mustafaozbag.org

351. Mustafa Özbağ Efendi Dergah Sohbetleri

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Dergâh Sohbetleri · 6 Eylül 2013 · 1:11:49

Allah gecenizi hayır etsin. Cenab-ı Hak gönülümüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, on günü hayırlı eylesin. Dergâhtaki arkadaşlarımızla yapmak istediğimiz etkinlikler veya şehir dışı sohbet programlarına katılmak için yorumlu ağabey veya ablalarımızla istişaret etmemiz gerekir miyiz?
Dergâhımızın azabını öğrenme dilerim. Üstadın programları herkese açıklasın. Üstadın bir herhangi bir programıyla alakalı, herhangi bir yerden izine, istişareye, izin demeyim, istişare demeyim de, izine ihtiyaç yoktur. Ama velâhim, böyle bir edeben istişare etmek, edeben, edeben istişare etmek şu, bilemediğimiz bir şey olabilir belki de, göremediğimiz bir şey olabilir.
O yüzden mesela işte erkekler kendileri de, ya Adnan Ağız buraya gitmemizde bir sıkıntı var mı? Genelde bir sıkıntı olmaz da, veyahut da bunu yapmak zorunda mı bir kimse? Değil. Zorunluluk açısından. Çünkü eğer bir programda bir sıkıntı varsa, bir şey varsa, arkadaşlar gelmesinler demiliyorsa, bu açıkça ilan et, ilan et. Eski adatta bir sufinin başka bir belgeye, bölgeye, bir yere gitmesi, muhakkak izin alınmasını gerektiren bir şey. Ama bu normalde, Allah hafetsin, böyle bir ağlar-ı erkan çiğnemek değil, bu benim dervişliğimin ilk yıllarında söz konusu olurdu. Ben arkadaşlarım bu noktada serbest etmişim.
Serbest etmemin sebebi de şuydu. Burada diyelim ki bin kişi var, yarın İstanbul'a gideceğim ben. Bin kişi Adnan'a veya Hüseyin'e telefon açacaklar. Abi yarın İstanbul'a gidebilirim. Eğer yarın İstanbul'a gideceğimi ben işte ilan ettim. Bütün her yer şimdi İstanbul'a gidebilir miyiz diye başındaki kimselere müracaat edecek veyahut da İstanbul'a müracaat edecek veyahut da gider buraya müracaat edecek, gidebilir miyiz, gidemem. Bunlar böyle dönem içerisinde sıkıntılı şeyler.
Dönem içerisinde sıkıntılı şeyler olunca bu tip meselelere gerek kalmıyor. Ama bu neyle alakalı? Bu mesele bir kimse ister. Doktor 3-5 arkadaşıyla beraber ben İzmir'e gidiyorum. O da İzmir'e gidecek. Umuma açık bir sohbet var mı? Evet. Doktor 3-5 arkadaşı demiş ki ya gidelim mi? Gidelim. Tamam. Doktor Halit'ten izin aldık. İzmir'e gidebilir miyiz? Gidemezsiniz deyince ne olacak? Sıkıntı. Ama doktor Halit de istişare edebilir. Abi İzmir'e gidiyoruz ya.
Hakkı neyle alakalı. Bir şey diyeceksen. Selam götürdüm. Bir şey diyelim. Bir şey yapalım. Bu daha hoş. İzin biraz daha böyle işin içerisinde sıkıntılı. Doktor 3-4 arkadaşı. Toplandılar İzmir'e geldiler. Halit'in bana neden haber vermediğiniz? Önce lüksü yok. Halit'ten ne façırdı şimdi veya yanlış anlamayacağını, yanlış anlamayacağını düşünmeden, yanlış anlamadı zaten. Veya bir kimse için. Bu erkekler için de ayrı, bayanlar için de ayrı. Önceden bu konuda çok ketunluk yapanlar vardı. Ben öyle bir ketunluk yapmadım. O yüzden arkadaşlar memnun dular bu noktada. Veya İstanbul'dan gelenler var. Yani her seferinde, fark olasa, müzikler mi biz abi Bursa'ya gidiyoruz, izleyin ağzı diye. Bunlar sıkıntılı şeyler.
O yüzden normalde istişare farklı bir şeydir. İşleri istişare etmek sünnettir. Güzel bir adaptır. Güzel bir edeptir. Kur'an'la sünnetle sabittir. Harika bir şeydir. Bakın bu harika bir şeydir. Ama izin denilince bu sıkıntılı bir şeydir. O yüzden kardeşler istişareye açık olsunlar. Birisi de istişare etmiş diye ona da kızmasınlar. Bir lafta söylemesin. Olabilir. Bir kimse istişaresinde gidebilir mi? Gidebilir mi? Özel bir meselesi vardır. Özel bir şey vardır. Özel bir hali vardır. Hiç kimseye konuşmaması gerekiyordur. Kimseye söylememesi gerekiyordur. Veyahut da işte hasbelkader üstadımla bir mevzu olmuştur.
Görüşmüştüm. O da ona gel demiştir. Bunların istişaresi olmaz. Bu maht istişareye açılmaz. Ama mesela dertmanla alakalı bir kimse bir şey yapıyorsa bu farklı bir şey. İşte biz bazen burada arkadaşlarımız ki arkadaşlar bu pazar günü herkes çanak gelip oluyor gelsin. Gelmeye çalışsın. Bu konuda işte araç kaldırmıyor bunlarla vazifeli filanca aldı vesaire. Bunda o kimsenin kendi şahsına göre hareket etmesi yok. Nasıl hareket eder şahsına göre? Kendi şahsının arabası vardır. Ondan sonra kendi şahsının arabasıyla bu arabası da bir sıkıntı yok. Evlilik görüşmesinin edebi ertanın edesidir. Bunu söyleyelim, söyleyelim, söyleyelim dilimizde tüy bittir.
Bunun görüşmenin edebi azabı belli. Üç sefer görüşebilir bir kimse, evlenecek olduğu kimseyle. Karama düşmeden makul dairede, makul bir şekilde üç sefer konuşma hakkı var. Bu üç sefer konuştuk, üç sefer konuştuktan sonra biz sonuca ulaştık, ulaştık. Ulaşmadığı veren daha bir namidur. Sefeti konuda herkes yoluna. Ya biz işte telefon, şimdi bazen bana telefon atıyorlar veya soruyorlar, konuşuyorlar. İşte telefonla konuşsak olmaz mı? Ya üç seferden bir şey anlatılmaz, biz biraz görüşsek olmaz mı? Dinin hukukunu bu, dinin hukukunun dışında bir sefer konuşmak üzüldüğü değil. Süleminin ruhun hastalıkları ve çareleri adlı kitabının çevresinde.
