Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Dergâh Sohbetleri · 22 Şubat 2013 · 1:05:21
Allah gecenizi ayır etsin inşâAllah. Cenab-ı Hak gündüzünüzü hayırlı eylesin. Kunduklarınıza nail eylesin. Korktuklarınıza hızlı muhafaza eylesin inşâAllah. Cumartesi sorularından devam. Herhangi bir sebepten dolayı ayrılmaya, uzaklaşmaya maruz kalmış ve hizmeti çok olmuş kimseler, esasında yüce dinimize ve zilli planda dergahımıza yani tasavvuf yoluna hizmet etmiş kimselerdir.
Seleflerimiz olan bu kimselere şu an hizmette koşuşturanların hayırla yâd etmediklerini ve diğerganlık yapıp hal hatır sormayıp iş yerlerine, evlerine bir çay ve yemeği vahane ederek ziyaret etmediklerini ve hatta vebalıdan veya cüzzamlıdan kaçar gibi davranışta görmüş olduklarını esefle görmekteyiz. Hatta bu kimseler hakkında ileri geri konuşmalar sanki yolu korumak gibi olumsuzluklardı maalesef alışkanlık etmiş. Bu seleflerimiz hasta olsalar haberleri olmayacak hatta cenazelerine mi katılacaklardır. Bu kimseler dinden dönmediler ki bizim koşuşturmamız çok, programlarımız işlerimiz almış başını gidiyor mazaretlerine sığınmalar gibi mesnetsiz şeylere zoraki dayanmalar. Bu tarz tasubane hal ve hareketler ancak müminler arasında soğuklukla neticelenmekte ve uhuvveti dinamitlemektedir.
Hülasa olarak bu seleflerimiz şimdi bu kardeşlerin ifa ettiği görevleri bir hakkın layıküvetçiyle bir zamanlar yerine getirmişlerdir. Allah seleflerimize bu işlere liyakatli olup olmamalarına bakmamış, teveccüh ettirerek vesile ittihaz etmiştir. Ve bu kimseler de el an hakkak, batıl batıl biliyorlar ve aynı kıbleye yönelen şeriat ehli kimselerdir. Bir soru, bu tür davranışlar tekkelerde temayül haline gelmiş. Siyasi politik davranışlar mıdır, ibret örneği mi aranmaktadır yoksa bu tür davranışları olanlardan bir başkaca hesaplar mı tahsil edilmektedir? Mevzu nasıl anlaşılmalıdır, mülazorlarınızı lütfeder misiniz?
Bizim yolumuz eskileri atmak değildir. Hizmet eden Allah'a hizmet etmiştir. Hizmet edenin hizmetinin karşılığını Rabbim biiznillah verecektir. Bu noktada kardeşler bir vefa örneği göstermeli, hizmet eden abilerini, büyüklerini, ablalarını hayır hahla anmalı, mümkün mertebe eğer varsa vakti ziyaret etmeli.
Hüsn-ü zam beslemeli, önünden arkasından konuşmamalı. Kınamamalı. Çünkü bir kimse kınanırsa, kınayanın başına gelmedikçe o kimse ölmez. Bunları ibretle bakmalı, o hale düşmemek için dua etmeli. Eğer sadece Kur'an ve sünnet dairesinde insanın kendi başına ibadet etmesi yetmiş olsaydı, din bu kadar yayılmazdı, çoğalmazdı.
Dinin kendi içerisinde, kendi ergonomisinin içerisinde kendi dinamikliği vardır. O insan, dinin o dinamikliğini kaybederse, kaybettiği anda kendisini koşuşturmanın dışında görür.
Bir yer koşuyorsa, orada duran yolda kalır. O koşuşturmaya kendini adapt etmen lazım. Bir sınıf düşünün. Sınıftaki öğrenciler halı halı çalışıyorlar. Eğer siz orada normal bir çalışma gösterirseniz, siz o sınıfın tembeli olursunuz. Ve öğretmen sizi tembellerin yanına atar.
Çünkü sınıfta, sınıf başarı odaklıdır. Bunda ayrılan kimse hata yapmıştır. Ayrılan kimse ayrılınca, bunu ben hep gördüm, tasavvuf hayatım boyunca. Kendine bir aşırı ihtimam görülmesini, gösterilmesini ister. Suçlar. Ayrılanın psikolojisi odur. Ben şöyle yaptım ama siz hiçbirinizde benim kapımı çalmadınız. Hiçbiriniz bana gelmediniz. Hiçbiriniz bana selam vermediniz. Bir çıt ilerisi, ben bunu yaşayanlardanım. Mustafa abiniz mi size bana selam vermemenizi söyledi? Mustafa abiniz mi bana gelmemenizi söyledi?
Bir çıt daha ileri, sizin hepiniz de vefasızsınız. Kıymetli kardeşler, hiçbir şeyh, hiçbir zakir, hiçbir nakip, hiçbir nügabba, hiçbir görevli kardeş, bir kardeşin ayrılmasını istemez. Bu bir ayrılmasını istemesi onun, o kendisinin hamlındandır beklemem öyle bir şey ben.
Ama bunların hepsinde hataları olabilir mi? Olabilir. Burada benim gönlüm şunu arzu eder. Meseleyi toparlayayım, doğıtmayayım. Soru çok. Bu tip. Ama nefsinden, ki ayrılan hep nefsinden ayrılır. Hiçbir ayrılan haklı değildir.
Hiçbir kimse. Bu ben de olsam haklı değilimdir. Şöyle bir itopya bekler herkes. Burası dergah. Burası tekke. Burada hiç eksik noksan hiçbir şey olmayacak. İnsan cennete yaratılmış. Cennetin içerisinde yaşarken problem yaşanmış. Cennetin içindeler Adem aleyhisselam ile Havva validemiz. Cennette yaşıyorlar. Cennette yaşanlarken Cenab-ı Hak diyor ki şu ağaca yanaşmayın. Buraya yaklaşmayın. Ama insan yaklaşmayın denilen yere gidiyor.
Biz şöyle düşünüyoruz. Şimdi buraya gelen bütün kardeşlere sorsak ki buradaki düşünceniz ne? Buradakilerin hepsi de şunu diyecek. Yani biz oraya gittiğimizde burada her şey süt liman olmasını ister. Her şey. Ve o süt liman olmasını da şeyhin kerametinden bekler. O şeyh ise orada süt liman olacak der. Böyle bir şey bekler. Ama olmaz. Bu yolun fıtratına, yolun şekline, şemaline, içeriğine aykırı bir şey. Birisi sana biraz öteye git dediğinde senin nefsin parlar burada. Birisi de sana biraz öteye git diyecek. Öteye git dediğinde o kimsenin nefsine uyacak.
Veya da bir şeyi eksik anlayacak, yanlış anlayacak. Veya birisi eksik aktaracak, yanlış aktaracak. Bu hayatımız boyunca yaşanan şey. Ve o kimse ayrılacak. Ayrıldığı zaman insanlar onun sen ne kadar güzel ayrıldın deyip alkışlamasını beklemesin kimse. Burada var mı 600-700 kişi? Var. Var mı? Var. 700 tane aklı bir yere bağlamak mümkün mü? Değil. 700 tane nefsi bir yere bağlamak mümkün mü? Değil. Evet. Bu işin güzel tarafı. Gönlü hoş gelen yani. Bu ne? Evet. Herhangi bir sebepten dolayı sohbetlere gelemeyen, gelmeyen. Gelemeyen de demeyin, gelmeyen.
Yani insanların nefislerine vurmasınlar, üzülmesinler, kırılmasınlar, incilmesinler diye sufiler böyle edepli dil kullanırlar. Gelememiştir. İki yüzlülük yaparlar. Yapamamıştır. Bu iki yüzlülüktür. Üzülmesin, kırılmasın diye. Gelmemiştir o kimse. Nefsine uymuştur, gelmemiştir. Şeytana uymuştur, gelmemiştir. Şeytan ve nefis insanı zikir halakasından uzaklaştırmak için elinden gelen bütün gayreti gösterir. O kimse de zikir halakasının kıymetini, ehemmiyetini, mühimmatını, derinliğini, genişliğini, yüksekliğini bilmediğinden, görmediğinden, şeytanın ve nefsin oyununa düşer, zikir halakasına gelmez.
Onun gelemeyişi şeytanın ve nefsin vesvesesindendir, hilesinden ve tuzağındandır. Geri kalan boş laftır. Ama sufiler gelememiştir der. Bir iş çıkmıştır, mühim bir iştir. Allah'ın seni zikretmesinden daha mühim bir şey olabilir mi? Gelemeyen kardeşleri, kardeşlerin uğramaları, çay içmeleri, onların bu noktada sohbet etmeleri, bu noktada onların nefislerini biraz hoş tutmaları, onların muhakkak böyle hatır, gönül saymaları hoş olur.
Ama o arkadaşlar, bunu ben gördüm, bunu ben yaşadım, hem derse gelmez, hem şeyhi eleştirir, hem zakiri eleştirir, hem dervişleri eleştirir, hem oradaki kimseleri eleştirir, bir de kendisine, bu soruyu soran için söylemiyorum, bu hali yaşadığım hali söylüyorum, bir de kendisine saygı, hürmet, hizmet bekler o. Gider adam oraya, dolaylı olarak şeyhini eleştirir adamı, dolaylı olarak zakirini, çavuşunu eleştirir onu, dolaylı olarak orada yapılan bir hatayı, bir kusuru eleştirir.
Derviş, gittiği zaman önce edeb eder, oraya gitmiş ya, ona laf söylemek istemez, onunla tartışmak istemez, onu incitmek istemez, o kendisini hala da haklı görür. Buna devam eder. Eğer derviş, üstadına, dergâhına, zakirine, çavuşuna bağlıysa, ikincisinde, üçüncüsüne gitmek istemez. Tam bağlı değilse, onun kalbinde çürüklük varsa, ikinciye de gider. O biraz daha arttırır, dervişin kalbi biraz daha çürür, üçüncüye gider. O biraz daha arttırır, orada üç dört kişi oluşur. Bunlar kendilerini haklı zannederler artık iyice. Bir bakmışsın, üç dört kişi oturmuşlar, dergâhı kurarlar, yeniden yıkarlar, şeyhin ne şeyhliği kalır, zakirin ne zakirliği kalır, çavuşun ne çavuşluğu kalır, buranın ne dergahlığı kalır, hiçbir şeysi kalmaz.
Oradaki o üç kişi, oho, benim diyen şeyhten daha şeyh, farkında değillerdir ama. Benim diyen zakirden çavuştan, daha zakir çavuş, benim diyen daha fazla akıllıdan, daha akıllıdır onlar. Hastalıktır bu. O ayrılan kimse, ya kardeş yapma, etme, yanlış yapıyorsun, eksik yapıyorsun, dediğinde o kardeş de ona hiddetlenir. Sen nasıl bana yanlış dersin? Bir hata bulmuştur, filanca sohbette böyle demedi mi? Filanca yerde böyle davranmadı mı? Fişmanca yerde burnunu sümkürmedi mi? Fişmanca yerde sakalını sola doğru taramamış mı? Solcu o. Benim şeyhim için söylenmişti bu.
Kaldım ben. Evet, aman. Dergahta hizmetten ayrılanlar, veya kenara çekilenler, kendilerini kenara çekenler, çekilen dedi.
Ben çavuş arkadaşlar, bariz çok büyük hata yaparlarsa, yüzlerine söylerim. Görevli kimseler, bariz çok büyük hata yaparsa, yüzlerine derim. Geri kalan burada anlatırım herkese her şeyi. Buna rağmen yine kendisini düzeltmiyorsa onlar, onların yerine birisini daha koyarım oraya.
Veyahut da bir şekilde onu derim ki, sen dinlen biraz, veya sen biraz kenarda dur. Ben kolay kolay kimsenin görevini almam. Bir kimse kendi kendisine bırakır bizde. Bırakanlar da, sonradan kendi kendisine bıraktırıldığını söyler. Yok. Bırakacak olanı da bir sefer derim, iyi düşündün mü düşündüm, Allah yoluna çıketsin. Buraya kadarmış. Gönüllülük esası. Ama o hizmetten geri kalma, o kimsenin kendisiyle alakalıdır. O kimse de kendisine özel bir temennah beklemesin, bu da nefistir.
Bu da nefistir. Sufilik, nefsi terbiye etme yeridir. Nefsi azdırma yeri değildir. İnsanların nefislerine paye verdikçe, azar insanın nefsi. O kendi kendisini hala da haklı görür. Allah muhafaza eylesin. Ama gönül arzu eder ki, evet kardeşler bu noktada hizmeti geçmiş, bu noktada belli şeyler yapmış, koşuşturmuş insanların halini hatırını saysınlar.
Hüsnü zambi estesinler, selamı sabahı kesmesinler, ziyaret etsinler, hiç gerek yok bu noktada sıkıntı yapmaya. Ama bunun altını özellikle parantez, özellikle altını çiziyorum. Yaşadığım ve tecrübem var. Altını özellikle çiziyorum. Ayrılığa doğru kulaç açan, herkesten yaşadığım şey şu, eleştirerekten, konuşaraktan, kendi yollarını, kendileri ayırıyorlar. Ve ona devam ediyorlar. Allah muhafaza eylesin. Ailevi ve içtimai ve dergatsal bu tür rahatsızlığın saygıları nelerdir? Bu kimselerle ilişkilerimizin böyle sonuçlanmasının, böyle sonuçlanmasının, marazları ve bu kimselere bakış açımızın ve ilişkilerimizin şahsi, ailevi, içtimai çizgide muteber hale çekilip, ifrat ve tefretten kurtulmanın yolları ve çarelerini, bu konuyla alakalı vefa ve diğergamlık ne demektir?
Mülazorlarınızı lütfeder misiniz? Bu noktada, tekrar tekrar söyleyeceğim. Eğer ki bir kimsenin yoluna, bir kimsenin şeyhine, bir kimsenin çavuşuna, zakirine, bu biraz böyle bir çıt ayrı duran kardeşler laf söylemediği zaman müddetçe, kardeşlerin onlar hakkında laf söylemelerini, söyleyeceklerini düşünmüyorum. Ve onlarla ilgi ve alakalarını keseceklerini düşünmüyorum. Eğer böyle yapılıyorsa gerçekten yanlışlık var. Bu bizim dergamız açısından da, bizim toplumumuz açısından normal bir şey olmamasıdır. Olmaz. O yüzden kardeşler, bu noktada genel manada ilişkilerini vefanın üzerine, ilişkilerini bu noktada hayır haklığın üzerine, ilişkilerini bu noktada muhabbetin üzerine, hüsnü zanın üzerine kurmalılar.
ama şurasının altını çiziyorum tekrar. derviş kardeşler, derviş kardeşler, büyük bir ihlas ve samimiyetle ilişkilerini, vefanın, hayır haklığın, ilişkilerini bu noktada güzelliğin üzerine kurgularlarken, bir çıt ayrı düşenler, ben kendi duygumu söylüyorum. Benim şeyhime adam bir laf söylerse, benim şeyhime bir laf söylerse, ben onunla olan muhabbetimi devam ettiremem.
Ben yapamam. Yapamayacağım için kardeşlerden bunu isteyemem. Benim meşhur bir tezim vardır. Eleştireceksem ben eleştiririm derim. Ben şeyhime eleştireceğim mi? Eleştirecek olursam ben eleştiririm. Sana eleştirtmem. Sen de seviyorsan, sen de bana eleştirtme. Benim zakirimi ben eleştiririm. Bir başkasını eleştirtmem. Sen de zakirini seviyorsan, bana da eleştirtme. Ben eleştiririm, eleştirtmem. Diyeceksiniz ki, burada tezatlık var. Benim duygum bu. Ben yerden yere vururum gerekirse. Sen vurdurma bana. Ben vurdurmam ama sana. Ben, ta bayındırdan itibaren, birini yerden yere vuracaksam, ben vururum.
Bu en sevdiğim de olsa, en nefret ettiğim de olsa, ben vururum. Sen vurdurmayacaksan, gel kardeş, bana vurdurma sen. Sen vurdurma. Ben vurdurmam. Ölçü bu. Adam benim şeyhime laf söylemeye kalktı. Dedim, bu son olsun. Bir daha at bayla baktı, benim yanımda dedim, şeyhi hefendiyle alakalı, zerrece dedim, olumsuz bir şey söylemeyeceğim. Kaldı. Annem benim laf söylemeye kalktı. Anne, son lokmam olur bu evde benim dedim. bir laf daha söylerse, bu evde benim son lokmam olur dedim. Kaldı annem.
Bitti. Daha ağabeyim, daha yeni böyle, biz ben dergahla tanıştım, tam böyle, bıyının ucundan, Abdullah Efendi şeyh mi oldu şimdi dedi, ağabeyime dedim ki, ağabey, eğer sen böyle dedim, alay verir, bir kelime daha konuşursan, benden en büyük darbeyi yersin dedim. Kaldı. Bitti. Bitti bakın. Bunlar böyle ailevi meseleler, çok konuşulmaması gerekir. Lafı gelince söylüyorum.
Benim şeyhim dedi ki bana, Yalova'dan aldım geliyorum, oğlum hanımın, konuşuyormuş dedi, şimdi boşuyorum dedim ben. Konuşuyormuş dedi, şimdi boşuyorum dedim ben. Durumsuz hafendi dedi. Yok efendim dedim, şimdi dedim boşayacağım ben. Açıyorum telefonu dedim, boşayacağım. Şeyh Efendi durdu. Oğlum sen nesin böyle dedi, ben hiçbir şey değilim efendim dedim. Sana birisi bir laf söyleyecekse dedim ben, benim yanımda benimle hiçbir iş olmaz, boşuyorum şu an dedim. Ben gelinden memnunum da, sen neden böyle diyorsun da, ben bir şey demedim de, ben şunu söylemedim de, nerede yemek yiyeceğiz dedi, evde de yemeyeceğiz dedim ben. Açtı telefon, gelin biz geliyoruz dedi, sofrayı hazırla.
Bana dedi sakın böyle bir şey yaparsan, sakın şöyle edersen bana ama, Yalova'dan Bursa'ya gelinceye kadar bana tembih üstüne tembih. Ben tık konuşmuyorum ben. Bursa'ya girdik bana dedi ki, oğlum dedi, kulağımla duymadım dedi, bir başkası söyledi dedi. Ben de hata yaptım dedi. Döndüm. Efendim dedim, kimin söylediği hiç umurumda değil. Ben dedim, hayatımı sizin iki dudağınızın ucuna bağlamışım. Eğer siz dedim, söyledi diyorsanız, şimdi boşayacağım dedim. Ben ona bakarım, çoluğuna, çocuğuna da bakarım, hepsine de bakarım. Size hiç kimse laf söyleyemez benim yanımda dedim. telefon açtı, kimi açtığını bilmiyor. Bir daha dedi, bana Mustafa Efendi ve ailesi hakkında dedi, bir konuşursanız dedi, sizi dergâhtan kovarım dedi.
Adam hanımını boşayacaktı şimdi dedi. Sizin yüzünüzden dedi. Bir hafta kaldı bizde. Her gün met ediyor. Hiçbir şey demedim. Son oldu. Bitti.
Ben dert dinlerim. Varsa problem dinlerim. Gelir bana, Adnan bir şey yaptı der, anlatır bana. Ne gördün Adnan'dan? Söyle bana. Yok. Ne gördün Hüseyin'den bana? Söyle. Yok. Ne gördün Halit'ten? Söyle bana. Ne gördün Barbaros'tan? Söyle bana. Ne gördün Ali'den? Söyle bana. Ne gördüysen Cafer'den? Söyle bana. dedikodu yok. O yüzden kardeşler asla, asla bir kardeşe gelmemezlik, etmemezlik, vefasızlık etmesinler.
Eyvallah. Kimse vefasızlık etmesin. Bir çıt kenarda durana da hizmet etmiştir bu dergâh. Bu dergâh hizmet etmiştir. Herkese bu dergâh hizmet eder. Kimse dergâh hizmet etmez. Biz hepimiz de bu dergâh'tan hizmet alırız. Biz hepimiz de bu dergâha muhtacız. Her şeyle. Biz hepimiz bu dergâh'tan öğreniriz. Bu dergâha borçuyuz. Edeb, adab, ahlak, sünnet, Kur'an, din, aşk, muhabbet, vefa, kardeşlik, dostluk, arkadaşlık. Bu dergâh'a borçuyuz. Eğer ben dergâh'a hizmet ettim diyorsa bir kimse, şeytanın almış kucağına.
Bu dergâh sana hizmet ediyor. Bu dergâh sana kıymet veriyor. Bu dergâh sana kucak açmış. Bu dergâh sana gönlünü açmış. Bu dergâh sana bağrını açmış. Bu dergâh sana sofrasını açmış. Bu dergâh sana bahçesini açmış. Bu dergâh sana muhabbet gülünü derlemiş koymuş önüne. Sen kıymet bilmemişsin. Sensin vefasız. Sensin hayırsız. Sensin gülü solduran. Sensin bahçeyi bozan. Sensin bu bahçeye yakışmayan. Böyle düşüneceğiz. Ve diyeceğiz ki ya Rabbi, ben kirimle gidiyorum oraya. Ama öyle bir kutlu mübarek dergâh ki, beni kirimle kabul ediyorlar. Öyle bir dergâh ki, benim bu kirliliğimle, bu kara yüzlülüğümle, bu benim gülümetliliğimle, bu benim dedikodurumla beni hizmet ediyorlar.
Bu ne büyük şeref. Ben her türlü eksikliği ve yanlışlığı yapmama rağmen bu dergâh bana kol kanat açmış. Bu dergâh bana bağrını açmış. Yüreğini açmış. Ben hançerlemişim, o hançerini saklamış. Ben kanatmışım bağrını, o bağrını tekrar tekrar tamir etmiş. Ne büyük dergâh. Ne büyük dergâh. Hiç kimse dergâh hizmet etmez. Buna şeyhler dahildir. Benim felsefem budur. Buna mürşidi kamilim diyenler de dahildir. Buna küçücük semazenine tut, tam mürşidi kamiline kadar. O dergâhtan hizmet alıyordur. O dergâhtan lütfedilmiştir ona. O dergâhtan ikram edilmiştir ona. İkram edilmiş.
Allah bizi onlardan eylesin. Bu metindeki mevzular yıllardır bu dergâhta sorulamayan fakat bolca pelesenek edilen mevzular olduğundan serahaten açıkça hazırlanıp sorulmuştur. Gıybet, vefa, kardeşlik ve sevgi hislerini öldürüyor. Gıybet, vefa, kardeşlik ve sevgi hislerini öldürüyor. Bu da İslam'ın asla tasvip etmediği bir haldir. Allah kullarından, birbirlerinden, hatalarından örtü olmaları istiyor. Üstelik bunun bir müminik vası olduğunu terkin ediyor bizlere. Esma bint Yezid'in rivayet ettiği, kim gıyabında kardeşinin yetini savunursa, yani gıybet edilmesini önlerse, Allah da o kimseyi cehennemden azat edecektir. Hadisi de bunun delinin niteliğinde.
Öyleyse insanlara düşen, sen kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak derken, kötülüğü savma şeklimiz asla tekrar gıybete girerek olmamalıdır. Ayetin devamında, bir de bakarsın ki seninle kendisi arasında düşmanlık olan kişi, candan sıcak bir dost oluvermiş. Ayeti fehvasınca hareket edip, gıybetten uzak durmaya çalışmak, bir de gıybetin ne olduğunu her daim hatırda tutmak. Çünkü dinimizce bu hasret imanı oturmuş, karakterli bir müminde bulunmaması gereken bir virüs olarak görünmektedir. Bölüm A, bizler dervişlik yoluna girerek birçok masarete başta üstadımız sayesinde umumiyen hep birlikte nail olduğumuzu düşünüyoruz ama bir kısım küfür ahlakından ve sıfatlarından da bir türlü kurtulamadık.
Bu küfür ahlakının bir şubesi de manevi hayatı felç eden, ittifak ve vifakı parçalayan, muhabbeti kesen, ihtilafı kördeyen gıybettir. İçtimai sırları, sıkıntıları alime, hakime, amire anlatmanın hak ve hakikatin yerini bulması yönüyle gıybet olmadığını öğrenmiş bulunuyoruz. Konumuz, alim, hakim, amir konumunda olan kimselerin haklarını, adaletin yerini bulmasında verdikleri kararlar, iştahatlar değildir. Fakat geçen hafta rahmetli Şeyh Efendi sizi gençlerin çok sevdiğiyle alakalı olarak zakirinizin alınması hakkında bir hatıranızı nakletmiş idiniz. Sorularım bu menkübeniz üzerine olacaktır. Bir, şeyhiniz gıybet mi etmiştir? Neden yüzünüze söylemedi? Çekinceler nelerdi? Bir şeyh, efendi dervişinin yüzüne bunu böyle yapma evladım.
Neden dememiştir? El anda denilmiyor, lütfeder misiniz? Şeyhimin yanında bunu söylediler mi, söylemediler mi? Geçen haftaki sohbetten tam olarak bilmiyorum. Gözümle görmedim. Kulağımla da duymadım. Ama birisi şeyhimin ağzından bana bir laf söyledi. Senin hakkında böyle deniliyor dedi. Ben o kimseye nerede dedi, nasıl dedi diye söylemedim. Bunu şeyhim mi söyledi dedim ben, evet dedim. Ben açtım telefonu, Şeyh Efendi'ye sordum. Sordum derken sormak değildi. Efendim böyle böyle demişsiniz, ben zakirliği bırakabilirim istediğiniz anda dedi. Konuyu bilir arkadaşlar. Bir, Bursa'dan bir arkadaş geldi. Şeyh Efendi, bu 93'te mi, 94'te mi oldu? O aradı değil mi? 93, 94'te.
93, 94'te gençler beni çok seviyormuş. Şeyh Efendi benim zakirliğimi alacakmış ama gençler beni çok seviyor diye almamış. Almıyormuş. Bunu birisi söyledi, kale almadım. Birisi daha söyledi, Şeyh Efendi'nin de evinde kaldığı bir kimseydi. Bunu Şeyh Efendi sana mı söyledi dedim ben, evet dedi. Sen duydun mu dedim ben, evet dedim. Peki dedim ben. Kaldırdım telefonu, selamun aleyküm, aleyküm selam. Efendim filanca filancanın yanında böyle böyle demişsiniz, filanca bana böyle böyle dedi dedim ben. Kim dediyse çok büyük yalan söylemiş oğlum dedi. Peki efendim. Efendim zakirliğim bırakmak, zakirliğim alındıysa dedim bırakmam gerekiyorsa hemen şimdi bırakayım.
Ne alakası var oğlum dedi. Devam et sen işine. Peki efendim. Kapattım. Beni Şeyh'im bağlar. Ardından o bana söyleyen adam koşa koşa geldi. Sen Şeyh Efendi'ye nasıl telefon açarsın dedi. Neden açmayacağım? Senin yanında demiş ya dedim. Kaldı bu. Senin yanında demiş dedim. Senin yanında dediyse ya Şeyh'im yalancı ya sen yalancısın dedi. Şeyh'im yalancı diyemedi. Ben yalancıyım da diyemedi. Kaldı. Çıktı.
Başka bir şahıs aradı. O da varmış orada. Önce beni neden aramadın dedi. Sen kimsin lan dedim ben de. Aynen tabirim bu. Kapat lan telefonu dedim. Edepsiz seni dedim. Nasıl yani dedi. Senin bana böyle sorgulamaya ne adamın yeter ne edebin yeter ne de dergahın yerarşisi yeter dedi. Sen kimi sorguluyorsun dedi. O arkadaş da kendisi meczup hal görüyor sözde. Onun ters duasını almak adamı batırır öyle diyorlar yani. Çökertirim seni olduğun yerde dedim. Kapat telefonu. Tak kapattı. Şimdi soruya geliyorum. Şeyh'imiz gıybet mi etti? Benim yanımda bir şey ben gözümle kulağımla bir şey duymadım. Ne olduğunu onlar biliyorlar. Ama şuradan size bir sonuç çıksın. Sizin hakkınızda bir şey söyleyecekse şeyh efendinin bir kendisi söyler bir şey.
İki şeyhin orada görevli vazifeli birisi vardır. Ben birine söyleyeceksem iki yolum var benim. Tekkede derviş, semazen, mıtırman hepsinin sorumlusu kim? Adna. Ben orada birine bir şey söyleyeceksem benim iki yolum var. Bir, ya o kimsenin direkt kendisine söylerim. Ya o kimsenin başındaki vazifelisine söylerim. Ne türlü ile alakalı bir şey varsa tahsin ederim. Tahsin kaldırırım telefonu. Tahsin böyle böyle bir problem varmış. Bu problemi hallet. Veya filanca ya şunu söyle. Tahsin var. Neden onu oraya koymuşum? Çanakkale'de bir şey söyleyeceğim. Halit var. Halit ararım. Halit bunu böyle böyle böyle yap. Halit'e bir haber vereceğim. Adnan Halit'e telefon aç. Hüseyin Halit'e telefon aç.
Cavert Halit'e telefon aç. Bunu böyle böyle yapsın. Ona da bunu söyle. Bitti. Bu usul. Hiyerarşi bu. O yüzden normalde bir şey bir şey birisine bir şey söylemenin iki yolu var. Ya bir burada anlatırım herkese anlatıyor mu? Özel birine bir şey söyleyeceğim. İstanbul'da Barbaros var. Barbaros bunu böyle böyle yapın. Bitti. Yol bu. Bunu böyle yapma evladım. Neden dememiştir? El anda denilmiyor. Lütfeder misiniz? Ben diyorum eğer bir şey denilecekse. ben bire bir bir şey varsa bunu böyle yapma diyorum. Ben derim.
Bu senin yaptığın edeb-i mu gayr derim. Bunu böyle yapma derim. Veyahut da genel sohbetin içerisinde söylerim. Vazifelilere bizatihi bir şey söylenecekse ona da söylerim. Adnan burada, Hüseyin burada. İşte Halit burada, Erkan burada. Bir de bir söylediklerim Tahsin burada. İsmail burada. Derim. Bunu böyle yapma. Derim. Burada hatalısın. Geri çık. Birisi gelir bana bir şey anlatır. Onun yüzüne derim. Burada hata yapmışım. Burada geri çık. Burada eksik davranmışım. Böyle davranma. Burada şimdi gözümün içine bakıp da kendisine bizatihi bana bir problem getiren, bir mesele getirenlere bizatihi söylediklerimi görüyorum. Bizatihi kendisini uyardıklarım elini kaldırsın.
Kaldırmamında bir şey yok. Ayıp değil, günah değil. Kaldır, kaldır. Bitti. Derim. Bu durumda gıybete kapı aralanmasıysa bunu nasıl anlayabiliriz? Kızım sana söylüyorum gelinim sen anlamış şeklindedir. Şeyh efendileri dinleyenler midir esas muhatap? Bu tür hadiselerde yani tasavvufi bir eğitim yöntemi budur denilmesi doğru mudur? Düşüncelerinizin lütfeder misiniz? Ben bunu tasavvufi yöntem olarak kabul etmiyorum. Benim kabul ettiğim yöntem şu. Benim uyguladığım ve bildiğim yöntem de bu. Ben birisine bir şey söyleyeceksem yüzüne derim. Der bir şey diyeceksem. Rüyamda görmüşüm derim.
Zikrullah da bana bir şey söylemişler derim. Benim direkt diyecek olduğum şeyler. Hiç esirgemem. Bunun pozitif olanı da derim. Negatif olanı da derim. Bir şey göreyim derim ben. Cenab-ı Hak bana bir şey göstersin. Mustafa Özgürlüğü bu sana ait değil. Bu umuma ait derim. Geçen hafta zikrullah alakasında Allah'ı sevenler burada toplanmış.
Allah'ı sevenler burada. Hani Allah'ı sevenler nerede diye bana söylendi. Bunu değişik bir şekilde söyledim. Derim bunu. Zikrullah alakasına herkes gelsin, her şeyini bıraksın derim. Bunu derim. Ama insanların hatalarını, kusurlarını takip edecek noktada da değilim. Bir şey söylemişler. Söylerim onu. Veya birisi geldi bana bir şey danıştı. Bunu da yanlış yapmışsın, hatalı yapmışsın derim. Usulü din çerçevesinde bu işin hakikaten nedir? Dinin özüne ve hayırlı işlerin ruhuna uygun anlayabileceğimiz bu hususlardaki görüş ve değerlendirmenizi lütfeder misiniz? Dediğim gibi bu mesele. Ben karnımdan konuşmayı sevmem.
Benim usulüm bu değildir. Karnımdan ben kendi kendime laflamam. Benim adetim değildir bu. Ben derim birisine bir şey söyleyeceksem. Hiç ama. İçimdekini ben ona derim. Kardeşim senin bu yaptığın doğru değil. Bundan uzak dur. Sen bu yaptığınla yanlış yaptın derim. Bundan uzak dur derim. Veya kendisi bir şey yaptıysa gelip bana bir şey söylediyse ben bunu hakikat olarak böyle görüyorum. Ve böyle uyguluyorum. Veya insanlar eşleriyle, işleriyle, aşlarıyla alakalı bana gelip danıştıklarında ben kendim onların üzerinde gördüğümce, kendimce söyleyeceğimi söyler. Bu bölümü de alayım da geri kalanını haftaya bırakayım. Mütakip sohbetlerinizde ise eksiklikleri ve yanlışlıkları ferdi planda olanları umumileştirerek örneklemelerle ortaya anlattığınızı ve bu tarzın sünnet olduğunu ve sohbeti dinleyenlerin üzerine alınması gerektiğinde bunun da tedavi yöntemi olduğunu öğrenmiş idik.
Hataların ve eksikliklerin tadilat edilmediğinde ise ilgili kişiye haber uçurduğunuzu da bilahare söylemiş idiniz. Bu usulün hikmetinin, o dervişin, o eksikliğinin giderilmesi ve hatasının tadilatı olarak yaptığınızı anlatmış idiniz. Haberi daha başka kişilerin duymaları olma riski olabileceğinden, umumun duyabilmesi o kişinin birçok gizli yöne ve bilgiye muttali olmasından dolayı ayrı bir tenakuzlar teşkil etmektedir. Şimdi soru 4. Haber uçurma şeklindeki uygulamanın ve esası nasıldır? Bu yöntem nasıl ve nereden intikal etmiştir? Ne çözülme ne derece katkısı olmaktadır? Burada benim uyguladığım mesele şudur. O kimsenin zakiri, o kimsenin çavuşu, o kimsenin başındaki kimseyle alakalı ona derim ki böyle böyle yapmasın ona söyle. Az önce dediğim gibi.
Bunun bir yöntemin bir pozitif noktası vardır. Pozitif noktası şu. Doktora desem ki, doktor bunu böyle böyle böyle böyle yapma, doktor vay şeyhim benim yüzümle bunu söyledi deyip ters tepki duyabilir doktordan. Doktoru kaybetmektense Halit, doktora bunu ince bir şekilde, yumuşak bir şekilde böyle söyle ya. Doktor bunu böyle yapsın. Bu bir eğitim metodu. Bu haber uçurmak değil. Hani haber uçurmak ama haber uçurmak değil. Bu insanların, şahısların kendilerince, kendi değerlerinde olabilecek olan bir şeyler. Birisinin böyle yüzüne söylersen o çak alınıp kırılabilir. Onun dolaylı.
İnsanlar çünkü normalde başlarındaki vazifeliğiyle daha fazla samimidirler. Örneğin doktorun benden çok samimi olma ihtimali çok azdır. Bunu anlayışla karşılarım ben. Doktor Halit de daha fazla samimidir. O arkadaşlarla daha fazla samimidir. Bana karşı daha resmidir onlar. Normaldir bu. Semazenler bana karşı resmidirler. Ama Adnan'a karşı biraz daha, Adnan'a karşı yarı resmidirler. Ali'ye karşı daha az resmidirler. Örneğin, Hacı Erkan'la daha rahat konuşur herkes. Ama ben daha rahat konuşamayabilir. Normal. Otobüste bir yere gidiyorsunuz. Ben olmuş olsam orada kafalarına göre şarkı söyleyemezler, türkü söyleyemezler, yiyip içemezler, oturup kalkamazlar, şakalaşamazlar.
Oraya bir disiplinden fazla, disiplin değildir artık o. Ağır bir ciddiyet biner oraya. Ya beş saat yolculuk yapacak o kimse. Beş saat ben şeyhimle beraber otobüs yolculuğu yapmış bir insanım. Nevşehir'den İzmir'e gelinceye kadar otobüste bir cid çıkmaz. Herkes patlıyor yalnız durduğu yerde. Bilirim ben o hali. Ben arkadaşlarla beraber yolculuk yapmak istemez miyim? İsterim. Ama en fazla bir saattir orada yolculuğun senin. İkinci saat oraya insanlara bir ağırlık çöker. Bu da onun gibi bir şey. Ona o arkadaş daha samimi, daha yakın onunla, ona böyle tatlı tatlı söyler, o nefsine vurmaz orada. Bu zaten özel mahrem meseleler girmez bu işlerin içine. Mahremiyetle alakalı değildir bunlar.
Haber uçurma şeklinde aracılık eden kimse nemmanlık yapmış olmuyor mu? Emri veren şeyh efendi, dervişini zor durumda bırakmıyor mu? Bu durumu nasıl anlayabiliriz? Aslında bu nemmanlık değil. Laf kovuculuk değil. Ona demiş ki, Halit bu kardeşe bunu böyle böyle söyleyiver. Yapmasın. Ama bu o kimsenin dergahla alakalı olan, ilişkilerinde dergahla alakalı olan hizmetleriyle alakalı. Örnek işte, desem ki, doktor çarkı atarken ayağını fazla kaldırıyor. Halit, söyle doktora çark atarken, örnekliyorum ha, öyle bir şey takip ettiğimden veya gördüğümden değil, doktor sende nefis yapma yani. Örneklemek için söylüyorum. Yani bunu Halit ona söylese bu nemmanlık değil. Bunun gibi.
Haber uçurma yöntemi gıybete girmiyorsa, usulü din ve usulü fıkıhta izahatı nedir? Faydası olsa bile zarardan kaçınma yani haramı terk helaldan öncedir. Edile-i şeriye fehvasınca konu hakkında değerlendirmeniz nelerdir? Açıklayıp lütfedermişsiniz. Bu mesele de bitti böylece. Geri kalanına inşallah önümüzdeki hafta devam edelim. Şurada bir şey var, bunu da açıklamak istiyorum da o yüzden. Dergahımızda son yapılan istişarelerde görevlilerde değişiklik oldu mu? Halife, imam, nakip, çavuş gibi olduğunu bilmiyorum. Bay bayan birçok kardeş, bir kardeşimizi rüyalarında dervişlere sohbet ederken görmüşler. Görmüşler.
Bu soruyu soran görmemiş demek. Rüya ve hallerin yolumuz için delil olduğunu söylüyorsunuz. Evet. Tasavvuf yolunda bir salikin dergahın şeyhinin makamında sohbet etmesi ona halifelik verildiğinin delili değil midir? Ne kadar güzel siz bu hali ve rüyayı yorumlamışsınız da. Eğer böyleyse bu kardeşimizin halifeliğini neden açıklamıyorsunuz? Kendisi bunu heyecanla bekliyor. Bak buraya es geçmişim az önce ben. Heyecanla beklesin de ağzıma. Heyecanla bekleyince pişer insan. Herhalde heyecanla bekleyenler burada değiller. Evet.
Bu güzel bir yazıydı. O yüzden okumak istedim son fasıl. Böyle ağır bir mevzudan böyle latife çıksın dedim üzerime. O yüzden Allah bizi affetsin inşallah. Bizim dergahımızda usuldür. Bundan sonra usul yani. Allah herkese hayırlı ömür versin. Amin. Bana bir emir gelmediği müddetçe ben bu dergahda halife şu, şeyh şu, işte şu bu demeyeceğim. bana bir emir gelirse o emri yerine getirir. Bu emir ya direkt Hazreti Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri'nin ağzından olur. Ben ona layık değilim.
Belki de o bana söylemeyebilir. Tam layık olamadığımdan. Belki de Hazreti İsa Aleyhisselam söyler. Ben kendimi ona da layık görmüyorum tabi de. O yüzden ben o tip şeylere layık olmadığımdan herhalde bunları bana söylemezler. Ama velev ki lütfederler, layık görürler, bu fukara ile görüşürlerse bugüne kadar söylediklerini onları nasıl emir telakki edip yerine getirmeye gayret ettiysem onu da emir telakki eder.
Eğer onu kenara koyma gibi bir lüksüm olmaz. Bugüne kadar bile bile göre göre onların söyledikleri herhangi bir şeyi kenara koyma gibi bir lüksüm olmadı. Bunu büyük bir edepsizlik, büyük bir küstahlık olarak görürüm. Hatta bunu küfür olarak görürüm kendi dairemde. Bunu kendi çapımda, kendi dairemde bunu küfür olarak görürüm. Ve ona inanırım. Eğer bir kimseye Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri zuhur edip tecelli edip onun rüyasında bir şey söylerse onun yerine getirmemesi, onu icra etmemesi, onu tecelli ettirmemesi kendi üzerinde bile bile küfür olarak algılarım.
O yüzden eğer dergahımızda böyle birisi var ise biz körüz, görmemişizdir. Allah bizim körlüğümüzü, bizim bu noktadaki aymazlığımızı Cenab-ı Hak hayra çevirsin inşallah. Kardeşlerin rüyalarda böyle görünmesi o kardeşlerin inşallah salih insanlardan olduğuna işarettir. Muhakkak belki de halifedir.
Kardeşler rüyalarını görüyorlarsa rüyanın hakikatini reddetme noktasında değiliz. Gönlümüz ister ki bunu canı gönülden söylüyorum inanarak da bütün kardeşler o salih insanlardan olsunlar ki salihlerden diye düşünüyorum hepsi için, hepiniz için. İsterim ki hepiniz Cenab-ı Hakk'ın has kullarından olun. İsterim ki hepiniz Cenab-ı Hakk'ın o yüceler yücesi peygamberinin dostu olun.
Ve o Hazreti Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleriyle sohbet etme, onu görme, ondan dua alma, onunla beraber hemhal olma, onunla beraber yol gitme lütfuna inşallah mahzar olun, erişin. Yoksa bize böyle bir tebligat, böyle bir emir verilir de yapmaz isek tekrar tekrar bunun altını çizerekten söylüyorum, kendimi küfür ehli gibi görürüm.
Çünkü ben Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerine itaatin sadece zahiri sünnetleriyle değil, sahih rüya, sahih hal noktasında da o kimsenin itaat etmesi gerektiğine inananlardanım. O yüzden ama bana söylerler diye böyle bir kendimi bir noktada görmek benim için de küstahlık olur.
Ama lütfederler, ikram ederler, bize böyle bir şey söylerlerse biz bir postacı olamayız ama o postacılığımızı da yerine getireceğiz inşallah. Allah bizi affetsin. Ama o kardeşin heyecanı varmış, o kardeş de söyleyin, bunu yazan heyecanını yitirmesin. Kimse heyecanını yitirirse batar çünkü.
Kardeşimiz batmasın. Bizim yolumuzda şeyhli kalifelik yok. Onu söyleyecektim, yarım kaldı. Böyle bir şey söylemeyi kendimce hesaplamıyorum. Yolumuzun böyle bir adabı olsun istemiyorum. Ama böyle bir emir gelirse de bunu reddetmek mümkün değil. Ama en selametli yolun o kimsenin kardeşlerinin rüyalarını da görerekten o kimseye biat etmesi, o kimseye tabi olmasıdır.
Benim bildiğim doğru bu. Bana şeyhim Mekke'de ömre esnasında elimden tuttu, Kabe'yi de şahit etti bana. Mustafa Efendi oğlum dedi, ben vefat ettikten sonra asla oldum deyip de orta yere çıkma dedi. Ben emredersiniz efendim dedi. Oğlum sakın bana şöyle şöyle görev verdiler deyip de meydana çıkma dedi. Emredersiniz efendim dedi. Oğlum sana vasiyet ediyorum dedi. Bütün dergaha, bütün kardeşlere dedi. Ben öldükten sonra bunu ilet ve duyur dedi. Buyurun efendim dedim ben. Oğlum her türlü laf, küf, dedikodu, gıybet çıkar, herkes bir şey söyler dedi.
Sen beni seven, beni dinlen dedi bana. Onun tabiriyle. O Nevşehir şivesiyle. Sen herkese şunu söyleyeceksin Mustafa Efendi dedi. Herkes istihara yapacak. Rüyasında gördüğü kimseye gidip intisap edecek dedi. Emredersiniz efendim dedi. Benim bildiğim buydu. Benim şeyhimin direkt ağzından bana söylediği buydu. Ben dervişliği öyle algıladım. Öyle anladım. Ben şeyhimin ağzına baktım. Ben şeyhim bir yerde bir şey söylemiş, bir şey söylememiş. Bu beni bağlamadı. Beni bağlayan bir şey varsa ben açtım telefon kendisine sordum. Veya beraber olduğumuzda direkt kendisine sordum.
Ben dervişliği öyle algıladım, öyle anladım, öyle dinledim, öyle uyguladım. Şeyhim de bana elimden tuttu, benim Beytullah'a doğru döndürdü. Böyle el ele tutuşuk yürüyorduk zaten. Beytullah şahit olsun Mustafa Efendi dedi. Şahit olsun efendim dedim ben. Mustafa Efendi Beytullah şahit olsun oğlum dedi. Şahit olsun efendim dedi. Üçüncü sefer söyledi. Beytullah şahit olsun dedi. Şahit olsun efendim dedi. Beytullah'ın şehadeti şehadettir. Şahitliği şahitliktir. Beytullah mahşer yerinde süslenip getirilir. Süslenip getirildiğinde Beytullah kendisini Allah için tavaf edenlere şahitlik eder. Ve Beytullah aynı zamanda da kendisini tavaf edenlere şefaatkar, şefaatçilik eder.
Der ki ya Rabbi beni Allah için ziyaret edip senin için tavaf edenler cennete girmedikçe ben de cennete girmem der. Ve Beytullah'ı Allah için ömrü hayatında bir sefer dahi tavaf edenler Beytullah'ın şefaatiyle cennetlik olurlar inşallah. O yüzden onun şefaati hak olduğu gibi şahitliği de haktır.
O yüzden ben de şeyhimin bana vermiş olduğu bu tavsiyeyi, bu emri, bu hücceti, bu delili şeyhim vefat ettiğinde bütün herkese söyledim ve açıkladım. Bütün bölgelere, beldeleri, bunu söylediğime, bunu anlattığım cd'leri de gönderdim. Arkadaşlara cd çektirdim, bunları gönderdim. Tabi onlar dinletmediler bile oradaki kardeşlere. Bunu da biliyorum dinletmediklerini. Ben bütün arkadaşlara da o zaman dedim ki istihara yapacaksınız, rüyanızda kimi görüyorsanız gidip ona intisap edeceksiniz. Bu kadar basit. O yüzden şimdiden söylüyorum. Eğer bir emir vaki olur, birini tayin ettirlerse eyvallah. Ama böyle bir emir vaki olmaz ise istihara yapacaksınız, rüyanızda gördüğünüze gidip intisap edeceksiniz.
Hatta şimdi bile rüyanızda bir şeyhi görürseniz, sahih bir şekilde Hz. Peygamber Efendimiz size bir yeri bir şeyi emrederse helallaşıp gidebilirsiniz. Yolun içerisinde bu da var. Ben tasavvufu ilk çıktığı zaman ki 1200 yıl önceki sufili anlayış olarak, idrak olarak 1200 yıl önce, 1300 yıl önce, 1100 yıl önce nasıl yaşandıysa o anlayışla yaşama taraftarı olanlardan.
Nasıl Şah-ı Nakşibendi'nin bir sürü şeyhi var ise, Beyazıt-ı Bestam'ın bir sürü şeyhi var ise, sizin de manuviyatınız bol olsun, manuviyatınız geniş ve derin olsun, sizin de öyle şeyhiniz olabilir. Allah bizi affetsin.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.