kuran ve sünnet ne diyorsa ona tabi olur. Bunun başlangıç noktası budur. Başlangıç noktasında yani şeriat yok, ihtiyarın şeriat noktasını yaşamayanlar, ihtiyarın harikat hakikat noktalarını yaşayamazlar. İhtiyarı ilmel yakin noktasında görmeyenler, yani ilmel yakin noktasında görmek, kendi görüş, düşünce, kendi bütün varlığını Kuran ve sünnete adama oraya teslim etmektir.
Bu ilmel yakin noktasıdır. Burada akıl vardır. O kimse kendi aklıyla gider, ihtiyarını Kuran ve sünnete ne yapar? Bırakır. Bu işin aynel yakin noktası vardır. O kimse ihtiyarını oraya bıraktığında, artık o bütün tavır, davranış, söz, fiiliyatlarını Kuran ve sünnete göre yapar. Bu işin aynel yakin noktasıdır. Bu işin hakkel yakin noktası vardır ki, artık ihtiyar edenle, ihtiyar edenle, ihtiyarına hakim olanın arasında bir fark kalmaz ki, tamamıyla Allah onun ihtiyarını kendi eline alır, tamamıyla o kulun ihtiyarı kalmaz.
Kulun ihtiyarının kalmadığı anda sen atmadın ben altında. Ama işin başında, ilmel yakin noktasında kendisini Kuran ve sünnete adamayanlar ve işin ortasında hayatlarını, düşüncelerini, tarzlarını ve tavırlarını Kuran ve sünnete göre adapte etmeyip yaşamayanlar bu hakkel yakin noktasından konuşmaya, oradan lanç söylemeye, oradan edebiyat parçalamaya hakları yoktur. Bunlar zaten böyle söyleyenler tasavvuf eyli değil, mutasavvuftur. Meşhur tabirimiz de bunlar mütecelli olmaları gerekirken mütecelli değillerdir. Bu meselenin sadece fikri yapısını, ilmi yapısını, bu meselenin felsefi yapısını, edebiyat yapısını bilirler. Ama asla hak onların üzerindeki ihtiyarı kendi üzerine almıştır.
Zaten hak bir kulun üzerinden ihtiyarı kendi üzerine aldıysa o kulun sorumluluğu da kalmamıştır hızır gibi. Ama bu noktaya gelmeyen bir kimsenin bunun edebiyatını yapıp benim ihtiyarım burada yok demesi ona uygun değildir yalan. Ve ihtiyarım yok demek hiç kimsenin hakkı değil.
O Musa aleyhisselam gibi asanın yaptığını şaşar. Çünkü ihtiyar kendi elinde değildir. Bu ancak manen tasdiklenmesi gerekir. Manen tasdiklenmezse o kimsenin onu söylemeye hakkı yok. Allah razı olsun. Allah razı olsun. Tasdiklense dahi size ölçü olsun. Edebiyat tasdiklendi benim bu halim demek kimse. Asla. Size yol düstü yok. Manevi bir hal yaşayabilirsiniz. Size bir şeyler verebilirler. Bana şu verildi demin. Bunu sakın ha bir taraflardan dönerekten işte kendisine verilmediğinden öyle söylüyor noktasında sakın düşünmeyin. Bu fakirin bu derdan içerisinde var olduğundan beri herkes tanışmıştır. Bizim daha ağzımızdan hiç kimse bir söz çıkmamıştır.
Bize şu verilir. Böyle söylemek bazı tarikatlarda bazı yollarda bazı kimselerde caizdir. Bu fakire caiz değildir. Ben şeyhime söz verdim. Herkes bilir. İsmail Hakkı tekkesinin bulunduğu yerde ben hiçbir zaman sizin önünüze çıkıp ben şunu oldum. Bana şu verildi. Ben bunu oldum. İşlemeyeceğim dersen sakalından tutup benim yüzüme tükürün, kansının dedim. Şeyhim de şahit olsun dedim. O da şahit oldu. Herkesin kendi yolu vardı. Herkes kendi yoluydu. Bazen derlerdi, sıkıştırdılar, sen şeyhsin ben değilim diyorum. Veya işte sana bir şey verildi, sıkıştırdılar. Veya sana şunu oldu mu, sana bu oldu mu diye.
