Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Dergâh Sohbetleri · 1 Mart 2013 · 1:16:37
Geçen perşembeden devam, haber gönderme yönteminde silsile gözetiliyorsa, yani bu iş kıdemden kıdemesize mi anlaşılmalıdır? Yoksa haberle ilgili kişiye gitsin de kimle ve nasıl giderse gitsin şeklinde midir?
Maksat hasıl olsa da yöntem çok tartışıldığında ve hatta doğru bulunmadığı da düşünülmektedir. Konu hakkındaki görüşlerinizi lütfeder misiniz? Genelde bu haber gönderme, bir şeye söyleme, tebliğ etme, bir işi yapma, yönetme, genel olarak doğru olanı o meselenin yetkilisine, vazifelisine söylerim. Ama an gelir, zaman gelir, o esnada, o iletişimde, o vazifeliğe bir başkası ile de söyletilebilir.
Ama bu söyletme, hiyerarşik yapıya uygun olursa, âlâ olur. Ama sufiler bu meselede muhakkak ki disiplin içerisinde olurlar, ama disiplinden önce ihlas ve samimiyet gelir. Yani bir kimse haberin sahihliğine bakmalı, haberi getireli değil. O yüzden eğer ki o haber o noktada üstadından geliyorsa, veyahut da kendi hizmet yaptığı birinin başındaki kimseden geliyorsa, haber o kimseden geldiği sahih ise, sufiler getirene çok bakmazlar.
Ama bazıları bu noktada, bilhassa sıkıntılı dönemlerde, fesada uğratmak için, ortalığı fesada bulmak için, uydurma haberler, uydurma şeyler de çıkarırlar. Böyle uydurma haberler, uydurma meseleler, ağızdan dolma, kuraktan dolma, laf getirip götürme ile alakalı, çok sıkıntı yaşadığımdan beri, kendi nefsim için söyleyeyim, ben üstadımın ağzına bakarım. Ama an gelip, ben bilirim onun o noktadaki davranış biçimini, bir başkasıyla da haber gönderse, ben onu, vay bana üstadım söylemedi deyip de, kendi kendime problem etmezdim. Eğer benim şahsınla alakalıysa, benim gazetemle alakalıysa. Yani örneğin işte, ben Demirtaş'a haber göndereceğim, işte İdris'e bir arkadaş diyecek ki ya, efendim böyle böyle söyledi.
Eğer orada benim çizgimin dışında bir şey değilse, ve haberi getiren sahih bir insansa, İdris'in o lafın arkasına düşmesine gerek yok. En kötü ihtimalle İdris açar telefon, böyle bir haber geldi, doğru biter. Bu da İdris'in hakkı olur. Bunu neden İdris bunu sorguladı, ne düşünmeyiz? Bunun gibi. Bazen böyle sıkıntılı noktalarda, sıkıntılı dönemlerde, direkt telefonla konuşmak önceden uygun olmazdı. Telefonlar dinlenirdi. O yirmi sekiz Şubat'ı sürecinde yaşadığımız şeyler gibi. O zaman dahi dinden bile ağızdan ağızla konuşulurdu. Normalde o sıkıntılı dönemlerde, mesela orta yere bir şaiye atarlar, orta yerdeki şaiye dolaşır, orada dergahı etkilemek, dergahtaki insanları etkilemek için bir sürü hareketler, tavrular, davranışlar içerisine girdik.
Yanı başımızdaki insanlar o düzmece haberlere, düzmece sözlere inandılar. Bunlar önemli vakalar. Ve daha öncesinden de bazı şeyler yaşandığından, bana şeyhim de dediydi, oğlum sen benim ağzıma bak dediydi. Ben onun ağzına bakardım. Hatta arkadaşlara derdim, şeyh efendi size bir şey dediyse ona inanın. Şeyh efendi size bir şey demediysen, baş verin. Delikodudan ibaret değil, başka bir şey değil derdim. Derdim. O yüzden tasavvuf adamında, bir şeyhin, bir üstadın söylediği söz önemlidir. Senin kulağınla duyduğun önemlidir. Başka yerde bir şey konuştuysa, oradakiler bağlar birinci derecede. Ben o kadar çok böyle anengir bir konuşmasını sevmem. O yüzden normalde işte bizim sohbetlerimiz, hepsi de internette yayınlanıyor, her yerde belli sohbetlerimiz.
Bu konuda tavır ve davranışlarımız da belli. Bu noktada hiyerarşiyi ben biraz daha fazla gözetmeye gayret ederim. Ulaşamazsam, ilgili mesela işte dedi ki, ben İdris'e ulaşamayacağım, İdris'e ulaşamazsam, derdakla alakalı bir şeyse, örneğin İdris'in sahih göreceği, mesela hiç tereddüt etmeyeceği, Demirtaş'tan beri de Samu'yu görüştüm, bir kişiyi ben bu noktada İdris'e haber gönderebilirim. Veya dese, Cevdet dese ki İdris'e, böyle böyle söyledi, böyle yapılacakmış, İdris mesela, Cevdet'ten gelecek olan haberi hiç tereddüt etmez. Veya Erkan'a desem ki, söyle İdris'e böyle böyle olması lazım, örneğin, İdris, Erkan'dan gelecek olan haberi hiç tereddüt etmez. Bunun gibi, bu tip yollar kullanılabilir, veya doktora desem ki, ama olsana böyle böyle söyle halde, yani doktor, halde doktordan gelecek olan haber de tereddüt etmez.
Bunun gibi, bunlar sahih yollardır. Bir şey konuşulacağı zaman, o bir haber ulaştırılacağı zaman, bir şey, tebliğ edileceği zaman, bu tip yollar kullanılabilir, bunlarda bir şey yoktur. Bir ikincisi, arkadaşların bu noktada, haberin sahilliğine, sözün sahilliğine bakmaları hakkıdır, ama her şeyle şüphe etmek, her şeyi tereddüde bağlamak, hakları değildir.
Artık gıybet yalnız, dil ile de yapılmıyor. Allah'ın ayırta kullanmak üzere, verdiği tüm huzurlarımızı, bu zehire bulaştırmamak için, bulaştırmak için olan ve gayretimizi gösteriyoruz. Olanı anlatıyorum deyip, arkadan yaptığımız konuşmalarımızın, masum olduğunu iddia ederek, durumu istediğimiz yöne çekerek, vaziyeti idare kazandırıyoruz. Soru, bakışlarımızla, mimiklerimizle, dudak müklüllerimizle, bedenlerimizle de, anlaşılması isteneni, ifadelerimizle anlatarak, muhataplarımız da anlıyorsa, yine de gıybeti girmiş oluyor muyuz? Söylede gıybet etmemek için, bu tarz, her muğlak ifadeleri, sınılmamız doğru mu? Normalde gıybet illa ki, bir kimsenin arkasından bir şey konuşmak değildir.
Birisinin birisi hakkında konuşulurken, bir konu hakkında konuşulurken, o kimsenin yüzünü ekşitmesi, mimiklerini değiştirmesi, o kimsenin küçültmesi, alçaltması, kale almadığını göstermesi de gıybettir. Bir de olanı konuşmak gıybettir zaten. Olmayanı konuşmak iftiradır. Olanı konuşmak gıybettir. Bir kimse ben olanı söylüyorum diyorsa, o gıybet ediyor zaten. Eğer olmayanı söylüyorsa, iftira ediyor. Ama bu böyle, bazen de şöyle de olur. Ben onun hayrını istediğimden söylüyorum. Bu da gıybettir. Ama ben diyeceğim ki, Halit edeceğim. Ben Cemil'in hayrını istiyorum aslında. Ama Cemil bunu böyle böyle yapıyor, yanlış yapıyor dediğimde, ben aslında böyle, Ayşkare, Cemil'in bimetimi yapıyorum.
Bu noktada, insanların arasında kullanılan şey, yapılan haramı şeytan, makul ve malum hale getirmeye çalışıyor. Yani o kimse aslında çok ihlaslı, çok samimi. Onun iyiliğini istiyor. Onun iyiliğini isterken ama, diyor ki, Demirtaş'taki Berber Ahmet, aslında diyor, ya ben onun iyiliğini istiyorum ama, yani, tıraşı diyor, biraz daha farklı yapsaydı. Aslında o esnada, Berber Ahmet'in direkt gıybetini diyor. Bugün Demirtaşlıların gözüme görülüyor. Bu otomatikman onun gıybetini etmiş oluyor o kimse. Şunu unutmayın. Bir kimsenin eksiğini, kusurunu, eksiğini, kusurunu, hatasını, yanlışını, arkasından konuşuyorsanız, yapmış olduğum işe yapıyor.
Onu arkasından konuşuyorsanız, gıybet ettiniz. Onu yüzüne söylediyseniz, onu yüzüne karşı eleştirdiyseniz, yine hata yaptınız, yine günah işlediniz. O'nun yüzüne karşı eleştirmek, senin hakkın değil. Bu hak sadece, peygamberlere, veyillere, alimlere, hakimlere verilmiş. Bir peygamber, ki bunun böyle, Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, çok kullanmamıştır. Yani, 10 parmak, bilemediği 20 parmak sayılır. Ve bunları söylediği kimselerde, belli insanlardır. tabiri caizse, birinci alakadaki insanlardır.
Aşer-i mübeşşer eden olanlardır. Sufi adalında, bir üstadın, birisine, bu konuda hatalı davranıyorsun demek, üstadın onu, muhabbet beslediğine, onu birinci alakada gördüğünü işarettir. Bu, bir nimettir. Sufiler için. Bir ikramdır bu. Hatta, bir kimseye, Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, Hz. Müziyasının halini, ikaz ettiyse, bu, o sufi için, bir nimettir, bir ikramdır.
Veya da, bir, üstad, bir, bu noktada, eğitici noktadaki kimse, bunu böyle yapma, şöyle yap. Veya, bunu neden böyle yaptın? Bu yanlıştır. Veya da, bunu bir daha duymayacağım, bunu bir daha görmeyeceğim. Veya sen bu noktada yanlış davranıyorsun, eksik davranıyorsun demesi, onun için bir nimettir, bir ikramdır. Onu birinci derecede, onu yakın da halinde gördüğünden, onu öyle söylüyordur. Onun küsüp darılacağını, onun üzülüp gideceğini, onun kırılacağını, onun incinip gideceğini düşünmüyordur o. İncilip kırılacağını düşünürse, ona herkesin içinde söylüyordur zaten. Ama bir kimse, şeyhim Allah rahmet eylesin, öyle derdi. Davak, sevdiği deriyi, yerden yere vurur derdi. Yani derici, davak deri de o, davak, deriyi severse, güzel olsun, güzel pişsin diye, yerden yere vururmuş onu.
Tabii eski sufiler, üstadlarının, birinci derecede, ikazını, birinci derecede, irşadını, birinci derecede, tembini almak, onlar için büyük bir imetmiş. Onlar için büyük bir iksirmiş. Ve bu noktada, bize bir şey der mi diye, ağızlarının içlerine bakarlarmış. Yanlarındakiyle konuşmazlarmış. Yanındakilerle ilgilenmezlermiş. Bu adabın, erkanın, özüymüş. O esnada, üstadlarını dinlerlerken, kalplerinde dahi, başka bir şey meşgul olmasın diye, kalplerine dahi, sahip çıkarlarmış ki, sohbet kalplerine işlesin. Yoksa, eşek kulağına da söylersin, eşek de onu dinler. Eşek de dinler.
Konuşsan, duyar yani eşek onu. Duyması, bir şey ifade etmiyor. Ve biraz bağırsan, eşek kulaklarını dikersen. Gerçekten. Eşeğe bağırır mısın? Eşek kulaklarını dikip, size doğru döndürecektir, bütün antenlerini. İnsanoğlu, bazen yapamıyor. Eski sufiler, o edebi, o adamı, o erkanına, riayet ederlermiş. Onu bir nimet, onu bir fazilet, onu bir rahmet, onu bir hikmet olarak görürlermiş. Aman, üstadınızı dinleyelim, ve ona kalbimizi, ona everelim, yaslayalım, ve kalbimizdeki kötü hastalıkların, tedavi olsun. Nefsimiz pussun, kalbimizdeki yanlışlıklar, ve eksiklikler gitsin.
Bizim kalbimize, bizim içimize, ilahi rahmet, ilahi bereket insin diye, bütün pür dikkat, üstadlarını dinlerlermiş. Ve üstadları, onları ikaz ederse, irşan ederse, tembih ederse, tenkit ederse, onu bir fazilet olarak görürlermiş. O yüzden, bu bir tek, peygamberlere, ve üstadlara, ve hakimlere, ve alimlere, makul görülmüş. Eğer, o kimse alimse, amirse, hakim ise, ve mürşid ise, o kimsenin yüzüne, tembih eder. O kimsenin yüzünü, ikaz eder. O kimsenin yüzüne ne der? Bir daha böyle yapma der. Bir daha böyle davranma der. Bu söylenilen kimseye, rahmettir. Bu neden böyle yaptın?
Haksızlık yapmışım buradaki, telallaş demesi, büyük bir nimettir. Onu öyle görmüşler. Ama geri kalan kimse, geri kalan, bir kardeşinin, veya bir başkasının, olmuş olan bir şeyi dair, etrafta söylüyorsa, anlatıyorsa, bu gıybet, ismini söylemeden dahi, bunu andırıyorsa, herkes o ismin, oğlunu biliyorsa, bu yine gıybet. Ya ben diyeceğim ki, hani Çanakkale'de birisi var ya, ee, ya işte böyle böyle yapayım, Çanakkale'de birisi var, herkes duracak. Bir şey söylediğinde, denkle bu kuracak zaten herkes. Bir başkası bunu söylerse, burada ne olmuş oluyor, burada direkt gıybet olmuş oluyor. Milletin planına uzmancı yapılışının bir diğer şekli ise, şahıs isimleri zikredilmeden, meclisteki kişiler, sohbetin akışından, yapboz tavanlar gibi kast edilen kişileri, tahmin edebiliyorlar.
Ve sonuçta, bu gizli işaret edilen bu kişilere, menfi hisleri zaten teneffüs etmiş olduklarında, bu kişilerle aralarında, mesafe pay ediliyorlar. Söz uzmanı denilebilecek bu kişiler ise, tereyağından, kıl çekercesine, kendisini kullandıkça, işin müsebbi olmaktan, ve günahından sıyırdığını sanabiliyorlar. Kendilerine, siz benim hakkımda böyle böyle demişsiniz, denildin mi, ben öyle bir şey demedim demesi, demoloji olduğunu söyleniyor. Şimdi, soru, böyle bir davranışlar, gizli kıymet midir? Evet. Gizli kıymetin kast edilen hususları, açıkça söylemekten daha günah olduğunu, söylenebilir mi? Görüşleriniz nelerdir? Gizli kıymet, kıymettir. Gizlisi de, açı da ayrı. Yani, kıymet sonuçta, bir kimse, sen diyor, ölü kardeşinin etini yemek ister misin? Teşkinliğiniz değil mi?
Gıybet etmek, zina etmekten daha kötüdür. Ve daha büyük dünah. Ümmet-i Muhammed'i çökerten en önemli şey bu. Kardeşliği yok eden, kardeşliği batıran, insanın, ailesinin, çoluğunu, çocuğunu, derganı, işini, gücünü batıran, bu. Ben lafla baktım, biliyor musunuz? Ben derledim, toparladım, tasfiye ettim de, benimki şu kadar, benim elimde mal, para, arama kalıyor. Bir iki, sıkışıklı birkaç arkadaş, gördüler dükkanla. Hemen dışarı çıktıklarıyla, ya çok sıkışık ya, Allah yardım etsinler.
Çok bakın, makul bir şey değil mi bu? Bir esnaf için, bu aslında, büyük bir gıybet ve esnafı çökerten şey. Çok makul bir şey söylüyordur o kimse. Ya Allah yardım etsin, sıkışık ya. Bitti bu esnafın işi. Şimdi, bu bütün herkesin içerisinde vardı bu hastalık. Ben esnaf olan arkadaşlara derim ki, enteresan bir şey bakın, koyulan yasak. Dervişlerden borç, borç, para almış verişi yapmayın derim. Enteresan bir şey. Biliyor musunuz? Dışarıdaki adamın, normalde dışarıda iki kişi vardı, üç kişi vardı, tanıdığı.
Burada herkes birbirini tanıdı. Dışarıda, şöyle söyleyeyim, benim dışarıda şimdi iki yüz, iki yüz elli milyar alacağım. Bu alacaklarının hemen hemen bir kısmını sayıp bilir, bir kısmını eskilen kalanların tahsil bilir. Vardır. Yani bildiğin piyasada, başka kim sevilmez. Evinize borcunuz olsa, açık bunlar bakın. O öbürküne der ki, ya Allah yardım etsin olsun, sıkışık bu araya. Bütün herkes duyar. Mustafa Özbağ sıkışıkmış.
Bitti. Piyasada bu kadar hızlı yayılmaz laf. Veya, buradan bir kişi, Mustafa Özbağ'dan bir alacağını alamasak, ne adam ya derviş ya bir de ya. Ya zakir yapar mı böyle? Önceki muhabbetler. Zakir gösterir ne ya? O zakir, iknaz etmez, zakir batmaz, zakir ticaret yaparken, ondan sonra, Abdülkadir Geylan Hazretleri, oraya oturur, ona kime vereceğini söyler gibi. Daha çabuk batar insan, dedikoduyla.
Bilbetle batar. Veya bir kız düşünün, kızdan için, herkes der ki ya, Allah yardımcısı olsun ya, evlenemiyor ya. O kız da evlenemez. Öbür taraftan der, bir şeysi mi var acaba ki ya? Bir bakmışın, öbür tarafta bir şeysi olmuştur o kızın. Bir erkek için de aynıdır. Bir köşeden, bir şeysi mi var diye çıkar, öbür tarafta, öbür tarafta, adamın, derler ki ya adam değilmiş o. Ne? Böyle bir şeysi var. Buradan oraya gider, gidinceye kadar. Aileler yıkılır, şahıslar yıkılır, şirketler yıkılır, gıybetle, dedikoduyla. Devletler yıkılır, gıybetle, dedikoduyla.
Dedikoduyla, gıybetle, devletler yıkılır. Bu memleket Adnan Menderes'i astı. Bu tarafta üniversite öğrencilerini, tankta ne o? Desterelerle kesiyorlarmış. Askerin lisesinin, talebelerini, işte Adnan Menderes taraftarları, bilmem nelerle kıymışlar. İhtilal yaptılar bu memlekette bunun yüzünden. Dedikoduyla, gıybetle, yirmi sekiz Şubat'ı yaşadık biz. Dergahları kapattılar, dedikodu gıybetle. Bir bomba patlattılar, dergahın bir köşesinden, öbür köşesine gelince kadar, o bomba açıyor gibi oldu. Kimse, onu durdurmak, veyahut ona karşı gelmek gibi, bir cesarete sahip değil ki.
Hiç kimse şunu diyemiyor ki, hayır bu adam, böyle bir adam oldu, bunu böyle yapmaz. Kapat kardeşim bu konuyu. Sen fitne çıkarıyorsun, demez ki. Hala da ararız. Her insanoğlu, hala da dedikoduyla, gıybeti. Kardeşler, şimdi böyle söyleyince, eskisi gibi gelmiyorlar artık. Bazen yine geliyorlar da, ya derviş kardeş gelip söylüyor bana. Efendim sizin ne kadar altınınız oldu, bilinmiyormuş diyor. Bunu söylüyorum diyor ben de. Bakıyor şimdi. Bilinmesi mümkün değil, geliyorum ben. Öyle bir aktı birisi. Hiç kimsenin gözünün önünde, takmadım ki dedim. Aman sen geldin bunu söyledin ya, yüzüme karşı dedim.
Şimdi sana dedim, gerçeğini göstereceğim dedim. Gözler açıldı böyle bunun. Açtım, gacır tak kasayı. Allah affetsin, yanlış anlaşılmasın. Böyle acil bir hediye takmak için, bir iki tane küçük aldım. Kanife kesenin içinde duruyor çıkardım. Aha dedim, sermaye çıktı. Anadolu'nun var. Efendim hakkını helal etdi. Helal olsun dedim. Dinliyor ki herkes. Bilince, hayır kardeşim, bu ne ama denikod ediyorsun sen? Utanmıyor musun? Sen ne lafta baştırıyorsun ya? noktasında değil. Halbuki bu söylese orada, din nasiyattır noktasında.
Din nasiyattır noktasında söylüyorum kardeşim sana. Selamun aleyküm. Söylese bittin iş. Söylemez. Söylemez. dokuzda, yetmiş dokuzda olmasıyla Fethullah Hoca Efendi'nin bir kamyon altını var.
Yetmiş dokuzda. Bunu söyleyenler, bayındır da yemin bildi asla söylüyorlar. Biz o zaman sadece ismini biliyoruz. Birkaç tanıdığımız arkadaşımız var. Konuşuyorlar böyle. Bir de Allah'ın kulu böyle, ya yoktur kardeşim böyle saçma bir şey mi olur diye böyle bir şey mi? Ya bir kamyon altını düşünüyor musunuz? Yani onlardan depo tutması lazım bir tane. Bir şeyin bir şeyi vardır. Deseler ki bir çuval, buna ne diyeceksin? Çuvalı sakladı bir yere. Veya bir yerde ne hafaza ediyorlar? Bir kamyon değil mi? Durun. Böyle konuşuyorlar. Dedim durun ya. Kamyon gördünüz mü sizin işledim ben? Onlar baktılar bana.
Size söylüyorum dedim. Kamyon gördünüz mü hiç? Bir kamyon diyordunuz dedim ya. Lana Fransa bu mu dedim. Adam bir kamyon dedim. Lana Fransa'ya koyacak yer arıyor dedim. Bir kamyon altın diyordunuz dedim ya. Bunlar kaldı. Hoca için öyle diyorlardı bize. Gösteriş yapmak için her ilde namaz kıl olmuş. Aslında hiç abdest almazmış. Öyle diyorlardı. Söylenilen laflar bunlardı. Allah rahmet eylesin. Bizim Hazir Emz abi bir gün bak bu ta 80'lerde 81'lerde konuşulan muhattı. Bir gün Remzi abi bana dedi ki onun dedi bir kiremiti taşı vardı dedi. Geçmiş gün için kiremit mi dedi.
Taş mı dedi. Bilmiyorum şimdi tam toparlayamayacağım. Yanında dolaştırılmış onu. Tabii mitinglere gidiliyor. Helikopterle gidiyor ya. Mitingten bir öbür mitinge gidecek. Helikopterle gidiyor. Hemen taştan, kiremitten şey yaparmış. Değil mi? Teğemmüm eder. Namazını kılarmış. Helikopterden. Kendi kendime denklemi, resmi tamamladım. Dedim ki ya önceden bize böyle söylüyorlardı. Abdestsiz namaz kılıyor diyorlardı. Demek adam teğemmüm ediyormuş şeyden. Helikopterin içerisinde. Veyahut da seçim otobüsü önemli değil. Bir yerden bir yere gidiyor. Nerede duracak? Zaman yok. Yetişmesi lazım. Şimdi böyle bir hayatı olmayan bir kimse bunu bilmiyor. Şimdi Çanakkale'de 5'te program var.
Sen 5'te program var. Çanakkale'de can hıraş bir hizmet yapmış. Herkesi davet etmiş, koşturmuş. Sen oraya altıda gideceksin. O hizmette koşan insanların bütün enerjisini yerle bir edeceksin sen. Keyfiye bir saat geç kalacaksın. Bu oradaki insanlara saygısızlık, oradaki insanların hizmetini, oradaki insanların çalışmasını, enerjisini, koşturmasını hiç görmek. Bu işin belgesi. Oraya yetişeceksin sen. Oraya yetişirken namazı sefereye kısartacaksın, kısartacaksın. O diyecek ki ya bu sünnetleri terk ediyor. Bilmeyecek ki senin yaşadığını. Senin ne yaşadığını da bilmeyecek. O dolaştıracak lafı öbür taraftan namazı terk ediyor olacak. Bir taraftan seferiyken sünnetleri terk ediyor denecek, laf öbür tarafa gidince kadar ya o namazları falan terk ediyor diyecek.
Gıybet. Laf dolaştırma. Nemmamlık. Bu laf dolaştıranlar için onun bunun çocukları diyor. Bunların anneleri, babaları belli olsa da diyor, Rus doysuzlar diyor, velin zina hükmündeki gibidir diyor. Hep bir mübarek sözü. Kaynak, İslam'da helallar ve haramlar bölüm, nemmamlık. Açın okuyun. Bu ağır büzü. Bakıyorsun, yaşadıklarına bakıyorsun. Yaşananlara bakıyorsun.
Ya diyorsun, tamam ya. Tam oturmuş. Neden? Cemaat'i ifsad edebiliyor. Bir yolu ifsad edebiliyor. Bir aileyi ifsad edebiliyor. Adamın bir iş yerini, ticaretini ifsad edebiliyor. Adamdan için iflas ediyor mu diyor. Adamın ticareti bitiyor. Kimse mal vermiyor ona. Kimse ticaret yapmıyor onunla. İfsad ediyor. Erkek için bir laf söylüyor. İfsad ediyor. Kimse evlenmiyor onunla. Bayan için, kız için bir laf söylüyor. İfsad ediyor. Kimse evlenmiyor onunla. İfsad ediyor. Bir köşeden bir şey çıkarıyor. İfsad ediyor. Ya bizde kadınlar üst katta. Parmaklıklar var. Kimse kimsenin yüzünü görmüyor.
Kimse kimsenin. Hiç kimseden hafifli bir şey yok. Anlaması mümkün değil. Görmesi mümkün değil. Mümkün değil. Buradan bir erkeğin yukarıdaki bir bayan kardeşin yüzünü seçmesi mümkün değil. Mümkün değil. Ama ifsad etmek için adam bir laf söylüyor. Bir yerden bir haber uçuruyor. Bir yerden bir şey yapıyor. Gıybet. Laf dolaştırmak. Memanlık. Bende bunun çok harneyi var. Allah muhafaza ederseniz. Cenab-ı Hak kardeşlerimizi bunlardan muhafaza ederseniz. Bu işi tezgahlayan kariyerli, mansık, makam sahibi bir kimse ise bu tarz durumlarda birbirinin hoş görünmesine, örneklenmesine katkı sağladı.
Maazallah haramın hoş görünmesine yol açmasına böyle bir felaket mevzu olmakta budur. Asıl felaket bu zaten. Yani bir şey haram ama o haramı böyle bir işte belli bir makama, mevkiye belli bir zenginliğe ulaşmış kimseler için hikmet görünmesi bu felaketin daha büyük. Allah muhafaza ederseniz. Marazın güzellikle yani dinin esaslarının çözümleriyle, çözümlenmemesiyle daha başka akli çözümler, yöntemler neden tercih edilmiş olabilir? Şartlar durumlar, şehirleşmeler, kontrolsüz büyümeler mi? İşi buraya götürür, görüşlerinizi mütreder mi? Yani normalde dinin esasları ve çözümlenmesi bu işin en doğru olanı. Bunun kaçacak, göçecek bir tarafı yok, bunun yan çilecek bir tarafı yok.
Gıybet haram. Bunu dinleyen de, bunu söyleyen de bu haram işliyor. Bunu o kimse dinlememiş olsa, müşterisi olmamış olsa, müşterisi olmadığından hiç kimse bu noktada bunu satacak yer bulamaz. Ama müşterisi varsa, bunu satacak yer bulacak. Burada müşteri var şu anda. Burada müşteri varsa, burası iş yapacak. Burası, burada müşteri yoksa burası iş yapacak mı? Hayır. Gıybetçinin başında gıybeti dinleyenler olacak. Gıybeti dinleyenler olduğu müddetçe, gıybetçi gıybetini devam ettirecek. İftiracının ekranında ihtirayı dinleyenler olacak. Ve o iftirayı dinleyenler olduğu müddetçe, insanlar o iftiralarına devam edecekler. Birisi ona sus derse zaten, o gıybetçi de iftiracı da o kimseyi sevmeyecek.
Çok basit. Siz birisinin menfaatine gelmeyecek bir şekilde bir şey söylersiniz. O sizi sevmez. Eğer dostunuz değilse. Ama sizin dostunuz ise, siz onun menfaatini gözetmeksizin ona hayrı, hakkı, doğumluyu tebliğ eder, hayrı hakkı ona tavsiye eder, hayrı ve hakka doğru onu çekmeye çalışırsanız, o gerçekten dostsa, sizin o sözünüzü, o davranışınıza sizin bir teşekkür etmediğin rahmet bilmedi.
Ama öyle bilmez. Yerine gıybet etme desen, küser. Sağ olun. Küser, darılırsa mı? Allah bizi affetsin inşallah. Bu işin normalde çözümünün en güzel yöntemi o. Bir, konuşturmamak. İki, dinlememek. Çok basit. Birisi bir şey söylemeye kalkıyor, konuşturma. Sus kardeşim, otur otur, neyden sen günah işliyorsun? Allah gıybeti haram etti. Bir laf. Tabiinden bazı zatla, bu tip meselelerde, ilim ehli tabanlar. Birisi gıybet edecek, gıybetin haram edilen ayet-i kerimesini okullanmış. Birisi aşırı derecede şakalaşacak, işte oyun, eğlence bu dünyayı o hale getirmeyelim diye ayet-i kerimeyi söylememek.
Tabiinden bazıları. Mesela bir kimse bununla alakalı, hadis-i şerif ezberleyse, ayet-i kerime ezberleyse, birisi böyle bir şey yapacağı zaman, Bismillahirrahmanirrahim kardeş, bir ayet-i kerime meali okuyayım, söyleyeyim. Bir ayet-i kerime okumuyla alakalı, ayet-i kerime meali söylemiş olsa, meseleyi halledecek. Veya benim gibi böyle ilimsiz, kaba düzen, kara düzen bir kimse ise, gıybet etme kardeşim de, sen mesele gidecek gene. Amale tutamayız kendimizi, Allah uzak versin. Akli melekelerin bu kadar ifratta kullanılacak kadar teşbihde hata olmalıysa, bunu hiç değiliz ama, akıl ve zeka ayak oyunlarına gerek var mıdır? Aklın ifratta kullanımı ne demektir? Zaten akıl ifratta kullanıldığı için şeytan kalktı ademe dedi ki, versen ben, ben kullanım daha iyi olayım dedim.
Aklın ifratta kullanılması bu. Ve akıl kendince, kendi kendine tezgah kura. Akıl kendince, kendi kendisine tezgah kurduğundan dolayı, hem kendisini hem de tezgahı kuran, tezgahı kurduran, kurdurduğu o kimseyi batırır. Burada aklı pozitif noktada kullanmak, pozitif noktada geliştirmek, Kur'an-ı sünnetle mümkündür. Edeble mümkündür. Akıl edep dairesinde işe yarar. Edeb dairesinde makul ve mağlumdur. Akıl edep dairesinde durmazsa, o akıl hem kendisinin hem de sahibinin başına iş açar. Akıl çünkü hap ve aritmatik kurdurur insana. O aritmatik kurdukça, siz de o aklın kurmuş olduğu aritmatiği kabul edersiniz. Aklın kurmuş olduğu aritmatiği kabul edince onun peşine düşersiniz.
Ve onun peşine düştüğünüzde batarsınız. Orada aklın aritmatiğini durduran şey, Kur'an-ı sünnettir, edeptir. O yüzden, Ey iman edenler, siz suizanlığın fazlasından kaçınınız dedi. Aklın aritmatiği budur. Ve akıl gördüğü, görmediği, duyduğu, duymadığı, kendince toneleri toparlar ve aritmatiği sunar. Sahibinin önüne. Sahibi de nefsine uymuş olduğundan dolayı, o aklın kendisinin önüne koymuş olduğu, o sunumu kabul eder. Sunumu kabul edince de, bu o zaman sonunun peşine gider. Ve batar. Bu şeytanın halidir. Şeytan da kendince, Adem Aleyhisselam'ın yaratılışıyla, kendi yaratılış cevherini, kıyaslayarak da dedi ki, ben ondan hayırlıyım.
Bu müthiş bir aritmatiktir. Ve siz kendinizi kimden hayırlı görüyorsanız, kimden hayırlı görüyorsanız, kendi kendiniz akıl sizi bir beğeninin içerisine koyar. Akıl sizi kendinizi beğendirip, kendinizi beğendiğiniz için bir başkasının gıybetini edersiniz. Akıl kendinizi beğendirme aritmatiğini koyar. Sen ondan daha zekalısın, daha güzel iş yapıyorsun, daha harikasın, daha iyi dermişsin. Sen şöylesin, sen böylesin der. Ve karşındaki, yanındaki, etrafındaki insandan, seni daha faziletli, daha hikmetli gösterir. Aritmatiği o durum. Ve sen otomatikman, o karşındakinden, yanındakinden, ondan birundan, daha faziletli, daha hayırlı olduğundan dolayı, o kimsenin eksilini ve noksanını, yanlışını, diline, felsene kadar başlarsın konuşmaya.
Bunun arkasında, o kimsenin kendisinin beğenmesi, kendisinin beğenmesinin arkasında, kibir vardır. Kibrin arkasında da, cehennem vardır zaten. Kibir bütün gücünün, kuvvetini cehennemden alır. Ama direkt kibir, kendisiyle, tecrübe etmiş olsa, dervişlerin üzerinde, bu kadar etkili olmaz. Dervişler ki kendi kendine, yok, kibir cehennemden ateş gibidir. Asla cennete giremez, o zaman ben kibirler miyim der. Ama bir başkasına karşını, kendini beğenmek, gizli kibirdir. Bu işin en ince, perde noktasıdır. Kendini beğeniyor, bu başkasına karşı. Kendi kendine şöyle düşüne kadar, Tahsin'den kendisini daha hayırlı görüyor. Tahsin'den kendisini daha hayırlı görünce, Tahsin hakkında istediği gibi konuşabiliyor.
Beğeniyor kendini. Adnan Hocadan daha kendini beğeniyor, daha fazla, kendini daha hayırlı görüyor. Ve otomatikman Adnan'ın hakkında kıymet ve dedikodu edemiyor. Kendini beğendiğinden dolayı, Adnan'la kendisini kendini kıyaslıyor, Adnan'la kendisini kıyaslayarak kendisini beğeniyor. Beğendiği için Adnan'ı küçük görüyor. Adnan'ı küçük gördüğü için kıymet ediyor. Adnan'dan korkarsa, kıymet edemez. Adnan'ı çok seviyorsa, yine kıymet edemez. Sevmediğinden kıymet ediyor. Korkutacak bir şey var mı? Yok. Korkutacak bir şey yoksa, sevmiyor.
Sevmediğinden dolayı, kendisini beğendiğinden dolayı, kıymet ediyor. Kıybet ettiğiniz kimseyi sevmiyorsunuz aslında. Ya derviş kardeşiniz, sevmiyorsun kardeşim. Sevseydin, sevdiğinin arkasından kıymet etmezdin. Sevseydin, sevdiğinin üzüleceği bir şey icra etmezdin. Sevseydin, sevdiğinin yapma dediğini, yapmazdın. Ya muhabbeti alıyorsun, getiriyorsun, buraya koyuyorsun, herkesi sevgisiz hale getirin. Kardeşim ben sevgisiz hale getirmiyorum. Bana, kim diyebilir, Allah gıybet edenleri sever diye? Allah gıybet edenleri sevmezse, gıybet edenleri kim sever?
Şeytan. O zaman gıybet edenler, aslında şeytanın askerleridir. Şeytanın askerleri, cehennemin mahlukatındandır. Yani şeytanın askerlerini, biz cennet mahlukatı, cennet ehli görebilir miyiz? Yok. O zaman o kimse, her gıybet ettiğinde, aslında, cehenneme doğru yol gidiyoruz. Bunlar ince hastalık. Yani gıybetin arkasında, o kimseyi, beğenmeyip, kendini beğenme var. O kibir, gıybetin arkasında, sevgisizlik var. Allah muhabbet eylesin. Bunlar toplumu, yok eden şeyler. Kim için yapıyor bunu insanlar? Kimisi mit ajan oluyor, kimisi mit ajan oluyor, kimisi amerikan ajan oluyor, kimisi rusya ajan oluyor.
Kimisinin milyar dolarları var, trilyon dolarları var. Sanki onlar, kendileri istif etmişler buraya. Allah bizi affetsin. Allah'ım. düşmanının silahıyla, silahlanan adresiyle, bu yöntem, ilmi siyasetin gereği mi anlaşılmalıdır? Dergamızda bu adresi, bu şekilde anlayıp, kullananlar var. Bu bağlamda, bu geniş anlamda, ilmi siyaset nedir, nasıl anlamalıyız? Asla haram ilmi siyaset değildir. Sufiler haramı, ilmi siyaset olarak kullanmazlar. Hiçbir zaman haramdan şifa bulunmaz. Hiçbir zaman haramdan yol gidilmez. Sufiler hiçbir zaman haramı, kendilerini ölçü etmezler.
Sufiler kendilerince, yolları takvarız. Takva ise, her halükarda, Kur'an ve sünnet dairesinde kalmaktır. Kur'an ve sünnet dairesinde kalmanın, en arzami ölçüsü, farz ibadetlerini yerine getirip, günah kebailerden uzak durmaktır. En az ölçüsü, farz ibadetlerini yerine getirmek, Allah'ın haram kıldığı her şeyden uzak durmaktır.
Takvanın en azami ölçüsü budur. Kendilerine takva hayatını ölçü edinirler. O yüzden Sufiler, ilmi siyaset çok bilmezler ilk etapta. İlmi siyaset, tecrübeyle sabit olur. Ama Sufiler, yine ilmi siyaseti çok kullanmak istemezler. Çünkü onlar için önemli olan, ihlas ve samimiyetle hayatlarını yaşamaktır. Sufiler için önemli olan, Kur'an ve sünnet dairesinde durup, nefesini orada vermektir. Sufiler için, hayat, o kadar çok çetrefilli değildir. Suresi Sufiler'e yeter. Salihler, salihlerle beraber olup, salih amel işlemek, iman etmek başta, salihlerle beraber olup, salih amel işlemek, harkı ve sabır tavsiye etmek.
Sufiler için budur, hayat ölçüsü. O yüzden normalde, Sufiler bugünkü, modern dünya olarak, alınlanan ve her şeyin, çirkinleştiği, kirlendiği, her şeyin, bataklık hale geldiği, her şeyin, böyle menfaatlerin üzerine döndüğü, herkesin ve her şeyin, birbirini kullandığı bir, hayat, onlar için düzgün bir hayat, söz konusu değil, uğraşılacak bir hayat değil, içinde durulacak bir hayat değil. Sufiler hayatı basit, fazla alengeli olmayan, fazla gelintileri çıkıntıları olmayan, basit, samimi, ihlaslı, Kur'an ve sünnetin içerisinde, dayalı bir hayat sistemidir, onların hayatı. Onlar çok böyle, üst düzey, aklı kullanmak gibi, bir dertleri yoktur. Onlar, aklı kullanmaktansa, kalbi kullanmayı, kalbi geliştirmeyi önerirler.
Onlar, aklın matematiğinden fazla, kalbin samimiyetine önem verdiler. Aklın matematiğinin bakacağını bilirler. Ama samimiyetin, her daim, dili kalacağını, samimiyetin her daim, insanı, muhafaza edeceğini, koruyacağını, ihlasın her daim, insanlara lazım olan, en önemli, ölçü olduğunu bilirler. Aklına uyanlar, bir gün kendilerini batırdıklarını görürler. Akıl oyunları ile uğraşanlar, zikir halakasından, ve nürçül-i kamillerin halakasından uzaklaştıklarını görürsünüz. Bu akılsızlık demek değildir. Bu aklın o pis, mendebur oyununa, o tezgaha düşmemektir. İhlasla, samimiyetle, üstadına muhabbet besleme, ihlasla ve samimiyetle, derviç kardeşlerine muhabbet besleme, ihlas ve samimiyetle, ihlas ve samimiyetle, yolda koşmayı, kendine hedef seçer sufiler.
O yüzden sufilerin, bu tip, tavır ve davranışları çok olmaz. O olmamalı. O olmamalı. Nefisle mücadele, en büyük mücadele, cihada ekber derken, Hazreti Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, ve bu ölçüyü, sufiler kendilerini ölçedik, nefisle mücadele edeceklerse, nefisle mücadelenin birinci halakası, haram olanlardan uzak durmak. Terk etmek, nefisle mücadelenin, en önemli olgularından birisidir. Ama iç içe yaşamak, nefisle mücadele değil. Sufiler de meşrurdur benim tezim. Allah affetsin. Sufiler içki içmezler, kumar oynamazlar, uyuşturucu kullanmazlar, bunları yapmazlar, namazı terk etmezler, orucu terk etmezler, zikri terk etmezler.
Ümmeti, bu noktada Müslümanları batıran, en önemli şey, değil. Hani Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri kabri şeriften yürürken, iki tane mezarda, kabir azabı çeken sahabesini görünce, başlarına birer hurma dalı diker. Derler ki, Ya Resulallah, hikmet ne? Der ki, kardeşlerimiz kabir azabı çekiyor. Birisi der, dilinden dolayı. Birisi de ayakta beyle derdi diyor. Üzerine sıçratırdı, temizlenmezdi. O yüzden diyor, kabir azabı çekiyorlar, birer tane hurma ağacı diker. Ve der ki, devam eder. Eğer, dilinize sahip çıkmış olsaydınız, benim gördüğümü görürdünüz. Dilinize sahip çıksaydınız, benim gördüğümü görürdünüz.
Demek ki, sufiler o yüzden, göz göre dönen, bile bile, günah kefalar işlemezler. işlemezler. İşlerlerse, derhal tövbe ederler. İşleri, derhal, helallaşıp, tövbe ederler. Soru, kaç yapayım derken, göz çıkarma denilen, samimiyet ve niyet, Allah için halisi olsa dahi, maksadı aşan usul ve usultteki sapmalar ve merkezden uzaklaşma ile oluşan başkalaşmalar, bizleri hangi dairelere yaklaştırır?
Niyetin ayır olması ile usul ve usullarımız çoğu zaman paralelik arz etmemektedir. Konu hakkında mülalazalarınızı yükseler misiniz? Bu noktada bir kimsenin niyeti hayırsa, usul ve kaideler de hayırdır. Niyeti gerçekten hayır olanın, niyeti gerçekten samimi olanın, niyeti bu noktada temiz olanın, usul ve kaideleri çirkin olmaz. O zaman arasında, tezatlık olmuş olur. Biz, sufiler olarak herkesi, bu noktada niyete hayır olarak görürüz. Ama şahıs olarak niyete hayır olarak görürüz. Ama şahsın yaptıklarında öyle haram bir şey varsa, biz onu hayır olarak görmeyiz. Ben görmem. Bu işin kaidesi de o değil zaten. O yüzden bu noktada, samimiyet, iyiliğe, halisane davranış, usul ve kaideyi doğru noktaya getirmeyi de gerektirir.
Ve öyle olması gerekir. Haram olan bir şeyde veya yöntemde şifa, hikmet aranır mı? Hayır. Dinin yüzüne ve hayırlı işlerin ruhuna uygun anlayabileceğimiz bu hususlardaki görüş ve değerlendirmelerinizi lütfedermesiniz. Hiçbir şey haram, yanlış, eksik olan şeylerde hikmet aramayın. Haram, haramdır. Haram, haramdır. Bir şey haram mı? Haramdır. Onunla hikmet aramak, onunla incelik aramak, ondan farklı bir şey aramak, adamın aptallığına ve saraklığına işaretler. Eğer bunun bir haramı işleyen kendisi yapıyorsa şeytanlaşmıştır o. Ya salağın kara köküdür, ya da gerçekten şeytanlaşmıştır, orta yerde fitne çıkarıyordur o.
Bunu böyle bir kısım, Osmanlı'nın son döneminde, sapık, bozuk, sufi akım ve düşüncelerin içerisinde görebiliriz bunu. Sünnetten ayrılmakta hikmet görenler, Kur'an ve sünnetin çizgisinden ayrılmaklarda hikmet görenler, olmuş, tarihte görülmüş bunlar. Veya bir haram işlenirken açık açık, bunda bir hikmet vardır deyip de, susanlar olmuş buna. Alama vazgeçesine. Bizim yolumuz böyle değildir. Biz yanlışta, eksikte, haramda hikmet görenlerden değiliz. Usul noktasında, usul noktasında haramiyet varsa o iş, zaten haramdır ki, bir şey helalsa, ona giden yollar da helaldır. Bir şey haram ise, ona giden yollar da haramdır.
Helalar haramla gidilmez. Namaz kılmak farzdır, siz abdestsiz namaz kılamazsınız. O yüzden abdest almak da farzdır. Almanın farzları bellidir. Gusul abdestinin farzı, ağzı burnunun içerisinde yıkamak, vücudun kompresini de, su değdirmek, yıkamaktır. Bellidir bu. Siz bundan eksik bir şey yaparsan, bunda hikmet var, aranmaz. Namaz abdestinin farzı bellidir. Kolları yıkamak, yüzü yıkamak, başı mest etmek, ayaklarını yıkamaktır. Bunun bir tanesini yaklaşsanız, abdestiniz abdest olmaz, bunda hikmet de aranmaz. Gıybet haramdır, gıybette hikmet aranmaz.
Delikodu haramdır, delikoduda hikmet aranmaz. İftira haramdır, iftiharada hikmet aranmaz. Bizim yolumuz değildir. Bu suvilerin yolu da değildir. Hikmet aranmaz bir yere varılmaz. Saat on oldu ama şunu bitirivereyim.
Konuya bir başka yönüyle bakarsak, Peygamber Efendimiz genel tavrı itibariyle, hiç kimseyi ve hiçbir kavmi karşısına alarak, hatalarının yüzlerine uğurmamıştır. Vaka, sadakat ve vefat imsali, kayna ihtimali olmayan bazı yakin, sahabe efendilerimizin hatalarını yüzlerine söylediği olmuştur. Mesela Hz. Ali Efendimiz'i namaza kaldırdığında, Hz. Ali Efendimiz'in, Allah dileseyini kalkardım demiştir. İki cihan serber, Efendimiz onun sözüne karşısında, eminatisine uğrarak, zira bütün varlıklar içinde, tartışmaya en düşkün olan insandır. Kehf suresi 1854 demiştir. Hz. Ali Vazişir'i, bizzat kendisi nakletmiştir. Sonra, hadiste insanoğlunun, diyemekliliğe, yani tartışmaya, münafışa girmesi, tenkit edilmesi var mıdır? Evet, insanlara bir hatasını, kusurunu söylediğinde, bu sizlerden bir, kendisinin de bir çıkış yolunu buluyor.
Oysa, seni bu noktada, irşak noktasında, ikaz noktasında, senin bir hata, kusurunu bir arkadaşın sana söylüyorsun, dostun o senin. İnce bir şekilde, tatlı bir şekilde, sevecen bir şekilde, eleştirmeden seni, dolaylı bir şekilde. Bu noktada bunun müna kaşası yok. O kimse size söylerken, bunu hayali bir şey de söylemiş. Kimileri hayali şeyler söylüyorlar. Söylemiş olmak için değil. Gerçekten o seni seviyorsa, sana karşı muhabbetin varsa, ve sana karşı bir iyilik yapılacaksa, bunu sana söyler zaten.
Kardeş böyle bir şey duydun, veya böyle bir şey gördün. Hakkın herhalde, yapma. Gör, ya bu ne demek? İşte, abdest alıyor, dirseğinin üstüne geçmiyor. Bir şey ne kadar yıkiyor o kimse, dirseğinin üstüne geçecek ya, kardeş, dirseğinin üstünü de yıkalar, topuklarının arkasına da su değilsin. Hakkın herhalde. Oğaz da ellerini böyle, tam göbeğinin üzerinde tut. Sıkı sıkı bağla elini, gevşek tutma. Bunlar bakın, din nasilattır. Hüseyin Akal, senin için böyle böyle duydun ya, böyle yapıyormuşsun ya, o sen de dedikoducu oldun.
Sen dinlemişsin onu. Duyduklarınızı bir başkasına aktarmanız, size yalan olarak yeter. Allah bizi affetsin. Allah bizi affetsin. Tartışmak yok, günakaşayalım. Kendilerini fazla akıllı zannederler, ikili tartışmalara giderler. Tartışır, karşısında. Allah bizi affetsin. Hadi, hadiseyi şöyle düşünebilsek ve düşüncemiz ölçüsünde, şöylece ifade verebiliriz. Peygamber Efendimiz, sallallahu aleyhi ve sellem adresine, biliyor ki, hadi karşına olup, ona birkaç yeni çerit, tokadı çaksam da, o büyüyüşün, ağzı anlayışların, yani kendisini vakfetmiş olduğuna, yine de bırakıp, çekip gitmez.
Bırakıp gitme, çekip gitme, küsme, darılma konularının, olması gereken bu hadisteki konuyla değerlendirmeyseniz. Yani bunu, Hazreti Ali Efendimiz ile, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin arasındaki bu meseleyi, yani küsüp küsme, böyle bir şey zaten düşünülemez de, onların arasındaki muhabbetten kaynaklanan, bir şey var. Mesela Hazreti Ayşe Validemiz ile Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin arasında bir sıkıntı çıkar. Hazreti Ayşe Validemiz, babama giderim der. Onur da Hazreti Peygamber Efendimiz, Giderler Hazreti Ebu Vekir Efendimiz'e, Hazreti Ebu Vekir Efendimiz, Hazreti Ayşe Validemize böyle, birden, ona, tavir caizse böyle, sert yapınca, Hazreti Ayşe Validemiz, hemen Hazreti Peygamber Efendimiz'i, arkasına saklandır.
Hazreti Peygamber Efendimiz der ki, Dur ya Ebu Vekir, biz sana bunun için gelmedik ki de, hani sen Ayşe'ye kızasın diye gelmedik sana de, Hazreti Ebu Vekir Efendimiz durur o zaman. Peygamberlerin, sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, bütün peygamberler için böyle, Hazreti Peygamber Efendimiz için de böyle. Onlar heva heveslerinden davranma kapısı onlar için kapalı. Hazreti Peygamber Efendimiz için. Onların her söyledikleri din, onların söylemedikleri de din, bir konu hakkında susunması da din, konuşunması da din, eğer yanlışa susarsa, bunu sustu deyip, Müslümanlar bu olumluymuş noktasında alıp, ölçü edinecekler.
Din. Biz ölçü edilmişiz, vali gönderin, neyle hükmeteceksin? Kur'an'la. Bulamazsan diyor, senin sünnetin ne ya Resulallah? Bulamazsan, kıyas ederim ya Resulallah deyince tebessüm edin. Din oluyor tebessüm etmesi. O öylesine bir peygamber. Tebessümü din oldu. Tebessüm etti, din oldu. Bütün mezheplerin, bütün fıkıhçıların dayandığı yer burası. Dayandığı yerden birisi bu. Peygamberlerin susması da hikmettir. Konuşması da hikmettir. Gülmesi de hikmettir onların. Dindir o. O yüzden Hazreti Ali Efendimiz'in arasındaki münasebeti de dindir. E bir yanlış varsa orta yerde, gözünün önündeyse, bir üstad, bir mürşid ilişkisi varsa, gözünün önünde bir yanlışlık varsa, üstadın ona susması da yanlış.
bu sefer o yanlışı kabul ettiğini gösterir. Harama bu haram, bu böyle olmaması gerekir. Demek zorunda. O tarz, o susamazlar. O yüzden, küsüp gidecekmiş, küsüp gidecek. Darılıp gidecekmiş, darılıp gidecek. O darılmasın diye haram, helal edecek değiliz. İnsanın bir kendini nefsine ilgilendiren şeyler var. Ardaf ve Erkan'ın dairesinde insanlar bu noktada küsüp gitmelerini düşünmemeleri lazım. Duruma konuma hale göre.
Peygamber Efendimiz Sallallahu ve Selam Hazretleri Mutab-ı Hussein'in de bari şahıslarla sınırlı olup, onların konum-i ahrar ve hususunu yansıtırdık. Ben Hussein'in olduğunu düşünmüyorum. Çünkü normalde Hazreti Peygamber Sallallahu ve Selam Hazretleri, bu belli bir şahıslar içerisinde sınırlamıyor. O haksızlıklar karşısında susan, dilsiz şeytandır diyen bir peygamber. O peygamber, siz bir yanlışlık, eksiklik görürseniz, bunu diliniz, eliniz de mümkün değilse, diliniz de mümkün değilse de, kalbiniz de muz ederek önlemeye çalışınız, diyen bir peygamber. O yüzden bunun böyle sadece Husisi, Hazreti Ebu Bekir Ömer Osman Ali, Aşer-i Mübeşşere, o ilk sahabeler arasında özel bir tutma, özel bir noktaya, bağlı kalınlığına inanmıyorum.
Hazreti Ali Efendimiz'in nakleti, bu hadis baz alanında, sınır vefa ölçüsü zeminde, eksiklikleri ve yanlışlıkları muhatabın yüzüne söylemeden, bilhassa konumuzla alakalı olduğundan, şeyh-mürid ilişkisiyle değerlendirmelerimizi, değerlendirmelerimizi müfreder misiniz? Bu noktada eğer, mürşitler, etrafındaki kardeşler, madem ki, nefisleriyle mücadele etmek için, bu yola girdiler, bu yolda onların hatalarını, bu noktada yani, günah-i kebailerine göz sunmak, onların günah-i kebailerinin karşısında susmak, onların günah-i kebailerinin yokmuş gibi görmek,
insanın kendisini ve o yoldaki insanları aldatması gibi gelir bana. Ama insanların muhakkak eksikleri, kusurları, yanlışlıkları olacaktır. İnsanların o eksikliklerin o kusurlarını, sohbetlerle, ikazlarla, irşatlarla, en aşağı çekmek, bütün mürşitlerin vazifesidir. O yüzden onun görmemezlikten gelmek, onu böyle es geçmek, onu örtmeye çalışmak da doğum bir hareket olarak görmüyorlar. Madem ki, sufilik, nefisle mücadeleyebilir, madem ki sufiler, nefisle mücadelede, en önde olmalar ve en disiplinli bir şekilde, o mücadelelerini yerine getirdik, yerine getirecekler, o zaman o kimseler de, bu mücadele esnasında, Kur'an ve Sünnet dairesinde kalarak da, peygamberi bir metotla, kendilerini metotlandırmalı ve peygamberi metot çerçevesinde, etrafındaki insanların doğruyu, hakikati anlatmalı ve onları yaşarmaya çalışmalı.
Hidayet Allah'tandır. Hizmizlik halindeyken, hizmizlik halindeyken, bir anda düşüncede oluştuk, daha fiile dökülmedi. Onu biz anladık, nasıl engelleriz? Orada kalırsa engellenmiş olur. Kaldırmak yok mu? Düşüncede oluştuk. Oluştu, fiile dökülmedi. Fiile dökülmedi. Fiile dökülmedi mütetçe, şeriatın günahı kebali değil. Küçük günahtı değil, büyük günahtı değil. O orada kaldığı mütetçe, bir sıkıntı yok. Tersinden söyleyelim. O orada kaldığı mütetçe, onunla mücadele ettiği mütetçe, sevap var.
Düşüncenin doğması, bizdeki eksiklikten. O düşüncenin doğması, bizdeki eksiklikten. Engellemek, zikir halinde devam edecek. Devamlı zikir halinde, ve rabutaya devam edecek. Gafilet her zaman için, insanı düşürür. Orada onu engellemek, kaldırmak yok mu? Yani, o mücadele var. O mücadele var, o gelecek ki gene. O kanal açık. O kanal ne? Şeytanın kanalı. Şeytan, düşünceyi, hani bir derste, kubbenin en üstü olarak, gördük ya, üflüyor şeytanı böyle. O kanal da açık. Şeytan sizin damarlarınızda dolaşır. O kanal açık, şeytan üflüyor böyle.
Oradan geliyor. Ama o düşünce, kalbe inerse, akılda olur. O düşünce, kalbe inerse, sıkıntısı olmaz. O öyle düşünmez. Onların başka yerden, hep üflenti vardır. Kalededir. Kalededir. Evet. Önce kalpte oluşurduk. Oluşmaz. Sizlerin kaynağı, unutulan akıl mı? Düşüncenin kaynağı, akıl mı? Evet. Peki bu, kalbinin, unutulan akıl mı? Evet. insan fark eder miyim?
Fark eder. Fark eder. Aklı, bunların kalbinde mi? Fark eder. Herkes. Evet. Kalbe iner, fiiliyete geçer. İlaç-i zikirdir. Her şeyin ilaç-i zikir. Zikretmeyen büyübet eder. Zikretmeyen suizan dester. Zikretmeyen, zikretmeyen derken, az zikreder. Onu kastediyorum. Yoksa hiç zikirsiz değil dervişler. Zikrediyorlar her gün dersi var milletin. Az zikrediyor. O yüzden. Yok. Hep az göreceğim. Hep az görmüşler. Birisi gelmiş, Hazreti Peygamber, Salallahu aleyhi ve sellem'le dediğim, demiş ki, Ya Resulallah, ben günümün üçte birini size sabah-ı selamla geçiriyorum.
Yeterli mi? Az demiş. Bir müddet sonra gelmiş, üçte ikisi demiş. Günümün üçte ikisi, sana salat-ı selamla geçiriyorum. Yeterli mi demiş, az demiş. Gelmiş demiş ki, günümün üçte üçü sana salat-ı selamla geçiriyorum. Şimdi doğruyu buldum. Az. Bir kimse, ben dersimi çektim ya zikirle, zikirle yapıyorum dediği zaman o yaptığını görüyor, beğenmiş.
Bütün hastalığı size gelsin. Nasıl gelsin, ne gelsin, seninki bana gelsin. Sanki benden çok değerli. Zikirle yapıyorum.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.