Üzüntüden değil, üzüntülü ve üzüntü içinde ağlamalıdır diye bir cümle geçiyordu. Bunu tam olarak anlayamadık, lütfen açıklamışsınız. Mübarek insan, bu böyle namaza yaklaşmayınız ayet-i kerimesini koyup, önünü ardını yazmamak gibi bir şey. O yüzden biz şimdi onun üzerinde ne söyleseyiz, bu noktada belki de isabet etmeyebiliriz. Günümüzde sarık çokça kullanılan bir giysi değil. Sarık sarma hakkında bizi bilgi verdirilmesin. Sarık nasıl sarılır? Renk önemli midir? Uzunluğun önemli midir? Manasını anlatırız. Sarık başı örnek değildir. Sarık Hazreti Peygamber Sallallahu ve Selman Hazreti savaş esnasında, mağlup Araplar hepsi de aynı kültürden, hepsi de aynı kültürden, aynı giysileri giyiyorlar.
Hepsi de Kureyşli ve yakınlar birbirlerine. Kültürleri aynı, kıyafetleri aynı. Kültürleri ve kıyafetleri aynı olunca, savaş meydanında onların birbirlerinden ayrışmaları güç. Zannediyorum, bedelde olması lazım. Hatalıysa düzeltmeyin, Allah beni affetsin inşallah. Müslümanların, arz, kafirlerin çok olduğu, her sefer de öyle olmuşlardı Hazreti Peygamber Efendimiz Sallallahu ve Selman Hazretleri'nin savaşlarında. Bedir'de, büyük bir ihtimalle, Bedir'de, melekler, Cebrail Aleyhisselam başta olmak üzere, başlarına böyle bir sarık alamet sararak gelirler. Ve Hazreti Peygamber Sallallahu ve Selman Hazretleri'ne de tavsiye eder. Hazreti Peygamber, Sallallahu ve Selman Hazretleri'nin, bakın, başı örmek, başa bir örtü gibi bir şey koymak.
O, Arapları zaten geleneksel olarak kıyafet edildi. Arapların, ömreye giderler bellidir. Araplar hala da o geleneksel kıyafetlerine devam ederler. Erkeklerin başlarında bir tane örtüleri vardır. Hatta televizyona baktığınızda, imamın da kafasında öyle bir örtü vardır. Örtü. Bu başı örtmektir. Bu başı örtmek sünnet midir? El cevap, evet. Kuvvetli sünnet midir? Evet. Bu kuvvetli sünnet, Hazreti Peygamber Sallallahu ve Selman Hazretleri'nin, kendi kültürü müdür? Evet. Arapların kültürü müdür? Evet. Ama bunu Hazreti Resulullah Sallallahu ve Selman Hazretleri'nin başını devamlı örtmüş müdür? Evet. Sarık, bu bizim sargımız.
Melekler başlarında sarıklarla gelince, önce Hazreti Peygamber Sallallahu ve Selman Hazretleri böyle bir başına bu alameti sarar. Bu alameti sarınca, Müslümanların hepsi de giysilerinden kimisi birer parça koparır, kimisi oradan er yorgamıyla bir şeyler bulurlar. Herkes başına bu sarığı sarar Müslümanlar. Ve sarık, sarma sünnetinin başlangıcı budur. Ve Hazreti Peygamber Sallallahu ve Selman Hazretleri ondan sonra devamlı sarık sarmıştır. Başı örtmek ayrı sünnettir. Sarık, sarmak ayrı sünnettir. Ama Hazreti Peygamber Sallallahu ve Selman Hazretleri ömrünün geri kalan kısmında her namazda sarık sarmış, her cihatta sarık sarmış.
Rivayet edilir, rengiyle alakalı bilgi isteniyor çünkü. Rivayet edilir, böyle işte üzüntülü, hüzünlü, cihat zamanlarında siyah sararmış. Cumaların siyah sararmış. Tabi beyaz da sarı da olmuş, sarı da sarı da olmuş. Bunun rengi noktasında, sünnet dairesinde şu renk sadece sünnettir demek mümkün değil. Sonra kaderiler yeşil sarmışlar.
İş tarikatlanınca, rufayiler siyah sarmışlar. İşte kimisi pembe sarmış, kimisi sarı sarmış, kimisi mor sarmış, mavi sarmışlar. Bu noktada her tarikat kendince tarikatlaşınca kendisinde bir renk oluşturmuş. Mesela siyah sarmayı, rufayiler kendilerine şiar edilmişler.
Ama şia, siyah sarı daha fazla kullandığından, mesela Türkiye'de bir ara siyah sarı sarmamaya gayreti gösterdiler. Şia'yı denilecek diye. Ama Sufiler, bu tarikat dairesinin dışında değil, ilk Sufi algısında ise bir renk yoktur. Herkes rengarenk, sarı sarmışlar. Şimdi, biz biraz meşşep itibariyle, böyle Sufi meşşep yaşamaya çalıştığımızda, ben istemem burası sırf siyah sarı kursun. Veya sırf yeşil olsun, veya sırf beyaz olsun, veya ne bileyim işte sırf pembe olsun, sırf mavi olsun, sırf mor olsun. Benim gözümüm avzu eder ki, burası bahar bahçesi gibi rengarenk. Böyle insanlar tek tip kıyafette takılırlar, işte tek tip kaydari de, böyle sanki askeri bir personelmiş gibi, veya da böyle bir, hani komünist devletler de vardı ya, tek tip kıyafet gibi.
Bunun gibi, bunlar benim çok hoşuma izleyen şeyler değil. Bu benim kendimce. Mesela işte, hacca gidenler, minirler, ziyanet, tek tip kıyafet verir. Hepsini tek tip giydirir. Ondan sonra komünist ülke gibi, hem biz komünist ülkeleri böyle tek tipçi diye eleştirirken, asıl komünizm bizim içimizdedir. Komünist değil, aslında öyle de değildir. O düşünce bizim hoşumuza gider. Mesela bizim okul formalarımız tek tiptir. Hacca giderken kıyafetler tek tiptir. İşte bir şeyde tek tip olmayan gayret ederiz. Tarikatlar tek tiptir bizler. Böyle bir enteresan olgu vardır. Ama Hz. Peygamber Sallallahu ve Selam Hazretleri'nin ve ashabının hayatına baktığımızda, böyle bir tek tiplilik yok.
Rengarenk giymişler, rengarenk sarı sarmışlar, rengarenk başlarını örmüşler, rengarenk kıyafetler var. Mesela biz şimdi pembe giymiyoruz hiç. Kendimizce pembeyi biz kadın rengi gibi görüyoruz. Öyle değil mi? Ama mesela sahabenin içerisinde pembe sarı takan, pembe giyinen ashab var. Biz kendimizle kendi alımında şimdi pembeyi böyle kadınsızlaştırmışız biz.
Veya moru kadınsızlaştırmışız. Sanki renklerin dili konuşturmuyorlar. Bunun gibi. Sahabe rengarenkli. Ve insanlar rengarenk takabilirler. Veya sünnet işleyip, hüzünlü zamanlarında siyah, cumaları siyah mesela. İşte böyle sevişçü sunur günlerinde beyaz, pembe, açık mağabeyi. Takabilirler. Veya da kırmızı sarık, tek sarık olursa caizlik takabilirler. Kırmızı haydareye takabilirler diyebilirler. Kırp kırmızı giyinmek caiz değildir. Yoksa böyle kırmızı haydaride bir sıkıntı yoktur. Veya kırmızı sarıkta kırmızı takyede bir sıkıntı yoktur. Bunun dışarıdan bunları bilmeyenler, aa kırmızı sarık sarmış, bu caiz değildir diyebilirler.
Bilmediklerinden onu. Ben isterim ki burası rengarenk olsun. Yapıştırsınlar insanlar kendileri. Renk uymuyorsunlar. Kendince bir kültürü olsun. Kendince bir çizgisi olsun. Birisi her derste ayrı bir renk sarık, ayrı bir renk takkeye koyabilirler. Kreasyon oluşturabilir böyle. Gayet normal. Veya haydareyi oluşturabilir. Rengine göre takke, rengine göre haydare, rengine göre sarık sarabilir. Bunların hepsi de uygundur. Ama bunda dikkat edilmesi gereken bir, sarılı normalde işte bazıları der ki işte beline kadar hadisler vardır. Bazı hadislerde derler ki Hazreti Peygamber iki karış sarkındı. Bazıları der ki beline kadar geldik. Bazıları der ki işte iki kürek kemiğinin bittiği yere kadar geldik.
Bunu normalde genelde ehli sufi iki karış olarak verirler. İşte beline kadar sarığı getirmeye gayret eder. Beline kadar sarık geldik, hoş olmaz. Bunu bir sarar, iki kemiğinin ortasına tekli bırakır. İki kürek kemiğinin arasına. Bir sarığına sarkıtabilir. Taylasan derler iki tane birden sarkıtabilir. İki tane birden arkaya sarkıtabilir. Bunların hepsi de sünnettir. O yüzden sarık sarmak bu manada bir sünnettir. E tabi insanların şu anda terk ettiği bir sünnettir. E dışarıda saramıyoruz. Malum Türkiye'de hala daha Atatürk'ün çıkarmış olduğu devrim kanunları var. Devrim kanunlarına göre bir kimsenin dışarıda sarık sarması şey değil, yasak. Dışarıda cükreyle dolaşması yasak.
Ancak dini bir kimliği olan, işte Mühtü Efendiler, bir beyaz Diyanat İşleri Başkanı gibi, onların sarmaları resmi kıyafet olarak, onların sarılabilir, onların böyle giyinebileceğine dair şey var. Ama tabi şu anda hiçbir sene de bir şey dediği yok. İşte herhalde yok. Öyle zannediyorum. Ama zaman zaman bir ara 28 Şubat'ta sarık saranları, cükreyle dolaşanları, şanlarla dolaşanları topluyorlardır. Devrim kanunlarını kılık, kıyafete yıkılırlar. Tabi onlar da, siz de neden şapka giymiyorsunuz deyip, baktılar yıkımıncık açıyor. Çünkü herkesin şapkayla dolaşması lazım açık yerlerde. Açık yerlerde şapkayla dolaşmama, şapka kanununa muhalefetten, onlara da işlem yapılabilir. Yani siz gidip şimdi bir valiyi dışarıda gördüğünüzde şapkası, Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bunu, bu vali bey şapkası dolaşıyor deyip, onun suç duyurusunda bulunabilirsiniz.
O suç duyurusu yolu bulunduğunda, savcılık ona işlem yapmak zorunda. Aslında bütün herkes, birer dilekçe, şimdi valileri, savcıları bir şikayet edecekler, suç duyurusunu bulacaklar. Bu sefer aportofa, milletvekillerinin suç duyurusunu bulacaklar. Cumhurbaşkanlığı suç duyurusunu bulacaklar. Başbakanı, bakanların suç duyurusunu bulununca, bu sefer mecbur kalacaklar, o devrim kanunini kaldıracaklar.
Mecbur kalacaklar. Tabi biz çomuk sokuyu çok bilmeyiz yani. Mesela bugün işte gündeme gelmiş milletvekili, başörtünün milletvekili olabilir mi, olamaz mı diye, CHP karşı çıkmış başörtünün milletvekili olmasına. Ben haberlerde izledim, kamu hizmet verenlerin başörtüsü takmaları uygun değildir. Şimdi bütün herkes, mesela kalayana gelip, bütün CHP milletvekillerini, CHP genel başkanlığı, bütün milletvekilleri, sadece CHP'de değil, bütün vali, kaymakam, emniyet müdürü, savcı, hakim ne varsa, tek tek hepsinde bunlar şapka kanunu muhalefet edip,
şapkasız dolaşmaktalar deyip, suç duyurulsunlar diyecekler. Bütün memurların şapka takması lazım. Normal vatandaşların da takması lazım. Çünkü bir şapka kanunu var, şapka kanunları böyle çok malum şehit var, İskirip ve Atıf Hoca. Her ne kadar Türkiye'de bazı kimseler İskirip ve Atıf Hoca'nın şapka kanunundan değil de, böyle bir iftira da var.
İnanınlara destek olduğundan dolayı asılığını iddia edip, meseleyi sulandırmaya çalışan bazı gaflet ve delalet içerisinde olanlar var ise de, yani Atıf Hoca'nın mahkeme kararları belli, onların bile bile mahkeme kararını ve mahkemeyi bile bile böyle söylemeleri de ayrı bir gaflet ve delalet. Bunun da altını çırtmak lazım. Allah bize affetsin inşallah. O yüzden sarık sarmak, sünnet, sarıkla kılınan namaz, sarıksız kılınan namazdan 33 derece evladır, ehtaldır derler. Mesela o sarıksız takke takanlar var ya mesela arkadaşlar veya bazı arkadaşlar var ya sarıksız takke takanlar. Sadece takke var ya, bu sadece takke takmak yok sünnetten. Şimdi başı örtmek sünnet ama Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri Belir'den sonra normalde sarıksız sarmadığı zamanlar başını örtüyle örtmüş.
Tekrar söylüyorum, başı örtüyle örtmüş, başı takkeyle örtmemiş. Bu takke sonradan Cumhuriyet döneminde bize gelmiş, girmiş bir şey. Aslında mesela takkeyle kipanın arasında, kipanın arasında çok fark yok.
Takkeyle papazların, başlarının taktıkları takkenin arasında bir fark yok. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri Hristiyanlara ve Yahudilere muhalefet ederdi. Buraya dikkat edin. Mesela onlar sakallarını uzattılar, Hazreti Peygamber Efendimiz kısalttı. Onlar kısalttılar, Hazreti Peygamber Efendimiz uzattı.
Onlar kısaltınca o uzattı, onlar uzattınca Hazreti Peygamber Efendimiz kısalttı. Medine döneminde bir kabzeden yukarısını kesmeye başladılar. Medine döneminde Kadi Şerif'te bir kabze ediliyor Hazreti Peygamberimiz sakallı. Bir kabze ne demek? Bir kimsenin avucu kadar. Normalde avucundan çıkacak, buradan tuttu, şuradan çıkanı kesecek. Bu en uzunudur. Bakın bu en uzunudur. Tekrar söylüyorum en uzunudur. Hani bazı kardeşleri görürsünüz sakalları çok uzundur. O Mekke'de Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerinin müşriklerin sakallarını kısalttıkları zaman, uzattığı zaman.
Mekke döneminde Hazreti Peygamber hep müşriklere muhalefet eder. Medine'de ise İslam oturmuştur, yerleşmiştir. Medine'de bu zaman içerisinde artık müşriklere muhalefet değil, orada kendi dinini, kendi imanını, kendi örtümü ve kültürünü oturtmak var. Orada sakal bir avuç olur, bir kavze olur. Tabi bu bir kavzenin üzerinde yine tartışmalar var. Kimisi dört parmak der, çeneden sonra. Şu normalde benim sakalım şimdi dört parmak, çeneden sonra. Kimi bu en uzunudur. Bunun bazılarını bir kavz ederler. Kimi önemli olan arası şudur. Bir kimsenin jilet vurdurmamakla işte bir kavze arasıdır. O kimse kendi haline göre, kendi konumuna göre sakalını kısaltabilir, uzaltabilir.
Kendi durumuna göre, kendince onun hükmünü verebilir. Sakın birisine sakalın neden kısa, sen neden böyle sakal bıraktın, böyle bir demir lüksü de hiç kimsenin yok. O yüzden sakal bırakmakta sünnettir, sarık sarmakta sünnettir. Bu manada bizim kendi kardeşlerimizin arasında bir sarık rengi dayatmamız ve belirtmemiz yoktur. Bizim için haydarinin rengini dayatmamız yoktur. Herkes hangi renk haydarı, hangi renk sarık sarıysa, hangi renk içine takke takıyorsa olabilir. Ama sarıksız takke takmak, cumhuriyet zamanında mecburiyetten veya baskıların neticesinde olan bir şeydir. Çünkü sünnetullah'ta sarıksız takke takmak, sadece takke ile namaz kılmak bu manada yoktur.
Başı örtmek vardır ama Hz. Peygamber sallallahu ve selamın başını geleneksel örtüyle örtmüştür. Önceden de insanlar geleneksel örtü örterlerdi. Veyahut da Türklerin kendi gelenekleri var. Keçe, arakiye denir ya, o Türklerin kendi geleneğidir. Arakiye takmak, keçe takmak, keçeden başlık takmak. O keçeden başlık takmak orta asyadan itibaren. Veyahut da Türklerin kafasına normalde kalpak ımsı şeyler vardır ya, Türkler o soğuk, sıcak, o bölgenin iklim şartlarından, kez merdum muhafaza etmesi için kafalarına kalpak takmışlar. Veyahut keçeden arakiler takmışlar. Onlarla beraber Anadolu'ya gelmişler. İslam oluklarında da bakmışlar. Yani İslam'ı bu noktada onunla uğraşacak bir şey yok.
Mesela şu, Ali'nin başındaki arakiyedir mesela. Bu arakiyeyi normalde zannetmeyin sadece mevlevilere ait olduğunu. Arakiyeyi Türklerin kendi kültürüdür. Kendi kültürüdür. Bu arakiyeyi bütün herkesin kafasında vardır. Arakiyenin üzerinde bu sarık sarmak, Türklerin kendi kültür ve geleneğidir. Bakın, arakiyenin üzerinde. Bu Türklerin sufi kanadının şeyidir. Sufiler böyle arakiyye takmışlar. Arakiyenin üzerinde sarık sarmışlar. Arakiyenin üzerinde sarıksız sufi yoktur. Böyle devam etmişler. Türkler kendi içlerinde alim olanlar beyaz sarmışlar. Örneğin. Tabii nakşibendiler bunun ortasında beyazı şey yapmışlar.
Kendilerine tarikat, sarık rengi olarak belirlemişler. Nakşibendiler beyaz sarıksızlar var. Ama Türklerin kendi içerisindeki o distör alimler beyaz sarıksızlar. Ama bu noktada Türklerin kendi içinde sufi almış içerisinde bir sarı renk olmuş. Sonradan Kadir'de mi, Baybede mi, Nusil, İşazi mi, Nakşibend'e mi herkes bir renk almış kendine. Böyle yürür. İnsanlardan beklenti içinde olmak isteyenin neyden bir kaynaklanmaktadır. Bu böyle insanlar bunu böyle kendilerini terbiye etmediği müddetçe bu beklentiler içerisinde olur. Bu beklentisi olmazsa o kimsenin beklentide bulunduğu kimseye karşı kızar insan. Bu beklenti o kimseyi üzer aslında.
Meşru bir atasözü var dostu. Elden gelen öğün olmaz. O da vaktinde gelmez. Böyle derler bizim olarak. Elden ya da büyüğün umudu da vaktinde gelmezler. Gelse de o da vaktinde gelmez. Tabii gönül arzu eder ki kimse hiçbir şey beklemesin. Gönül arzu eder ki herkes kendince kendisine yetebilsin. Bu noktada kendini böyle dizayn etsin. Azla yetinmeyin. Veya o haliyle yetinmeyin. O haline hafletmeyin. O halinin bir şekilde geçirilmesi gereken bir şey ise geçirmeye gayret etsin. Gönül arzu eder ki insanlar o beklenti birbirinden beklentide çukuruna düşmesinler. Çünkü gerçekten çukur bir şey var. Ya bunu zaman içerisinde insan daha iyi öğreniyor. Gönül arzu eder ki insanlar kendi işlerini kendilerine görsünler.
Kendi işlerini görebileceği kadar bir şeylere söz versinler. Kendi kendilerine yetebileceği kadar bir şey yapsınlar. Ama insanın dili sürtüyor, kalbi sürtüyor, kendisi sürtüyor. Böyle bir bekle herif içerisine girebiliyor. O beklentiyi karşılık bulmazsa bu sefer de üzülüyor. Üzülmekle kalmıyor. O beklentide bulundur ki kimse bu sefer canı sıkılıyor. Ona karşı moralim uzluyor. Ona karşı neden yapmalı, neden etmedi, maafetmedi diyor. Bu hoş şeyler değil. Subi bu noktada beklentisiz olmalı. İstemek zaten yasaktır. Bir de kendi içinden beklemek. O gerçekten insanın iç hastalığıdır. O iç hastalığı, işte Adnan beni yanaya götürür canım.
Bu beklenti içerisinde olmaktır. Allah muhafaza eylesin. Bu Subiler için zor bir noktadır. Bu noktaya hiç kimsenin düşmesini istemem. Çünkü eğer Adnan yemeği götürmezse Adnan'a karşı muz oluşur o kimseler. Veya biz oraya gideriz, orada bize bir şekilde bir şey yaparlar demek. O beklentinin içerisine girmek. İnsanı hep böyle insanların eline dudağına baktırır. Böyle olmaktansa bir kimsenin beklentisiz yaşaması, bu noktada biraz daha o kimseyi özgür eder, hür eder. O özgürlüğün, o hürriyetin tadını alırsa o kimse, binaen insanlar arasında beklentiye girmez. Muhakkak ki böyle çok içine girintili dostluklar vardır. O birbirine girintili dostlukların arasında bu tip şeylerin muhabbeti olmaması gerekir.
Ama insanoğlu, bu noktada kimin nerede ne yapacağı belli olmuyor. Bakarsınız o dostlukların içerisinde dahi beklentiler oluşabilir. O dostlukların içerisinde dahi sıkıntılar oluşabilir. O yüzden bu noktada dervişin sufi terbiyesi içerisinde hadis-i şerifler gereğince hiç kimseden hiçbir şey istememesi nefsiyle ara. Ve aynı zamanda da hiç kimseden hiçbir şey beklememesi ala bir şey olur. Allah cümlemizi onlardan eylesin. Aşk anlatılıp güne düşer mi? Anlatılmayıp yürek deşer mi? Bir kimsenin içinde bir aşık var ise onun sızar bir taraftan. Sızmaması gayri karri bir şey.
Hani bir evde birbirisi gelir, Hazreti Peygamber Efendimiz'e direkt sorar en çok sevdiğin insanlardan kim ya Resulallah der? Ayşe der ha. Bunu sormadım ya Resulallah. Erkeklerden kim dediğinde babası der. Bir kimsenin içerisinde neye karşı bir aşk varsa dilinden o sızar. Böyle normalde edebiyettir onlar. İşte yok aşk dile gelen değildir. Aşk işte kalpte durandır filan. Bunu saklama, bunu söyleme. Bunu anlatılmaz derler. Bir kimsenin derdi neyse o dert ondan sudur eder. Bunu o kimse saklayamaz.
Bana derler ya, dert inletir diye. İnsanın kalbinde ne varsa o diline düşük dökülür o kimse. Sonra insan onu toparlamaya çalışır ama hiç işten geçer. O kalbindekini atmıştır bir kere dışarı. O kalb. Ya işte aşık, aşıklığını ne o? Anlatırmış mı? Anlatır mı? Anlatmasaydı biz Hazreti Peygamber, Salallahu ve Sellem Hazretlerinin aşıklığını hiç bilemeyecek. Kişi sevdiğiyle de onun sözü. Onun sözü.
Hazreti Peygamber, Salallahu ve Sellem Hazretlerinin sözü. Hakkıyla sana kulluk edemedin. Onun sözü. E aşıklıktan payı olmayanlar aşıklık sözlerini duymak istemezler. Onlar o sözlere karşı. Çünkü aşıklıktan payı yoktur. Birisi birisine ben onu çok seviyorum deser, o der ki yalan söylüyor. Ben onun sevgisine de inanmıyorum. Oysa onun sevgisine inanmayanın sevgide payesi yoktur. İnanmıyorum diyenin sevgide hiç merdemi yoktur.
O yüzden sevenin dilinde sevdiği var. Çünkü sevenin gönlünde sevdiği olduğu için onun dilinde de sevdiği var. Sevenin, sevenin gönlünde sevdiğinden başka bir şey var ise o zaten diline oturmaz o. Birisi bir şeyi çok sever, sevdiği için ona bakar, baktıkça bakası gelir.
Dinledikçe dinleyisi gelir. Onun aklına hiçbir şey gelmez. Ve konuşurken onu konuşur. Öbürkü de der ki, ya bunun sırası mı şimdi, neden bunu konuştun? O neden bunu konuştun diye akli bakar mesela. O sevgi gözüyle bakmaz. Sufilik, sufiliğin içerisinde çok vardır. Sufiler kendi içlerinde ayrışırlar. Bir bir sufi vardır, üstadını sever sadece. Üstadını sadece sevginden dolayı onun gönlünde, kalbinde, dilinde üstadı vardır. O sevgisini anlatmaya çalışır. Kimi sufi vardır, sevgisi bu kadar kuvvetli değildir. Akli bakıyordur meseleye. Akli bakınca o sevgiyle bakan kimseyin bu deli, bu manyak, bu ölçüsüz, bu kafası kırık, bu ne söyledi beni değil, bunu her yere götürmeyin.
Bunu namah getirdin. O ondan hoşnut olmaz. Çünkü onun aklı öncedir. Diceysiniz, aklı önünde olanlar eksik mi? Değil. Onların da lazım olduğu yerler var. Onlar da kötü derviş değil mi? Onlar da lazım. Ne akıllı bir meselede, akıl olan bir şeyden. Ona dersin ki, hadi bakalım senin aklın buna yeter. Akıllısın ya sen. Aklını burada çalıştır dedi. O da oradan aklını çalıştırır. Evet. Yani o akil olan, aklı önde olursun mesela işte ne türsün bir yere. Orada o akıllı akıllı konuşur, akıllı akıllı işleri götürür. Ama öbürkünün sevgisi varsa, şeyhini selam böyle yapar der, yırttırır, geçer. Bu sefer öbürkünün o akıllı, meselenin içinden çıkmak isteyenler, debelenir, durur bir tarafta.
Onlar öbürkünün de debelenirken, yalnız o aşık geçer parçaya. Öbürkünün de hala hala da debelenir diye uğraşırlar. Bu şuna benzer. Gazali ilgiyi aslında bunu çok güzel anladın. Gazali der ki, bir aşığa haç farz oldu dendiğinde der, aşık hemen yola çıkardı. Haç farz olmuş ona. O attı, silahtı, yiyecekti, içecekti, giyecekti. O yolda şu lazımdı, bu lazımdı onu düşünmüyor. O çıkıyor yol. O başlıyor yol almaya. Öbürkü akıllı. Yolda ne lazım? Su lazım. Su tedarik et. Su için ne lazım? Ne o? Tulum lazım. Tulum için tulumcu lazım. Haydi önceki tulumcu için tulumcu bedava vermek değil ya, para lazım. Ne lazım?
Vinek lazım. Ne lazım? Vineğe yiyecek lazım. Ne lazım? Kıyafet lazım. Kıyafet için muhakkak para lazım. Ne lazım? Yol gidilecek. Eee, yolda harçlanmak için para lazım. Akir, bu noktada kendince ilmi ve aklı olan kimse, bunların hepsini tedarik etmek için hafifle uğraşır. Çünkü aklı var bundan. Yani ona desen ki yürü, o der ki yolda su lazım mı kardeşim? Lazım. O zaman susuz yola çıkılmazlar. Yolda yemek lazım mı? Lazım. Yemeksiz yola çıkılmaz. Eee, bize binek lazım mı? Lazım. Bireksiz yola çıkılmaz. Aklı olarak baktığında doğru mu? Her cevap doğru. Bakın her cevap doğru. Ama aşık öyle değildir. Ne dedi? Şeyh Efendi gelme dedi. Haydi. Döp döp döp … gider. Arkasından da öbür günler der.
Oğlum neye gidiyorsun? Bekler. Yolda yemek lazım, su lazım, su lazım, at lazım. O onu düşünmez. Aşık onu da düşünmez. Yolda su lazım, ekmek lazım da düşünmez. O yüzden aşıklar insanlara itici gelir. Aşıklarla rahat et. Harmanlamaya çalışsan da çatışma çıkar et. Bakın onu harmanlamaya çalışırsan çatışma çıkar et. Çünkü akil olan aşığı algılayamaz. Aşık da akil onun kübür ehli gibi gelir. Aşığa akıl evi kübür ehli gibi gelir. Bil olana da aşık deli divane gelir.
Bundan daha hiçbir şey olmaz. Şimdi dile gelen bir de yavut da kendi kendine aşıkı anlatamasın ki. İstediğin kadar oku, o duyguyu veremezsin ki. İstediğin kadar anlat, onu anlatamazsın ki. Üç gün sonra gelir sana yine birisi aşıklarından vurur. Sen ezberinden konuşursan kalırsın orada. Ezberinde konuşacak bir şey yok. Bunun edebiyatını çok güzel yapabilirsin. Belki de bir gün anlatırsın, iki gün anlatırsın, aldatırsın. Üçüncü gün çuvaplarsın. Bir de aşk öylesine mahrem bir noktada, öylesine temiz bir noktadadır ki. Böyle kendisiyle aldatacak olana asla tavizkar davranmaz.
Aşk asla kendisiyle aldattırmaz hiç kimse. tabiri caizse onun kafasını koparabilir. Aklınızla aldatırsınız. Kendi manteli tenizle aldatırsınız. Suyun üzerinde gemiyi aklınızla yüzdürmeye çalışabilirsiniz. Aşkla aldatamazsınız. Aşkla aldatmaca gemiyi yürütemezsiniz. Öylesine batarsınız. Aşkla aldatarsınız. Aşkla aldatarsınız. Aşkla aldatamazsınız. Aşkla aldatamazsınız. Bir daha temizleyemezsiniz kendinizi. Her şeyle aldatmanın karşı bir diyeti vardır. Akılla aldatmanın karşı diyeti akılla yine çözebilirsiniz.
Aayla aldatır insan. Makamla aldatır. Kadınla aldatır. Müslümanlar bunlarla aldanırlar. Ama aşkla aldatamazsınız. Aşkla aşıklıkla aldatmayan kalkanlar çok kısa zamanda helak olurlar. Yol onu kaldırmaz. Aşıklık onu kaldırmaz. Siz bir kimseyi gözyaşınızla aldatamazsınız. Allah sizin başınıza öyle bir kaile sarar, öyle bir örgü örer. Size öyle bir ilmek atar, helak olursunuz. Kafanızı dahi kaldıramazsınız.
Cenab-ı Hak müminlerin gönlünden o kimsenin sevgisini bir gece dalıverir. Aşık müminden kastı burada aşık olanlar. Aşıkların gönlünden bir gecede silinirsiniz siz. Aşıklar bir anda o böyle ilahi bir haberleşme aracı gibidir. Aşıklar hemen bir anda gönülleri ondan silinir.
Gönlünde ona karşı hiçbir muhabbet kalmaz hiç kimse. Aşıkların kalmaz daha doğrusu. Neden? O aşıklıkla aldatmıştır onu. Niye aldattın? Aşıklıkla insanları aldattın. Aşıkla aldattın. Allah affetsin. Her şeyin diyeti vardır. Her şeyin içinden çıkabilir insan olur. Benim en çok korktuğum şey olur. İnsanları aşıklıkla aldatanın diyeti yoktur. Bir şey öderek kazanamazsınız. Ödeyeceğiniz hiçbir şey yoktur onun karşılığında.
ve siz karşılığında isterseniz o saatten sonra canınızı verin aşk dönüp bakmaz size. İsmail'in ve İbrahim'in anı o andı. Sonradan binlerce can feda etmiş olsalardı yine o anı yakalayamazlardı. Onlar öyle bir aşıklık gösterdiler ki bu baba oğul bütün kendilerinden sonra gelen kitaplar ondan bahsetti ve hala da biz onlardan bahsediyoruz ve hala da Beytullah tavaf edilirken İbrahim Aleyhisselam'la İsmail Aleyhisselam'ın sünneti işledi.
O önesine onlar aşıklık sergilediler ki Cenab-ı Hak onlara milyonlarca milyarlarca can hediye etmiş olsaydı yine onun karşılığı olmalı. O yüzden İbrahim Aleyhisselam'la İsmail Aleyhisselam'ın aşıklıkları öyle bir noktaya geldi ki karşılığı ancak Allah tarafından olacak olan bir şeydi. Bir an tereddüt edip akıllarına uyup aşıklıklarından vazgeçselerdi ardından yüz binlerce can bağışlamış olsaydı milyonlarca milyarlarca can bağışla sayılardı aşkın gönlünü alamamışlardı.
Aşkın gönlü böylesine mahrem böylesine ince böylesine süt beyaz böylesine ihanet kaldırmayan bir şeydi. Bunu aşıklık noktasından bakarak ben konuşuyorum. Akbi noktada sizin her şeyin için tövbeniz var mısınız? Zina edersiniz, tövbe edersiniz Allah affeder. Zina edersiniz rejim edilirsiniz Allah affeder. Kumar oynarsınız, tövbe edersiniz Allah affeder. Allah tövbeleri kabul eder. Aşıklık için tövbesi yok. Bana deseler ki tövbesi olmayan bir şey biliyor musun?
Evet. Ne? Aşka ihanet eder. İhanetin tövbesi yok. O yüzden sakın ha aşıklığınızı bir şey değişmeyin. Aşıklığınızın karşılığı sadece aşk olsun. Sakın başka bir şey olmasın. Sakın sevmekten vazgeçmeyin. Aşıklık yoluna girdiniz mi o yoldan vazgeçmeyin. Ve o yola ihanet etmeyin. Sakın seviyorum dediklerinizi aldatmayın. Seviyorum dediklerinizi kandırmayın.
Seviyorum dediklerinizi sakın ha ihanet etmeyin. Çünkü onlar ki karşınızda, karşınızda seviyorum dediğinizde aşk oraya tecelli etmiştir. Ki ben her seviyorum da aşkın tecelli ettiğine inananlar var. Bir kimse bir kimseye seni seviyorum desek, aşk orada tecelli eder. Ve seni seviyorum diyen bir kimsenin karşılığı sadece aşktır. Eğer seni seviyorum derken, o kimse bile bile onun karşılığını bir dudak, bir yanak, onun karşılığını bir şehvet, onun karşılığını bir saçını okşamak, vücudunda elini dolaştırmak, onun karşılığında karşıdaki kimsenin parasını ötmek, makamından faydalanmak, onun karşılığındaki bir kimsenin bir metasından faydalanmak ise, bilin ki ol seni seviyorum sözü onun ensesinden çekilir o.
O aşkın zadabına olsun. Ve birisi sizi seviyorum derken, siz onun sevgisini kullanır, aldatır, kandiyorsan, bilin ki haricisi size öylesine bir tokat indirir ki, nereden geldiğinizi anlayabilirsiniz. Seviyorum derken dikkat edin. Birisi sizi seviyorum dediğinde de dikkat edin. Ondan bir şey koparmaya çalışın. İşte aşk, hal bir tas. Aşıklık, o hal ile hallensin. Aşk mana bu. O mana ile mana var, ammaktır.
Girik, bilmecedir. Işıklık da o girik, bilmecede bilmecedi bir harbidir belki de. Karanlık gecedir. Belki de o karanlık gecedir, ışıktır. Apaydınlık güneştir. Aşık, başkıdaki güneşte karanlık bir noktadır. O yüzden aşkın üzerinde biz sabaha kadar, aşıklığın üzerinde sabaha kadar konuşsak, zerrenin, zerrenin, zerrenin, zerrenin, zerresini dahi konuşmuş olmalısınız. O yüzden aşıklıktan payesi olmayan, aşk bile gelen değildir. Sözlerine kale almayın. Bana seni gerek, seni diyen Yunus'un 800 yıldır aşıklığını anlatırlar. Bütün kitaplar.
Nerede aşıklık bile gelmiş? İnsanların içerisinde en fazla kimi seviyorsun ya Resulullah dendiğinden? Biz 1400 yıldan beri Hazreti Peygamber sallallahu ve sellem adetlerinin aşıklığını anlatırız. Aişe. Biz 1400 yıldan beri Ya Hümeyra diye işini kulaklarımızda duyuyoruz. 1400 yıldan beri Hazreti Aişe ve Ademiz'in Hazreti Resulullah sallallahu ve sellem adetleri için sevgilim Muhammed Mustafa deyişi kulakları ıslatırız. Hazreti Aişe ve Ademiz Hazreti Peygamber sallallahu ve sellem adetlerinden konuştuğu zaman Muhammed Mustafa sallallahu ve sellem demez.
Sevgilim Muhammed Mustafa adet. O yüzden aşığın dilinde aşıklığı vardır. Ne kadarsa aşığın gözünde aşıklığı vardır. Ne kadarsa aşığın yönünde aşıklığı vardır. Ne kadarsa ne kadarsa onu ölçmek insanlara düşmez. Onu ölçmek de insanlara düşmez. Ha sonuçta sakın ha bu yanılgıya da düşmeyin. Baktığınız gördüğünüz her şey aşıktır aslında. Baktığınız gördüğünüz her ne var ise aşıktır. Kimi şeytana aşıktır, kimi Allah'a. Kimi şeytana aşıktır ama aşıktır. Kimi Allah'a aşıktır.
Diyeceksiniz ki ortası yok mu? Bende ortası yok. Bir başkasında varsa var. İnsanlar ikiye ayrılırlar. Şeytana aşık olanlar Allah'a aşık olanlar. Üçüncüsünü tanımamınlar. Üçüncüsünü tanıyamamınlar. Muhakkak vardır belki de veya yoktur. İddialı değil. Ama o yüzden aşıklık hem dili deşer, hem yürek deşer, hem gözü deşer, hem aklı deşer. Aşkın deşmediği hiçbir yer yoktur. Kimisi der ki ya işte onun dilini, hani onun dilinde de, onun dilini deşmiştir. Öbür günün gönlünü deşmiştir.
Öbür günün gözünü deşmiştir. Herkeste aynı tecelliyatı bekler. O bekleyen aha, akla aşık olanlardır. Deyeceksiniz ki, akla aşık olanlardır. Sence ne? Ben direkt aşık, aşıklığı ikiye gördüğümde başka bir şey söylemem. Allahınızı affet et. Seven için korku ve ümit var mıdır? Hem de hem dik alası vardır. Sevenin bir yanağı korkudur, bir yanağı ümittir. Sevenin bir gözü korkudur, bir gözü ümittir. Sevenin bir eyleği ümittir, bir eyleği korkudur. Sevenin bir ayağı korkudur, bir ayağı da ümittir. Tah korkudan ümide geçer, tah ümitten korkuya geçer. Ümit onunla karebe geldiğinde, ulu dağları yerle heksan etmek ister. Korku onunla karebe geldiğinde, karıncadan daha da küçük hissederken.
Bela geldiği an Allah'ın sabır ver demek doğruncudur. Siz Allah'tan afiyet isteyiniz. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri hastalıkta bulunan bir kimseye, veya da bu bela, müslübet gelen bir kimseye dedi ki, siz Allah'tan afiyet isteyin. Siz Allah'tan dünyada da, ahirette de afiyet isteyicilerden bulun. Değiniz ki, yarabbim bize dünyada da afiyet ve iyilik ver, ahirette de afiyet ve iyilik ver. Önemli olan budur. Siz Allah'tan afiyet dileyin. Siz Allah'tan rahmet dilerin. Siz Allah'tan yuduf dilerin, ikram dilerin. Siz Allah'tan ihsan dilerin. Ama muhakkak ki, dışarıdan bela ve musibet gibi bir şeyler görünüp, sizin hayır bildiğinizde şer, şer bildiğinizde hayır vardır.
Noktasını göz ardı etmeyin. O yüzden hastalığa bakarsanız, size şer gibi gelecek. Birisi gelir size bir şeyler vurur, bir şeyler sizden parçalar, bir laflar söyler, şer gibi gelir. Siz afiyet dileyin Allah'tan. Ben buna sabrediyorum demin. Afiyet dileyin. Allah'a dayanın, Allah'a yaşanın. Bir şeyin arkasından onu görür. Bir şeyin arkasından onu görür. Size zorluk çektirenin de arkasında o vardır. Size kolaylık verenin de arkasında o vardır. Size sıkıntı verenin de arkasında o vardır.
O sıkıntıyı ortadan kaldıranın da arkasında o vardır. Perdenin gerisiyle o oynar. Sufiler bunu çok böyle açık dille konuşmak istememdi. Ama size her ne geliyorsa size gelen ondandır. Sufi kendi iç aleminde bunu öyle idrak eder. Kendince der ki bu sıkıntıyı da gönderemez. Bu sıkıntıyla, bu problemle, bu hastalıkla, bu herhangi bir çıkan herhangi bir hadiseyle uğraşmamak değildir. Çünkü uğraşmak da sevaptır. Sıkıntıyı def etmek sevaptır. Hastalıkla mücadele etmek sevaptır. Bir problemi aşmaya çalışmak sevaptır. Bir kardeşini problem aşıttırmak sevaptır. Bir kardeşine nasihat etmek sevaptır.
Bir kardeşinin muhbedasının, musibetini, sıkıntısını def etmeye uğraşmak sevaptır. O yüzden siz hakkı ve sabrı tavsiye edenlerden olun. İnsanlara hakkı ve sabrı tavsiye edenlerden olun. Ama kendiniz bilin ki her ne gelirse başınıza ondandır. O yüzden Hazreti Ali radıyallahu anh hazretleri hasta olan bir kimse tövbeyi tavsiye ederdi.
Kimseye derdi ki sen tövbe etmezsin. Bir nela bir musibetini, sıkıntı yaşayan kimse tövbe nasihat ederdi. Bir yokluk çeken kimse tövbe nasihat ederdi. O iyiliğin kapısı iyidir. Hazreti Ali Efendimizin muhakkak ki bütün sahabelerin söyledikleri bize hüccettir, delildir. Hazreti Ali Efendimizin söyledikleri sıvh alemindendir. Onun nasihatlarına dikkat edin. İnsanlar başka bir şeyle uğraşırlarken ve başka bir noktadayken ve herkes o noktaya başka türlü cevazlar, başka türlü akıllar yürütürken Hazreti Ali radıyallahu anh hazretleri öylesine enteresan girip, öylesine böyle insanlar anlamsızmış gibi gelen bir şeyler söylemiştir. Ama sonradan onun manevi bir alemden geldiği anlaşılmıştır.
Ya düşünebiliyor musunuz? Bir yerde bir kıtlık olacak. Hazreti Ali radıyallahu anh hazretleri o yere tövbe edin diyecek. Yağmur dağasına çıkın demiyor. Diyor ki tövbe edin. Nerede diyor yalan, zina, gıybet dedikodu fazlalaştı. Allah diyor oraya susunduk da terbiye eder. Geçim sıkıntısı yaşıyorsun. Tövbe et. Ve günahlardan arılmaya çalıştır kendini. Tövbe et. Günahlardan arılmaya çalıştır. Bir aşının kalbini mi kırdın? Bir dervişin gönlünü mü incitti? Önemsiz gördüğün kabristan okumadan mı geçtirdin? Bir velinin gönlünü mü incittin?
Tövbe et. Helallık al. İmtihan eder insanı. Allah imtihan eder. Ama Allah imtihan ederken sebepsiz imtihan etmezse. Sen ağlanca düşün. Muhakkak benim bir kusurum olmuştur da o yüzden bu benim başıma gelmiştir der. Sen sakın yücelerde kimler gibi düşünme. Oraya soyunma sen. İmtihanın büyükleri, büyüklere gelirmiş deyip de kendini büyüklendirme. İmtihanın en sıkıntılısı, en büyüklere gelirmiş. O yüzden bana geliyor deme büyüklenme. Azazir'in ahlakı olur. Şeytan büyüklendi helak olsun. Sen büyüklenme. Sen avamca de ki yarabbim. Muhakkak ben bir yerde bir şeyin beline baltayı vurmuşumdur.
Muhakkak ben bir yerde senin dostunun, gönlünü incitmişimdir. Muhakkak ben bir yerde bir dervişin kalbini kırmışımdır. Muhakkak ben dergattaki büyük abilerinden birisini incitmişimdir. O benden önce dergaha vermiş. Benden çok fazla zikri var. O benden önce üstadın elini tutmuştur. Muhakkak benden fazilettedir. Ben edebi aşıp ona hem gözle mi baktım, hem dille mi konuştum. Muhakkak bir şey vardır. Muhakkak ben adaba Erkan'a riayet etmemişimdir. Bir halt işlemişimdir. Kendim hepsimce söylüyorum bana. Muhakkak benden bir kusur varmıştır ki, o böyle olmuştur. Büyüklükler de Allah muhafaza eylesin. Tövbe etmek gerekir. Muhakkak bir yanlışlık, bir eksiklik, bir noksanlık olmuştur. Olmuştur.
Avamca düşünmek. Bu noktada avamca düşünmek. Bu noktada böyle kendini yükseklerde görmemek. Kendini böyle belli bir dairede tutmamak. Ve muhakkak ki ve muhakkak o aşıklık yoluna neye gidecek bir şey yapmışsınızdır ben. Ya Rabbi beni affeyle. Bu önemli bir şeydir. O yüzden Allah bizi affetsin. Bir tenhamet cümlemizi korusun ve muhafaza etsin. Hazreti Ali Yuradallahu An Hazretlerinin böyle manili, böyle sır işaretleri vardır. O herkesin gittiği yoldan gitmemiştir. Aşıklık da sufilik de öyledir. Herkesin gittiği yoldan gitmezler. Bir şey söyler, kalırsın orada sen. Herkese makumdur, malumdur.
Sana makum ve malum değildir. Allah bizi affetsin. Barana hoğun Jari 今天

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi