mustafaozbag.org

335. Mustafa Özbağ Efendi Dergah Sohbetleri

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Dergâh Sohbetleri · 26 Nisan 2013 · 59:45

O da şirke düştü diyemeyiz. Veyahut da işte çok zalim bir kimse, o zalim kimsenin zalimliğinden birisi, bu noktada kendince onun zalimliğinden ürkmüş olsa, korkmuş olsa, Allah'tan fazlasından korktu, şirke düştü denilmez. Allah'tan korkar gibi bir başkasından ve başka şeyden korktu mu? Bu şirk olur. Korkaklığın şerrinden Allah'a sınırlıdır. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'e tıklayıp, tamam bu hoş bir şey değil, korkak olma. Allah muhafaza edersin inşallah. Demazen, idâhizem veya hizmetli olan kardeşlerin, başka bir görevde veya hizmette yer olmak istedilerine, kardeşlerin bakışı ve sorunlu ağabeylerin, sınırlı davranışları nasıl olur?
Bu görevde, hizmetli olan kardeşlerin ise, iştiyaklarını artırma yolları nelerdir? Şimdi bununla alakalı önceden bir arkadaşla bir yerlere yetmezdi. Yetmediği zamanlar bir vazifesi olanın başka bir vazifeye koşmasını, başka bir vazifeye gitmesini çok uygun görmezdi. Ama şimdi bu görev ve vazifeleri hepsinde birer geçici süreç olarak görüyoruz.
Bir kilise semazenlikten başlıyor, eğitim almaya. Yarın öbür gün başka bir yerde, birisinin vazife söz konusu olduğunda, o oraya gitmeyecek diye bir kaydı yok. Birisinin işte, şimdi gözünün önüne sen geldin. Ben şimdi hem zeyve koyduğum, öyle değil mi?
Semazenliğe gidiyorsun. O normalde kim var? Murat vardı. Başka kim var? Birden semazenlerden. Zeyve var. Zeyve var. Serkan var. Kaç kişisiniz? Beş altı kişi var. Beş altı kişi var var. Mesela şimdi, zeyvek oyununu öğrenmeye başlayanlar, bir müddet sonra çoğalacak. Bir müddet sonra çoğalırken de, onlara yeni arkadaşlar katılacak.
Yeni arkadaşlar katılınca, onlar bir şekilde orada abi olmaya başlıyor. Veya işte, sema edildi, semada abi vazifesi var. Şimdi o arkadan gelecek, arkadan gelirken, arkadaşların kendi içlerinde, dairenin içerisinde dönmeleri, kendi içlerinde değişik vazifeleri üzerlerine almanında bir sıkıntı, bir sakınca yok. Ama o kimsenin asli işine sema etmek.
Sema etmekte borçluk olduğu müddetçe, yani orada onun vazifesini yerine getirecek bir arkadaş olduğu müddetçe, onun zeyveklerle programa çıkmasında bir sıkıntı yok, bir sakınca yok. Veya hizmet eden grup var. Hizmet eden grubun içerisinden birilerinin başka vazifelere gitmesi gayet normal ve muhal. Ama kendi hizmetini aksattırmadığı müddetçe, şimdi doktor Çanakkale'de sema ediyor, doktor sefayı aksatmadığı müddetçe başka hizmetlere de koşabiliriz, bunda bir sıkıntı yok.
O yüzden, onların başındaki arkadaşlar bu noktada darlık ve kötülük yapmasınlar. Arkadan yetiştirmeye bakın. Yetiştikçe çoğalsın, çoğaldıkça herkes her yere koştursun. Her şeyin tadını alsın o manada. Ben isterim ki herkes bir cumartesi mesela örneğin, bir cumartesi vazifeyi orada örneğin işte semazenlerden bir grup alsın.
Bir pazar günü işte bir grup alsın. İşte zeybekler ikiye bölünsünler, işte bir gün bir bölümü hizmet alsın, bir gün bir bölümü hizmet alsın. Aslında bu tip küçük gruplara ayrılmalı insanlar. O küçük gruplara ayrılarakten belli noktalarda hizmet etmeliler. Ve bu hizmete kendileri rahmet olmalı. Örneğin işte on kişi bir grup olmalı. Arkadaş biz bu cumartesi bütün çayı da biz dağıtacağız, temizliği de biz yapacağız. Tuvaletlerini de biz temizleyeceğiz. Onu bir ara biz başlattık. Her cumartesi işte bir İstanbullular gelsin, bir İzmir'liler gelsin, bir işte şuradan gelenler olsun. Onlar hizmet etsinler orada tekke de diye.
Böyle bir şey küçükten başlattıydık biz, arkası gelmedi onun. Ama mesela böyle küçük grupçuklar oluşmalı. O küçük grup veya mahalleler, örneğin bir gün Yunus ayı, Yunus ayı, bir gün dik kaldırılır. Örneğin bir gün Terefirik, bir gün Demirtaş, bir gün İzmir, bir gün İstanbul, bir gün İzmir, bir gün İlahi'ciler. Veya buradan küçük küçük gruplar oluşmalı. Onlar orada o hizmeti veya değişik hizmetleri üzerlerine almalı. Bu hem nefis terbiyesi açısından önemli. Hem de bir işin, işleyişini öğrenme açısından önemli. Hem de insanın eli gönlü kırılır bütün şeylerden. Hem eli kırılır, hem gönlü kırılır. Adam hayatında kimseye bir bardak çay var mı bizde? Orada hizmet ederek de bir bardak çayı verir.
Önceden dergahlar varmış, o dergahlarda herkes hizmet edermiş sırayla. Hizmet etmek isteyen. E şimdi var dergah tekke yukarıda, herkes sırayla ve hizmet etmek isterse hizmet eder. Her gün bir grup kendisini oraya hizmete rağmen edebilir kendine. Bu tip şeyleri organize edebilmeli arkadaşlar. Bunları organize edip, bu meselede işleyişe tatlı bir ahenk verebilirler. O tatlı ahenkle arkadaşlar o işleleri, o işlemleri yerine getirebilirler. Bence. O yüzden o sadece semazen, mutrıban, ondan sonra zeybek ekibi, hizmet ekibi değil. Komple arkadaşlar kendi içlerinde, mesela işte Hacı Abdülkadir kalkıp da on tane arkadaşı etrafına toplayıp, biz bu cumartesi, ondan sonra tekkenin vazifesi bize ait.
Komple temizliğinin, çay dağıtılığının, her türlü hizmeti biz yerine getireceğiz diyebilmeli. Veya başka bir arkadaş kalkıp, arkadaş biz salı günü müsaitiz, salı günü tekkenin bütün hizmetini biz yerine getireceğiz diyebilmeli. Ve orada hizmet edebilmeli arkadaşlar. Bu noktada onları hizmete alıştırmak. Sufilik hizmet etmekten geçer. Bu noktada hizmet ederse o kimse, işte adam çayı beğenmiyor, bayan çayı beğenmiyor. Orada gürültü yapıyor, orada fakültü yapıyor, orada değişik hareket ediyor, onlara sabırla davranıyor. Orada hizmet edeceğim deyip, millete böyle bağırmak, çağırmak, millete kötü davranmak, yanlış davranmak, tepeden davranmak, eksik davranmak değil.
Tarkısındaki laf söyledikçe, onu eleştirdikçe, onu hizmet anlayışıyla susmak, onun ömrün etmeye çalışmak, onu mutlu etmeye çalışmak. Böylece aslında güzel bir ahenk yakalanabilir. O yüzden şimdi ZB'nin de var, hizmetliler de var, semazeli de var, Müslümanı da var, bütün hepsi de var. Bu noktada arkadaşlar kendi aralarında bu transformasyonu sağlayacaklar. Kendi aralarında tatlı tatlı bu meseleyi götürecekler. Ben ümmetine beş vakit namazı faz kıldım. Ve kendi kendime söz verdim ki, kim benim yanıma beş vakit namazı vaktinde kılmaya özen göstererek gelirse, onu cennete koyacağım.
Kim de namazlara dikkat göstermezse, benim onun için bir sözüm yoktur, evo da olur. Namazlara özen gösterdiği takdirde kul hakkı yemiş, tövbe etmiş ya da etmemiş bir kişi de, bu hadisi için uyarınca direkt cennete mi girecek? Normalde işin zahirine bakılmışsa, evet cennete girecek. Bir kimse beş vakit namazı vaktinde kılmaya özen gösterirse, Cenab-ı Hakk'ın cennetine koyulmanı mağad etmiş.
Bize şimdi şu aklımıza geliyor. Bu kimse kul hakkı yer sevdi. Ama başka hadisi şerifi de unutmayın. Ayet-i Kerim'i, namaz insanı kötülüklerden alıp o. Beş vakit namazı o kimse eğer ki hakkıyla kılmaya gayret gösterirse, o kimse kötülüklerden Cenab-ı Hak onu muhafaza edecek olacak. Yani bu kimse kötülüklere bulaşmamış olacak. Ve böylece temizlenmiş olacak. Kötülükten kasıt günah kevairlerdir. Küçük günahlar değildir. Cenab-ı Hak iki namaz arasındaki küçük günahlarını affeder. Hadis-i Kerim, Cenab-ı Hak Cuma'dan Cuma'ya ve kimse Cuma'yı kılar, onun için günah Cuma'yı kılarsa, biraz daha büyük günahları affeder.
Beş vakit namaz kılardan, otuz Ramazan orucunda bir tamam tutar Allah'ın izniyle. Ramazandan, Ramazan'a kadar ne kadar günah işlediyse, Allah hepsini affeder. Böylece kul tertemiz olmuş olur. Hataları, kusurları olacak mı? Olacak. Eksiklikleri, noksanlıkları olacak mı? Olacak. Onları da Allah'ın izniyle namazlarından sonra otuz üç Subhanallah, otuz üç Elhamdülillah, otuz üç Allahu Ekber, yüzüncüsünde La İlahe İllallahu Vatıh'un Eşeri Kere, Lehül Mülkü ve Lehül Hamdü ve Hüvela Kudüs'e İnkadir derse, o kimsenin deniz köpükleri kadar günahı olsa Allah onu affeder.
O zaman o kimse bu noktada sıyırılmış oluyor, temizlenmiş oluyor. Ama insan bunu böyle görmez ki, biz karşımızdaki kimselere hatalarıyla, kusurlarıyla bakarız, iyilikleriyle bakmayız. Hüsnü zam besleyenler karşısındaki insanların iyilikleriyle bakar. Suizam besleyenler karşısındaki kimsenin hatalarının, kusurlarına göre bakar. Eks kimseyi çıkar meydana, insanlardan kimisi diyecektir ki, ya işte iyiliğini gören iyi adamlar diyecek, kötülüğünü gören kötü adamlar diyecek. Ama ne iyiliğini görmüş, ne kötülüğünü görmüş, o kimsenin onun hakkında bir şey konuşmaya hakkı yok, ama konuşuyoruz biz. Veyahut da bir kimsenin ufak tefek kusurları varsa, biz onun kusurlarını büyütürüz.
Onun namaz kıldığını unuturuz, onun zikir yaptığını unuturuz, onun sabah namazına kalktığını unuturuz, onun yatsı namazını kıldığını unuturuz, onun öğlen namazı kıldığını unuturuz, onun pazartesi perşembe oruç tuttuğunu unuturuz, onun oruç tuttuğunu unuturuz, onun la ilahe illa Muhammeden Resulullah dediğini unuturuz. Ve böylece onu acımasız bir şekilde eleştirmeye başlarız. Kıyasaya vururuz onu. Ümmet-i Muhammed'in içerisinde bir hastalık var. Yani bakıyorsunuz, Muhyiddin Arabi Hazretleri'nin küfür ehli olarak nitelendiren ulema var. Eksikleri vardır.
Eksikliklerini ilim noktasında bir kimsenin önüne koymak farklı bir şey. Onu küfürle itham etmek farklı bir şey. Tekkenin bahçesinde ben kadınları ve erkekleri ayrı ayrı bölümlere bölmediğim için, benim küfrüme fetva veriyorlar. Örneğin, kutlu doğum ve şebaruz koronlarında kadınları ve erkekleri dokunmadığından dolayı, böyle karışık oturduğundan dolayı benim küfrüme fetva veriyorlar.
Diyeceksiniz ki ya alınıyor musun? Yok, alındığım filanlar değil. Allah onları da affetsin. Ama insanlar karşısındaki kimseyi bu noktada böyle görmüyorlar. Nadiş-i Şerif var, işte kim bunu böyle yaparsa Allah onu affet eder, cennetine koyar. Cenab-ı Hak cennetine koyar diyor, biz koyamazsın diyoruz. İşte kim oruç tuttu? Hazreti Ebu Bekir Efendimiz evini kaldırmış. Bugün kim oruç tuttu? Demiş bugün kim bir hasta ziyaretine gitti? Hazreti Ebu Bekir Efendimiz evini kaldırmış. Demiş kim bir fukara doyurdu, birbirisini doyurdu, iftar ettirdi, bir şey yedirdi. Hazreti Ebu Bekir Efendimiz evini kaldırmış. Demiş ki ehli cennet. Bir günde bu üç fazileti üzerinde bulunduran kimse ehli cennet.
Size müjde şimdi. İşte pazartesi, perşembe oruç tutanlar var veya hafta içerisinde müsait olduğunda oruç tutanlar var. Hazreti Ebu Bekir Efendimizin haliyle hallenip o müjdeye nail olmak istemez misiniz? Eğer bu sadece Hazreti Ebu Bekir Efendimiz'e ait bir şey olsaydı, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri dönüp de diyecekti ki ya, Ya Ebu Bekir bugün oruç tuttun mu? Tuttum ya Resulallah. Bugün sadaka verdin mi? Verdim ya Resulallah. Bugün hasta ziyaret ettin mi? Ettim ya Resulallah. Sen ehli cennetsin diyecekti. Ama öyle değil. Sorun diyor ki, kim bugün oruç tuttu? Elini kaldırsın. Demek ki buradan bir şey daha çıkıyor. Yani bir istah, bir alim, bir amir, bir hakim hükmünde bir kimse, kim bunu bugün yaptı dediğinde elini kaldırmak, gösteriş yapmak değil demek ki.
O kimse burundan bunu yaptı, giyilebilecek. Bunun gibi şimdi, o üç fazileti üzerinde bulunduran bir kimse, üç fazileti üzerinde bulundurduysa, cenneti hak etti mi? Evet. Ama biz şimdi, insanoğlu, insan olarak deriz ki, bunun üzerine şunlar da vardır. Ya sen Allah'tan daha mı ganisin? Gani olan Allah. Gani olan Allah. Hani Bediüzzaman Saygı Nursi Hazretleri mektubatı 29. mektubu 9. kısmı 8. tevhitte der ki, Allah'ın sünnetullahı bu noktada kevmiyete değil, keyfiyete bakar der. Kevmiyet ne? Sayısal.
Keyfiyet ne? Belli değil. Ucağı belli değil. Onun keyfiyetine bağlı. Cenab-ı Hak günahlara, kevmiyet noktasından bakar. Sayısaldır yani. Bir günah işleyene, bir cezadır. Bu kevmiyet dediği budur. Bir kimse günah işlemiştir, günah işlediyse karşılığı bir cezadır. Bir günahtır, bir suç işlemiştir, karşılığı bir günahtır. Ama iyiliğin karşılığı, karşılığı keyfiyettir. İster Cenab-ı Hak bire bir verin, ister bire on verin, ister bire bin verin, isterse sayısız verin. Bu keyfiyetle alakalı. Ama o keyfiyetini biz Cenab-ı Hak'ın keyfiyetini illaki kevmiyete çeviririz. Diyeceğiz ki bunu yapamaz.
Allah bizi affetsin. O yüzden namazlara özen gösterdiği takdirde kul hakkı yemiş, tövbe etmiş ya da etmemiş bir kişi de bu hadisi kutsu uyarınca direkt cennete girecekmiş. Yani bu noktada eğer ki gerçekten namazlarını hususiyle kılıyorsa, Cenab-ı Hak'ın cennetine katacak. İnşallah. İkinci sorum da seferiyken sünnetler kılınmalı mıdır? Bu kimse seferi namazda sünnetlerini kılıp kılmamakta hürdür. Serbesttir. Allah ve lakin Hazreti Ömer Efendimizin oğlu Abdullah onun söylediği bir söz var. Diyor ki ben Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleriyle 23 kez sefere çıktım. Ve Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri seferdeyken namazlarının, fark namazlarını iki kılar başka namaz kılmaz diyor.
Bunu başka sahabeler de naklediyor. O yüzden Hanefiler bu noktada seferi bir timsenin nafile namaz kılıp kılmamasını serbest bırakmışlar. Bazı Hanefiler demişler ki fazla namazlar kısaldıktan sonra nafile kılmanın bir anlamı, yani anlamı yok değil de, yani nafile kılmak, nafile kılıncana işte fazla dört kılınırdı. Allah bunu ikiye indirdiyse o zaman niçin nafile kılalım gibi noktasında düşünmüşler.
Ve bazıları nafileyi kılmamışlar ama Hanefiler çoğunluk olarak bunu serbest bırakmışlar. Bir beldede Sema dersleri düzenledik. Bulunduğumuz yerdeki lisenin öğretmeni, öğrencilerine Sema'nın olmanını söyleyip derslere katılmalarını yasaklamış. Ve öğretmen İmam Hatip Lisesi'nde Kelam hocalı yapıyor. Çok üzgünüz, nasıl hareket etmeliyiz Allah razı olsun. Bu tip şeyler çıkar, hele küçük yerlerde, küçük kazalarda, kasabalarda daha fazla çıkar. Bunlar hep böyle bir cemaat korkusu, cemaat düşüncesi, cemaatimizi etkiler, cemaatimizden insanlar gider oraya. Cemaatini muhafaza etme, kendi bulunduğu yeri iyi, doğru, güzel, bu noktada kendi bulunduğu yeri en hak görenlerin yapmış olduğu hatalardır bunlar.
O yüzden insanların bu hatalarının üzerine biz bir şey bina etmeyiz. Sufiler, ehli tasavvuf, karşıdaki kimsenin hatasının üzerine bir bina kurmak. Bu kardeşler de Yunak'tan sormuşlar. Yunak'ta şimdi arkadaşlar iyi çalışıyorlar. Orada Yunak'ta bir yer edinmeye başladılar. E tabi oradaki her yerde aynıdır bu. Küçük kazalarda, küçük yerlerde bir cemaat yavaş yavaş yavaş yer etmeye başladığında, oradaki diğer cemaatler ne yazık ki, onun kendilerine bir tehlike olarak görürler. Aslında bir kimsenin yaptığı Kur'an ve Sünnet tarihisinde doğruysa ve yürüdüğü yol hak ise, kendi yolundan tereddüt edip, kendi yolunun dağılacağından, kendi konumunun durumunun dağılacağından konmamalı.
Bu noktada öyle davranmamalı. Bu noktada gayet geniş olmalı. Bu noktada İslam ümmetini sarıp sarmalayan noktada durmalı. Hele din adamları, hele din öğreticileri, diğer demek hoş değil ama, İslam'ın kendi içerisindeki zenginliği olan o cemaatleri, o tarikatları, o toplulukları, saygıyla, hürmetle, karşılamalı, onların hoşgörüyle yaklaşmalı.
Ama ne yazık ki, cemaat kaygısı, ne yazık ki bir kimsenin kendi şahsi kaygıları, ne yazık ki kendi şahsi duyguları, o insanların önünde koşuyor. Öyle olunca da, bu sefer değişik yerlerde değişik hareketler görüyor kardeşler, arkadaşlar. E tabi Yunak'ta da bir kutlu doğum programı oldu, salınlar almadı. Bir o kadar geri döndü. Sema edecek yer kalmadı, doldu her taraf. Öyle olunca tabi oradaki bazı insanlar tedirgin oldu. Öyle olacağını da ben Mehmet abiye söylemiştim zaten, Mehmet abiye ısırırlar biraz sizi bundan sonra dedi. E bunlar normal. Yarın öbür gün fetva bilen verirler, bunların hepsini küfür etkilerler. Böyle bir enteresan ümmet ediriz.
Acı bunlar. Ama öyleyiz. Bu aynı şeyi ben kendimde yaşamıştım. Ben dönüş yapıp namaz kılmaya başladığımda, bütün cemaatler beni bir yere alıp götürüyordu. Hoca Efendi'nin cemaatı, işte okuyucusu, yazıcısın, Süleymancısın, Nakşibendiler, Melamiler böyle önceden, birkaç gün öncesinden haber veriyorlar bana. Yok abimiz görecek, yok amcamız gelecek, yok dayımız gelecek. Yok şöyle olacak, yok böyle olacak. O ara ben Ege bölgesinden, hemen hemen İzmir bölgesinde bilmediğim yurt kalmadı. Her şey çok iyi. Beni gezdiriyorlar, dolaştırıyorlar. Yurtlar beş yıl yurdu, otel bir. Harika. Harika. Süleyman Efendi'nin yurtları, Hoca Efendi'nin yurtları, okuyucu kardeşlerin, yazıcı kardeşlerin evleri.
Harika yerler. Sohbetler ediliyor, konuşuluyor. Çantacı Necmi abi geldi, geleceği zaman bana, benim özellikle arıyorlar şimdi. Eski, Risale okuyanlar, Çantacı Necmi abiyi bilirler. Çantacı Necmi abinin kahramanıyım ben. Genciyiz o zaman. Hatta götürüyorlar sohbetleri, benim Risale'yi benim elime veriyorlar. Oku. Ben Risale'den çok anlamam bilmem. İllaki oku. Sen ders yap. Alıştıracaklar beni. Allah razı olsun. Ama onlar önce veriyorlar oku. Ben açıyorum şimdi. Cenab-ı Hak da yardım ediyor. Başlıyorum, okumaya bakıyorlar şimdi. İşte okumakla kalmıyor tabii.
Ne anladığımı aktarmaya başlıyor. Bu sefer onların gittiği yoldan gidilmiyor. Yani onlar böyle gelenekselleşmiş, klasikleşmiş Risale sohbetleri var. Onlar abilerinden onu öyle tefsirlerini alırlar, öyle aktarırlar. Çevir sayfayı yaparlar. Yani yeni bir anlayışları yoktur. İşin en acı tarafı budur. Mesela Fethullah Hoca Efendi, konuyu anlatırken, mesela işte İbn-i Hacer'den, Haytemi'den, Nazali'den, ondan sonra alıntılar yapar.
Risale'den de alıntı yapar. O üç, dört, beş yerden alıntı yapar, konuyu anlatır, aktarır. Hoca Efendi'ye o yüzden okuyucu ve yazıcı grupları, onu nurculuktan, gurucudan görmezler. Ama Hoca Efendi, mesela bir rıza konusunu anlatacaksa, ondan, Gazali'nin ihyasından, hatta Gazali'nin ihyasını tercüme eden, İbn-i Hacer'den dahi bulabilirsiniz.
Sohbet. Tabii, biraz kitap bilgisi olanlar, Hoca Efendi'nin sohbetlerinin, İmam-ı Rabbani'den tutun da, işte, Hz. Mevlana'nın, nesnevisinden dahi, alıntılar görebilirsiniz orada. Konuya, münhasır. O dolaşır. O dolaşır, öyle aktarırır mesela. Onun tarzı odur. Ama şeyler, tipik Risale okuyucular, öyle değildir. Onlar, abileri nasıl tefsir ettilerse, öyle tefsiri alırlar. Onun hiç dışına çıkmazlar. O da bir yoldur, ben bunu eleştirmiyorum. Tabii o zamanlar, gençlik yapıyorlar, bana kitabı veriyorlar, ben atıyorum, sözlerden bir sayfa, okuyorum, ne anladığımı aktarıyorum, biraz ortalık karışıyor.
Karıştırıcılık, bizde demek ki, önceden beri var, Allah beni affetsin, kitle çıkarıyoruz demek ki biz. Velhasıl kelam, ben bütün her yeri dolaştım, o esnada. Hemen hemen, benim, o bölgede, var olan, bütün tarikat, cemaat, ne varsa, kafanın elinde kaldım ben, mümkde. Ben de zaten, hayır demiyorum zaten. Cenab-ı Hak beni, bir yere oturtturacak. O arada, okuduğum kitaplar da benim, Ahmet Ar-Rufay Hazretleri'nin, hak yolcusunun, desturları, onların alimi, Mestevi, onun olsun yine, Ahmet Ar-Rufay Hazretleri'nin, bir kitabı daha var. Kâi hak. Onu okuyorum. Yani, üç dört tane kitap var elimde.
Bu kitapların, hepsi de şey, tasavvuf, tasavvufun üzerine. Cenab-ı Hakk'ın, takdiri, Gazali'nin, kıyamet alametleri, bu var elimde. Bir tane daha, bir kıyamet alametleriyle, bir kitap daha geçmişti elime. Hazreti Peygamber Efendimiz'den, beş yüz yıl sonra yazılmış. Şimdi o, arıyorum arıyorum, onu denip, vermişim diğerleri. Adı sana da aklıma gelmiyor. Bir ara o beni çok etkiledi. Sabah namazından sonra, güneş bugün doğudan doğulmayacak diye, bekleyenlerdenim ben. Evin, bizim böyle benim, yaptığı bir ev, tadilat ettirdim ben. O tadilat ettirdim evin, böyle mutfak ve, banyo, tuvalet kısmı, beton.
Onun üzerine ben, tahta bir merdivenim var benim. Tahta merdiveni dayıyorum ben. Sabah namazından sonra, o betonun üzerine çıkıyorum. Oradan, güneşin, doğuşunu izliyorum ben. Oraya bir tane, böyle bir kilim gibi bir şey attım. Orada zikir yapıyorum, sabahları. Merdiveni de çekiyorum yukarı. Annem filan rahatsız etmesin, kimse rahatsız etmesin diye. Merdiven de yukarıda, ben öyle sabah, işe gidinceye kadar, mesai başlayıncaya kadar, ben aslında devamlı, kendi kendime zikir yapıyorum. O zaman da dersli filan değilim. Ben sabahları da, yani bugün güneş dolmaz diyorum, batıdan, şeyden doğuda. Yani, kıyameti bekliyorum yani, o zamanlar böyle bir avlum var benim. Ve nasıl kelamı, bu arada bütün her yeri dolaşıyorum ya bak, her yeri dolaşırken çok iyiyim.
Onu söyleyeceğim şimdi. Biz her yeri dolaşırken, beni yere göğe sığdıramıyorlar. Yani, Hoca Efendi'nin cemaati da beni alıp götürüyor, onlar da yere göğe sığdıramıyorlar. Orada da sohbetler ediyorlar. İşte, okuyucular götürüyor, orada da sohbet ediyorlar. Birkaç tane, Bayındır'da, Nakşibendi var, onlar bir sefer çağırdılar benim derse, 2-3 kişi ders yapıyorlar onlar. Ona da dışarıdan gidiyor, ders yaptıran kimse. Onlar da yere göğe sığdıramıyorlar. Yani, bu noktada bütün cemaatler, ittifak halinde ben zirveyim. Ne zamana kadar? Ben, zikrullah halakasıyla tanışıncaya kadar. Ben ilk defa, cehri zikrullaha girip, Ramazan günü, Ramazan'da o zikrullaha katıldıktan sonra, ben orada kaldım, bende şey yok, ne o?
Çizgide benim, hülülük yok. Benim yerim burası, kaldım, bitti. Bir daha beni davet edine, kardeş, ben yolumu buldum, ben zikrullah'a gidiyorum. Hakkınızı helal edin. Gitmiyorum ben artık hiçbir yere. Ondan sonra, Bayıldır'ın en kötü adamı ben oldum. Benden için o delirdi dediler, o çıldızlı dediler, kafeyi yedi dediler, manyak dediler, bu adamın peşinden mi gidilecek dediler, Şeyh Efendi'den için Alevi dediler, Şia dediler Şeyh Efendi'den için.
Bizim orada tahtacılar var, Şeyh Efendi'yi tahtacı dediler. Kaç tane hanım olduğunu bilmiyor dediler, ne kadar parası olduğunu bilmiyor dediler. Bunlar var ya, bunlar klasikleşmiş laflardır. Tabii ben bunları ilk defa o zaman duyduydum. Daha önce böyle şeyler duymuş değilim ben. Şimdi de duyuyoruz tabii. Bunlar klasik laflardır. Mesela Şeyh Efendi'nin benim yanımda bir şey diyemiyorlardı da, et hafta söylüyorlar tabii. Ya bir şey bulmuş kendine, Şia şey. Allah'ın da, bunların da bana faydası oldu. Şia ne demek? Ben boyunu evde araştırıyorum. Ertesi gün Şia dediklerinde Şia'nın nesini beğenmiyorsunuz diyorlar. İçki haram, Şia içmiyor.
Siz içiyorsunuz, hanginiz Şiasınız diyor. Zina haram, hanginiz Şiasınız, hanginiz sünnesiniz diyorlar. Şimdi ortalık daha da alevleniyor. İstiyorlar ki, ben diyeyim ki, şeyhim Şia değil. Ben öyle söylemiyorum. Bir şey oluyor, iftira haram, günah-i kebah, zina etmekten daha ağır bir günah. Siz Şia diyerekten, Şia değil ise, ihtira attığınız için zinadan büyük bir günaha girdiniz. Nasıl hesap vereceksiniz diyorlar. Mü'minsiniz. Kalıyorlar şimdi. Diyor bu kimse veli ise, kim Allah'ın velisine savaş açar ise, Allah'a savaş açmıştır. Allah, yırtıcı hayvanın avundan intikamını aldığı gibi, ondan intikamını alır.
Bu zat veliyse ne yapacaksınız diyorlar. Ama, o güne kadar iyi olan Mustafa Özbağ, bir anda kötü. Küçük kazalar ne yazık ki böyle diyor. Şimdi de küçük yerlerde, veya bir yerde bir cemaat, oturmuş yerler, oturmuş cemaatler var, orada birileri bir şeyler yapmaya çalıştığında, hem etraftan laflar söylenir, hem de yasaklanır. mesela biz Bursa'ya geldiğimizde, şimdi bu ayıp değil, günah değil. Benim de eşim, çarşıya çıkıyor mu? Çıkıyor. Çarşıdan, her yerden, pazardan, dükkanlardan alışveriş ediyor mu? Ne diyor? Dükkanlardan alışveriş ederken, erkeklerle orada konuşuyor mu? Konuşuyor. Bu hiçbir adamın aklına gelmez bu.
Çok normal, doğal bunu, sakın böyle küçümsediğini zannetmeyin ha. Ama aynı kadın, çarşıya gider, otobüse biner, taksiye biner, erkeklerle konuşur, alışveriş eder, evini ihtiyaçlarını görür, çocuklarının ihtiyaçlarını görür, bayramlı seyrandı, bayramlıktan alır, hepimizin eşi gider, gelir, yapar. Bu göze görülmez. Eğer ki o kadın, bir sohbete giderse, bu haram olur. Bir erkeğin, bir erkek hocaya nasıl sohbete gider? Bir erkeğe nasıl sohbetine gider, erkeğin sohbetine? Bak, bizim toplumumuz da aynı kadınlar, düğüne gider mi gider, düğün salonuna gider mi gider?
Orada kadınla erkek, herkes beraber midir? Beraberdir. Bu köyde, kentte, nerede olursa olsun. Bakın, nerede olursa olsun, büyük bir kısmının, eşi çalışır mı, bir yerde çalışır. Kızları bir yerde çalışır mı, çalışır. Ama konfeksiyonda, ama büro işinde, ama dükkanlarda, çalışmak ayıp değil, günah değil. Bunu küçümseme noktasında değilim. Ama, okur mu kızı, okur. Okula gittiğinde, başörtüsünü açar mı, açar. Üniversitelerde, şimdi ilk kalktı. Yani, düne kadar, üniversitelerde dahi, baş açılıyor mu, tepsinde açılıyordu.
Oraya gidiyor mu, adamın kızı gidiyor. Orada kadınla, erkekle okuyor mu, onu okuyor. Bizim başında var. Ama, soru şudur, veya yasak şudur. Siz, şeyh-i efendinin, sohbetine gidiyorsunuz, bir adam orada konuşuyor, siz onu dinliyorsunuz, haram, gitmeyeceksin derler. budur toplum.
Biz bayıldırda, mesela, Allah rahmet eylesin, şeyh-i efendinin, gelirdi, biz götürüyoruz, eşlerimizi işte, arkadaşlar götürüyoruz. Söylemedik, laf bırakmazlar. Ve, söyleyenler, enteresan bir şey. Bizim orada, kadınla, erkekli düğünler doluyor. Öyle yani, çok böyle, mutasif bir yer değil. Hele bizim orası, kozmopolit bir yer. Hele bizim gençliğimizde, ohooo, düğünler üç gün sürüyor. Millet ayırmıyor, üç gün. Masalar kuruluyor, rakılar açılıyor, her şey hazır, çalgı, çenrik hazır, cumayı bekliyorlar. Her şey hazır. Herkes cumayı bekliyor. Cuma okunuyor, sabırsızlar. Ya filanca o hoca kıldırmıştır, çıkmışlardır ya.
Aynen bu sohbet. Filanca hangisi hızlı kıldırıyor? İşte, filanca caminin hocası. Ulan, filanca caminin hocası çıkmıştır ya. Hadi başlayın, hadi. Başlıyorlar içmeye. Ne zamana kadar? Pazar günü gece on bire kadar. Gelin pazar günü gece on birde anca iniyor. Veya tabii düğün oluyor, kadınla erkekle, herkesin karısı, kızı, oğuz, oynuyor. Herkesin önünde. Ve bunu söyleyenler, bu adamlar hamile. Söyler mi? Söyler. Adam eşini her yere gönderir, derse göndermez. Adamın eşi her yere gider. Çarşıya çıkacağım, işim var der, gider. Gider. Adam bir şey söylemez.
Derse gideceğim, derse gitmeyeceksin. Orada o adamın dünyanız demeder adam. Bu işin kaderi budur. O yüzden bayındırda da aynı şeyi yaşadık biz. Başladık biz de birkaç tane arkadaş, üç beş arkadaş olma, toplanmaya başladık biz. Benim hakkımda söylenmedik, laf kalmamıştır. Hakkımda söylenmedik, laf kalmamıştır. şimdiki gibi. Bu işin kaderi bu. Allah bizi affetsin. O yüzden günah kurulurlar var. Şimdi yasaklamışlar, hocanın birisi yasaklamış, kalmaz. Daha devam ederler. Hırsızlarını alacaklar indi. Orada onu boğmaya çalışacaklar. Halbuki, Allah beni affetsin. Benim, kendimce düştürüm şudur. Ben hiçbir tarikata bağlı olan, herhangi bir cemaate giden bir kimseye asla gelin demem.
Hiç kimseye. Ben dini hayatım boyunca hiç kimseye şeyhini bırakacak, cemaatını bırakacak, şunu bırakacak, demiş ki kimse değilim. Kur'an ve sünnet tarihisinde ne biliyorsam doğru aktarırım. Ölçü bu. Arkadaş, nereye istiyorsan oraya git. İstediğin şeyhe git. İstediğin cemaate git. Ama benim bildiğim Kur'an ve sünnet bu. Bu işin en selametlisi. Allah bizi affetsin. Biz dik kaldırma mutlular muhaldesindiriz. Pazartesi günü bölge dersimiz dik kaldırırız. Bunu biliyoruz. Pazartesi günü dik kaldırma değil, başka derslere katılabilir miyiz?
Yani bunlar böyle kesin kes yasaklanacak, kesin kes serbest bırakılacak şeyler değil. Bunlar böyle çok mutlularla oturan bir kimse o esnada Gürsü'de bir işi var. Yani ben şuraya gideceğim deyip de yetişmek zorunda değil. Gürsü'de giderse de gidebilir. Veyahut da başka bir yere de gidebilir. Bu noktada bir sıkıntı yok. Kinayesine olursa sıkıntılı bulma. Allah muhafaza eylesin. Kardeşler, yarın akşam bayanların kutlu doğum programı var. bu konuyla alakalı çalışmalarımız biraz aksadı.
Biraz böyle eksik noksan gitti. Eksik noksan gittiğinden beri içinde bir sıkıntı oluştu bugün. Yarın müsait olan kardeşler, arkadaşlar, şeyde yukarıda tekke'den el bulaşımları, inan gibi bir şeyler hazırlattık. Yarın sabahtan onda on bir de herhalde büyük bir ihtimalle hazır olun. Salim hazır olur mu? Kaçta hazır olur? Hocam, efendim, hazır, sizin yanınıza bıraktım, görmediniz herhalde. Gördüm onları. Hayretten bir daha söylüyorum. Onlar kaç taneydi? Hazır efendim. Onlar bin beş yüz taneydi. Onlar bin beş yüz tane. Onlar bayanlara verdik. Tamam. Yarın on bir de inşallah en geç. Yarın on bir de inşallah boş olan arkadaşlar Salim'den ol, el ilavlarından alıp müsait mümkün olduğu yerlere inşallah dağıtsınlar.
Bu noktada bir çalışma yapsınlar. İnşallah yarın burada kardeşler de eşlerini, eşlerin akrabalarını etrafa ilamet ederekten inşallah bu noktada şöyle söyleyeyim, demin eksikliğini diyeyim. Bu eksikliği inşallah sizler tamam edecek. İnşallah. Bu noktada çalışma ve gayret istiyorum. İnşallah. Soğuk. Allah mekandan bir nezze onun olmadığı yer yoktur. Ona bir mekan tarif edilemez. Ona bir mekan söylemez. Hazreti Peygamber sallallahu ve sellem hazretleri nihaçta hazreti Allah'a en fazla yaklaşım diyebiliyoruz. Hatta bir kılıç boyu veya bir kılıç boyu rivayetleri göre yaklaşan.
Buna göre Cenab-ı Allah'a bir mekan tarif etmiş olmuyor muyuz? Yaklaşmak iyili varsa orada Cenab-ı Allah böyle bir yaklaşımcı bir yerde mi ki? Cenab-ı Allah'ın bu noktada yani mekandan münezzet değil miydi? Nasıl bir yaklaşım ? yakin bu noktada Allah'ın sıfatlarından bir sıfat kes.
Allah'ın yakınliğinin üç hali vardır. İlmel yakın, aynel yakın, hakkel yakın. Allah her şey yakındır, ilmel yakındır. İlmiyle, kudretiyle, kuvvetiyle her şey bu noktada ilmiyle ihata etmiş, sarmıştır. Bu geneldir. Bu genel yakınlık Cenab-ı Allah'ın bardağı ve çaya yakın olduğu kadar tabağa da yakındır, Mustafa Yılva'da yakındır, Halit Kuşku'ya da yakındır. Bu genel bir yakınlıktır. Bu genel yakınlığın bir çıt üstü vardır. Aynel yakın, yakınlık noktasında.
Bu bütün eşyanın içerisinde melekut'a ve insanların iman ehline olana yakınlığı. Buna ayet-i kerimede değil, dua ederlerse dualarına icabet ederim. Ben onlara yakınım. Dua edelim, duasına icabet ederim. Ey Habibim, kulların benden sana soracak olurlarsa ben onlara yakınım. O zaman buradaki bu yakınlık hiç daha üstünde yakınlıktır. Ama bu yakınlık kulu bir adım gelmesiyle alakalıdır.
Kim bana bir adım gelirse ben ona on adım gelirim. Kim bana on adım gelirse ben ona yüz adım gelirim. Buradaki yakınlıkta Cenab-ı Hak husisi bir şey tecelli ettirir. Kul dua ederse duasını kabul eder. Tövbe ederse tövbesini reddetmez, kabul eder. Zikrederse zikreder. Buradaki yakınliğiyle genel yakınliği aynı kategoride değildir. bunu şöyle de açıklayabiliriz biz. Temsilde hata olmaz ya dünyada duranlar güneşin ısısından ve ışığından faydalanıyorlar.
Güneş dünya üzerinde ısısıyla ışığıyla dünyayı kavramış ve kapsamış vaziyette. Güneşe doğru güneş duruyor orada. Güneşe doğru yolculuk yapmış olsanız güneş bu bölgede herkese aynen ilmi noktada herkese aydınlık ve ısı veriyor. Ama bir kimse güneşe doğru yolculuğa çıkmış olsa onun almış olduğu ısı değişecek mi? Değişecek. Almış olduğu ışık değişecek mi? Değişecek. Güneşe doğru yaklaştıkça onun gözlerinde kamaşacak mı? Kamaşacak. Güneşe direkt bakarsanız körlük yaşar mısınız? Yaşarsınız. Aslında görürsünüz ama ne gördüğünüzü bilmezsiniz. Öyle değil mi? Ama kalbinizde güneşe doğru yolculuk olduğundan gördüğünüzün güneş olduğunu bilirsiniz.
Öyle değil mi? Ama o kimse güneşe yaklaştıkça onun almış olduğu ısı onun almış olduğu ışık onun almış olduğu enerji onun almış olduğu kimyeli maddeler daha da yoğunlaşmaya başlayacak. Öyle değil mi? İşte bu o kimsenin aynelyatin noktasına doğru yürümesidir. Yakın ama aynelyatin noktasına doğru yürüyor. Hakkı yakin noktasına doğru yürüyen bir kimse güneşe doğru hızla gitmeye başlıyor. Bir mutlaka sonra güneş onu eritir mi? Eritir. Güneş onu eritince buharlaşır mı o? Buharlaşır. Ondan bir parça kalır mı? Dışarıdan onu gören onu görebilir mi dışarıdan bakan o yoğunlaşan buharlaşan cismi?
Ne görür? Güneş gör. Hakkı yakin ama bunu normalde Allah'a olacak olursak o kimse Allah'a yaklaştıkça Allah'a yaklaştıkça Allah zamandan ve mekandan münezzet güneşte mekan var sadece temsili verdik zaten Allah'a yaklaştıkça o da zamansızlık ve mekansızlığı yakalır.
Zamansızlık ve mekansızlık o normalde o zahir örnek normalde zaten lazım anlaşılması için iki yay miktarı diyor iki yay miktarı normalde yayı normalde şey yaparlar öyle değil mi? iple yayarlar iple bağlarlar böyle onu yapar iki yay miktarı aslında bakça bulursa yayın iki ucu var ve yayın iki ucunu bağlayan bir ip var böylece yayın iki ucu iple bağlı ve ip orada Hz. Muhammed Mustafa'dır yaydan kasıt Hz. Allah'tır Celle Celaluhu tabiri caizse Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri yaya ip mesabesindedir
yaya ip mesabesinde olduğunu düşünürsen eğer ipin bu ucu iki ucudaki nereye bağlıdır? Hz. Allah'a bağlıdır onda zaman ve mekanı düşünmeyeceksin o esnada orası zamandan mekandan münezzettir orası akıldan idrahtan münezzettir orası ancak kalbi idraki açıktır kalbi idrakı açan şey Sufi'nin ilk önce hitap almasıdır Sufi ilk önce hitap alır Allah'tan Allah'tan hitap aldığında bütün maddesi de manası da hitapı duyar o hitabı duyduğunda o hitabı algılarken zamandan mekandan münezzeh bir hitap almış olur sesin ciheti yoktur
o esnada sesin yeri merkezi de yoktur ama bu hitap alması için o kimsenin önce cennete girmesi gerekir çünkü Allah cennette olana hitap o kimse o sevin sürüp noktasında önce onu cennete katarlar cennetteki makamını görür cennetteki makamına girince ona hitap gelir cennette hitap gelir suhu o esnada aldanır belki de bir kısmı ve hiç cennetten çıkmak istemez bir kısmını bir kısmının ise vazifesi bitmemiştir vazifesi bitmeyenler oradan daha ileriye doğru gitmeye başlarlar ama bu noktada yolu süluku oraya kadar nefesi
oraya kadarsa o orada kalmak ister hatta cennetten çıkmak istemez bizi bazı kardeşler geçmiş zamanda çıkmak istemediklerini Allah rahmet edersin şeyhimi aktarmışlardı aldandılar orada hizmete devam etmesi gerekir daha o kimsenin o hitap aldığı zaman zamandan mekandan münezzehli ne olduğunu bu noktada şeyden yönden münezzehli ne olduğunu o zaman idrak eden kalbi olarak sürdü ömürtüm ömürtüm bu zahir boşta kaldı yaklaştığı ilaç anında daha sonraki yaşamı ve hayatı boyunca daha yakın yok hiç daha uzaklaşmıyor en fazla yakınlaştığı
o an için o oldu ondan sonrasının tamamını daha da yani yay mesabesinden bir yay mesabesinden daha da içerisine geldi ondan ondan önce de uzak değildi avam anlasın dedi avam anlasın deri yoksa o günü velilere onun zaten ne kadar yakın olduğunu biliyorlar hiç yoktu zaten o manada hiçbir şey hiçbir zaman uzak değil ilmi noktada hiçbir şey
uzak değil ki ona ama dediğimiz şey husisi yakınlık o husisi yakınlıkta kul kendisini yakınlaştırıyor o zaten yakınlık kul yakınlık düşüncesinden uzak kul yakınlık düşüncesinden uzak olmamış olsa onun istediği gibi yapacak her şey kul yakınlık düşüncesinden uzak olduğu için onun istediği gibi yapmamış yoksa yakınlık düşüncesi onun istediği gibi yaşamayı gerektirir o yüzden diyor ya Allah'ın size ne kadar yakın olduğunu görmek istiyorsanız sizin ona ne kadar yakın olduğunuza bakın Allah'ın lütfen tą loved Diele

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi