mustafaozbag.org

346. Mustafa Özbağ Efendi Dergah Sohbetleri

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Dergâh Sohbetleri · 26 Temmuz 2013 · 2:05:11

Soruyu tam anlayamadır mı? Soruyu okuyayım. Biri derviçin, riyâda derviç, ağırlık, aracılığına hazırlığı yapması ne manaya gelir? Bu riyâsa, riyâ böyle anlatılmaz. Sorunca da anlayamadır mı? Rahatsızlığı olan birisine ayet okurken, esnemek veya iki kişi bir araya geldiğinde birinin üzerine ağırlık gelmesi, nazardan mıdır? Bu meseleyi açıklayabilir misiniz? Halk arasında çok meşhurdur bu. Birisi okurken bol bol esner, esnemek şeytandandır hadis-i şerif. Hilali görünce oruca başlayın, hilali görünce orucu bırakın. Şayet hava kapalı olup hilali göremezseniz Şaban ayını 30 gün olarak tamamlayın buyurmuşlardır. Bunu açıklar mısınız? Açık bunun nesi açıklanacak ki? Ayı takip eden insanlar hilali gördüklerinde Ramazan'a başlayacaklar.
Hilali gördüklerinde de bayram edecekler. Eğer bulutlu ise Şaban'ı 30'a tamamlayıp 30'a sayıp oruca başlayacaklar. Yine bulutlu ise Ramazan'ı 30'a sayıp yine bayram edecekler. Ama bununla alakalı hilali gözetleme kuleleri veya hilali gözetleme alanları oluşturulması lazım. Bu da dinin normalde bu noktada işte astrofizikle ilgilendiğini gösterir. Bu meseleden anlayan ehil insanlar olacak. Önceki zamanlarda hilali izleyenler vardı, ehil insanlar. Hilali izleme komiteleri kurulurdu. Bu hilali izleme komiteleri, hilali bütün yıl boyunca izlerlerdi. Mesela Türkiye'de Osmanlı'dan kalma tespit edilmiş, benim bildiğim 4-5 tane hilal izleme yeri var. Çıplak gözle izlenmesi gerekir. Bu işin teknolojik boyutu da var tabi.
Allah her şeyi bir hesap kitap üzerine yaratmıştır. Cenab-ı Hak değişik gayet-i kerimelerde yıldızların, ayın, kainatın bir hesap üzerine yaratıldığını, bir hesap üzerine döndüğünü, bir hesap üzerinde gittiğini söyler. Onların hepsinde aritmetiği vardır. Onların hepsinde bu noktada hesabı, kitabı vardır. O aritmetiği, o hesabı, kitabı kontrol edenler, yani algılayanlar, anlayanlar, bunun ilmini yapanlar, bunu hesap kitap üzerinden de bulabilirler. Bununla alakalı çok cürcüne koparılıyor her Ramazan'da. Bu kadar cürcüneye gerek yok ve bu cürcüneye çıkaranlar oruç tutmayan insanlar, bu cürcüneye çıkaranlar İslami hassasiyetlere sahip olan insanlar değil. Celev ki hata yapılmış olsa dahi, bundan Müslümanlar sorumlu olmaz. Bu hatadan dolayı da kimse sorguya, suale çekilmez.
İşte bilhassa böyle değişik İslami gruplar, cemaatler, cemiyetler, işte 2020 yılının da bayramı, tatili hazır, bayramı belli derken, bunun 2050 yılı da hazır olabilir. Niçin? Yani siz dünyanın dönmesinde ve hızında belli bir sapma göremezsiniz. Neyse dakikası, saniyesi, saliyesi o hızla döner. Neyse güneşin etrafındaki dünyanın dönmesi o şekilde gider. Bir gün kısa, bir gün uzun olmaz. Bir saat kırsa, bir saat uzun olmaz. Ha, periyodik olarak eğer günler kısalacaksa, yani hızlanıyorsa, 24 saatten aşağı dönmüyor yine. Yani dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesi 23 saate inmiyor. Veya 23 saat 49 dakika değil.
Veyahut da dünyanın güneş etrafında dönmesinde bir azalma, kısalma yok. Bu bir hesap üzerine. Bu bir hesap üzerine ise, normalde izlemek, çıplak gözle izlemek sünnet. Ama bu hesabı, kitabı fiziki olarak tespit edip, ona göre de davranmak da sünnet. Bunu böyle sanki astrofiziği reddeder gibi, çıplak gözle bakmak bu işte daha evladır. Veya işte, bunu fiziki kuralları tespit ederekten bakmak daha evladır. Deme lüksü yok kimsede. O yüzden hem çıplak gözle izlenebilir, hem de normalde fiziki olarak, yani matematiksel olarak bu hesaplanabilir. Bu noktada insanlar oruçlarını tutabilir. Bunda bir beis yok, bir sıkıntı yok, bir sakınca yok. Bunun üzerinde kıyamet koparıyorlar.
Her Ramazan bir şey çıkarıyorlar. Herkes de onun üzerine yoğunlaşıyor. Ramazan'ın orucun içselliğine, derinliğine nasıl tutulması gerektiğini, ahlaki konumunun ne olması gerektiğini, insanların nasıl bir din yaşaması gerektiğinin üzerine derinleşmiyorlar da. Bu tip böyle farazi şeylerle uğraşıyorlar. İnsanları uğraştırıyorlar. Allah bizi iyi açsın inşallah. Ne diyor? Ve hilali görünce oruca başlayın, hilali görünce orucu bırakın buyurmuşlar. Hilal bu sene biz oruca başladıktan bir gün sonra çıktı. Bizim orucumuz nasıl olmalı bu manada? Hilali izlediniz mi ki? Hilali izlemek sizin böyle baktığınız gibi değil. Hilali izleyen kimse sabahın son vaktine kadar izleyecek.
Sabahın son vaktinde dahi. Hilali görürse o gün oruç tutacak herkes. İlan edilecek. Çıplak gözle takip edenler, bütün herkes sahurunu yapacak, niyetlenmeyecek, bekleyecek. Haber gelinceye kadar, haber saat beşte gelebilir, altıda gelebilir, yedide gelebilir, sekizde gelebilir, dokuzda gelebilir. Gündür sana haber ulaşıncaya kadar, sen niyetlenmeden bekleyeceksin. Haber ulaştı, niyetleneceksin. O sizin böyle normalde gördüğünüz şimdi, aa hilali gördük, aa bu hilal kaç günlük ya, sen hilalin kaç günlük olduğunu nereden bileceksin? Bu konuda bir ilmin var mı? Bir araştırman var mı?
Bir bilgin var mı? Kaç günlük olduğunda hilalin nereye kadar geldiğini kim biliyor? Senin baktığın saat görmedin, hilal çıkmadı demek mi? Bunların hepsi de Müslümanların kendi kendilerini bilmeden aldatmaları. Allah bizi affetsin. Amin. İnternet ve televizyon dinciliği var. Allah işleri ehline vermenizden hoşnut olur. İşi ehline verelim. Birinin hilal izleme komitesinin çıkartması lazım. Mümkün mü? Allah bizi affetsin inşallah. Ramazan sonunda hilale denk gelmezse orucumuz nice olur demiş.
Hiçbir şey olmaz siz bulunduğunuz yere tabi olun. Hiç kafanızı kurcalamayın. Gene bu Ramazan sonunda gene aynı şey olacak yıllardan beri. Filanca yerde bayram yapıyorlar biz orucu bozalım mı? Orucu bozanlar oluyor. Bir şeye inandın mı inandın. Bugün bayram olduğuna inandım inandın. Hadi giyin çoluk çocuk dükkanını kapat başla bayram ziyaretine. Kendi söylediğine insanlar kendileri inanmıyorlar. Beklerler yine Arife günü. Mekke'de bayram yapıyorlar mı yapmıyorlar mı diye. Bir haber bayram yapıyorlarmış hadi siz de yarın bayram yapın. Nerede bayram yapıyorlarmış Hindistan'da örneğin.
Muaviye Şam'dan gelir Medine'ye bu konudaki fetva Hz. Ömer Efendimiz'den. Muaviye Şam'dan Medine'ye gelir. Medine'ye gelince bir gün önce bayram yapmak ister. Der ki biz bir gün önce başladık. Hz. Ömer Efendimiz ona bayram yaptırmaz. Der ki sen orada gördün Hilal'i. Biz burada görmedik. Bulunduğun yere tabi olacaksın der. Ona bayram yaptırmaz. Hanefiler Hz. Ömer Efendimiz'in bu iştahını kendilerine delil alırlar. Bizim uymamız gerektiği şeydir. Kur'an'dır, sünnettir. Ondan sonra raşit halifelerin sünnetidir. Ahzabın uygulaması bizim için delildir. Ahzabım yıldızlar gibidir. Hangisine sarılırsanız beni bulursunuz.
Ahzabın bu noktada sahih bize gelen iştahatları delil hükmündedir. Onlar ilmin kaynağından emdiler, içtiler. Hz. Peygamberdi ilmin kaynağı. Direkt birinci ağızda. Onlar ilimde keskin. Onlar ihlasta keskin. Onlar Kur'an ve sünnete bağlılıkta keskin insanlardı. O yüzden Hz. Ömer Efendimiz'in, Hz. Osman'ın, Hz. Ali Efendimiz'in, Hz. Ebu Bekir Efendimiz'in bu noktada iştahatlarına biz asla ve asla karşı gelmeyiz.
Bizim için ölçüdür. Bu meseleyi de, Hanefiler bu meseleden kendilerini ölçü etmişler. Hz. Ömer raddallahu anh hazretleri bayram yaptırmamış Hz. Muaviye'ye. Bayram yaptırmamışmış. Demiş ki buraya tabi olacaksın. Herkes, Hanefiler de demişler ki, herkes bulunduğu yerde ne zaman bayram yapıyorlarsa o zaman bayram yapacak, ne zaman oruca başlıyorlarsa o zaman başlayacak. Bu konuda kargaşa yok. Beytullah belirmiş bir kardeşin gözünün önüne ne manaya gelir demiş. Rahmettir, berekettir inşallah.
Ömreye gitmek için bekliyoruz. Yolumuzun açılması için, kapalı kapıların açılması için zekrullahta niyet eder misiniz demiş. Allah yardımcınız olsun. Cenab-ı Hak inşallah hayırlısıyla nasipse, inşallah kısmetse nasip etsin, açsın yolunuzu inşallah. Gönül arzu eder ki bütün kardeşler ömreye gitsinler. Ömre bu manada çok kıymetli ve hayırlı bir ibadettir. Allah cümlemizi onunla o ibadetle ibadetlendirsin inşallah. Bitti sorular. İtikafa giren var mı kaç kişi? İtikaf Ramazan'ın son 10 gününde Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin Medine'ye hicret ettikten sonra hiç terk etmediği bir sünnet. Son 10 günün başlangıcı bu pazar günü.
İtikafa girecek olanlar pazar günü akşam namazında itikafa niyet edip, Ramazan bayram sabahı sabah namazından veya bayram namazından sonra itikaftan çıkacaklar. İtikaf için cuma kılınan bir mescitte girilmesi daha uygun. Ama eğer cuma kılınan yer mesela itikafa gireceği yer mescit hükmünde olur da cuma kılınmaz. Mescit böyle cuma kılınmayan yerler gibi algılanan yerlerdir. Benim bu noktada söylediğim mescidi. Mescidi sagir, küçük mescitlerde cuma kılınmaz. Veyahut da imamın cami yapılmasına müsaade etmediği yerlerde cuma kılınmaz. Veyahut da cami yapıldıktan sonra fetva ile, icazet ile orada cuma'nın kılınabileceğine dair bir cevaz çıkmazsa oralarda cuma kılınmaz.
Ama genel itibariyle bir yerde mescidin yapılmasına müsaade edildiyse, cuma kılınmasına da müsaade edilmiştir. Bunda emirel mümininin icazeti ve işareti şarttır. Emirel müminin hükmünde olan kimseler de müslümanların velisi ve emirel müminin olabilecek özelliklere haiz olması gerekir. Mesela bu manada halifelik ilga edilince cuma meselesi çıkar. Cuma kimin izniyle kılınacak diye. Cuma Atatürk'ün bir genelgesiyle serbest kalır Türkiye'de. Atatürk bir genelge hazırlar ve yazdırır. Cumanın meselesi öylece hallolur. Yani şu anda Türkiye'deki müslümanlar cumalarını cumalarda kılarlarken Atatürk'ün izni ile veya icazeti ile kılıyorlar. Yani Atatürk bu manada emirel müminin hükmüne giriyor.
Her taraftan bakabilirsiniz. Atatürk ne kadar emirel müminin sıfatlarına haizdir, değildir deyip bunu tartışanlar da olabilir. Demek ki Atatürk emirel müminin hükmündeymiş deyip Atatürk'ü emirel müminin olarak da görebilirler. Bu da olabilir. Birisi kalkar mesela işte Türkiye'de bazı cemaatler bazı şeyhler var. Atatürk'ü emirel müminin olarak görüyorlar. Mesela birisi açıklama yapıyor örneğin Atatürk hem hafızdı hem aleviydi diyor. Kimisi Atatürk bektaşiydi diyor. Kimisi mevleviydi diyor. Bu konuda herkesin kendince böyle görüş ve açıklamaları var. Kimisi sebatayisti diyor. Kendisini sakladı gizledi diyor. Kimisi selanik dönmesi diyor. Meşhurdur sebateistlerde selanik dönmeleri.
Bunun gibi herkesin kendince söylemiş olduğu fikirler var. Ben işin o tartışma noktasında değilim. Bu noktada cuma cami hükmünde olan mescitlerde camilerde itikafa girmek sünnettir. Şayet ki bulamazsa bir kimse böyle bir yer. Mescit hükmünde yani cuma kılınmasa da vakit namazlarının kılındığı bir camide itikafa girebilir. O kimse de bu sefer cuma için cuma kılınan bir yere kadar gidip gelebilir. Şeriata itikafa girenler bunu yapabilirler. Şeriata itikafa girenler ihtiyaçları kadar konuşabilirler. Şeriata itikafa girenler bu noktada herkesin yediği içtiği gibi yiyip içebilirler. Yani işte ama Ramazan'da oruçsuz itikaf yoktur demiş Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri.
Oruçsuz itikaf olmaz. Bizim kardeşlerimiz itikafa gireceklerse dünya kelamı çok konuşmamaya gayret edecekler. Hatta yapabilirlerse hiç konuşmayacaklar. Allah rahmet eylesin Şeyh Efendi hiç konuşmadan katardı. Bana bütün itikaflarda dünya kelamı yasaktı. Dünya kelamını hiç konuşturmazdı. Güneşe çıkarmazdı. Beni öyle kattı itikaflara. İnsanlarla görüşmek yasaktı. Dünya kelamı konuşmak yasaktı. Güneşe çıkmak yasaktı. İşte yağlı yemek, hayvansal gıda yemek ondan sonra tuzlu yemek. Ne bileyim böyle işte aşırı derecede yemek yasaktı. Başka neler yasaktı? Bunlardı. Günlük dersler günlük yüzer tane olan virtler beş yüze çıkarırdı. Beş yüze çıkardıktan sonra yetmiş bin tehvit okunmadı.
İlk üç gün günlük virtler beşer yüz tane ve işte tehvit yetmiş bin tane. Bu günlük virt olarak üç günde bitecekti. Üçüncü gün sonunda ama ikinci gün ama birinci gün ne zaman görürse. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini görürse. Sesini işitirse. Sarını cübbesini birşeyisini görürse. Hz. Peygamber geliyor derlerse. O zaman dördüncü gün yine beşer yüz viyetler çekilir. Dördüncü gün on bin salavat-ı şerife çekilirdi. Bunu bazen on bin salavat-ı şerife yüz bin lafze-i celal eklenirdi. Kardeşler bu noktada yetiştirebilirlerse. Eğer Hz. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini görürlerse. On bin salat-ı selam yüz binde lafze-i celal çekecekler.
Ertesi gün yetmiş bin tevhid, ertesi gün yüz bin lafze-i celal, ertesi gün yetmiş bin tevhid, ertesi gün yüz bin lafze-i celal, ertesi gün yetmiş bin tevhid. Böyle on gün, bir gün tevhid, bir gün lafze-i celal, on günü bitirecekler. On günü bitiren kardeş bayram namazını kıldıktan sonra orada eğer o mahallede, o bölgede kardeşler varsa orada toplanıp itikah mahalline küçük bir zikir yapıp dua edip itikaftan çıkarılacak ve itikaftan çıkan kardeşi kardeşlerin evine kadar götürmesi, refakat etmesi de dergahın adabından, erkanından idi.
O yüzden kardeşler mümkün olursa bu ibadete önem göstersinler. Nefislerinize uyup kendinizi dışarılarda dolaştırmayın. Ramazanın son on günü itikafa girmeye gayret edin. Dervişin itikafta belli bir sabır, belli bir meşakkat, belli bir bu noktada seyri sülükten geçmesi gerekir. Dervişi pişiren önemli ibadetlerden, önemli sünnetlerden, önemli adaplardan birisidir itikaf.
Ve son dönemlerde hızla azalmaya başlıyor. Tabi camilerde izin verilmesi ile alakalı sıkıntı var. İşin içerisine çok prosedür koyuyorlar. İşte müftülükten izin alınıyor. Cami imamları çok buna müsaade etmek istemiyorlar. Ben çünkü 3-4 tane cami dolaştık biz. 3-4 tane cami dolaştık bir türlü müsaade etmemişlerdi. O tip sıkıntılar var. Ama kardeşler bu sıkıntıları atıp inşallah itikafa girmeye gayret etsinler. Bayanlar da itikafa girebilir. Onlar da çünkü Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin bir senesinde yine mescidin içerisine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin kapısı mescide açılıyordu. Kapısı mescide açılmasına rağmen Hz. Peygamber efendimiz mescidin içerisinde itikafa girerdi.
Küçük böyle çadır gibi bir şey kurulur. O çadır gibi bir şeyin içerisinde bir hücre gibi bir şey olur. Hz. Peygamber orada itikafa girerdi sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri. Bir seferinde mübarek eşlerinden işte Zeynep validemiz olması lazım. Herhalde o da itikaf çadırı kurdu. Ardından bir annemiz daha itikaf çadırı kurdu. Kafasını itikaf çadırından çıkarıp baktı bunlar kim dedi. Dediler ki mübarek zevceler bunlara ne oluyor dedi. Kendisi itikafı terk etti. Üç gün sonra itikafı terk etti. Ama o senede Aşure'nin ilk on gününün son yedisinde itikafa girdi. Aşure ayının ayında Aşure'de Aşure ayında son yedi gün itikaf yaptı. İlk onun yedinci günü.
Yani Aşure günü çıktı. Onuncu günü çıktı itikaftan. Yedi günlük itikaf yaptı. Üç günü Ramazan'da yapmıştı. Geri kalan yedi günü de Aşure ayında tamamladı. Yani o sene yine on gün itikafsız geçirmedi. Öleceği yıl yirmi gün itikaf etti. Mübarek annelerimizin mescitte itikafa girmelerinden hoşnut olmayınca Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Hanefiler iştahat ettiler.
Bütün ulema iştahat etti. Kadınların camide mescitte itikafa girmeleri caiz değildir dediler. Ve sahabe hanımlarından ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri mübarek hanımlarından hiç kimse mescitte itikafa girmedi Hz. Ebubekir Ömer Osman Ali radallahu an hazretlerinin zamanı dahil bıraktı. O yüzden bazı yerlerden bana sorular geliyor işte kadınlar mescitte itikafa girebilirler mi diye. Bu sünneti Resulullah da yok sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinde. Bu aynı zamanda Hulafayi Raşid'in döneminde de yok. Kadınların mescitte veya camide itikafa girmeleri bu noktada mümkün değil. Kadınlar kendi evlerinde bir odalarının bir köşesine bir secdade gibi bir örtü gibi bir bez gibi bir şey yayıp onun üzerinde ders çekip itikafa niyet edebilirler.
Bu noktada evlerinin içerisinde eşlerinin ve çocuklarının temel ihtiyaçlarını görebilirler. Ama Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri camide itikafa giren erkeklere cinsel ilişki de caiz görülmemiş. Zaten camide o kimse. Ama kadınlarla alakalı kadınlar eşlerinin emrinde itikafa izin alabilirler. İtikafa izin alınca da bu noktada kendilerini bu bir dinin emri değil sakındırabilirler.
Ama ve lakin eş erkek bu noktada bu meselede müsaade etmiyorsa kocalarının ihtiyaçlarını her türlü ihtiyaçlarını görebilirler. Bunda bir beis yok. Onlar da aynı şekilde. Eşleri bir şey sorarlarsa zaruretten konuşurlar. Çocukları bir şey sorarlarsa konuşurlar. Evinin içerisinde evleriyle alakalı işlerini, güçlerini yapabilirler. Ve derslerini, yiğitlerini çekebilirler. Onlar için de önemli bir ibadet. İtikaf bu manada berekettir, hikmettir, rahmettir. Seyri sülüktür. Bakın seyri sülüktür. Muhakkak takip edilmeli. Muhakkak bu konuda gayret gösterilmeli. Muhakkak bu konuda kardeşler duyarlı olmalı. Bu terk edilmiş sünneti, umumun terk ettiği bir sünnet çünkü.
Terk edilmiş sünneti ihya etmeye gayret etmeliyiz. İnşallah. Allah bizi onlardan eylesin inşallah. O yüzden itikaf edin, inşallah rahmet bulun. İtikaf edin, kıymet bulun. İtikaf edin, selamet bulun. İtikaf edin, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleriyle buluşun. O kadar kıymetli, o kadar rahmetli, bereketli, lütuf, dolu bir ibadettir. Allah cümlemizi onlardan eylesin inşallah. O yüzden pazar günü, son girme günü, pazar gününe kadar yarın, cuma, cumartesi, pazar. Bu üç gün arasında cami ayarlayabilirseniz, kendinize bir yer ayarlayabilirseniz, inşallah itikafa girmeye gayret edelim.
İnşallah. Gülmeden dağıtın ama suyu ya, cıvıtmayın. Sucular, su dağıtanlar, su dağıtanlar ciddi olun. Gülerekten su dağıtmayın. Gevşemeyin, ciddi ciddi dağıtın. Gülmeyin yani, tamam mı? Hadi bakalım. Derviş ciddidir, öyle her şey gülmez. Bitti. Var mı soracağınız? İşlerinde itikaf niyet yapabilir miyiz?
İtikaf bu noktada günlük niyetlerle olabilir. Buraya girerken bir kimse çıkıncaya kadar diye niyet edebilir. Camiye girip de çıkıncaya kadar diye itikafa niyet edebilir. Bunlar mümkün. İbadet yerlerinde mümkün. Bir vaiz, bir hikayesi. Bu vaiz devamlı kötülere dua eder. Devamlı kötü insanlar için Allah'tan hayır diler, bereket diler. Vaize derler ki, bu bir adet değildir. Hiç kötülere dua edilir mi? Olumsuzlara dua edilir mi? Der ki, ben ne bulduysam kötülerden buldum. Eğer onlar bana yapacaklarını yapmasalar, ben içinde bulunduğum bu hayra kavuşamazdım. Bu berekete kavuşamazdım. O yüzden bunlar bana vesile oldular, bunlar bana sebep oldular.
Ben de bundan dolayı onlara dua ediyorum. Yine Mevlana Hazretleri bir nesnevinin de bir kısmında buyurmuşlar ki, Dostların senin hakikatte düşmanların, düşmanların ise dostlarındır. Onlar seni devamlı pişirir, seni devamlı taze tutarlar. Dostların ise seni olduğundan farklı gösterip, bir serap ve hülya içerisine koyar, seni aldatırlar. Bu veçile de, bu vesile de dostluk, İslam dininde hak. Kim dost, kim düşman? Bunu nasıl ayet edeceğiz? Dost denirken, herkes birbirine dosttur. Dostluk kavramına, bir halkın kendi içerisinde baktığı gözlükle bakılır. Bir de, hakkın gözlüğü ile bakılır.
Hakkın gözlüğünde tasavvufi manada gerçek dost Allah'tır. Allah'ın dostları da gerçek dosttur. Bu manada, seni Kur'an ve sünnet tarihinde yürümene sebep olan, bu noktada doğruyu, güzeli, iyiyi sana tavsiye eden de, Kur'an ve sünnet tarihinde senin gerçek dostlarındır.
O dostlar, senin nefsinin düşmanıdır. Hz. Mevlana, Allah-u Alem, senin dost gördüklerin düşmandır dediği, senin nefsinin düşmanıdır. Nefsin, Allah'ın dostlarını sana düşman olarak gösterebilir, kandırabilir, aldatabilir seni. Ve senin nefsin, düşman gibi gördüğü kimseler aslında sana da dosttur.
Burada o kimse, karşıya baktığımız kimse de aslında kendimizi görürüz biz. Bizim dost gördüğümüz düşmandır, nefsimizle bakarız, nefsimizle dost gördüğümüz aslında bize düşmandır. Biz nefsimizle bakarız, düşman gördüğümüz aslında bize dosttur. Buradaki o kimsenin nefis terbiyesiyle alakalı bir nokta çıkar. Ama Hz. Mevlana, Cerahat-ı Rum Hazretleri madem ki bu sözü bize söylemiş, biz nefsimizle bakarız.
Biz nefsimizle baktığımız için bizim dost gördüklerimiz, düşman, düşman gördüklerimiz bu manada dosttur. Eğer meseleye bu cihetten, bu noktadan bakarsak biz, o zaman kendimize gerçek dostlar bulmalıyız. Bu manada gerçek dost, bize tavsiyede bulunan, bize nasihatta bulunan, bize doğruyu gösteren, bizi şakşaklamayan, bizi aldatmayan, bize doğruyu iyi, güzeli nasihat eden insandır. İnsanların etrafında insanlar vardır, o insanlar, insanların yanlışlıklarını ve eksikliklerini göz yumarlar. Onların yanlışlıklarını ve eksikliklerini alkışlarlar. Yanlışını yanlış, eksiğini eksik olarak göstermezler ve o kimseleri şaşalı bir şekilde yüceltirler. Bu o kimsenin görüşlerinde, düşüncelerinde, yaşantısında isabet ettirmemesine sebep olur.
Ama dost odur ki burada yanlış yapıyorsun. Dost odur ki burada eksik davranıyorsun. Dost odur ki bunu böyle yapma. Dost odur ki bunu böyle söyleme. Dost odur ki burada eksiklik ve noksanlıklarını tamamla diyen kimseler. Sırf insanı taciz etmek için, tahkir etmek için değil. O kardeşinin, o arkadaşının doğru yolda olması için ona nasihat edendir dost. O zaman bu manada bizim etrafımızdaki gerçek dostlarımız Kur'an ve sünnet dairesinde bize iyi, doğruyu, güzeli anlatanlardır. Muhakkak ki bazı, Hz. Mevlana, Celatürm Hazretleri o vaizle alakalı meseleye gelecek olursak, Hz. Mevlana'ya sorarlar bu edebi nereden öğrendin? Edepsizlere bakaraktan yapmamakta edebi öğrendim der.
O zaman bizim etrafımızda muhakkak edep dışı davranışlar olur. O edep dışı davranışlara da biz bakaraktan böyle yapmayalım diye edepleniriz. O yüzden vaiz, vaiz, kötüleri ve kötülükleri anlataraktan insanlara nasihat edebilir. Bu bir yoldur. Ama İslam, kötüleri ve kötülükleri anlataraktan yol göstermez bize. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Hz. Peygamber'in ise tavrı ve tarzı farklıdır. O, iyiyi ve iyilikleri yücelterekten bize yol gösterir. İyiyi ve iyilikleri yücelterekten. Bir kimse kötüyü ve kötülükleri göstererekten bize sadece yol gösteriyorsa, o bir yolmuş gibi görünebilir bize ama sufilerin yolu değildir. Sufiler genel manada her ikisini de kendilerinde kucaklarlar. Yani konuma duruma göre kötüyü ve kötülükleri göstererekten iyiliği met edip, iyiliği gösterebilir.
Bu Allah'ın yoludur çünkü. Allah bize sapkınları, azgınları, yoldan sapanları bize gösterir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri de azgınları ve sapkınları bize anlatmıştır. Ama ümmetin içerisinden örneklememiştir. Geçmiş ümmetlerden bahsetmiştir. Mesela Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, Lut aleyhisselamın zamanındaki bir kavmin yaptığı kötülükleri anlatır bize. Burada Kur'an da anlatır aynı şeyi bize. Kur'an bize onun kısa noktasını, özünü söyler. Bunun teferruatını Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinden dinleriz biz. Ama aynı kısa eski ahitte de yeni ahitte de geçer. Yani hem Musevilikte hem İsevilikte bu mesele geçer. Ama bir kısım eski ahit ve yeni ahiti okuyan, bunlardan etkilenen eski ümmetlerden, eski insanlar, sırf kötülükleri anlataraktan insanları kötülüklerden alıkoymaya çalışmışlar.
Ama şunu unutmayın. Gün geçtikçe kötülüklerin adedi ve şekli ve şemali değişir. Gün geçtikçe iyiliklerin adedi ve şekli ve şemali değişir. Bugün biz topluma baktığımızda geçmiş ümmetlerde yapılan kötülükleri gördüğümüz gibi yeni kötülüklerle de karşılaşabiliriz. Ve biz o yeni kötülükleri tanımlamakta güçlük çekeriz. Geçmiş ümmetlerin nefis mücadelesiyle ve nefsini tanımlamalarıyla o günkü hastalıklar farklı noktalarda cereyan edip, bugünkü hastalıklar farklı noktalarda cereyan edebilir. Ve biz o farklı noktalarda cereyan eden hastalıkları göremediğimizden dolayı bugün gerçek dostlara ihtiyaç duyup, bugünkü gerçek hastalıkları görme imkanımız olması gerekir.
Dünkü iyilikler bellidir. Mesela İbrahim Aleyhisselam'daki iyilik adedi dairesiyle Hz. Musa'nın, Hz. İsa'nın iyilik dairesi ve adedi, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin iyilik dairesi ve adedi adedi farklıdır. Mesela bugünkü iyilik dairesi artmıştır daha. Biz Sünnet-i Resulullah'a bakaraktan bunu hayrı, iyiliği, güzelliği arttırmamız gerekir. Hayrı, iyiliği, güzelliği arttırırken biz o hayrı, iyiliği ve güzelliği bugünkü noktada formatlayarak bugünkü noktada formatlayarak bakmamız gerekir. Ona bakmamız gerekince o zaman bugünkü iyilikleri ve güzellikleri veya bugünkü İslam'a hizmet desturlarını yeniden formatlamakta, yenilemekte fayda vardır. Bu ancak Allah'a gerçek dostlarla mümkün olabilir.
O yüzden biz eğer Allah'a gerçek dost olmuş kimseyi kendimizi hakiki manada düşman sayarsak burada hata yapmış oluruz. Bakışımız hata olur. Bize iyiliği, güzelliği, hayrı tavsiye eden bir kimse kendi kendimize, eğer ki biz onu düşman olarak görürsek hakiki manada hata yapmış oluruz. Ama nefis gözüyle baktığımız söz konusu olursa bize iyiliği, doğruyu, güzelliği anlatan kimse bizim nefsimiz bize düşman olarak gösterebilir.
Geçmiş zamanlardan gelecek zamanlara kadar hastalıkların değiştiğini söylediniz. Mutlak olarak bu zamandan sonra da ileriki zamanlara kadar hastalıklar değişecektir. Biz bu önümüzdeki süreçte iyi veya kötünün tanımını neye göre nasıl yapacağız? İyi nedir, kötü nedir? Bunun sabit, Allah her şeyi bir ilme bağlamıştır. Bunun sabit bir tanımı var mıdır? Veya bundan 10 sene sonra karşılaştığımız bir olaydaki ayırt etme terazimiz ne olmalı? Bununla alakalı hep o her yüzyılda gelen mücedditler ve aynı zamanda günün velileri bunları hep formatlamışlar. O yüzden bir kimse hani Ayet-i Kerim'de siz bilmediklerinizi bilenlere zikir ehine sormak. Kalbe danışmak o bir kimsenin o anlık yapabileceği şeylerdir.
Bu noktada o kimsenin kendi kalbine olan güveni o kimseyi aldatmış olabilir, benlik çıkabilir orada. Şurada iktaat edebilir miyiz? Hz. Peygamber Efendimiz doğru kalbinizde sekiyle yalnız hisse şüphe yaratıp, sıkıntı yaratıp, hadisinde iktaat edip, hüküm verdiğimizde, şüphelilerin yanlış olduğu, kötü olduğu noktasında kendimizi bütünleştirebilir miyiz? Bu zahiri manada bir şeyin doğruluğunda veya yanlışlığında tespit edemediğimiz, şüpheli noktaya koyduğumuz noktalarda söz konusu olur. Burada herkes kalbime baktım, iştahat ettim derse herkesin kalbi sanki doğruyu söylüyormuş gibi bir algı olur, işin düzeni kaçar. Burada o kimse Kur'an ve sünnet tarihinde zahiri olarak o meselede bir bilgiye sahipse mesela örneğin bu çay, çayın helalinde herhangi bir sıkıntı var mı? Yok.
Bir kimse çayı içerken çayın üzerinde şüphelenmesi o kimsenin hastalığıdır. Psikolojik rahatsızlığı var. Ama bir şey geldi, tanımlanması mümkün değil. Tanımlanması mümkün değilse o kimse yine içecek. O kimse o içeceği tanımlaması gerekir. Zahiren bakacak, önce koklayacak, kokladı. Tanımlayabildiği, sarhoş edici, aklını alıcı bir koku var mı? Yok. Tattı, tadına baktı, tanımlayacak, tanımlıyor ya, bir kötü bir tadı var mı? Yok. Tanımlama noktasında zahiren bu aslında koku itibariyle de, görüntü itibariyle de, tat itibariyle de haram gibi görünmüyor. Ama şüphe etti bunda. Çünkü burada bilgisizlik var. O zaman o kimse burada kalbine müracaat edebilir. Zorunluysa onu içmesi.
Zorunlu değilse siz şüphelileri terk edin. Hadis-i Şerif sabitti. Terk etti şüpheliyi. Bir örnek vereyim. Şimdi burada onu bitireyim. Normalde eğer ki bir kimse kendince, hiçbir zahiri ve manevi bilgiye ve yetiğe sahip olmadığına, ben kalbime baktım, bunun fetvasını verdim dediği zaman yanılır. Kalbin zikir halinde olması ülkede olmaz mı? Kalp istediği kadar zikir halinde olsun, o konuda zahiri ve manevi bir bilgiye tabi değilse bu mümkün. O kimse zahiren normalde... Ama Resulü Efendimiz ümmiydi. Onun ümmiliği ilmin ledününe engel değildi. Ümmilik zahir noktada üniversite bitirmemek gibidir. Ümmilik ilmin ledüne engel değildir.
Yani burada zahir ilmin şartından... Evet. Zahir ilmi şart. Bir kimsenin günlük hayatını yaşayabilecek kadar zahir ilme sahip olması farz. O zahir ilme sahip değilse, zahir ilme sahip olan bir kimseye itaat etmesi farz. O yüzden şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır. O yüzden telefon bir şeyhin 24 saat açık olması gerekir.
O yüzden bir şeyhe herkes müracaat edebilmesi gerekir. Yoksa herkes benim kalbime böyle geldi deyip, bin bir türlü iş çıkar ortaya. Senin kalbin kalpte, doktorun kalbi kalpte değil mi? Doktorun kalbi kalpte, Erkan'ın kalbi kalpte değil mi? Erkan'ın kalbi kalpte, Adnan'ın kalbi kalpte değil mi? İş büyür. İşin zahirini terk edersek dinin mirengesini kaydırırız. Şimdi mesela pazar günü Gelibolu Mevlevihanesi'nde, arkadaşlar seferi olduğu için oruçlarını boğazmışlar. Size de sormuşlar. Bu bir hak, dosdoğru bir şey. Ama geldiniz, daha hiç bilmiyorsunuz, göğs ile temas ettiniz, baktınız, yiyorlar. Yedikleri zaman, olayın zahirine tersi, şeriatına tersi. Ramazanda adam yemek yiyor.
Orada kalbi olarak kalbinize sorduğunuz zaman, kalbiniz de muhakkak bunlar teslimiyetlerinden dolayı, ayrılı bir iş yapıyorlar deyip, kalp gözün gördüğünü örtüyor. Ve bu noktada kalbe bir sekinet geliyor. Oradaki kalp ilmi, oradaki gözün şeriat ilmine baskın geliyor. Sufi'nin gönlü oradaki o kimsenin orucu yediğine takılmaz ki. Yani oldu da takıldı. Takılan kimsenin o zaman bu noktada, kendince o takıntıdan kurtulması gerekiyor. Ama işte kalpten bundan kurtuluyorsa, kalp ilmi şeriatın üstünde olmuyor mu? Kalp ilmi şeriatın üstünde olmaz. İçinde, merkezinde olur. Yani o yüzden her şeye şeriatla mı hüküm verelim? Önce şeriatla hükmeteceğiz. Şeriatla hükmettiğimizde bir kimse orucunu yediyse bizi sebebi bağlamaz ki.
Adam orucu yediyse yemiştir. Midesi rahatsızdır, seferidir. Bir rahatsızlığı vardır, bir sıkıntısı vardır. İyi niyet kalpten gelir, kalpte örtüyoruz. Bu seferiydir, kalpte örtüyoruz. Bu zahir ki bu bilgi. Ama mesela seferiydir, kalpte örttünüz o zaman. Zahir bu bilgi. Oruç tutamayız, sefere çıkacak olanlar. Nereden bilginiz yok ki onun seferi ortama dair? Önemli değil ki. Yani o yiyor sonuçta, Ramazan'da yiyor. Kalpten basılıyor. Ramazan'da yiyiyorsa zahir ilim belli. Zahir ilme göre hasta olabilir, yorgun olabilir, hap kullanıyor olabilir, yolcu olabilir, aç açıkta olabilir. Orucunu yiyebilir. Orucunu da yiyebilir. Ama siz mesela kalp ilmiyle iyiye yoruyorsunuz. Bakın.
Mesela iyi gördünüz yani. Hani dişini gören, Resul Efendimiz dişini görüyor ya. Bu sizin kalp ilminiz. Bakın şeriatın üstünde mi? Onu ben merak ediyorum. Şeriat. Bundaki ayırım nedir yani? Bu kalp ilmi değil. Mesela kalp ilmi, Hazreti Peygamber Efendimizin ne güzel dişleri var demesi. İlmi ledün. O güzeli görmek. Yani bunu demek istiyor. Ama o güzeli görmek. Bu normal değil. Kalp ilmi o değildir. Bu bir ölçü müdür yani? Bir şeyin zahiren hukuku yok ise o zaman kalp devreye girer. Bu çay mı? Çay. Bunu içmekle senin bir zahiren bir kaybın var mı? Yok. Bu çay buraya haram yollardan gelirse kalp ilmi burada tecelli. Bu kalp ilmi budur.
Sen o çayın haram yollardan buraya geldiğini, kalbine ilham geldiğinde bu çayı içmezsin. Bu kalp ilmidir. Ledün ile arasındaki... Aynıdır. İlmi ledün dediğim odur. İlmi ledün dediğim kalp ilmidir. Bu çayın haram olduğuna dair senin kalbine ilham gelmesi lazım ki sen bu çayı o zaman içmeyeceksin. Herkesin helal gördüğü, zahiren helal gördüğü şey senin kalbine haram olduğuna dair ilham geldi. O zaman sen çayı mümkün olduğunca içmeyeceksin. Ama şeriyeten... Ama bunu sen kalbime böyle geldiği içmiyorum diyemezsin ki zaten. Onu dile vurmuyorsun. Onu dile vurduğun anda zaten batarsın. Kalp ilmini buradan ayırt et. Bizi bozan bu olur yani. Evet. Bu kalp ilmini buradan ayırt edeceksin. Zahiri bir hüküm varsa orta yerde ve zahiren o hükmedildiyse ona kalp ilmi gerekli değildir ona.
Dile döktüğün anda bozulur. Kalp ilmi dile dökülmez zaten. Hayırdır. O insanın kendine münhasır bir şeydir. O sana münhasırdır. Başkasına helal olan sana kalben yasaklanabilir. Bu senin kendinle alakalıdır. Onu bir başkasına diyemezsin. Doğru olarak kabul ettirmek yanlış. Onu bir başkasına anlatamazsın bile. Onu başkasına kalbime böyle geldi böyle yapacaksın dediğin anda batarsın. O bir daha gelmez o. Evet o ama o kalp ilmi zahiri hukuku belli olmayanlar için geçerlidir. Geldi birisi bir peçete koydu buraya. Bu peçete diyorsak ki silme benimle sen bırakırsın. Bir başkası gelir alır siler onu. Sen onu silme bana böyle dendi diyemezsin onu.
Diyen zaten kalp ilmine vakıf değildir. O laf o. O kalbine gelen vesveseleri söylüyor. Kalbine gelen vesveseleri kalp ilmi olarak görür insanlar. Bunu ayırt edeceği. Bunu ayırt edeceği özelliği şu. Normalde az önceki söylediğim şey gibi. Bunun içerisine vesvese de girer çünkü. Bunun içerisine şeytan da vesvese eder. Bunun başlangıç noktası o kimsenin gönlünden şeyhinin konuşmasıdır. Onun ilk önce gönlünden şeyhi konuşur. Şeyhi konuşunca ses tanıdık ve bildik. Ses tanıdık ve bildik emin olur. Veya bir çıt yukarısı ses tanıdık ve bildik melek konuşuyor. Bu o zaman o kimsenin normalde zaten o kimse burada oruç yok. Onların oruç yemeleriyle alakalı onu davet etmez ki adam yemiştir.
Zahiren hüküm belli zaten. İsterse tutmuyordur adam. Tutmamıştır. Zahiren hüküm bellidir. Adam sabahleyin sahura kalkamamıştır. Dayanamayacağım ben. Sahura kalkamayacağım, dayanamayacağım. O niyetlenmeyeyim demiştir. Niyetlenmemiştir. Ama oradaki o oruç tutmayan kimselerin de zahiren nasıl davranmaları gerektiği de bellidir. Nedir? Onlar oruçluymuş gibi davranırlar halkın içinde. Herkesin oruçlu olduğu bir yerde mesela bu kadınlarla da yolcularla da hastalarla da alakalı hüküm aynıdır. Onlara şeriat der ki siz oruçluymuşsunuz gibi davranın. Halkın içerisinde açık açık yemeyin. İfsat etmeyin insanlara. Mesela kadınlar oruçlu olsalar saat 10'da 11'de 12 gibi muayyen bir zamanları başlamış olsa kadına amur cubur her şeyi yedemez şeriat.
Belki sen oruçluymuşsun gibi davran evin içinde de olsan. Orucun edebine adabına riayet et. Sen oruç tutma ama oruçluymuşsun gibi davran. Veya tabi kimse oruç tutmayabilir hastadır, şeker hastasıdır, kalp hastasıdır. Bir şey hastasıdır o kimse. Mesela tutmaması gerekiyordur, tutmuyordur. O tutmayan kimsenin orucu açıkça aşikare yemesi caiz değildir. O yine saklı gizli kimsenin görmediği bilmediği yerlerde yiyip içmesi gerekir. Şeriatın herkesin içerisinde ya ben oruç tutmam caiz değil o yüzden ben yiyorum içiyorum demek kapalıktır. Onun da şeriat hükmünü koymuş. Orada normalde kalp ilmi dediğimiz şeyi iyi algılayın. Bir ayeti anlamakta, bir hadis-i şerifi anlamakta.
Biz keramet arıyoruz. Bütün dervişanın hata yaptığı nokta burası. Aslında kalp ilmi aramıyor insanlar. İnsanların büyük bir çoğunluğu, dervişanın büyük bir çoğunluğu keramet arıyor. Keramet peşinde koşuyor. Kalp ilminin peşinde koşmak demek seni şüphelilerden arındıracak. Seni kalbi olarak kalbine gelen kötü vesveselerden arındıracak. Seni bu noktada yanlış düşünce ve fikriyata götürecek şeylerden arınmaktır kalp ilmi. Bizde kalp ilmini dervişan şöyle görüyor. Ticaret edecek olanlar kime batak vereceğiz, kime batak vermeyeceğiz onun kalbine ilham edilmesini istiyor. Bizde şunu istiyor. Köşeye döndüğümde kimle karşılaşacağım onu arıyor. Yarın ertesi gün neyle baş başa kalacağım onu arıyor.
Veya üç gün sonra başıma ne gelecek onu arıyor. Bu kalp ilmi değildir bu. Bu gaybı araştırmaktır ki haramdır. Bakın dikkat edin bunu. Ben filanca ile evlenirsem sonum ne olur? Bu gaybı araştırmaktır, haramdır bu. Sufiler buradan hata ediyorlar. Herkes ertesi güne gözünü dikmiş. Hiç kimse elhamdülillahi rabbil alemin. Ya Rabbi şu ayet-i kerimenin sırrı nedir ki? Alemlerin Rabbi denmekten kasıt nedir? Sır nedir? Alemlerden sır nedir? Alemlerden kasıt nedir? Şu alemin birisini bir tanısaydık ya. Gök halkı demişin. Bu gök halkından kimle tanıştık?
Gök halkından kimle tanıştın? Yerin altında, toprağın altında yaşayan varlıklar var. Alem. Mağma tabakasında yaşayan varlıklar var. Ateş krallığı var aşağıda. Deprem sebebi aşağıdaki Mağma tabakasındaki ateş krallığı.
Başlarında askerleri var, başlarında kralları var. Ateşten yaratılmış her şeyleri. Yeryüzünün üzerinde hükmediyorlarmış daha önce. Onlar yeryüzünün altına hapsedilmiş, yeniden yeryüzünün üzerine çıkmak için mücadele ediyorlar. Örnek. Faraza bir şey olsun. Böyle bir şey görmüş olsun adamın. Rüyasında, halinde, kalbinde. Biz onlara bakmıyoruz. Biz onlara bakmıyoruz. Biz mesela bir ayet-i kerime anlamak, biz namazı anlamak, orucu anlamak, namaz mü'ünü miracıdır.
Hadis-i şerif nasıl miraç olacak? Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri nereden miraca çıktı? O miraçın yolu neydi? Ve o namazın yolu ne olacak? O namaz nasıl olmalı? Ve biz namazı kılarken nerede kılıyoruz? Hangi alemin içinde kılıyoruz? Hadis-i şerif, dünya bir cifedir. Cifenin içinden namaz kılmak taiz mi? Haram. Dünya cifedir. O zaman biz namaz kılarken nerede kılıyoruz? Dünya cifedir. Oruç tutarken nerede oruç tutuyoruz biz? Oruç tutuyoruz şimdi. Dünya cifedir. E nerede tuttun orucu? Cifenin içinde mi tuttun? Hz. Mevlana diyor ki oruçlunun yediği içtiği gökten gelir, semadan gelir. Neden?
E oruç tutuyor adam, oruç cifeden yer içerse orucu oruç olur mu? Olmaz. Kalp ilmi bir şeyin manevi sırrına erişme yoludur. Bunun yolu Allah'ı çok zikirle, bunun yolu şüphelilerden kaçınmakla, bunun yolu güzel ahlakla, bunun yolu eski sufilerin deyimiyle üstadını çok sevmekle, Hz. Resulullah'ı çok sevmekle, Hz. Allah Celle Celaluhu'yu çok sevmekle mümkün.
Yol bu. Eskilerin deyimi bu. Şeyhimiz öyle anlatırdı. Öyle anlatırdı. Bütün Şeyh Efendiler öyle anlatmış. Benim Şeyhime de Şeyh'i öyle anlatmış. Allah rahmet eylesin, Şeyh Efendi bize örnek gösterdi. Hani gelmiş Hz. Ömer Efendimiz'e beni ne kadar seversin ya Ömer demiş. Demiş ki seni eşimden, malımdan, mülkümden çok severim ya Resulallah. Olmadı ya Ömer demiş. Kamil olmadı. Kemalata ermedi imanın demiş. Birkaç adım ayrılmış da dur ya Resulallah. Buyur ya Ömer demiş. Seni nefsimden de fazla severim ya Resulallah. Hadis. Üstadımız bu hadis-i şerifi bize naklederdi. Üstadı sevmekle alakalı. Bir başkası bunu böyle koymuş olsa, adam der ki siz Peygamber'i seviyormuşçasına, üstadı seviyorsanız şirk eylesiniz der.
Örneğin. Ama eski sufilerin hepsi de ve mevcut sufilerin de aslında yolu budur. Ama bu kalbi pencerelerin açılması, bu noktada kalbi yolun açılmasının yolu budur. Bunun başka bir yolu yoktur. Sufilerce. Bunun yolu çok sevmekten ve çok sakınmaktan geçer. Ama kardeşler veyahut da umum olarak, bugünkü dervişlerin hastalığı şu, kapıdan şimdi kim girecek onu görmek istiyor.
Yarın başına ne gelecek onu görmek istiyor. Oturduğu yerden evi izlemek istiyor. Evliyalık yapacak çünkü. Gidecek eve ne yemek yaptığını biliyor mu diyecek. Veyahut da şu saatte filanca geldi diyecek. Keramet gösterecek. Bu hastalığa dünçer olan eski kardeşlerimiz vardı bizim. Bursa'da değil. Cenab-ı Hak yardım etmiş bize bu hastalıkları daha bayındırdarken ödemiş deken tespit ettirmiş. Adamın gece yatarken pijamasını, pijamasının rengini ne bileyim işte yatağının yorganının rengini ertesi gün söyleyecek ona, ona evliyalık taslayacak. Bunlarla uğraşırlardı. Hepsi de devrildi. Bak hepsi de devrildi. Harbiden de söylerlerdi. Hatta Bursa'ya geldiklerinde bana bile söylerlerdi. Ben de onlara derdim ki siz yanlış yolda gidiyorsunuz.
Sufilik yolu birisinin giydiği pijamayı öğrenmek değil. Sufilik yolu ayeti kerimenin sırrına vakıf olmak. Sufilik yolu hadis-i şerifinin sırrına vakıf olmak. Sufilik yolu ilmi ledüne vakıf olmaktır. Bunun yolu, bunun yolu şüphelilerden uzak durmak, şüphelilerden uzak durmak, farzları sımsıkı yapışmak, Kur'an ve sünnete sımsıkı yapışmak, herkesten artısı fazla sevmektir.
O kimse edepten, adaptan, Kur'an'dan, sünnetten, yoldan asla taviz verme zaten. Allah bizi onlardan eylesin. Üstad'ı sevmekle ilgili konuşurken, mesela Sad bin Muaz, Resulullah Efendimiz'i önce Musab bin Umeyr'i gördü Medine'de. Onun kalbindeki olan, hakikati olan sevgisinden dolayı, o Musab bin Umeyr'i her şeyden daha fazla sevip, bütün Medine'yi ve kabileleri Müslüman etmesi için öyle bir gayrete geldi. Bu Hz. Ömer'in veya Sad bin Muaz'ın veya herhangi bir dervişin kalbindeki hakikati olan sevgisi değil midir? Yani Üstad'da o hakikati, o kokuyu seziyor. Yani Hz. Peygamber Efendimiz'in üzerinde gördüler ya, Hz. Ömer Efendimiz'in nefsinin daha alçak olduğunu, bunu, o kokuyu bir derviş veya Sad bin Muaz veya herhangi biri, birinin üzerinde o kokudan dolayı, kalbindeki hakikati olan aşktan dolayı onu görmesi mi doğrudur?
Yani doğru olan bu değil mi? Ya mesela birisi Mustafa Efendi'ye bakıyor, kalbindeki hakikati olan sevgiden ve muhabbetten dolayı onun o nurunu tanıyor, onun o gerçeğini görüyor, onun gerçeğini tanıdığı için seviyor. Aslında Üstad'ın zahiriyle olan bir alaka yok burada. Hz. Peygamber Efendimiz'i de nefsinden fazla sevmelerinin sebebi bu değil mi? Kalbindeki hakikati olan aşkı mı? Yani herkesin buluştuğu ortak nokta bu mu? Sad bin Muaz ile Musab bin Numeir'in üstünde bunu mu gördü? Muhakkak görmüş ki her şeyi bir anda bıraktı noktasında. Yani bunları küfürle suçlamamız, bir dervişi şeyi seviyor diye küfürle suçlamamız çok ağır olmuyor mu yani? Dışarıdak adamlar söylerdi bunu zaten.
Dışarıdak adam ona bakar, bunlar küfür ehlidir. Bunu o anlayamıyor yani. O bilmez onu, tatmamış çünkü. Oradan hakikate bir yol var yani halbuki. Zaten... Yıkılıp orada her şey bitmiş onun yani. Tatmış olsaydı öyle demezdi zaten. Tatmadığından dolayı öyle diyor. Normal. Hakikatin de kendi içinde varlığın dereceleri gibi dereceleri vardır. Bir kokusu var değil mi? Muhakkak. Bir emaresi var ki tanıyor onu. Muhakkak. Mesela derviş görüyor, tanıyor sizi mesela ama o da bilmiyor onu. Muhakkak. Bir ikinci bir şey daha soracağım. Bu ateş krallığı meleklerin, Ya Rabbi yeryüzünde sen daha evvel kan dökecek bir kabin mi yaratacaksın diye sorusundaki kan dökenler mi?
Tavs edilenler mi? Görene sormak lazım diye. Yani böyle değil. Onlar mı? Değil. Hâlemünlâhû. Senbi'yi hayvel müşterrâ bil âlemî. El-Fâtiha mâhissalâbâ.
Dağıtın çayları. Sorun. Seni. Oruç tutamayanlar, kesin katli oruç tutamayacağı şart olan, sen ve benim gibi olanlar, onlar oruç tutmadan intikaf edecekler. Bu noktada bir sıkıntı yok. Bu normalde oruç tutmaya muhtedir olanlar, intikaf boyunca da oruçlarına tutacaklar. Ama boş, sen ve benim der mi?
Ben de senin aynı sınıfa koydum kendimi der mi? Ben ne kadar yasakladıysan, ona ben yasal deliyom da, onu sen der mi yasal. Sen der mi? Ama öbür türlü sen de tutabilirsin. Oruçluğun bir şekilde tutabilirsin. Yani itikafa girebilirsin. Öyle bir yan olursan inşallah, inşallah. ona yardımcı olsun. Senin hastalığın varınca, doktorun, senin dışarıda durma, bazı insanların dışarıda durmaları, dışarıda durmaları, içeride durmalarından hayırlı olsun.
O yüzden bunu da göz ardı etmemekte fark etmez. Sen mahrem bir noktadasın. O yüzden sen böyle on gün veriyordu, iyice ayarlayıp durdun. Oruç tutanları değil, oruca sahibiler. Evet.
Allah muhafaza ile etsin. Rüyalarımı anlattığım abim, hep kötüye yoruyor. İmtihanı ve sıkıntılarını artacak diyor. Bu yüzden ben rüyalarımı onlara anlatmak istemiyorum. Rüyalarımızı kime anlatabiliriz? Rüyayı yoran kardeşler hayra yoracaklar. Hadis-i şerif, siz rüyaları hayra yorunuz. Eğer rüyanın içerisinde böyle sıkıntı var ise, rüyayı yoran kimseye bunun kalbine ilham geldiyse, ona dua etmesi için gelmiştir.
Rüyayı kötüye yorması için değil. Siz hayra yorun der. Ya hayır söyle, ya sus. Meşhur kaidedir. O yüzden rüya yoran kardeşler, bütün Bursa'da ve Bursa'nın dışında olanlar, rüyaları hayra yoracaklar. Sana bela gelecek, sana sıkıntı gelecek, sana dert gelecek gibi tevhiller doğru olmuş olsa bile hoş değil. Kasıt yok, bir sıkıntı yok.
Vasıflarını sevmek de bir yoldur. Bu noktada vasıflarını, sıfatlarını kendisinden ayırt etmek mümkün değildir. Ama ve lakin o bir hadis-i şerif var, o hadis-i şerifin yolunu izliyor. Siz Allah'ı verdiği nimetlerden dolayı seviniz. Beni de Allah beni sevdiği için sevinizler hadis-i şerifte. O yüzden İbrahim Hakkı gazetelerinin o yolu yanlış ve eksik değil. Biz Allah'ın bize vermiş olduğu nimetlerden dolayı Allah'ı sevebiliriz. Bu işin şeriat tarafıdır. Anlaşıldı. Oradan sor. Oradan sor o zaman. Oku.
Sen bilirsin. Al. Ses. Biz burada bir kardeş, bir mehtup göndermiş, soru göndermiş. Üstad'ım da okumadı herkesin içerisinde. Allah razı olsun. Ama ben okumak istiyorum. Bu benim hatamdır, eksiğimdir. Herkese bu noktada hatamı da deklare etmek istiyorum. Selamun Aleyküm. Efendim, pazar günü yapılan Gelibolu programında sizin talimatlarınızı tanımayan ve bunun üstüne üstlük sunum sırasında sizin ve tasavvuf vakfının adını seçmeyip kendisini Trakya tasavvuf başkanı olarak anons eden şahıs, bu davranışıyla adep, erkan, ahlaki, terbiyesizliğini size karşı yapması benim ağrıma gitti.
Sizi örnek alacağını söyleyen kişi, bu edepsizliğini kimden alıyor? Rabbim sizi başımızdan ayırmasın. Allah razı olsun. Teşekkür ederim. Sağolsun. Allah razı olsun. Bu benim eksikliğim, benim hatamdır. Gizli olmasını da istemedim. Herkes benim hatamı, benim eksikliğimi, benim noksanlığımı bilsin inşallah. Özür dilerim hepinize. Burada insanların bir dine bakışları, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine bakışları, sünnete Resulullah'a bakışları, eşe bakışları, evliliğe bakışları hepsi de girer işin içerisine.
Herkesin konumu, durumu, bakışı bu noktada kendisince girer. Mesela hadis-i şerifte Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri diyor ki, ben size annenizden, babanızdan, eşlerinizden, çocuklarınızdan, canlarınızdan, mallarınızdan daha sevgili olmadıkça, gelmedikçe imanınız kemale ermez diyor. Anladın? Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri diyor ya, bir sünnete diyor, binlerce Said'in başı diyor, feda olsun. Bu tabi insanların bu noktada kendi durdukları noktayla alakalı, kendi durdukları noktayla ilintili bir şey. Yani, bir eş örneğin işte, sakalı bırakmayacaksın, ben istemiyorum dediğinde, sakalın sünnet olduğunu bile bile, bir kadın, bir erkeğe, ben bu sünneti senin üzerinde istemiyorum, bırakmayacaksın derse, sünnete açıkça muhalefet ettiğinden, karşı geldiğinden, dini gider o kimsenin.
Çünkü sakal, Adem Aleyhisselam'la Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretten arasında, gelmiş geçmiş bütün peygamberlerin sünnetidir. Sadece Hz. Peygamber Efendimiz'in sünneti değildir. O yüzden, kadim bir sünneti reddeden bir kimse, kadim bir sünneti istemiyorum diyen bir kimse, sünneti reddediğinden ve istemediğinden dolayı imani tehlike yaşar. Hatta, bunu dört mezhebin dördü de bunu küfür olarak görmüştür. Ben de El-Faz-ı Küfür diye, Gümüşhanevi Hazretlerinin bir eseri vardı, küçük bir eser. Onu okumaktan ve okutmaktan imtina ediyordum ben. Çünkü okumaktan ve okutmaktan imtina ettiğim öyle şeyler vardı ki, mesela diyorduk ki, bir kimse sarığı küçük görse küfür ehlidir.
Tecdil iman, tecdil nikah gereklidir. Sakalı küçük görse küfür ehlidir. Tecdil iman, tecdil nikah gereklidir derdi. Mesela sakalı sünnet miktarından kısa kesmeyenin, bu noktada bir berberin kazandığı paranın haram olduğuna dair fetva vardı. O yüzden bir kadın, şimdi burada ağır bir mesele girecek işin içerisine ama ağır da olsa ben bunu beyan et, kadınlar da dinliyorlar çünkü. Beyan etmekte fayda görüyorum. Bir kadın veya erkek önemli değil, bir sünneti kasten reddetse, bunu kabul etmiyorum, bunu istemiyorum dese, sünneti kasten reddettiğinden ve istemediğinden dolayı erkek veya kadın önemli değil, o kimse küfre düşmüş olur. O halinden tövbe etmedikçe, o tecdil iman etmedikçe onun nikahı da fahsit olur.
O halinden tövbe etmeyince, hatta daha ileri şimdi onun namazları da fahsit olur. Allah muhafaza eylesin. Öyle bir noktaya getirir ki bu sünneti reddetmek ve kabul etmemek, o kimsenin orucunu dahi fahsit edebilir. Yani bütün tutmuş olduğu oruçları. Ve bir kadın, mesela bir erkek sakalı bıraktı diye onu reddetse, onu terk etse veya onu kabul etmemiş olsa, sünneti Resulullah'ı reddedip terk ettiğinden küfre düşer, otomatikman nikahı da düşer. Tehlikeli bir şey. Tabii bunu insanlar dinden soğumasınlar, dine karşı böyle bir cephe almasınlar diye, yumuşak bir şekilde bu zamanda tebliğ noktasında anlatmaya çalışılıyor, söylenmeye çalışılıyor. Fakat böyle meseleyi yumuşatacağız, meseleyi böyle insanlara anlatacağız derken, dinin olmazsa olmazlarına dokunma noktası geliyor.
Olmazsa olmazlarına dokunmamamız gerekiyor. O yüzden sakal sünneti bir kimse bırakamayabilir, bırakamayabilir. Çünkü darül harp işinden dolayı, mesleğinden dolayı, herhangi bir baskıdan dolayı, herhangi bir sıkıntıdan dolayı bırakamayabilir. O an bırakamıyordur o, karşı değildir. Ben sakala karşıyım dediğinde o kimse otomatikman karşısına sünneti Resulullah'ı koyuyor. Otomatikman Peygamber'in bir sıfatını öne koyuyor. Otomatikman Peygamber'in bir sıfatına ben karşıyım demek, Ayet-i Kerime, o ne yaptıysa hevai hevesinden yapmadı. O benim emirlerimi yerine getirdi, Ayet-i Kerime'sine direkt cephelenmiş oluyor. Siz Allah'a itaat edin, Resulüne itaat edin. Sizden olan emir sahiplerine itaat edin.
Bu Ayet-i Kerime'yi de cephesine koymuş oluyor. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine itaat etmek, onun sünnetlerini kabul etmek. Onun bir sünnetini reddediyorsa itaatten çıkmış oluyor. İtaatten çıkınca da küfre düşmüş oluyor. Allah muhafaza eylesin. İşin kolay tarafıydı tabi ben sana deseydim şimdi o sakalı reddediyorsa sen de onu reddet diye ev yıkılma burada. Öyle bir şey demiyorum sana, buradan da onu anlama. Sadece çünkü insanlar cahil, insanlar dini bilmiyor. Kadınlar da bilmiyor, erkekler de bilmiyor. Bilmeden oturup ben sakala karşıyım diyor. Yok ben sarıya karşıyım. Yok ben işte şuna karşıyım, buna karşıyım. Karşı olmayıp da kendi kendilerine bir şey zannediyorlar ya.
Çarşı her şeye karşı muhabbeti. Her şeye karşı olacaklar. Derviş kardeşlerin fitre verirken ölçüsü ne olacak? Bize soruyorlar ama. Fitrede ölçü yani bir fakirin doyumudur. Şeriatın koyduğu hukuk odur. Bunu el hidayede veya dürer gürerde veya emanet ehliyette hanefi fıkıhçılığına şöyle otur yavrum. Oturup şuraya karşıya boş yere otur. Dürer gürerde, emanet ehliyette veyahutta bu hanefi fıkıhçılığının fıkıh kitaplarına baktığınızda Fitre ile alakalı, fıtır sadakası ile alakalı veya oruç kefareti ile alakalı Bir fakirin bir günlük yiyeceğidir. Bu işin şer'i noktasıdır. Bir fakirin günlük yiyeceği işte diyanet açıklıyor 6 lira 7 lira veya 10 lira neyse.
Herhalde bu sene 6 lira mı 7 lira mı ne beyan etmişler? Kaç? 9 lira 25 kuruş. 9 lira beyan etmiş bir fakirin yiyeceği. 10 lira deyin siz onu. Bu işin şeriat noktası. Bu işin sufi noktası şu, bir kimse günlük kendisini ne kadar yediriyor onunla sadakasını versin. Yani adam oturduğunda 30 lira gündeki yiyecek, sadaka verirken 10 liradan verecek. Bu caiz değil. Bu sufilik noktasında. Günlük kaç para yiyorsun sen? İşte ya ben 5 lira yiyorum. O zaman seninki de cimrilik. Sen o zaman şeriata yüksel. Yani 10 liraya çık. Orada durma. Ya ben 5 lirayla yiyorum. Ya kardeş sen 5 lira yiyorsan faziletli ol. Sen 10 lira ver. Şimdi bir de bu tarafı var.
Yani sen 5 lira yiyorsundur günlük tamam. Benim gibi tencerede pişirip tavada yiyorsan 5 liradan geçinirsin sen. Ama yok öyle değil. Bu işin o şeriattan aşağısı cimrilik noktası. Sakın ben ölçü olarak işte yediğinden yediğinden ben 5 liralık yiyorum 5 lira vereceğim. Sakın öyle yapmayın. Bu öyle değil. Bu işin şeriat noktası ne? 9 lira. 9 lira 25 kuruşmuş. Siz yuvarlayın yukarı doğru 10 liradayım. Bu sene. Ama bu sen 10 liradan fazla yiyorsan. Senin 10 lira vermen çok uygun değil. Suvilik noktası. O zaman sen hiç olmazsa hani elinizin altındakileri yediğinizden getirin, içtiğinizden içirin, giydiğinizden giydirin bu işin ölçü noktası ya. O zaman sen yediğinden yedir günlük 30 lira yiyorsan kendi kendine.
30 lira sen bir kişinin günlük fıtır, ne o sadakası o olsun veya ceza olarak veya fıtır sadakası neyse öyle olsun inşallah. Kimin eli kalktıydı başka? Efendim? Ya normalde eğer bir kimsenin kusurunu gördüyseniz, o sizin bir arkadaşınızsa, dostsa ona nasihat edin. Nasihat et ona ve dua et.
Burada kusurları örtmekte gece gibi ol noktası onun kusurunu bir başkasına nakletme. Onun kusurunu bir başkasına aktarma. Onun kusurunu bir başkasına söyleme. Kusurları, hataları örtmekte gece gibi ol dediği şey, onu bir başkasına nakletme, onu bir başkasına götürme. Anlaşıldı? Ama din nasihattı. Sen ona nasihat et. İyiyi, doğruyu, güzeli anlat. Ama onun bir başkasına nasihat ettiğini de söyleme. Anladın? Ben Hüseyin'in bir hatasını, kusurunu gördüm. Ben onu örtmekten kastım. Ben onun bir başkasına aktarmayacağım. Ama ona nasihat edeceğim. Anlaşıldı? Bir başkasına aktarmak yasak burada. Gece gibi oldan maksat, örtmekten maksat, onu başkasına anlatmamak.
Bir başkasına taşımamak. Anlaşıldı? Özür dilerim, bir şeyle kapatayım meseleyi. Siz bir kötülük gördüğünüzde mümkünse elinizde, mümkün değilse dilinizde. O da mümkün değilse kalben buğz ederekten önlemeye çalışınız. O zaman bir arkadaşımın üzerinizde biz bir hata kusur gördük. Ona ne yapacağız? Elimizde. Bunu bütün hanefiler demişler ki bu devletin işi. Bir. İkincisi elinin altından sorumlu olduğun kimseler. Yani eşindir, çocuklarındır, yeğenlerindir. Bunlardır senin elinle düzelteceğin. Bu elle düzeltmek nedir? Serkeşlik yapacağından korktuğunuz eşlerinizi hafifçe dövünüz, vurunuz. Bu elle düzeltmekten. Ama Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri böyle bir şey hiç yapmamış.
Eşleri de hiç serkeşlik yapmamış. İhtiyaç duyulmamış. Ama ve lakin bu noktada bir kimsenin ben buna karşıyım ama evliliğini kurtarma, çocuğunu kurtarma, böyle bir meseleyi kurtarma açısından o kapı aralıdır. Adam normalde hafifçe dövmeyi iyice artık başka zivaneden çıkıyor. İşin içerisinden çıkılmıyor artık belki de kullanabilir. Ama öbür türlü nasihattır bizim işimiz. El ile terbiye etmek amirlerin, hakimlerin, devletin işidir. O yüzden dil ile terbiye etmek alimlerin, faziletli insanların, müminlerin işidir. Biz dil ile ne yaparız? Nasihat ederiz. Kalbe muğz etmek de ona ne elle ne dille onu yola getirmek zalim bir kimsedir. Bizim ona dilimiz yetmez veya bizim o nasihat etmeye kalksak ipler kopacaktır.
Biz kalben ona değil, o kötülüğe muğz ederiz. Demin ki sohbet yapma bir şey tek oldu ama bu kalp ilmi ile alakalı. Kalp ilminin zahire olması, dile getirmesi sakıncalı. Peki bu kalp ilminin zahire yansıması keramet mi? Kerametlerle mi oluyor? Zahire yansıyacak diye bir kaide yok ki. Demin ki sohbette eğer yansırsa, dile yansırsa felaket olur. O kimse kendisi anlatırsa kendisinin felaketi olur. Kendisinin felaketidir. Kalbi onun bu noktada körelir. Zahire yansıması keramet olur derken, o kimsenin bir kendisine keramettir. İki, ona muttali olanlara keramettir.
Ona muttali olur o kimse. Ona muttali olana keramet olur. Ona muttali olmayana gene keramet olmaz. Adamın kalbinden bir şey geçiyordur. Buradan sohbetten, o kalbinden geçene bir şey olur. O kimse kendince der ki bu keramet. Kalp ilmi var, benim kalbimden geçene cevap oldu bu der. Ama kime? Muttali olana keramet olur. Evet, muttali olmayana gene keramet olmadı. Şeyhi ile dervişin mayeliyatta böyle birleşmesi veya... Muttali olmak, o dervişin ona karşı olan muhabbetinden olur. Cenab-ı Hakk'ın ona muhabbetinden olur. Allah muttali eder her şeyi. Akılsızlıktan kasıt ne? Algılayamaması, eğer normalde algılamama meselesi geniş bir mesele.
Akılla akılsızlık alakası geniş bir mesele. Yani bir kimse açlığını ve toklığını bilemeyecek noktadaysa, evinin yolunu bilemeyecek noktadaysa, o zaten dinden sorumlu değil ki. Gelebilir, bunda bir sıkıntı yok. Yok olmayabilir, bunda bir sıkıntı yok. İş yeri de şu an, namazı yasaklayan bir iş yeri. Kafak ile canım söyleyemizde anlamayacaklar. Bunun yerine başka bir gerekçe söylemem doğrudur mu? On günlük izin istiyorum diyeceksin. Yok, ihtiyaç oldu diyeceksin.
Nedenini söylemek zorunda mıyım? Özel hayatım. Tamam, ihtiyacım oldu diye o kadar veriyorsa verecek vermiyorsa vermeyecek. Açıklamak zorunda değilsin yani. Kendiliğinden geliyor. Eğer hiçbir şey düşünmeden kendiliğinden geliyorsa Allah'ın lütfu, ikramıdır.
Hamd et. Yine onu bir başkasına, bir başka insana aktarma. Ya bu benim kalbime geldiydi deme. Tamam, bu benim kalbime geldiydi deme başkasına yine. Sen onu kendince, kendi içerisinde onu yaşa. Sufilerin hatalarıdır. Ben bunu rüyamda gördüydüm. Ya görmüşsün, tamam ne yapmak söyledin ki şimdi? Veya ben bunun kalbime geldiydi bunun böyle olacağı. Ne yapmak söyledin ki? Vakti saati gelince açılır o açılacağı yer. O senin elinde değil ki. Dil senin elinde. Kalbe gelen şey senin elinde.
Bitti. Sen elinde olanlara hükmet. Elinde olmayanlarla uğraşma. Gelir her şey gelsin. Sen öbür türlü elinde olmayanlara hükmetmeye çalışırsan batarsın. Anlaşıldı. Münafığın elameti üçtür söylediğinde yalan söyler. Emanete hıyanet edip eder söz verdiğinde sözünde durmaz.
Bunlar amelde münafıklar. Bir de inançta münafıklar vardır. Ayet-i kerimede der ki onlar sizin yanınıza geldiğinizde inandık derler. Sizden sonra derler ki biz sizi aldattık. Biz atalarımızın dinindeyiz derler. Bunlar inançta münafıktır. Böyle inançta münafık bir kimseye efendi demeyiniz. Allah'ı kızdırırsınız der. Bunlar inançta münafık olanlar. Yani aslında Kur'an ve sünnete inanmadıkları halde inanıyormuş gibi görünenler. Bu noktada tehlikeli bir nokta. Biz o kimsenin öyle olup olmadığına dair elimizde bir işaret yok, bir delil yok. Bir işaret delil ne? Onun bir beyanıdır. Mesela işte o beyan etmiş demiş ki İslam hukuku eskide kaldı şimdi bugün için İslam'ın hukukunun yaşanması mümkün değildir.
Bu adam bu beyanını da söylediğinde münafıktır o kimse. Biz ona efendi demeyiz. Efendi demek ne demektir? Onu başa getirmektir. Onun sözünü dinlemektir. Onu takip etmektir. Ona önem vermektir. Ona kıymet vermektir. O zaman Allah'ı kızdırırız. Anlaşıldı. Ama birisi hem yalan söylüyor, hem sözünde durmuyor, hem de emanete ihanet ediyor. Amelde münafık. Adam o adam la ila illallah Muhammeden Resulullah diyor. O amelde münafık dediği o günah kebahirler istiyor. Bizim onunla alakalı bir sıkıntımız olmaz. Oradaki kasıt Allah'u alem. Bu inançla alakalı insanların yapmış olduğu şeyler. Mesela işte Türkiye'de siyasiler var. Ahiret inancı yok. Türkiye'de siyasiler var.
Kitab-ı Kerim'in hükümlerini kabul etmiyor. Türkiye'de bürokratlar var, siyasetler var. Toplum önderi gibi görünen insanlar var. Cemaat önderi gibi görünen insanlar var. Tarikat önderiymiş gibi görünen, şeyhmiş gibi görünen insanlar var. Onlar Kur'an-ı Kerim'in bazı ayetlerini reddediyorlar. Veyahut da hadis-i şeriflerin bir kısmını reddediyorlar. Bunlara efendi demeyin. Toplumun önüne geçirmeyin. Onların peşine düşmeyin. Onlarla beraber hareket etmeyin. Onlar sizi helaka götürecek. Bu onunla alakalı. Allah alem. Anlaşıldı. Mesela adam beyanat veriyor. Çok yani en önemli noktalardan birisi Hz. Peygamber Efendimiz'i kabul edip etmemek. Üç tane çok önemli nokta var.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri sünnetleri. Kur'an-ı Kerim'in ahkam ayetleri. Bir de hesap kitap mahşer. Yeniden hayatın var olup olmamasıyla alakalı. Şu anda münafıkların İslam'ın içerisindeki ayağı kaydığı üç nokta. Kur'an-ı Kerim'in hukuku. Bütün dünya üzerindeki sistemlerin hepsi de Kur'an-ı Kerim'in hukukunun üzerinde. İkincisi Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri sünnetlerinin üzerinde yoğunlaşıyorlar. Münafıkların şu anda istemedikleri, yoğunlaştıkları en önemli iki nokta. Bugünkü hastalık bu. Bak bugünkü hastalık bundan yüz yıl önce sünnet-i Resulullah'ın üzerinde bu kadar saldırı yoktu. Şimdi sünnet-i Resulullah'ın üzerinde saldırı var.
Bugünkü hastalık bu. Bundan iki yüz yıl önce Kur'an-ı Kerim'in ahkamları üzerinde, hukukunun üzerinde saldırı yoktu. Şimdi saldırı var. Bunu bir türlü başaramıyorlar. O yüzden alttan oymaya çalışıyorlar boyuna. Münafıkların şu anda iki tane hastalığı bu. Şu anda İslam dünyası, Kur'an'ın içerisindeki hukuku kaldırmış olsa, revize etseler onların deyimiyle.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri sünnetlerini de revize etseler. Mesele bitecek. O zaman tipik bir iyisevilik, muhsevilik zaten birleştirmek için uğraşıyorlar ya. Dünya üzerinde bir tane din oluşturacaklar. Din lazım mı size? Lazım. O da deccal din olacak. Biraz muhsevilikten, biraz iyisevilikten, biraz muhammedilikten, biraz bahayilikten, biraz böyle budistlikten, biraz hindılıktan, hindu hindılıktan bir şey görecek. Bahayiler bahayilikten görecek. İşte budistler budistlikten görecek. Dinsizler dinsizlikten görecek. Eski romalılar eski romandan görecek. İşte ne, humanistiz diyecekler. Museviler Musevilikten bir şey görecek. İseviler İsevilikten bir şey görecek. Muhammediler Muhammedilikten bir şey görecekler. Ortak bir metin oluşacak.
Ve diyecekler ki Allah var, Allah'ın varlığında herkes toplansın. Amaç o. Herkes Allah'ın varlığında, birliğinde, sıfatlarında toplanacak. Allah'ı kabul edecek. Ama işte Peygamber'i kabul etmek teferruattandır. Peygamber'in sünnetleri teferruattandır. Kur'an-ı Kerim'in hukuku teferruattandır. Haşa. Böyle deyip toparlayacaklar. Ve bunları şu anda gizli, açık, yavaş yavaş teferruat diye Müslümanların içerisinde cemaatler, tarikatlar. Profesör bunların araştırması yazar, diktar yazar. Mevcut köşe yazarlar, mevcut. Bunlarla alakalı siyasiler, mevcut. Bunlarla alakalı bürokrasiler, mevcut. Bunlarla alakalı iş yaparlar, mevcut. Bunlarla alakalı İstanbul'da her şey mevcut.
Sünneti Resulullah'ın üzerinde aradan bir nokta koyduysa atıyorum kenara. Atıyorum kenara, buluyorum. Ben siz çıkardım. Ben çıkardım değil mi? Ben çıkardım değil mi? Çıkardım değil mi? Kalkın başında, ben kendi köşesinde. Bu alaka yok böyle. Rahatsın adamım. Ben tecrübiseyle tutacağım, şöyle tutacağım, böyle tutacağım. Münafıklar bu noktada. En önemli nokta şu anda. Mesela o Kur'an-ı Kerim'in hukukla alakalı ayetlerini kaldırabileceklerini şu anda o projeyi bir adım geri çektiler. O böyle duruyor bir kenarda.
Asıl proje şu anda hadis-i şerifler ve sünnet-i resulullahın üzerinde. Şimdi münafık, böyle bir şey mi? Nasıl? Günay-ı kebari istiyoruz biz. Günay-ı kebari, Allah affetsin. Nasıl davranmak lazım ona? Onu normalde o kimse mesela söylediğinde yalan söylüyorsa, biz onu kendimiz de onun sözüne itikar etmeyiz. Emanete iyanet ediyorsa biz ona emanet vermiyoruz. Ne bileyim o, biz de çözünde durmuyorsa biz onun sözüne itikar almayız. Dediği için. Allah'ın selam, biz de bir şey geliyor. Dersi için. Ve bir şey geliyor. Dua ederken, istat seviyesi girdi. Dua ederken vesvese giriyorsun. Sen, haşa. Allah'ı da var. Allah'tan var. Allah'tan var mı seviyorsun? Peygamber'ten var mı seviyorsun?
Nasıl davranmak lazım? İnsan normalde o vesveseye fark edecek bir kimse normalde üstadını sever, arkadaşını sever, dostunu sever, dervişleri sever, Allah'tan fazla sevgi sevmediğimize bak biz. Biz hiç asla Allah gibi sevemeyiz, asla Resulullah, Tanrı'lar bile sevemeyiz gibi sevemeyiz, yüzü değil. Bizim de ne varsa bir gün olsa bir gün olsa severiz. Ama başka soru. Bugün aslında direkt bulayacak, diyetim oyun. Evet Ecelle. Ya size ihtiyacım yok.
O lütfe erişecek, cennet ne kadar muhteşem bir yer bulacak, öyle şey öreceğiz. Ahiretin dinlesinden hazır olmayacak. Yoksullar da mısınız? Cenneti, cennemi, eski çıldız. Hakikate ulaşma yolu yok demiştim. Beyandıracak da o yolda görecek. Hakkı sevenler hakkın yanındaydı. Onlardan onlar da beyanatları haktır. Yani böyle bir dayanağı haktır. Yani böyle bir dayanağı haktır. O yol içerisinde onu yürüyecek. Yani Tanakkale'den buraya gelirken, muhakkak yoldan gelirken, o Karacabey'den geçiyor. Öyle değil mi? Bitti. Maldırman'dan geçiyor.
Bitti. Liga'dan geçiyor. Bitti. Geçiyor. Diyebilir misin sen şimdi Tanakkale'den, Bitti. Doğal, Bitti.
Orada çok güzel süt oğlak oluyor dediler. İç anında yiyeceğim dediler. Canakaleye kadar çıkıp gidiyorlar. Gelip odaya beş yıldan beri gidiyorlar. Beş yıldan beri onun önünden geçiyorum. Tarif ettikleri. Yedin mi oruç bozulur? Yedin mi oruç bozulur? O yolun fitnesi de bu. Yani sen nereye gidiyorsun? Allah rızası için gidiyorsun. Ama tabi yiyebilirsin. Haram değil. Ama seni engeller var. Senin orada nefsine bir paya çıkarmışın. Orada nefsini bir rahatlatıyorsun.
Nefsinin isteğini veriyorsun oradan. Nefiste mücadele olmadı. Zavruletten bu değil. Sana zaruretten olanlar lazım. Zavrulet miktarını alırsan kalbin feraha ulaşır. Zavruletten fazlasını alırsan kalbin feraha ulaşmaz, feraha ulaşmaz. Zaruretten yiyersin. Kalp o zaman feraha ve feraha. Yolun mutluku olur. Zaruret yiyersin. Yolun mutluku olur. Fazlalık değilsin. Nefis fazlasını ister. Nefise fazlasını alırsanız. Nefis fazlasını isteyeceksin. Bir çeşit yemek değil. İki çeşit yemek olsun. İki yetmecek üç çeşit. Üç yetmecek dört çeşit. Dört yetmecek beş çeşit.
Zaruret ne? Bir çeşit yemek. Tamam. Zaruret. İkincisi de sonra da olsa daha en uzak. Yapacak üç çeşit, dört çeşit, beş çeşit. Sen nefini de atacaksın. Ondan değil, ondan değil, ondan değil. Soru yoksa. Zaruret. Herkesin zaruret. Bak. Uyu. Uyudurabileceğin kadar. Ne olacak? Resulünün sonu mu? Zaruret. Kafan gidecek. Kafanın gittiği yerde kaldı. Şöyle bir ünlüğü görüntü yok. Kafan kalacak, kaldığı yerde uyuyucan aldı sen. Zaruret o. Yok. Yok. Bu yer yatayın dinlenildi dedi.
Vay bapam, vay. Bize ne? Minkum olarak anlatıyorlar. Hani şeyin. Belgin'in sunkanı. İbrahim Eter kırbaçlamış ya. Hizmetçi neden yatağa yattın? Kırbaçlamış. O yüzden sen zaruret olduğundayım.
An gelecek, uygu yok diyeceğim bu hareket. Unutacak. Unutunca gelmiyorlar. Bu bir zarurete bak. Zaruret noktasında yürürse. Pişer. Zaruretten fazlası. Suriye caiz değil. Onu takip ederse o kimse. Su yüker. Devam eder. An gelir, sana o esnada öyle bir zaruret bir işin vardır.
Zaruret yok. O zarurette, zaruret yetiştirmen için bazı zaruretler ortada kalkarım. Uygu zaruret de değil mi? İnsanlar. Ama geldi sana Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem atatın. Şunu şu kadar çekeceksin. Ne yapacaksın? Yarmıyor. Mücabele oluyor. Ağabey. Sen bir zaruret var ortada. Sen o zarurete yetişmek için öbür zarureti unutuyorsun. Ağabey. Öbür zaruretimi unutuyorsun. Hedefim var. Nereye gideceksin? Adam saat beşte burada diyorsun. Sohbet var senin. Beşte herkese ilan etmişti. Bu sohbet var. Hedef işte. Beşte oraya çıkan beni zaruret mi? Zavuret mi? Benim kenarda şurada yatayım iki saatte ne hakkım var mı?
O zarurete ulaşmadın. Tam bir boku var. Toplumun uzunluğu. Toplumun uzunluğu noktası mı? Sen o zarurete ulaşacaksın o zaman. Sen yoldaki saat bir elinde mi hakkın yoksin. Peki iki saat evden çıkıp onu hesaplamak? Ya iki saat erken çıkmadığı için ulaşabilirsin. O zaman da gözün yatakta. Kitap sormamını zarure bırak ya. Tabii ki. Gözünün yatağı değil mi? Az önce kalp iliminden bahsettik ya. Bazen o gün daha sonra dünya hesabında bir parça okumuşları. Kalp ilmi, kalp de bir uyu olarak. Kalp ilmi, kalp ilmi. Ve diğer uyuların kapandığı takdirde kalp duysu. O eşit ağabeyi. Eğitim esnasında. Eğitim esnasında.
Evet. Öğretim bitti mi bütün duygular daha da fazla çalışıyor. Evet. Öncelikle o havuza gelen bir duyguları kapatman lazım ya. Havuzu temizlenen lazım. O zikir halidir. Evet. Duyguları kapatması. Evet o zikir halidir. Bir kimse dersini çekerken bütün duyularını kapatır. Ben o yüzden ders tarif edemeyim. Derim ki elimde bir kumanda, elimde bir tespit ters çekiyorum. Yani sen hem televizyondan bir izleyeceksin. Sen hem girelim izleyeceksin. Hem de bir elimde tespit tersi içeri. O tersi olmadı. Subi mahkebimiz. Ya duyulanın kapanacak bir köşede. O yüzden de gezelinin yarısında kalk, bir karanlığa bir secdada otur bu köşede. Karanlığa. Duyular kapandı karanlıkta. Gözün bir şey görmüyor.
Duyu kapandı. Sessizlik var. Kulak kapandı. Kimse yok. Konuşmuyorsun. Duyu kapandı. Zahir olarak. Dokunmuyorsun hiçbir şeye. Duyu kapandı. Batırıyorsun bir köşede. Başlıyorsun sikretmeye. Düşünce de sikrine bağlıyorsun. Sikrediyorsun o insanı. Düşünce, birinci derecede düşünceye etkilen duyulardır. Gördükleri, hissettikleri. İkinci derecede kalbe gelen vehimlerdir. Kalbe gelen vehmi yenilemenin yolu, la la illallah. Vehmi engeller var. Vehim kalbin kapısına kadar gelir, orada durur, içeri giremez. Tevhid var açar. O yüzden zikrin daha devam edersin. La la illallah. Bu akıl, kalp ayırmazsın bunu. Hiç önemli değil burada. Önemli olan senin.
Zikrullah'a devam etmiyor. Vehmin kapısını kapatacak o kimse. Tevhid devam ediyor. Aklına ne gelirse gelsin, tevhid devam ediyor. Düşünmeyecek hiçbir şey. Çünkü adam yetmiş bin tevhidi yetiştirecek. Şimdi bir giren, ihlikaba giren bilir. Yetmiş bin tevhidi adamın bitirebilmesi için on yedi, on sekiz saatte ilgiler. Yeni girdiysem. On yedi, on sekiz saat. Günlük dersi bir kimsenin on sekiz saat, on dokuz saattır. Biraz gevşetirse yirmi saatte çıkar anında. Biraz uykusu artsın yetiştiremez adamın. Yetiştiremez. Kim derse yetiştiriyor diye. Yalan söylüyor.
En azı tevhidin, en az günlük dersin en az yedi on altı saattir. O da böyle çok diri bir şekildir. Birinci gün çeker anında on yedi saatte. İkinci gün çekemez. İkinci gün ağırlaşır, üçüncü gün daha da ağırlaşır. İçerse yetiştir. Birinci gün diridir, dinleniktir. Uykusu da, uykusu da alınmıştır. Birinci gün sabaha kadar hiç mesela gece giren, etikafa girenler, itiraf etsinler. Birinci gün hiç uyumadır sabaha kadar. Öyle oluyor değil mi Ahmet? Evet efendim. Birinci gün hiç uyumuyor değil mi? Zaten zaten mutarabiliyordur. Tamam. İkinci gün uyku basar. Birinci gün yetiştirdi adam. Çok rahat. O harika. Zinde birinci gün. Yemenin de vücudu bekliği. İkinci gün yemek az. Hareket az.
Ağırlık başlar çökmüyor. Üçüncü gün pert olacaksın neredeyse. Kafan kalkmaz ilk önce. Üç gün aptattın mı, dördüncü gün hiç yemek yeme dimdiksindir adam. Dördüncü gün. Gitti bütün han tadının üzerinden. Hele bir de müjdeyledim. Müjdeyledim. Müjdeyledim. İçer adam. Dördüncü gün Allah Allah derken bütün alemle Allah yiyormuş. Bu o kimsenin bütün duyu ve düşüncelerini kapatmasıyla. Bu yolun başıdır. Bir müddet sonra duyular. Hepsi birbirini karışır. Her şey sana çalışır. Taş sana çalışır. Toprak sana çalışır. Ağaç sana çalışır. İnsan sana çalışır. Sarık sana çalışır. Haydar sana çalışır. Çay, limon. Her şey sana çalışır. O ayrı.
Sosyal yuhafın içerisindelerine yaşamak için bir zaman var. O zaman var. Cevvet yolun özelliği değil. O zaten. O normalde o zaman var. Halvetten cevete geçirmez. Halvet etmeden cevete geçirmez. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazır. Halvet etti. Halvetten cevete geçirmez. Yolun, suyuhun esası. Halvetsiz cevet olmaz. Mesela sünnet-i resulun daha uygun halde öyle. İtikap. Uygun halde o kimsenin hani beni gizlince vaadini, gizlince beni zikredin dedi. Gece. Kimsenin olmadığı yerde. Kimsenin bulunmadığı yerde. Yarın saatlik olsun, istahatlik olsun, on dakikalık olsun. Bir insan bürosu olsun, çalıştığı halen olsun. Bir kapat kendini, kitle yarım saat oradan olsun.
Halvetin olsun. Allah'a salat edin. Zaten bunun salat gelmesini. Ya biz hep salat salat diyoruz. Nedir bu salat edin? Dua. İçeriden yapılış, dua. Dua. Şimdi böyle bir tür Allah'la konuşma noktasıyla bağlayabiliriz. Dua. Dua etmek, konuşmak. Dua etmek, konuşmak. Hani hiç ayırt etmeksizin böyle bir yakınlık bir şey. Bunu her an gerçekleştirebilmek. Ama bunu dile dökmeden. Bu bir salat değil mi? Peygamber Efendimiz'e salat da bu. Ya inşallah ben seni çok seviyorum. Nasıl seviyorum? Yani böyle bu da değil. Değil mi salat? Değil mi? Ben eski dönemden de arkadaşlara, arkadaşlarının da konuştuğumuz bir soru.
O daimidir. O daimidir de farkında değil. O daimidir de farkında değil. O daimidir. O daimidir de farkında değil. O zaten normalde hep öğretir de insan farkında değil. İnsanın hatasından dolayı. İnsanın hatasından dolayı. İnsan kendinin hepsinden dolayı. Peki şöyle bir durum. seかん.: Soğuk ne soğuk ne soğuk ne soğuk ne soğuk Ne soğuk? O daimidir de farkında değil. Bu daimidir de farkında değil. O daimidir. Farkında değil mi? O zaten normalde hep öyledir de insan hattı öyledir. İnsanın hatasından da öyledir.
Peki şöyle bir durum oluyor. İnsan hatasını sevinebilir mi? Mesela ben bir hata yapıyorum. Ben bir eksiklik yapıyorum ama bunu anlikle buluyorum. Neden? Çünkü ben Allah değilim ki. Bile bile yapmak... Hatamı duymak beni memnun ediyor. Bir eksiklik yapmak. Bunu bile bile yapmak küstahlık. Bunu bile bile yapmak küstahlık. Ama bir insan hata yapmak... Allah değil de ne mutluluğu ona değil mi? Yani hata yaptırmak için. Burada insan hatasından dolayı sevinebilir mi? Hataya tövbe ediyor gerekiyor. Diğerli de hataya sevinmiş insan. Hatasına tövbe eden kimse hiç hata işlememiş. Hataya tövbe ederse o kimse, o kimsenin hatasını sevap verir. Tövbe edersin.
O yüzden o hata bir kimsenin gayri ihtiyarı. Bilmeden yaptığı bir şeydir. Suç ise bile bile yaptığı bir şeydir. Ceza yaptığı bir şeydir. Hata bilmeden yaptığı bir şeydir. Buna tövbe gerekir. Tövbeyle olmasıyla bir şeydir. Ve bir kimse hatasından tövbe ederse, o zaman Cenab-ı Hak o hatasından tövbe etmeyecek. Afiyet olsun. Bir çıt üstü onun hatasına sevaba çekiyorsun. Ama suç işledi diye sevinmez adam. İnsan suç işledi diye sevinmez. Ama karşıtı diye sevinebilir. O eline bir devir gelirse, hani der ya kul mizana çıkarılır, Cenab-ı Hak onun kulağına eğilir. Sen bu iyilikleri yaptın, kabul ettin der, sevinir diyor. Ardından kulağına tekrar eğilirsen bu kötülükleri de yaptın.
Kul üzülür der. Cenab-ı Hak bir daha kulumun kulağına eğilir. Bu iyi, bu kötülüklerini affettin ben diyor. Kul rahat rahat. Allah diyor, kulumun kulağına bir daha eğilir. Der ki diyor, bu hatarların kusurların hayıra çevirir. O zaman kul diyor, başlar dövür. Keşke daha fazla binas işlete eğilir der. Şimdi sevinç oradadır, burada değil. Ama mizanı burada kurduysa o kimse, sevinç buradadır. Çünkü bu aileye karşı yüzde yüz bir ikranda olabilirsiniz. Oğlum, dedim ya mahşerini burada kurduysa. Mahşerini burada kurduysa dedim ki, mahşerini de kurmaz demek ona inanmak gerek. Allah'ın uzandıydı. Evet. Ama biz, sakınmaktan mükellefiz. Sakınmaktan mükellefiz.
İntikapta imtihan var mı? İmtihansız mı? Nefes var mı? Yeni bir yer oldu. Bir şey anlamasına gerek var mı ki? Yapmakla vazifeli olduğu şeyler var. Vazifesi, ibadete. Adım, çerçeve. Selamun aleyküm. Selamun aleyküm. Yeterin zayıfı. Olur. Olur.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi