Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Dergâh Sohbetleri · 15 Mart 2013 · 1:08:57
Selamun Aleyküm. Allah gecenizi hayır etsin, inşallah. Cenab-ı Hak gönlünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, umrunuzu hayırlı eylesin. Amin. Hazret-i Cüneyn-i Bağdat'ı, sadık kimse günde kırk defa halden hale döner durur. Aksine bir mülâin ise kırk sene ızdırapsız olarak kaldığı yerde kalırlar.
Bu sözü bugünün bakış açısından anlayabilmemiz için tekrardan yoruma ve şerhine muhtaç olduğu düşünülürse, değerlendirmeyle bizi lütfeder misiniz? Sadık kimse bugün karnımda Kur'an ve cünnet-i seniyenin hakim olması için bu iksel manayı anlatmayacak. İman edip, namaz kılıp, oruç tutup, takva ediyorlarlar. Bunlar sadıklardır. Eyvallah.
Bütün ümmetin anladığı noktadır. Bir kimse kendi nefsi dairesinde iman eder, ibadetlerini dost doğru yapar, Kur'an ve sünneti sımsıkı yapışır, kendi nefsi mücadelesini vermeye çalışır. O kimse sadıklardan sayılır. Ümmet böyle anlar, genel manada. Ama peygamberler böyle anlamamışlar, burada bırakmamışlar, sahafeler burada bırakmamışlar. Bu manada sadık kişi, bugünkü devirde kendi nefsini terbiye ederken, nefsini terbiye etmesiyle beraber seyr-i sülukunu götürürken, aynı zamanda Kur'an ve sünnet inancının ve anlayışının hakim olması için mücadele eden, bu noktada üzerine kendince vazife alan, o vazifenin peşine düşen insan demektir. Eğer bir kimsenin böyle bir mücadelesi yoksa, ilahi kendinin Allah'ı etrafına ve yeryüzüne hakim olma noktasında bir derdi yoksa, bu manada o sadıklığın noktasında benim nazarımda eksiktir.
O yüzden sadık kimse bu ızdırabı yaşar, bir gönüle daha girmek, bir kimseye daha müjdeyi ulaştırmak, bir kimsenin daha Allah demesini, bir kimsenin daha Resulullah sallallahu ve sellem hazretlerini tanımasını, bir kimsenin daha Allah ve Resulullah aşık olup onu sevmesini istemesi için, günde her gün halden hale girer. İzdırabından. Eğer ümmetin bir tanesinin herhangi bir dünyanın bir köşesinde parmağına bir iğne battıysa ve o iğneyi o kimse hissetmiyorsa, ondan ızdıraf duymuyorsa, onun salimlinden şüphelenir. O yüzden bu Cüneydi Bağdalı Hazretleri'nin günde kırk sefer halden hale döner durur meselesini, sadece bir kimsenin manevi hal görmesi olarak görürsek, bunda yanılmış ve aldanmış olur.
Günde kırk sefer ızdıraf çekmeli o kimse. Ümmetin düşünmeli, ümmetin geleceğini düşünmeli, daha fazla ne yapabiliriz düşünmeli. Günde en az kırk sefer düşünmeli. Ben bir cemaatin içindeyim, bir dergan içindeyim, daha iyi, daha güzel nasıl hizmet edebilirim diye bunun sancısını çekmeli. Bulunduğum yerde ben daha mükemele nasıl varabilirim, insanlara daha fazla nasıl faydalı olabilirim, bunun ızdırabını yaşamalı.
Meseleye sadece ibadet ve sadece haramlardan kaçma noktasından bakarsak, sadıklık eksik kalır. Nafilelerle yaklaşma, hadisi kutsuzunda beyan edildiği gibi, o nafile günün, zamanın durumuna, konumuna göre değişir. Muhakkak ki dişleri misfatlamak nafiledir, sünnet ise niye sarılmaktır, çok güzel bir şeydir. Allah ve lakin bir kimseye Kur'an ve sünneti götürmek, dişleri misfaklamaktan daha evladır.
Sarık sarmak çok güzeldir, harika bir sünnettir. Ama bir kimseye Kur'an ve sünneti aşılamak, ona götürmek, onu aşık etmek, sarık sarmaktan daha masraf edilir. O yüzden sadık kimse bu noktada, bu manada, benim anladığım manada, derd ve derdlerin, o derdin ızdırabıyla halden hale giren insanlar. Eğer bu noktada bir derdi yok ise, o kimse imanında da, İslam'ında da, tarikatında da, müminliğinde de yalancılardan, kendi kendine avlatır.
O yüzden, mürahi yalancı demek, gösteriş yapan, iki yüzlü, tam inanmamış, kendine dair saygısı olmayan insan, bir kimsenin derdi olmalı. Bir sufinin derdi olmalı. Ve derdi sadece kendi nefsi olmalı. Bunu hadis şeriflerde açlar, yoksullar, hadis şeriflerde işte kimsesizler, hadis şeriflerde dullar, yetimler, hadis şeriflerde ve ayet-i kerimelerde işte etrafındaki miskinler, hadis şeriflerde yolda kalmışlar, o olarak nitelendiriliyor bunlar hep. Ama şunu unutmayın, bunları yaparken, eğer sizin kendi davanız ve ülkünüz noktasında herhangi bir çalışmanız yoksa, bu noktada yayan kalırsınız.
Allah bizi muhafaza edersin. Müminler iç dünyalarında her an kıvrım kıvrım ve türlü türlü fikri fırtınalar yaşamakta. Bu fikirleri kendileriyle ve üstadıyla ya da üstadının şahsı maneviyetiyle alakalı olabilmektedir. Üstadımıza anlatsak ne düşündür acaba, beni siler mi, bana bakışı değişir mi, yok ya karşıma alırım şimdi, sonra zor durumda kalırım, mevcimin pozisyonunu kaybedebilirim, yok ya durdurum keşfinde gerek var, işi gücü vardır, meşgul etmeyin, binlerce kişi gitse sonra hali ne olur vesaire gibi.
Düşünceler kurultumudur. Bunların hepsi de kurultudur. Hele benim gibi adama, Allah'a affetsin, ben üstad değilim ama, Eğer bu benimle alakalıysa, yüz bin sefer kurultudur. Benim telefonumun şarjı bitince ancak kapanır, o da iki üç günde bir, yani yılda iki sefer, üç sefer denk gelirse denk gelirse.
Şarj aletleri çantada, arabada, evde var olan bir insanım her an için telefonum açık. Evet, yani dükkana bütün arkadaşların gelmesi gerçekten sıkıntılı, iş yerim var. Buradayım, her perşembe, her cumartesi de tekkedeyim. Ve işte geliyor sorular. Gücümün nispetinde okuyabildiğim yere kadar okuyorum. Bunların içerisinde eğer umuma ait bir mesele varsa, özellikle bakıyorum, yani o baktıklarının içerisinde umuma ait bir şey varsa, özellikle onu cevaplandırmaya çalışıyorum. Her türlü fikri açığım, yılda en az üç dört sefer istişare ederiz, bölgelerdeki zakir arkadaşlarla ne zaman telefon açsalar balonlaşırlar, o esnada cevap veremezsem bir saat sonra, iki saat sonra, üç saat sonra ararım, ararım muhakkak.
O yüzden bunların hepsi de benim için şey, boş söz. Arkadaşlar böyle yapıyorlar aslında, boş kurultu. Hastalığı itiraf edip yüzleşmekten neden kaçınırız? İnsanlar kendi hastalıklarını söylemek istemezler. Kendi kendisine o hastalığıyla yaşamayı tercih eder. Kendi kendisine o hastalığını tedavi etmeye çalışır. Eğer tedavi edebilirse, bununla ala nurfunda bir sıkıntı yok. Ama onun tedavi etmesi uzun sürer. Bir kimse gelip böyle üstadına, ben hırsızım, bu hırsızlıktan kurtulamıyorum. Örneğin, demektir zorlanırdır. Ama bunu dediğinde de, Cenab-ı Hak bir hastalık, o hastalığına bir şifa verir. Önemli olan bir kimsenin o hastalığından kurtulmayı istemesini.
O hastalığından kurtulmayı isterse o kimse, Cenab-ı Hak ona bir kapı aralar. Bütün, tabii internetten de yayınlanıyor ya, bütün herkese bu sözüm. Benim meşhur bir kendini, kendini üzerine tespit ettiğim bir sözüm var. Beni bir çocuk bulun, isterse bir çocuk vurur. Bir çocuk, bildiğiniz çocuk.
O çocuk beni bulur. O kadar meydanlı bir insan. Birisi vurmaya kalksa, Allah'a izin verirse de bir çocuk beni vurur. O kadar da korumasız bir insan. Hiç kimsenin önünde hiçbir engel yok. Engemi sadece nefsidir. Bugün görüşemezse, yarın görüşür. Ama insanoğlu nefis taşı, bencildir. İstediği anda görüşmek ister. Bu belki de gerçekleşmeyebilir. Her öyle birisi bencilce bir şey yaparsa, Allah'ın önüne bir setri koyabilir. Bu benden değildir. Yoksa nereden gelirse, her yerden geliyor bana insanlar.
Telefon açıyorlar, veyahut da dikkana geliyorlar, veya dergaha, tekkiye geliyorlar. Kim görüşemiyor ki, herkes görüşür. Hastalığını da herkese anlatabilir mi? Herkese anlatabilir. Yani kaçak görüşmek, aslında kendi şahsımıza karşı hainlik, sahtekarlık denilebilecek şeyler midir? Ben öyle bir insanın kendi üzerinde hainlik, sahtekarlık demesini çok kabul etmem mümkün değil. Yok, kardeşler öyle kendi kendilerine hainlik ve sahtekarlık yapmazlar kendilerine. Başkalarına da yapacaklarına inanmıyor. Ama bu insanın kendi kendisi bu noktada nefsine uyup, bir çıt geri gitmesi. Bunu böyle söylerken bazen de arkadaşlar böyle boş, önemsiz şeyleri de kendilerine dert ediyorlar. Bu da can sıkıcı.
Yani havada bulut gördüm, bu ne manaya gelir mi? Bu da değil. Derdiniz olmalı, o derdiniz İslam olmalı. Derdiniz olmalı, o derdiniz Kur'an olmalı. Derdiniz olmalı, o derdiniz insan olmalı. Derdiniz olmalı, ben bu meseleyi daha ileri nasıl götürebilirim? Derdiniz bu olmalı. Ben saçımı ne renk boyayayım?
Derdiniz bu olmamalı. Ben ne iş yapayım, ne iş yapacaksın bilmiyorum. Ben mi düşüneceğim senin işini? Getir koy önüme üç tane antrenatif. Yok. Ben onun yerine düşüneceğim. Sen düşün veya derdi ben bu cemaatın içerisinde, bu dergahın içerisinde hizmet etme açısında, daha ileri götürme açısından ne proje üretti? Projeyi getirdin bize de biz hayır mı dedik?
Makul bir proje oldu da desteklemedik mi? Bana dedi ki şeyhim Allah rahmet eylesin. Oğlum sen bayıldırın, zakirisin dedi. Tamam. Ben bu, nasıl ben bu davayı götürürüm, kime nasıl anlatılır? Ben kendi geleni düşündüm. Dedim ya, bir mevlüt okutayım camide. Tire'den de derviş kardeşleri çağırayım. Orada bayıldır, zikrullahla tanışsın. Mevlüt var, babamın şeyine, ölüm münasebetiyle mevlüt var dedim. Belediye aporulasından ilan ettirdim. On gün boyunca. Belediye aporulasına ilanatı verdim. Belediye aporulasını bütün bayılara ilanat ediyor. Dikkat dikkat. Bizim kazada öyle bir adet var. Ölüyü de ilanat ediyorlar. Mevlütü de.
Bir şey olan bir oradan ilanatı veriyor. İlan ve reklam bürosu var. On gün boyunca ilan ettiler. Dikkat dikkat. Merhum Hasan Özbağ için, oğlum Mustafa Özbağ. Hacı İbrahim Mahallesi camiinde, mevlüt işerif okutacaktır. Filanca gün, bütün altımız davettedir. Anneme dedim, mevlüt okutuyorum babama. Bütün sülaleyi çağırt. Bütün kadınları çağırt. Bütün herkes geliyor. Gelini, kadını, akrabalar, sülaleler. İğneli oyayı başına takın geliyor. Üst katta kadınlar, alt katta adamlar. Erkekler de geldiler tabii. Herkes mevlüt okunacak diye geliyor. Ben mevlüt ve tevhid dedim tabii. Bizi bu her yerde ölümün ardından tevhid çekerler ya yetmiş bin.
Herkes zannediyor, tesbihleri de açacağız, yetmiş bin tevhid çektireceğiz zannediyorlar. Dervişler de geldiler Tere'den. Ben Terev-i Zahir'de dedim, ne zaman Allah adını zikredelim evvela dedi. Mevlüt'an Allah zikrine başladı. Tabii Allah adını zikredelim ve la vahşi kulu cümleyişe her kula dedi. Bizimkine Allah, Allah başladı. Ben şimdi caminin en arka kafasına gittim. Birisi bir şey, eski kafa. Birisi bir şey yapar mı? Yapar. Orada bir yanlışlık yapar mı? Yapar. Orada kalkıp da birisi bir serkeşlik yapar mı? Yapar. Benim'in arkasında da alet sağlam. İlk imam kalktı. Herkes bir bakmıyor, ben neredeyim diyor.
Ben kapıdayım, tak kafasını çeviriyor. Kapıda olmasam gidecek millet. Böyle kenardan gidenler vardır. O kafanın yüzünü böyle cemaatle çevirerekten giderler. O gidecek ya, sıkılır o. Etrafına bakar, oraya bakar, buraya bakar. Bir mesela buradan gidecekse o kimse, hasbel kadar oraya düşmüş ya. Mesela bu bölgeye. Sıkışır orada o. Yavaş yavaş, kıyın kıyın gider o. Biz onu tabii, ürkücülüğümüzden de biliyoruz. Dernekte ilk gidecek olan kapının arkasında oturanlar. O zamanlar derneklere baskınlar oluyor, patırtı, kütürtü kopuyor. İlk patırtı da ilk önce o gidecek. Kapının ağzında o. Güm dedikçe o çıkacak.
Veya camide cumaları vardır ya, en arkada durur onlar. Cuma farzı bittiler. Esselamun aleyküm ve rahmatullah. Esselamun aleyküm ve rahmatullah. Kurşun uzunlanmışlar çıkar o. Bu da onun gibi. Gidecek millet ama kapıda Mustafa Özbağ var. Milletlik kullar başladı. Allah, Allah. İmam, şeyi, mikrofonu bıraktı. Yaktı, yaptı, böyle bakındı, çekti. Bir sene çıktım, yere yedim ben. Ya, Şeyh Efendi'nin sözü var. Oğlum dedi, imamlar 10 lira ver, camiyi satın aldı. Ben imam, mühür, şey okucak, ne o, mevlüt okucak. Para alacak ya, zarf hazır bende.
Ben zarfı böyle ön cebine tak koydum. İçeri gir, mevlütü bitir dedim. Başka tarafın sarılı bir şekilde çıkarsın buradan, yok sarılıyor. Biliyor beni zaten. Tık tık tık … girdi içeri. Kaldığı yerden devam etti. Mahallede bir tane bizim imam var zaten. O zaten oturuyor, biliyor mahalleden beni zaten. O yüzden mühüritti. Ertesi gün, ben daha evden dışarı çıkmamıştım, her yere yayılmıştı her şey. Bir gecede herkese ilan oldu. Ondan sonra başladık. Ne yapabiliriz diye düşünmeye, yapmayalım. Bir kimsenin bir derdi varsa, bir şeyi kendine dert edildiyse, onun önünde tepe düz gider. O derdi var ya onun, sancısı var o, ağrısı var, ızdırabı var yani.
O doktorunu bulur o. O ilacı bir yerdeyse onun ilacının nerede olduğunu biliyorsa tırmalar olayı. Bulur, dert insanı inletir. Geri kalan, dile geldiğinde suçlanabileceğimiz ve suçluluk hissi uyandıracak derinden şeyler şeriatan ve tasavvufu açıdan nelerdir nedir. Hiç bu noktada böyle düşünmeyin.
Suçlanacak olan şeyler insanın kendi nefsinden söylediği şeyler. Suçlanılacak olan şeyler insanın kendi günahı kefaletleridir. Kimse kimseye suçlamaz. Sen nefsine uyduysan ve nefsinden davranıyorsan, nefsinle haşın neşin olduysan sen kendi kendini suçlarsın zaten. Hata herkes için açık. Kim hata yapıyor ki? Biz de hata yapıyoruz. Hepimiz yapıyoruz. Ama bu noktada insanlar kendi kendilerine suçlanılacak şeyi kendileri yaparlar. Bir kimse kendisi nefsine uyar. Bir kimse kendisi aklını negatif noktada kullanır. Bir kimse kendi kendine şeytanın vesvesesine uyaraktan kendisini yaparsa yaparlar. O yüzden bir kimsenin bu noktada kendi kendine ya ben bunu söylersen suçlanabilirim diye düşünmesi de nefsindendirir.
Eğer sen suç unsuru olan bir şey söylüyorsan her yerde suçtursun. Eğer sen nefsinin sesine bakarak da nefsinin sesine uyaraktan bir şey söylediysen o her yerde suçtur ki. Kim hak ve hakikati duyarsa onu kabul etmez, hak ve hakikate iddiaat etmezse asıl nefis odur. Eğer sen nefsinden değil de hak ve hakikatten konuşuyorsan köpeklerle senin önünde diz çöker. Sen hak ve hakikati konuş, dağdaki ayılar seni dinlemeye gelirler. Sen otur dağda, başta zikrullah yapmaya, börtü böcek, kurt, köpek, çakal, tilki hepsi senin ekranını toplansın, senle beraber zikrullah yapsın. İnsanın nefsine uyuyanı gelip de sana tabi olmaz. İnsan nefsine uydu mu, ayıdan daha fazla ayı, köpekten daha fazla köpek olur.
İnsan nefsine uymazsa insanı kamil olur. Biz zannederiz ki insanı kamillik süreç içerisinde olacak. Bir anda insan insanı kamil hareket yapar. Bir anda o kimse insanı kamil seviyesine çıkar. Öylesine Allah'tan, öylesine nefsine durdar, öylesine mükemmel bir şey yapar, Cenab-ı Hak onu insanı kamil seviyesini getiriver. O davranışıyla. Ertesi gün diyor ya, nefsine uyar, insanoğlu nefsine uyar, hayvandan daha aşağı mahluk olur. Orada duramazsa nefsine uyar, hayvandan daha aşağı mahluk olur, çıkar. Hazreti Mevlana sakın ha o padişahın huzuruna çıkmaya, bizim gücümüz var mı, yüzümüz var mı demem. O padişahlar öyle lütfederler, öyle ikram ederler ki, onlar lütuflarıyla, ikramlarıyla hiç huzura alınmayacak olan kimseyi de huzura alırlar da.
O zaman sakın benim böyle işte suçlanır mıyım, kabahatlanır mıyım diye düşünme. Sen öylesine mükemmel bir iş yap, öylesine nefsine dur de, öylesine bir tavır ve davranış kullan, sen hak ve hakikatin sesi ol. Eğer bir kulak hak ve hakikate aşinaysa, o hak ve hakikat kimden gelirse gelsin, ama onu kabul eder. Eğer kulak hak ve hakikate kapalıysa, Ebu Leheb gibi sen sihirbatsın der, çıkar işin içinden. Ama hak ve hakikate aşina olan Hazreti Ebu Bekir Efendimiz, kulak aşina. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ne söylediyse almış kabul etmiştir. Eğer sendeki, bendeki kulak, Ebu Leheb kulağı değil ise, ve senin söylediğin hak ve hakikat ise, ve kulaklar Ebu Bekir Efendimiz'in kulağı ise, Hazreti Ali Efendimiz'in kulağı ise, bakın, Hazreti Ali Efendimiz'i de oraya koyuyorum.
Niçin? Sakın benim yaşım küçüktü, yaşım gençti demem. Hazreti Ali Efendimiz çocuk yaştarken hak ve hakikati tanıdıysa, Hazreti Ebu Bekir Efendimiz olgun yaşta tanıdıysa, İmmü Mektum hak ve hakikati görmedi halde tanıdıysa, o zaman senin hak ve hakikati tanımayan sensin demektir. Bu kim olursa olsun. O yüzden bir nefes geliyorsa hak ve hakikatten. Musa aleyhisselam ağaçtan, bir rivayette ateş yanan ağaçtan, ateş gibi kızıl bir ağaçtan gelen sesi, sen Rabbimin sesi değilsin demedin. O hak ve hakikati ağaçınaydı. Ama hak ve hakikati tanımakta ve bilmekte inkar eden, nankörlük eden, nimeti reddeden, bu noktada hak ve hakikata karşı kendisini sütun gibi gösteren bazı Yahudiler, o altından olan inek sesini hak ve hakikat sesi zannedip onu savurdular.
O yüzden hiç hak ve hakikat nereden gelirse kabul edilir. Suçlanabileceğini düşündüğün şeyde sen tereddüleniyorsun. Önce sen kendin inanmamışsın. Dostlar, bir şey hak ise, önce ben inanırım ona. Ben ona inanıyorsam, hak olduğuna ve doğru olduğuna, onu bende yutturacak olan hiçbir güç yoktur. Kim suçlayacak ki beni? Herkes zikrullahları 28 Şubat'ta tatil etti, ben hepsine dahi kırdım. Beni kimse susturmadı. Şeyhim de demedi bana, oğlum sen neden böyle yapıyorsun diye. Sen bir düdükte davanı satacaksan, sen bir düdükte davanı bırakacaksan, sen bir düdükte kenara oturacaksan, sen bir düdükte sevdanı bırakacaksın, ondan sonra seviyorum diye çıkacaksın ortaya.
gelecek buraya iki tane polis, herkes bir anda gidecek buradan, ondan sonra diyecekler ki, biz Allah'ı çok seviyoruz. Benim yanımda telefon açıyorlar. Konya'sı, Sivası, Ödemişi, İzmir'i, yanında olmamış olsam, ya ben gideceğim. Korku humlası gibi arıyor herkes. Bütün herkes dersleri iptal etti 28 Şubat'ta. Hepsi de bizden fazla Allah'ı seviyorlar şimdi. Hepsi bizden fazla aşıklar. Ne aşa Allah Subhanallah, ne aşıklarmış ya. Hepsi de ders yerlerinin yerine kilidi vurdular. Evlerine dahi ders yapamadılar.
Yapmadılar. Ben dedim ki yapmayın, yanlış yapıyorsunuz. Toplanın, üç sefer de olsa la ilahe illallah deyin dağılın. Beni şikayet ettiler Şeyhime. Beni şikayet ettiler, bizim çekilerimizi kim ödeyecek efendim dedi. Adnanın çeki yok, Adnanın çeki yok, Hüseyin'in çeki yok veya o zamanki arkadaşların çekleri mi yoktu?
Hüseyin ben bildim bileli dükkan çalıştırıyor, Adnan ben bildim bileli dükkan çalıştırıyor, Hacı Erkan bildim bileli dükkan çalıştırıyor. Çekleri mi yoktu, senetleri mi yoktu, dükkanları mı yoktu, anneleri babaları yok muydu? Adnanın babası ta en arkada oturuyor, Hacı Mehmet abimiz ta en arkada oturuyor. Babası bize ilk dergah verenlerden dik kaldırımda böyle bodrumda zikrular yapıyorduk, bir sefer zikrular geldi, hemen ertesi gün mü, bir gün sana mı, aynı gece olacak değil mi?
Aynı gece dedi, zikrular geldi, sohbeti dinledi, zikrular yaptık, aynı gece dedi, boş bir tane daire var, onu iş size verelim dedi, oraya dergah yapıyordu. Yok muydu, ticaret düşünemez miydi, kiraya verip alamaz mıydı parasını? Bunların çekleri yok muydu? Talih insan, derdi varsa, diyorum kıvranır, kıvranır, haksa bir söz, bir dava haksa, onun canını verirsin sen, davan haksa.
Kapattılar her yeri. Şimdi, çile yoksa, aşıklık hoş ol, gelirim sana, ne kadar güzel. Aşığın aşıklığı, çilede meydana çıkar. Yolda zorluk yoksa, herkes koşar yolda. Şimdi yok zorluk. E koşturmak da yok, hizmet de yoksa, ha gel Allah'ın zikret, git evde de dersini çek, bitti.
Yok öyledi bizden. Biz de öyle yok. Biz geçen hafta, pazar günü Adnan Hoca'yla, Gelibolu'daydık. Bir sürü arkadaşlarla beraber, hep beraber oradaydık. Eğlerim yok, evde ekmeklerim yok, eşlerim yok, çocuklarım yok, işlerim yok. Derdin İslam'sa, derdin Kur'an'sa, derdin insansa, bir insana davranı götürmekse, o yatak insana diken gelir. O yediğin yemek, sana zehir zemberek gelir. Bir rahatlık yaşadığında, o rahatlık sana acı verir.
Yatakta ölüyorum diye, sahabelerin yüzüne bakanlar. Yüzünü duvara çevirmişler. Biz nasıl yatakta ölürüz diye. Yüzünü sarıkla örten sahabeler var. Biz nasıl yatakta ölürüz diye. Herkes, Eyyub el Ensari Hazretlerinin kavri şerifinde ziyarete gidiyor. Allah mübarek etsin. Kimseye gitti demiyor. Hiç o ziyarete gidenler, bir günden bir güne, Eyyub el Ensari için, Kur'an ve Sünnet tarihinde bir seyahat ettiler mi ki? Bir zorluğa katlandılar mı? Evinden, barkından sen kalkıp, bir dört bin kilometre ileri, Kur'an ve Sünnet tarihinde, sırf o müjdeye nail olmak için, hiç yola çıktın mı?
Atın üstüne bağlamış kendini. Atın üstüne. Evet gidelim, Üç İhlas Mifatiha okuyalım. Onun şefaatine, himmetine bu noktada nail olmak için ziyaret edelim. Bizim topraklarımızda meftul. İstanbul'u o zata layık hale getirebilmek için ne proje ürettik acaba? Ne düşündük? Toprak ve Müslümanlar olarak. Gidip ziyaret etmemiz mükemmel bir şey. Eyvallah. O yüzden hak ve hakikatse sözümüz, Kim bizi suçlayan, bu noktada Ebu Leheb'dir. Onun kulağı Ebu Leheb bizi suçlar.
Allah bizi affetsin. Müneccim değiliz derler ya, okumakta bir yere kadar ihtisas gerektiren, tasavvufi ince meseleler sormadan da öğrenilmediğine göre, üstadımıza sorularımızı sormamız, ya da çıkmazlarımızı anlatıp, tedaviye istekli olmamız, ben hastayım, biçareyi medet, üstadın münavzaları çözüme ne derecede katkı sağlar? Başka bir yöntem var mıdır? Bu konuda kusur nedir? Suç nedir? Bilirsek yapmayız. Olduğunda da ne yapmalıyız? Görüş ve önerilerinizi lütfeder misiniz? Normalde bu noktada insanların hastalıkları vardır. kalbidir. Boş hastalıkların hepsinde kalbidir de, ama mesela bir kimse örneğin, işte yalan söylüyor. Ya bunun için belli, meydanda yalanı terk et.
Şer'i, ince böyle filu meseleler vardır. O kimse o noktada ne yapacağını ayırt edemez. Filudur ama o filu meselede, mesela o kimse nefsinden davranıyordur. Bunu üstada gelip anlatabilir. Veya bir meseleye cevaz verilmiştir ama, bu noktada, üstada cevaz verilmiş meselede, örneğin, kendisiyle alakalı bir üstad kota koyabilir ona.
Gelip onu anlatmakta fayda var. Bu işin, bu tip hastalıklarla alakalı meselelerde, o kimseler, bir, sohbetleri dinleyecekler. Ya sohbet dinlemekten uzak durup da, işte gelip oraya hastalığından bir çağırayım, diyen kimseye bakıyorum. Hiç sohbeti dinlememiş biliyorum içimden. Eğer normalde bir perşembe sohbetini, bir cumartesi sohbetini dinlemiş olsaydı, o hastalığına oradan şifayı bulacaktı. Affedersiniz salak, aptal, embesin değilim. Ne konuştuğumu da bilmiyor değilim. Ama o da önemli değil. Ama o kimse sohbeti dinledip dinlemediğine de bakmıyor.
Bir kimse bu noktada bize, herhangi bir kardeşimize, Adnan'a, Hüseyin'e, Cafer'e, zakirlerine, müracaat etse dahi, Allah'ın izniyle o şifasını bulur. Ya bir kimse gelecek şimdi, Adnan'a ya ben burada ne yapayım dedi, Adnan'a o meseleni bocalacak mı zannediyorsun? E ya Hüseyin'e geldi, ben burada nasıl yapmalıyım dedi, Hüseyin bocalacak mı zannediyorsun? Eskilerin hiçbirisi de bocalamaz. Yeniler de bocalamaz. Sohbeti dinleyenler, sohbetlere katılanlar, Allah'ı zikredenler bocalamazlar. Ben şu cemaatin içerisinde bocalacak, hiç kimseye bilmiyorum.
Bocalaya nefsinden bocalar. Onun kalbi çatallaşmıştır, içi çatallaşmıştır, bocalar. Aklını zikzak çiziyordur o bocalar. Öbür türlü aklını zikzak çizmeyenlerin hiçbirisi de bocalamaz. Buradan en son ders almış bir kimseye kaldıracağım, götüreceğim oraya koyacağım, deyin ki gidin ona ne soruyorsanız sorun diyeceğim. Hastalıklarınızı anlatın. Yemin ediyorum, Vallahi hatta billahada herkesin hastalığına tedavisini veriversin. Buradan ders alan bir kimse kendi hastalığını bilmiyorsa, buradan dışarı çıkmam var. Buradan ders alıp da dersini çeken, burada perşembe sohbetlerinin zikirlere gelen bir kimse, hastalığını bilmiyorsa buradan dışarı çıkmam var.
Bizim dergahımızdan ders alıp da dersini çekiyorsa, toplu zikirlere geliyorsa, yeminle söylüyorum bunu. Yeminle söylüyorum. Hastalığının ne olduğunu biliyordur. Bunun şifasını da biliyordur. Bilmiyorsa kendine bakacak.
İstediğinizi kaldırın buradan. İmtihan için. Çok basit. Buradan kaldıran birini söyle hastalıklarındayım ki, söyler hastalıklarını. Adam şimdi kendi hastalığını itiraf etmeli, etmek istemediğinden dolayı belki de etmez. Çok rahat bakın, çok rahat. Şimdi herkes döner onu, ya hastalığını biliyor, neden tedavi etmedin o zaman da?
Aynı şey. Herkes hastalığını bilir. Tedavisinin yolunu da bilir. Nefis. Bündem'cim değil bizim arkadaşlar. Ama kalpleri çalışır. O yüzden zaten böyle hastalıklar büyür. Nefis onu böyle alaşağı çekmek ister.
Kalbi çalışıyor adam. Biraz daha konuşsam hepiniz müşeriniz şimdi. Hepinizin kalbi böyle güldür güldür, zikzaklar içinde. Bizim dergamızda hallermiş olmayan dergah yoktur. Adam kırk gün dersini çekse hallermiş olur burada.
Susiyom ben. Hayvermiş diye sadece gözünü yumduğum da zikrullah da göreni herkes öyle biliyor. Şatahat yapacağım diye şimdi kendimi bastırıyorum. İki yüz yük ediyorum. Kaldıracağım birkaç kişiyi şimdi. Söyle hastalıklarını diyeceğim. Söyleyecek. Söyle şifası diyeceğim onu söyleyecek. Bu kadar basit. Dilerek yapamıyoruz biz. Hastalıklarımızı da biliyoruz, şifamızı da biliyoruz. Ama tembeliz. Tembeliz demeyeyim de. Biraz fazla kendine güvenliyiz biz. Bizim kardeşlerden böyle bunun sebebi de benim. Böyle pısırıklılık yok ya.
Aşırı güven var. Aşırı dayanma var. Ondan kaynaklanıyor. Adam hastalığını biliyor. Allah var ya diyor. Yere. Ya hastalığını bile bile yapar mı? Bile bile yapıyorum size. Yani oradan sıyırlık yiyeceğini biliyor. Oradan bir darbe yiyeceğini biliyor. Orada arabayı yan yatıracağını, patinaja gireceğini biliyor. Ben de biliyorum. Diyeceksin ki sen yapmıyon mu? Ben de yapıyorum. Oradan sıyırlık yiyeceğini biliyor. Oradan bir darbe yiyeceğini biliyor. Orada arabayı yan yatıracağını, patinaja gireceğini biliyor. Ben de biliyorum. Diyeceksin ki sen yapmıyon mu? Ben de yapıyorum. Ben girme diyorlar. Ben giriyorum. Çıkacağım ben oradan.
Gireceğim. Arabayı oradan hoplatacağım ben. Ya oradan o araba olmaz. Hoplayacak o araba. Ya oradan çıkmaz. Çıkacak o. Hastalık değil bu. Ben ikiler. Hasta güven. Ben de iki bin dört yüz. Ne o? Rossovyan vardı. İki buçuklar yolda kalıyordu. Öbürce iki buçuk. Turbo güzel. Bizimki iki bin dört yüz. Turbo değil. Cevdet ona göre bak buna diyordum ben. O da bakıyordu ördüm. Bir gün abimle gidiyoruz. Abim dedi ya bu iki buçuk mı? Üç mü? Ne mi dedi ya? Bu böyle dedim ben. Bir tarlaya girip çek girme dedi. Neden dedim ben?
Batar mı orada? Lan batmaz mı dedim ben. Lan dedi. Bazen bu kendi kendine dört çarpı dört oluyor. Oğlum girme yapma etme kafan kırık senin. Tarla bakmayın gidiyorsun. Sen batarsa boş ver dedim ya. Bir taraftan çıkaracak bir kimse ben bulmazdım. Patıl kütür patıl kütür dağ tepe dolaştım ben çıktı indik. Dedi ki ya arabacı olmasaydım bu dört çarpı dört müyledim dedi. Dedim bu dört çarpı dört değil dedim ben. Ya dedi üstündeki dört çarpı dört dedim. Bazen batıyor musun? Batıyorum. Batacağını da biliyorum biliyorum. O zaman da telefon açıyorum. Dan battım bilence yerde gidiyorum. Eskişehir yanında vurdum arabayı ben. Çektim arabe kenarı yaydım yaygıları.
Cevdet ben arabayı vurdu mu yiyorum burada da. Batacağı mı batacağı mı? Çarısı yok. Ama ve lakin o bizde böyle bir tatlı hastalık. Biz batacağımızı bile bile giriyoruz ona. Bunun sebebini de kendim olarak görelim. Arkadaşlar da bu noktada kabahat kusur aramıyor. Ama risk almayan hiçbir zaman yol yürüyor. Ya benim bu sürttürür müyüm buradan sürttürürüm ama geçer miyim ben karşıya geçerim? Ya sürttüreyim ne yapayım? Sürttürün. Burnumuz kısar mı? Kısar. Bu dediğim şeylerde kendi üzerinde bireysel hatalar da olur mu? Evet olur.
Bizim kardeşlerde de olur mu? Evet olur. Bizim bu noktada kendi birey dairesinde yara aldı, sürtündü, vurdu, kırdı, ezdi, kolu kırıldı, ayağı kırıldı. Yara var mı? Var. Var. Suç mu? Ya suç ama ne yapalım biz de böyleyiz kardeş. Biz de böyleyiz. Herkes de kafa kafaya gel ama üstadla gelme sözüyle en son karşısına alacağı kişi üstadtır sözünü nasıl anlamalıyız? Ya kimse kimse kafa kafaya gelmez. Ne kafaya kafaya gelsin? Bu dervişlerin kendi arasındaki edebiyatı. Millet birbirine der aman ha bak herkes de kafa kafaya gelmez ama işte x kimselen gelmez.
Kafa kafaya gelmez. Neden kafaya kafaya gelsin ki? Davası nefsi ise kafa kafaya gelir. Herkesten gelir ama davası nefis değil ise ne kafaya kafaya gelsin diye. Bunlar insanların kendi kendi, kendi aralarında ürettikleri şehir evli, şehir efsanesi gibi şeyler. Bunlar da dergah efsaneleri. Herkes de kafa kafaya gel, şeyhinden gelmez. Nereden gelecek kafa kafaya? Ne yapacaktı gelecek? Kim kimden kafa kafaya gelmiş ki zaten? Bunlar dergahlarda dolaşan böyle şehir efsanesi gibi efsaneler vardır ya ondan bu alakalıdır. Ne yapacak?
Kim gelecek şimdi? Kimden kafa kafaya gelecek? Bugüne kadar kim kimden kafa kafaya gelmiş? Boş söz. Bir adam nefsini uyar, nefsini uyduğu için. Uyduğu için kimse ona itibar etmez. Nefsine uyan adamla kime karşı nefsine uyarsa uysun değişmez ki bir şey. Adam nefsine uyumuş, nefsine uyumuş ee ne yapacağız biz onu nefsinin uyduğuna itiraz etmeyeceğiz mi? Onun nefsinin üzerine mi gideceğiz? Kafa kafaya gelmek için nedir? Adam nefsine uyumuştur. Adam nefsine uyuyor, nefsine uyuduktan sonra ona diyorlar ki bu böyle olmaz yapma. Ondan kafa kafaya gelmiş. Nefsine uyan sensin o yüzden uyuma nefsine. Bugüne kadar benden kafa kafaya gelen yok. Bilgadisi bilmiyorum Gerem Hanım.
Sizden korkulu mıyız? Korkun. Ben Cavs'um. Korkulayacak gözünüz var mıdır? Anne nasıl? En büyük entrika bendedir. En büyük oyun kurucu verildim. En büyük oyun bozucu da verildim. Dervişlerin ne zaman ne şekilde de derdi. Ateş olsam cürbün kadar yer yakıyorum ya. Muhakkak benden korkanlar vardır belki de korkuların boşuna. Beş yıl önce olsaydı korkun. Korkun benden derdi.
Bilmiyorum vallahi en eskiler bunlar. Çok mu korkun cumandan hocam? Allah bize affet etsin. Sizin bir şirla tebdesin tabii. Yarın o malde korkuya katılan bir kimse değilim. Allah bize affetsin. Bu noktada bunun gibi bir şeylerin olması hiçbir zaman. Bilmiyorum. Belki dışarıda korkunç görünebilirim. Korkunç görünüyorsam söyleyecek bir lafım da yok. Belki de korkanlar da vardır. Allah onların kalplerine öyle bir korku vermiştir. O da lazımdır demek ki. Ben korkulacak bir insan mıyım? Değilim. Bunu zaten kendi kendime teslim edecek bir noktada değilim. Allah beni affetsin. Kime deseniz ki sen korkulacak bir insan mısın?
Değilim der. Veya seven bir kimse neden korksun ki? Sevdiği için korkular vardır ama o ayrı bir korku. Mürşitlerin cinnilerin kullandıkları doğru mudur? Varmış kim böyle kullanan? Bu kullanmadan kast edilen nedir? Kullananlara sormak lazım. Yani bu noktada zaman zaman eski kitaplarda yazılar vardır cinnilerin kullanmakla alakalı.
Cinni taifesine bugüne kadar tam olarak hükmeden bir tek Süleyman aleyhisselam vardır. Süleyman aleyhisselam cinni taifesine karşı Cenab-ı Hak ona misal etmiş. Ve cinni taifesini ve şeytanı bu noktada kullanmış. Kendi emrini de kendi emrini almış. Süleyman aleyhisselamdan sonra zaman zaman bazı büyük velilere bazı zatlara cinni taifesinden böyle hizmetkarlar verildiği görülmüş. Bir kısım veli görüntüsü çizen cinnilerden bazıları cinni taifesinin kullandıkları da söylenmiş. Bu kapı belki de açık olanları vardır bir şey demem. Bu yolu kullananlar da vardır. Ona da bir şey demem. Ama bir şeyi kullanmayı benim kendi tasavvufi noktadaki görüşüm, düşüncem eşyayı, bu tip varlıkları, yaratıkları, insanları kullanma düşüncesi benim tasavvuf düşüncemin içerisinde değil.
Bazı yaratıkları emrini alma, cinni taifesinden ilişki kurma, bunlara hükmetme veya bunlarla dostluk peydah edip veriliği şeyleri yapma, bu tip yollara tevessül edilmesini uygun verenlerden değil. Bu yüzden de kardeşlere bunun sırda nasihat olsun, lütfen bu tip şeylere kafanızı çevirmeyin.
Bunlar beşinci makamda seyir-i suluk esnasında irtibata geçerlerdir dervişlerle. Derviş kardeşler, ölürüm kalırım, nefesim yeter yetmez, bu tip şeylere tevessül etmeyin. Asla irtibata geçmek için uğraşmayın. Onlar gelirler, size kendilerini tanıtırlar, açık açık konuşayım. Kendileri tanıtırlar, hatta kendilerini size vazifeli olarak tayin edildiklerini söylerler. Ama bir zikir esnasında, ama bir itikaf esnasında, ama kendi başınıza evde ders yaparken, zikir yaparken, ama böyle bir ormanlık alana çıktığınızda böyle insanlar seyir-i suluk esnasında bu halleri yaşarlar. İnsanlardan kaçıp böyle kendi kendine bir yaşama, kendi kendine böyle bir kenara çekilme, böyle inzivayı günler, geceler geçirme, insanda bu tip haller olur.
Seyir-i suluk ile alakalı. Bu tip şeyler yaşarken, bu tip şeyler de size, sizinle irtibat kurabilir. İşte evde tek başınıza otururken zili çalmak gibi, odanın kapısının açılması gibi, böyle bir sureten birisini görür gibi olmanız, ses, ışık, rüzgar, böyle kenarınızdan geçiyormuş gibi, bu diye bir ses diyebilirsiniz. Bunlar ya seyir-i sulukta olur ya da o derviş, yeni derviş olduğunda onu ürkütmek için böyle şeyler olur. Ama o yeni derviş olduğunu da görmez. Bunları böyle hisseder. Sanki birisi geçmiş gibi, bir ses duymuş gibi, birisi üflemiş gibi, birisi yanında tebessüm ediyormuş gibi, uzaktan birisini görüyormuş gibi. Bunları görebilirsiniz, yaşayabilirsiniz.
Bu dervişleri ilk zamanlarında ürkütülmek, korkutmak için kafir cinliler yapabilir. Seyir-i sulukta ise gerçekten ona, işte bu senin emrinde diyebilirler size. Sakın bu yollara tevessül etmeyin. Bu yollara tevessül edenler hep yolda kalırlar, sapıtırlar. Bunu böyle manevi bir işaret, manevi bir ikrammış gibi görenler hep yolda kaldılar. Bunu daha açık konuşayım. Şeyh'imin zamanında yaşayan birkaç tane kardeşimiz oldu. Onlar bu noktadan geriye kaydı. Bu tarafa tevessül ettiler çünkü. Kardeşlere de onlar şimdi bu sohbeti dinleyecekler, dinliyorlar sohbetleri. O kardeşlere de ben uyardım.
Yapmayın dedim. Yapmayın, ayağınız kayar. Tasavvufu tasavvuf gibi yaşayın dedim. Meşhur olma yolu açılır burada. O adam gelir, o kadın gelir. Bir kendince derdi vardır. O cinni tayfesi gelir. Senin kulağını fısıldar. Bunun, bunun, bunun, … su var der. Sen o kadına veya erkeğe bunun, bunun, bunun, senin şuyun, şuyun, şuyun var der. Bu kalbi değildir. O cinni seni bir gün aldatabilir. O cinni bir gün seni kandırabilir. Ve oradan sen meşhur olursun. Meşhur olduğun anda kaybedersin. Kalbinden gelen hakikat pınarına bak.
Kalbinden hakikat pınarı nasıl akar? Allah'ı seversin, zikredersin. Üstadına tam bağlanır, şeyh şüphe etmeden görürsün. Kalbine hakikat pınarı üstadının sesinden gelir sana. Yoldur sana. Şeyhim Allah rahmet eylesin. Kaldırıldı telefonu bana.
Mustafa Efendi, neredeyim ben? Önceden cep telefonu yok, hiçbir şey yok. Arıyor bir yerden. Megafonu da açarmış orada. Rabıta edersin. Şeyhine rabıta edersin anında. Şeyhine rabıta edersin, şeyhini ne yapıyorsun? Cenab-ı Hak gösterin. Yol açıktır her gece. Bunu şataat için söylemiyorum. Yolun ilmi için söylüyorum. Sen dersin ki efendim şöyle bir yerdesin. Şöyle bir yerde oturuyorsun. Şöyle bir yer var. Üzer. Şu elbise var. Tamam. Bu kalbi hakikattir. Bu yolun özüdür, aslıdır. Gelmiş cinli taifesi, o kimsenin kulağını bir şey fısıldıyor.
Gitti. O sana bir şey getirmez. Cini taifesi zikrullah alakasında gelip gideni söyleyemez sana yalnız. Cinli taifesi gelir, bu kadın iki tane düşük yaptı, üç tane çocuğu var. Bunu söyler sana. Kadın gelir senin iki düşüğün var değil mi? Üç tane de çocuğum var. Aha bitti kadın iki. İnsan toplayacak olanlar böyle toplarlar kendilerine. Eğer orada bilirse beşinci makamda durursa her süluku da kalır olur. Hiçbirisi de durmaz.
O cinli taifesi onu kandırmaya devam eder. İner dörde kandırmaya devam eder. İner üçe kandırmaya devam eder. Zina eder. O cinli taifesi onu kandırmaya devam eder. Kadınların parasını alır, namusunu alır, adamların parasını alır, namusunu alır. Ama o cinli taifesi onun yanındadır hep. Yolun sapkını olur. Ondan sonra ne şeyhini dinler, ne Abdullah Efendi'yi dinler, ne Mustafa Özbağa dinler, ne peygamber.
Biz şeyhimizdiz efendim. Dinlemez kimseyi. Yolun sapkını olurum. Yolun sapkını. Mustafa Özbağa kardeşinizden size nasihat. Kur'an ve sünneti sımsıkı yapışın. Asıl dişinizle sıkın.
Sizi sufi görmesinler. Sizi tasavvuf ehli görmesinler. Sizi eksik görsünler. Sizi noksan görsünler. Siz Kur'an ve sünneti sımsıkı yapışın. Siz kalbin hakikatine bakın. Şatata düşmeyin, şatafata düşmeyin. Rüya anlatacağım. Aman bununla öne çıkın, çakın. Bir kişiye Allah dediktirmeye bakmayın. Hizmet edin Allah için. Etrafınızdaki insanlara, büyüklerinize hürmet edin. Allah için. Sizden öndekilere hayır dua okuyun. Allah için. Bir hizmetin başında koşturuyor o bir kimse. Onun hatasını, kusurunu görme. Allah için ona yardımcı olmaya çalışın. De ki ben koşamıyorum şu adama yardım edeyim ya. Allah için koşuyor burada.
Sakın nefsinize uymayın. Baktığınız zaman haline bir sürü hatasını görürsünüz. Erkan'ın müstür hatasını görürsünüz. Hüseyin'in, İsmail'in, Berber'in müstür hatasını görürsünüz. İsmail'in müstür hatasını görürsünüz. Bakarsınız ilahi söyleyenlerin hepsi de hatalıdır. Burada hepimiz hatalıyızdır biz. Yarabbimiz affeyle. Amin. Kusurumuz var. Kusurumuz var. Eksikliğimiz var. Yanlışlığımız var. Var. İhlas ve samimiyetle Allah demeye geldik buraya. Daha için insanlara Allah'ı sevdirme. Allah'ı tanıtma. Resulullah'ı sevdirme.
Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini tanıtma. Kur'an'ı sevdirme. Kur'an'ı tanıtma. Bu topraklarda Allah ve Resul'ün aşkı muhabbete hakim olsun. Bu insanlar Allah ve Resulullah'ın aşkıyla yansın kavrulsun. Bu noktada kim Allah için bir yol gidiyor? Bütün memleketler, bütün insanlar, bütün dünya Allah ve Resul'ün aşkı için yansın kavrulsun. Derdimiz bu bizim. Bizim derdimiz bu. Bizim derdimiz bu olmalı. Eğer derdimiz bu olmaktan çıktığı an nefis sizi aldattı. Şeytan sizi aldattı. Bilin ki Beccal size çelmeyi taktı. Duydun mu ya? Ne oldu? Hüseyin abi şöyle demiş ya. Diyen adam Beccal'ın çelmesini yedi. Duydun mu ya?
Cafer abi böyle yapmış ya. Beccal'ın çelmesini yedi. Duydun mu ya? Eee. Ya işte Adnan abi şöyle yapmıştı. Ya yönetim böyle yapmıştı. Duydun mu ya? Fişmanca böyle yapmış. Deccal'ın çelmesini yedi. Çelmesini yese iyi. Deccal'ın kılıcını yedi. Kılıcını yese iyi. Deccal onu yuttu. Ye. Yuttu Deccal onu. Deccal onu yuttu. Dostlar bu dergahda para yok. Kul yok. Mevki yok. Burada hiç bir şey yok. Allah için burada koşmak ve hizmet etmek var. Bunun arasında bir şey var.
Geri kalan nefis. O yüzden sakın. Bu tüm şeylere tevessül etmeyin. Ben olayım olmayayım. Cinni tayfesi kullanmakmış. Üfürükçülükmüş. Bilsen ki o kimse Fatiha şerifi okuduğunda şifa olacak. Ama o kimse bununla seni ilahlaştıracak. Okuma. İlahlaştıracak seni. Okuma. O dışarı çıkar. Bir Fatiha'yı daha okumasını bilmiyor ya der. Hiç mancanın şeyhi varmış. Bir üflüyormuş iyileştiriyormuş der. Gitsin onu üflesin kendini iyileştirsin. Sen okuma. Seni ilahlaştıracak.
Varsın millet seni desin ki bırak ya biz bir adam. Öyle desinler sana. Sendeki kardeş Fatiha şerifi oku. Sana şifa olsun der. Kendi kendine okusun. Sen okuma. Sen üflen. O seni ilahlaştıracak. O yüzden dostlar. Bu noktada bu tip şeylere tevessül etmek yok. Yolumuz bu değil. Allah bizi affetsin. Kaçıncı soruda kaldık. Altı bitti. Yediden devam edeceğiz. Soruları soran kardeşe bunu verelim inşallah. Önümüzdeki hafta yıldığından itibaren devam edelim. Paranahum. Ne? Ne?
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.