Bunlar da insanın sözünü tutup tutmaması ile alakalı imtihanı. Size de vasiyetim olsun. Size de bu noktada nasihatim olsun. Bir şey verilse dair bana şu verildi derin. Böyle makama gözünüzü dikmeyin. Mevkiye gözünüzü dikmeyin. Allah için hizmet edin. Böyle söylemek ağır olur belki de ama ilk sufiler söylememişler. İlklerin yolu değil.
Bununla alakalı bir parantez açayım. Yanlış istihdam olmasın. Bunu böyle söyleyeyim ki efendim önüme şunu koyuyorlar. İşte ertesi gün mail çekiyorlar veya mesaj çekiyorlar. Allah rahmet eylesin. Şeyh Efendi söyledi hata mı yaptı diye. Ben birilerini hatalı, hatasız gösterme noktasında değilim. Sadece herkesin kendine ait bir yolu vardır diyor. Şeyh Efendi bunu söyledi. Ama ben o mesela şeyde tekkedeki açıklamamdan çok çok sonra biz ömreye gittiğimizde Mustafa Efendi ben vefat ettikten sonra sakın ha oğlum bana şunu verildi bunu verildi demedin. Beydullah da söylüyorum.
Beydullah şahit olsun dedi. Şahit olsun efendim dedi. Oğlum herkese söyle istihare yapsınlar. İstiharelerinde kimi görüyorlarsa ona intisam etsinler dedi. Beydullah şahit olsun oğlum dedi. Şahit olsun efendim dedi. Bana dedi ki hatta evladım dedi hastalığım arttığında hastalandım da dedi. Bir sürü herkes bir şeyler söyler dedi. Sakın ha dedi. Benim bu dediğimi unutma. Bütün dergah da bunu söyledi. Gerçekten de öyle. Herkesin yolu bakın. Şeyh Efendi o gitmiş oldu. Kendi yolunun kendisi kapandı. O çünkü o çünkü çıkıp bana öyle vazge verilir deyip anlatmış bir insan. Herkesin yolu.
Şeyh Efendi'ye atıp da bulunmak. Veya onu küçümsemek değil. Aslında onun nasihati ve tavsiyesi de bu. Dolay gelsin. Ve intihabı resim kibeleri geçiyor. Bunun kurağına kurduğumuz zaman her peygamberin gerçekte göre İstihabı babasını görüyoruz. Aklıma şöyle bir şey geldi. Gönlüme diyeyim böyle bir şey. Cenab-ı Allah, Kur'an'da bütün peygamberlerin yaşadığı olayları tasvir edilir. Çevir insanları. Gerçek anlamda aslında bugün peygamberlerin yaşadıklarını yaşıyorlar. Yani herkesin ısrarı öfüzü var. Herkesin ısrarı öfüzü var. Orada verilen bütün kız sanırız.
Tabi biz aslında yaşıyor. Ama adamın sarı öfüzü sarı öfüz değil de bir bina, bir araba. Ama herkes bu yukarıdan geçiyor. Buna değilim mesela bu hususta. Siz geçmişte yaşayanların sıkıntılarını çekmeden ceninde görebileceğinizi mi zannediyorsunuz? Geçmiş yılların başına gelenler sizin de başınıza gelmeden cennete mi gideceğiniz? Aslında biz bütün peygamberlerin o geçtiği yolda geçiyoruz. Bu Allah'ın halif noktası. Adalet sıkıntılı tecellisi ama sarı öfüzlerimiz farklı değil mi? Farklı değil. Yani görüntüde zahirler. O da farklı. Doğru düşünüyorum. Evet. Geçmiş ümmetler ve peygamberler neler de imtihan olduysa, son ümmet hangisi olursa olsun, bir önceki ümmetlerin geçmiş olduğu imtihanlardan ve sıkıntılardan geçer.
Herkes kendi dairesinde geçer. Zaten herkes kendi dairesinde geçtiği için kocaman bir ümmetle aynı daireden geçmiş olur. Bunlar normalde zaman içerisinde nasıl peygamberlerin imtihanının farklı farklı farklı farklı örgü Hazreti Muhammed Mustafa Salim Ali Vesselam Hazretlerine geldiğinde farklı bir örgüyle örüntüyse o kimsenin de Adem'den şifara geçmiş olan peygamberlerin başından gelenler farklı farklı farklı örgü Muhammed Mustafa Salim Ali Vesselam Hazretleri'nin başına gelenlerdi geldiğinde o zaten Mürşid-i Kanuni'dir.
Ama normalde geçmiş peygamberlerin başlarından geçen her bir hadisede kalırsa o devrini tamamlayamıyor. O Yusuf faslında kalıyor. O İsa faslında kalıyor. O Musa faslında kalıyor. O Adem faslında kalıyor. O İbrahim faslında kalıyor gibi. Çünkü yedi gök var, yedi göğün hepsinde de birer peygamber var. O kimsenin manevi olarak normalde işte Seyir-i Sûrlük'ü dörtten başlar dersek dördüncü katın peygamberi, dört beşinci katın peygamberi, altıncı katın peygamberi, yedinci katın peygamberi, onların peygamberleri var. Ve o katlarda birini dersler, mirtler var. O katlarda o peygamberlerle beraber farklı peygamberler de var.
Aynı katıları da olan. Onlardan bir tanesinin eğitimi veya öğretimi var. Bunlar mana alemi ile araçlar. Bunları normalde insanların bilmesi, çözmesi mümkün değil. Oradaki melekut aleminin rengi farklı. Oradaki varlıkların, yaratıkların renkleri farklı. Oradaki esma farklı. Onların hepsinin o farklı alemlerde, farklı katagorilerde, farklı şeyler yaşıyorlar. Ama hepsi de bir şekilde yaşıyorlar. Mesela şimdi burada birazdan zikrullah olacak. Zikrullah esnasında herkesin zikrullahı normalde bir noktada toplanmış olsa dahi dağıtılırken belli dairelere dağıtılır. Herkes aynı hali görmeyecek. Kimisi sadece şeyhini görecek. Kimisi işte pirini görecek halinde. Kimisi sahabeden birisini görecek.
Kimisi işte peygamberlerden birini görecek. Kimisi hazreti resulullah. Hassanullah aleyhisselam hazretlerini görecek. Kimisine hazreti peygamber efendimiz mimandarlık edecek. Kimisine hazreti yusuf mimandarlık edecek. Kimisine hazreti cebrail aleyhisselam mimandarlık edecek. Kimisine israfi aleyhisselam edecek. Veliler de kendi işlerinde böyle ayrılacak. Bunlar tafsiratlı işler. Ama bütün geçmiş ümmetlerin başına gelen şeyler mevcut son ümmetin de başına geliyor. Gele, gele, gele, … devrimi tamamlı. İsrail peygamberlerinin hesabesindedir. Aslında bir rivayette de üstündedir der, fevkindedir der. Gazali fevkindir denir. Fevkindedir, üstündedir olanı alır. Gazali der, der, ümmetin veyilleri Beni İsrail peygamberlerinin üstündedir der. Bunun normalde bununla alakalı mesela kıssalar vardır. İnanılmaz insanlar. İşte gelirler birisi Abdülkadir Geylan Hazretlerine derdi, derdi, derdi, Hristiyan bizim
peygamberimiz ondan sonra kültübü izniyle der, ölümleri diriltirdi der. O nasıl yapardı? Gelin bakalım bizler bir kavmin başına. Hatta bir Hristiyan kabrinin başına, kafetine giderler. Hristiyan kabrinin başına gelir, kültübü izniyle der, Abdülkadir Geylan Hazretleri. Papazlar orada bütün yoğun bir şeyler Hristiyanlar orada. O kimse çıkar kemanıyla, keman çala çala çıkar mezardan. Abdülkadir Geylan Hazretlerine Eşerü en la ilahe illallah ve Eşerü en Muhammeden abduhu ve Resuluhu der ona. O kimse hemen kelime-i şahadet getirir,
Müslüman olur, tekrar yatar mezarı içerisinde. Geylan Hazretleri burada ümmetin velileri, veli İsrail peygamberlerimiz üstündedir dedi. Onlar din getirmedi. Onlar yeni bir şeriat getirmedi. Ama mana olarak, maneviyat olarak onlardan üstündür. Noktasına getirir. Tabii bu Abdülkadir Geylan Hazretlerine has bir haldir diyelim. Çünkü ehli şeriat buradan bize şimdi kalkar, sen küfür işledin der. Yarın Müslüman meyle cevap almak zorunda kalır. Korkumdan dolayı değil. Cevap vermiyor işte sustu cevap vermedi. Cevap veriyor, mesele uzuyor da uzuyor. Ondan sonra
kendilerinin alevi, hakim, hükamazlar neden çok var. Ve eski sufiler hani böyle geriye çekilmişler, kesin bunu tartışmamışlar. Hak veriyorum artık. Çünkü sonu yok. Bir ahmağın birisi nereden çıkacak beni değil. Karanlık dehvizlerden bir yerden bir ahma çıkıyor. O yüzden hani Hz. Mevlana'nın sonu çok hoşuma gitmeye başladı. Herkesin aksak görüldüğü yerde sen de aksak görür. Yoksa onlar senin bunlar burada bir yanlışlık var değil. Sağlam ayağını topal edebilecektir.
imam-ı gazali sevenin alametleri vardır buyuruyor. Efendim sevenin alametleri nelerdir anlatırsanız sevinirim. E biz bunları her derste anlatıyoruz. Bir tek bir şey söyleyeyim. Seven, seven, seven, sevdiğinin ayak izine basar. Bu kadar basın. Sevdiğinizin ayak izine basıyorsanız alametimiz yeter. Tabii seven bunu şimdi uzatırsak seven de hicran vardır. Seven de kabız hali vardır. Seven de ümit vardır. Seven de kalır vardır. Seven de haraba harabatlık vardır. Seven de gözyaşı vardır. Seven de her şey vardır. Bunları teker teker
teker teker aslında bazın aklıma geliyor. Bunların dersini yapalım diye. Mesela seven de kalır vardır. Seven de cefa vardır, cevir vardır. Seven de yıkılma vardır. Seven de hiç olma vardır. seven de harab olma vardır. Seven de şatahat vardır. Seven de şatafat vardır. Sevenin öylesinin halleri vardır ki o halde teker teker teker yaşar sevay. Hiçbir de yaşar. Allah biz onlardan. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem azletleri buyuruyor ki hiçbir zaman isyan etmeyin. İtaat, sevgiyi artırır. İsyan edenler için sevginin
tezeviyatı yok mudur? Yoktur. Bu sevenin bunun noktada özelliklerinden birisidir. İtaat etmez. zaten. İtaat eden seviyor. Sevmek itaati gelir. Ey iman edenler Allah'a itaat edin. Resulüne itaat edin. Sizden olan emir sahiplerine itaat edin. Bir kimse seviyorsa itaat eder ve sevdiği kadar itaat eder. Sevene gel demene gerek yoktur. O gözünün içine bakıyorsun. Anlar gelir o. Git demene gerek yoktur. O gözünün içine bakıyorsun. Gözün içinden anlar gider. Zaten yap dediğinde onun yapmama gibi bir
şeysi yoktur. Iptihanın sırrı da odur zaten. Sevmenin delili sırrı oradan başlar. Şeyh Efendi derdi Allah'a anlatayım. Işte birisine bir şey derdi. Şunu yap yapmaz mı şimdi böyle esnedir. Mustafa Efendi o gibi de çok seviyorlar beni. Öyle değil mi? Evet efendim. Şunu yap dedim yapmalı. Bitti. Ama o kimse çok sevdiğini iddia eder. Bütün herkes sevgisinde iddia edilir. Arkadan benzin çıkıyor. Ama bu iddianın bir temeli vardır. Bir de böyle boş kurusu vardır. Boş kurusu nedir? O sevdiğini söyler. Yap dediğini yapmaz. Yapması gerekeni de yapmaz. Ben bir şey bilin. Ama o sevdiğini söyler. Veya işte bu tasavvuf tarikat noktasından bakılacak olursa işte şeyhini seviyordur. Ona itaat ediyordur o. Hiç alakası yoktur. Ve ondan sonra şunu derler.
Mesela işte bir üstad kendince bütün yürüntülerini seviyor olarak görür. X kimseye şunu yap der. Yapmadığını görünce o zaman o kimse o normalde ha demek ki der bu sevgisi bu kadar sevmiyor demez. Sevgisi bu kadar der bir daha ona bir şey yap demez. Öbürkü de şöyle düşündü. O beni attı. Bana bir şey söylemiyor.
Bir tane yiyersin. Bana bir şey demiyor abi. Evet. Evet. E dediği yapmadın. Dediği yapmadın. Dediği yapmadın. Ne desin sana bir daha? Bunu nürit tarafından öyle görmez öğretmeni. O kendince şöyle der. Ya ben onu seviyorum ama o bana bir şey demiyor. E dedi yapmadın. Sana neden bir daha bir şey desin?
Dedi yapmadın. Bir daha neden desin sana? O yüzden sevenin en önemli alametlerinden birisi isaattır. O kimse itaat ettiği kadar seviyor. Ne kadar itaat ediyorsa o kadar seviyor. Hazreti Mevla Hanım buyuruyor ki sevilenin üzerinden yok olmak aşkın makamıdır. Efendim kişi sevdiğinin üzerinden nasıl yok olur? Kendi nevsi kalmaz, hevası kalmaz, kendi fikri kalmaz, kendi düşüncesi kalmaz, kendi ihtiyarı kalmaz. İhtiyarını, düşüncesini, fikriyatını, halini, hareketini içini dışını sevdiğine çevir. O zaman seven sevdiğinin üzerinden yok
olur. Artık onun kendisi yoktur. Zahir noktada dahi gülmesi, onun tebessümü, onun ağlaması, onun yürümesi, onun koşması, onun konuşması, onun bütün hali tercümesi sevenin üzerinde tecelli ettiği anda biz o sevene baktığımızda sevileni görürüz. Bu sadece surette değil, sirette de öyle yaşandı ki öyle seven çok nadirdir.
Herkes o yolda koşar da ama nadirdir. Bunu da açıkça söylemekte fayda var. Bir kimsenin sevdiğine içini dışını kongre bezemesi gerçekten herkesin yapabileceği bir şey değil. Bazen anlatırız, tabii hal noktasında işte eli şeyhine benzeri, yüzü şeyhine benzeri, bu yolun daha başı. Adam aynaya bakar, şeyhini, kendisini şeyhi gibi görür. Çaya bakar, çayın içinde görür. Suya bakar, suyun içinde görür. Elbisesine bakar, elbisesi onun eski, elbisesi gibi olmuş. Gerçekte değildir ama öyle görür. Dağa bakar, şeyhini görür. Neyi seviyorsa sevdiğini görür. Ovaya bakar,
sevdiğini görür. Denize bakar, sevdiğini görür. Çorbaya bakar, sevdiğini görür. Sarır, solar, bir şey yiyip içemez. Hay olur, öler. Ne içse sevdiğini görür, içemez. Neyi yiyecek olsa sevdiğini görür, yiyemez. O hemen sevdiğine koşar zaten böyle bir şey olmuyor. E bu herkesin değil. Allah onlardan eylesin. Mevlana hazretleri kalp en monitoringu, bir kıyı. Demirte ne var? Biz de kıyıya omurlu darıyoruz. Her söylenen kalpten gelen bilir. Kalpten mi gelir? İnsan muhakkak aklına uyarak da bir şeyler söyler ama o aklına uyarak söylediği şeyleri takip ettiremez, birbirine
ekleyemez. Veyahut da her an öyle bir şey çıkmaz ondan. Bir kimse aklıyla bir müddet insanları aldatır, kandırır. Ama bir müddet sonra o kimse sinirlendiğinde ne bileyim işte üzüldüğünde hicrana düştüğünde hüsrana düştüğünde çok sevindiğinde veya çok üşüdüğünde, çok ısındığında gibi bir halde kalbindekini aktar veriyor. Bunu saklayamaz o kimse. Kalbinde ne varsa diline vurur.
Nefret varsa nefreti vurur. İşte sevgisi varsa sevgisi vurur. Bağlılığı varsa bağlılığı vurur. İtaati varsa itaati vurur. Kalp dükkan, dil de kütcadır. Kalpte ne varsa dil onu satar. Bir dükkana gitseniz olmayanı bir sefer satar o kimse. Müşteri bakar ki olmayan mal yok orada bir sefer bekler, iki sefer bekler. Üçüncü sefer onu beklemez. Senler olmayan malı satın. Olmayan malı satmak haram ticaretler. İslam hukukunda olmayan malı satamazsınız siz. Hatta bazen bazı hanefiler yolda gelmeyen malı dahi satmayı caiz görmemişler. Ön anlaşma yapabilirsiniz. Verdiğin zaman sana satmayı tahayyip ediyorum diyebilirsiniz ama sattım diyemezsiniz.
Öyle değil mi hocam? İslam hukuku öyle demiyor mu? Evet. Olmayan malı satamazsınız siz. Kalbinizde ne varsa onu söylersiniz. Olmayan bir şey söylemezsiniz. Bu işin hakikat tarafıdır. Bir kimse korktuğunda kalbindekini söyler. Üzüldüğünde kalbindekini söyler. Bir bela, musibet ona çarptığında kalbindekini söyler. Çok aşırı derecede sevindiğinde kalbindekini yapar o kimse. Kalbidir onun her şey. İnsanın merkezi kalbidir. Diyinin merkezi kalbidir. Kulağının merkezi kalbidir. Gözünün merkezi kalbidir. Elinin, ayağının merkezi kalbidir. Sufiler insanın merkezini kalbi olarak görürler. Hem zahir, hem batın.
Bizlere ise insanın merkezi beyin olarak gösterir. Öyle değil mi? Beyin fiziken, kendince fiziken, beyin onun merkezi gibi dururur. Ama sufiler hem fiziken hem manen merkezin kalb olduğuna inanırlar. Ve öyledirler. Çünkü Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinde insanda bir et parçası vardır. Orası iyiyse bütün azalar iyidir. Orası kötüyse bütün azalar kötüdür diye buyurmuş. Bu nedir deyince ashab bu kalptir demiş Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinde. O zaman sizin merkeziniz kalptir. Daha öyle. Dünyanın merkezi kalptir. Dünyanın merkezi de bir insan kalbidir.
Bir dostun kalbidir. Daha öyle. Alemin kalbi, alemin merkezi de o dostun kalbidir. Merkezi sistemler kalbe bağlıdır. Senin merkezi sistemin kalbe bağlıdır. Kalbinde ne var ise senin azalarında o vardır. Daha iyidir. Bir şeyhin kalbinde ne var ise müritlerinde de o vardır. Mürid ne kadar o kalbe bağlandı? Üstadın kalbine bağlıdır. Kimisi bir üstadın kalbine bağlanır, bir şeytanın kalbine bağlanır. Kimisi direkt üstadın kalbine bağlanır.
Rabıtasını kurar. Ondan sonra istikametini kurar. Orada ne varsa çeker. Emer orada. Üstadlar da aynıdır. Onların da kalplerinde ama kimisinin kalbinde bir peygamber vardır. Örneğin işte İsa Aleyhisselam. Onun kalbinden çekiyordur. Kimisi Musa Aleyhisselam'ın, kimisi İbrahim Aleyhisselam'ın, kimisi Hazreti Muhammed Mustafa'nın kalbinden çekiyordur. Hazreti Muhammed Mustafa'nın kalbinden çeken ile İsa Aleyhisselam'ın kalbinden çekenin fazileti aynı değildir. İbrahim Aleyhisselam'ın kalbinden çeken ile Musa Aleyhisselam'ın kalbinden çeken aynı değildir. Aynı şekilde onların büyük melekler derecesi de vardır. Azrail Aleyhisselam'la görüşenle, Cebrail Aleyhisselam'la görüşenin fazileti ve derecesi aynı değildir.
Bu onun gibi bütün bu alem, gördüğünüz bu alem veya görmediğiniz alem kalbe bağlıdır. Merkezi hükmü kalptir o. Senin de merkezin, merkezin kalbindir. Bir kimsenin merkezi kalbidir. Kalbinde ne varsa dilinde o vardır. Kalbinde ne varsa gözünde o vardır. Kalbinde ne varsa kulağında o vardır. Kalbinde ne varsa elinde o vardır. Kalbinde ne varsa önünde o vardır. Kalbinde ne varsa arkasında o vardır. Kalbinde ne varsa ayağında o vardır. Kalbinde ne varsa bütün vücudunda bazı alın. Kalbinde Allah'ın aklına, Allah'ın aklına gelir. Senin kalbinde şeytan tecelli ettiyse, seni görenler, seni gören müminler senden kaçarlar, fersah fersah. Çünkü seni görünce şeytan akla gelir ve şeytanın şeyler akla gelir.
Bakarsınız insanlara kıymet aklınıza gelir. Bakarsınız insanlara denikodu aklınıza gelir. Bakarsınız insanlara şehvet aklınıza gelir. Bakarsınız insanlara para aklınıza gelir. Bakarsınız insanlara bir mal mülk aklınıza gelir. Bakarsınız insanlara Allah aklınıza gelir. İşte Allah'ın dostları onlar. Burada senin de kalbin önemlidir ama karşıdaki kimsenin kalbi de önemlidir. Ama insanın merkezi kalbidir. O yüzden oraya zikrullah ile doldurmaya gayret edin. Meşhurdur ya hadis-i şerif. Şeytan kalbin kapısında bekler. Ne zamanki içeriden zikrullah çıktı, şeytan oturur. Ne zaman kalpte zikrullah var, şeytan kapıda durur. Ben onu şuna benzetirim. Şeytan burada kapının önünde duruyor şimdi.
Buradan çıktın hemen seni ele almak için uğraşır. Burasını bir kalp olarak düşünecek olursanız şeytan kapının önünde şimdiden. Biz burada gıybet edersek, denik oda edersek, iftira edersek, şeytani şeyler yaparsak buraya şeytan zapt etmiş. Zapt etmenin yolunu açan biziz. Kapıyı araylayan biziz. Ona müsaade eden biziz. Allah bizi affetsin. Geçmiş bir sohbetinizde akıl ile aşk birbirinin zıtıdır. Aklı boşamadıkça aşk bile kucaklaşamazsınız demiştiniz. Akıllı insanlar aşktan uzak mıdırlar? Bu manada, bu söylediğim manada evet akıllı insanlar aşktan uzaktırlar. Onlar hesap ederler.
Onlar kitap ederler. Onlar atacakları adımları sevme noktasında ben bunu seversen ne kazanırım, sevmezsem ne kazanırım, seversen ne kaybederim diye düşünürler. Hesap ederler onları. Hesap edenlerin aşıklıkla işleri yok. 28 Şubat'ta bir basılırsek bizim çeklerimizi Mustafa abimle edecek demişler. Ama bir kısmı da hiç basılacağını düşünmeden Allah demeye devam ettiriyorlar.
Bir kısmı basılır götürülürsek, karakollarda sürünürsek kim bize peşimizden gelecek diye düşünmüştü. Hesap edenler asla aşık olamadılar. Hazreti Ebu Bekir Efendimiz Radiyallahu An Hazretlerine Cenab-ı Peygamber sordu. Dedi ki ne bıraktın geriye? Allah ve Resulü bıraktın. Hiçbir şey bırakmamıştı mal olarak yani. Hesap etmemişti. Oysa Hazreti Ömer Efendimiz Radiyallahu An Hazretleri, Hazreti Ebu Bekir Efendimiz'i geçmek için kendince böyle hesap etmişti. Malının yarısını bırakmıştı geriye. Dedi ki sen ne bıraktın? Malının yarısını yarısını yarısın Allah'tır.
O hesap etmişti. Başka birisi daha hesap etmişti, etmişti, etmişti, etmişti de, ölçer zaman Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem adretlerine dedi ki ben malımın tamamını bağışlamak istiyorum. Hazreti Peygamber Efendimiz kabul etmedi. Dedi ki yok sen arkadan gelenlerin sana dua etmesini istemez misin? İsterim ya Resulallah. O zaman dedi sen malından onlara bırak. Dedi ki yarısını vereyim. Dedi ki yine bırak. O zaman dedi ki işte şu kadarını daha vereyim sen bir çeyreğine dağıt dedi geri kalanının arkasındakilere bak. Hesap etmek böyle bir şeydir. Siz bir hesap etmeye başlarsanız arkadan hesap edeceğiniz çok şeyler çıkar. Böyle bir sökmek gibi ben onu kazağa benzerim.
Ucundan bir tarafından bir tutarsanız asılmaya başlarsınız. Asıldıkça ipli dolarsanız ama orta yerde kazak kalmaz. Bir bakarsınız ki elinizde bir yumak var ama kazak yok. Bu şuna benzer. İnsanlar Cenab-ı Hak insanlara en ahseni takvim üzerine yaratmış. Onların üzerine en güzel elbiseyi koymuş. Biz yar yüzüne en güzel elbiseyle gözlememişiz. Ama nefsimize uyup şeytana uyup başlamışız biz ucundan asılmaya. Ucundan asılmaya başlayınca bir müddet sonra bir bakmışız ki o ahseni takvim üzerine yaratılan o kimsenin üzerindeki elbise yumak haline gelmiş. Bir bakletten kurtulur. O noktadan biz o noktadan geri dönersek elimize şişleri alıp bir şiş Kur'an'ı bir şişle sünnettir.
İplik de insanın hayatıdır. Başlarsınız hayatınızı tekrar örmeye. Siz o kazakla geldiniz. O kazakla tekrar yeryüzünden ayrılmanız gerekir. Yani Cenab-ı Hak sizi tak temiz ahseni takvim üzerine yarattı. Ama siz kendinizce kazanızı derdiniz, kırdınız, döktünüz. Onu çözdünüz. Onu yeniden siz kaza örmeniz gerekir. Örmek için iki tane şişe ihtiyacımız var. Birisi Kur'an, birisi sünnet. Kur'an ve sünnet şişleriyle hayat ipinizden siz aşağılada peygamberlerin dahi gıdda ettikleri nurdan elbisenizi öreceksiniz. Hayatı öyle aldı.
Ve her Allah adına, çünkü oraya gidecek olanların iki önemli özelliği vardır. Bir, birbirlerini Allah için sevmeleri. Birbirlerine maddi menfaatleri olmadığı halde, birbirleriyle akraba olmadıkları halde, birbirleriyle aynı kavimde olmadıkları halde, birbirlerini Allah için sevdiler. İkinci özellikleri nedir? Bir araya geldiklerinde Allah'ı zikrederlerdi. O zaman sen o hayat ipini Kur'an ve sünnet dizkürleri içerisinde ör. Kendine nurdan bir elbise ör. İplik var, şişler de var. İhtiyar örmek sana ait.
İyilikler yapacaksınız. Kendini frenleyeceksin. Nefsinle mücadele edeceksin. Allah bizi onlardan eylesin. Amin. Ola helaline Besides Allah bizi onlardan eylesin.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.