mustafaozbag.org

313. Mustafa Özbağ Efendi Dergah Sohbetleri

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Dergâh Sohbetleri · 23 Kasım 2012 · 1:00:43

Senin yüzün, senin yüzün, senin yüzün. Ormancı Mustafa Fenerbahçe'nin terbiyesinde bulunmuş bir veliydi.
Veliler, kalıp ayet-i kerime, sabittir, siz onlara ölün demeyiniz. Onlar haydılar. Yani yaşarlar. O yüzden, üstadımızın rüyada görülmesi, onu rüyada görmek, bu noktada sahiptir. Ehli, sufi, velili, manen, ispat edilmiş olan kimselerin, şehrine ve şemaline şeytanın girmeyeceğini fikir etmiş. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, kendi şeklinin ve suretine şeytanın giremeyeceğini beyan etmiş.
Aynı zamanda, zayıf hadis olarak, hadisçiler bu yorumlarla, ama bunun zayıf hadis olarak yorumlansa dair böyle itaat edilmesi, böyle anlaşılması eksiklik değildir. O zayıf hadiste de benim ve halifelerimdir. O yüzden, veliler de, hasret-i peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin halifesi konumundadır.
O yüzden, velilerin de, mürşid-i kamilerin de, bu manada, şekline, suretine şeytan giremez. O yüzden, Allah rahmet eylesin, Şeyh Efendi Hazretleri'nde biz inanıyoruz ki öyle bir kimseydi. O yüzden, rüyada görülmesi hak ve hakikattir. Rüyada bir şey söylemesi, bu noktada o kimse için hak ve hakikattir. Allah rahmet eylesin, Şeyh Efendi vefat edeceği zaman da, herhangi bir kimseye işaret etmemiştir.
Ve bana söylediği bir söz verdim, baş başaydı, oğlum herkese söyle, isten ne yapsın lan? Tüm rüyalarını da görüyorlarsa ona intisap etsinler dedi. O yüzden, arkadaşlar istihare yaparlar, bu manada, kimi rüyalarını da görürlerse ona intisap ederler. Vefat etmiş bir şeyle intisap edilir mi? Hayır. Bir kimsenin üstadı vefat ettiğinde, bu noktada istihare yapan, istişare yapan, rüyasında gördüğü veya kalbini unutmayın olduğu bir kimseye gider, intisap eder.
Bu da üstadımızın sözüdür. Şeyh Efendi, Allah rahmet eylesin, vefat etmiş bir şeyle intisap edilmemesi gerektiğini, bir kimsenin üstadı vefat ettiğinde, istihare veya istişare yaparak da, bir üstada bağlanması gerektiğini söyler ve emreder. Söyler ve emreder. Bizim bildiğimiz bu, bu noktada. İnşallah o rüyasında Şeyh Efendi Hazretleri'ni gören kardeşler, istihare yapacak inşallah. Cenab-ı Hak ona hayırlı ve doğru bir kabul göstersin işasını. Namazda vesvesenin engellenmesi nasıl olurdu? Vesvese genel manada bizlere gelir. Bunun sahabe de bu noktada vesvese düşmüş. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine gelmişler.
Ona münacat etmişler. Böyle böyle bize ibadet esnasında vesvese geliyor diye. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem adı bunun imanlarından dolayı olduğunu ve şeytanın imandan dolayı insanın vesveseye düşürmeye gayret ettiğini söylemiş. O yüzden de kimse namaz kılarken, zikir yaparken, oruç tutarken, tefekkür ederken, rağlıta ederken veyahut da işte bir hayırlı amelle iştigal ederken, hayırlı bir yoldayken, hayırlı bir iş işlerken, şeytan ona vesvese verir.
Bu vesvese sadece namazda değildir. Sadece zikirde değildir. Sadece Kur'an okurken değildir. Bu insanın bütün hayatının içine alan, bütün hayırlı işlerinde şeytan ona vesvese verir. Bütün hayırlı işlerinde. Bütün hayırlı işlerinde. Biz Bayındır'dan Allah rahmet eylesin, Şeyh Efendi'ye giderdik. İşte türenler de gelirdi.
O bölgeden insanlar gelirlerdi. Ve insanlar oradan, Şeyh Efendi Hazretleri yanından çıktıktan sonra, Şeyh Efendi'nin yüz mimiklerinden, söylediğinden değil, kendilerine o kadar çok vesveseye düşerler, bir şeyler çıkarırlardı ki, hayretle dinlerdi, izlerdi, ben onları. Veyahut da Şeyh Efendi başka bir şeyden başka bir şey söyler. O kimse kendi kendisine vesveseye düşer, ondan kendine paye çıkarır, kendine bir şey çıkarır. Vesvese her yerde, her şekilde şeytan onu sizin etrafınızda, bizim etrafınızda hazır ve nazır bir şekilde bekletirir. O yüzden bu sohbette de bir kimse burada oturduğunda, burada da ondan şeytan vesvese verebilir. Namazda da verebilir, oruçta da verebilir, zikirde de verebilir.
Bir arkadaşını ziyaret etmeye giderken verebilir, annesini babasını ziyarete giderken verebilir, eşiyle ilişkilerini de verebilir, çocuklarıyla olan ilişkilerini de verebilir. Samimi arkadaş, dost arasında vesvese verebilir. Şeytanın işi o. Sakal bırakmanın, takke, sarık takmanın imzası nasıl olur? Daha önce sarık bırakıp, sarık bırakıp takke takıyordum. Lakin etrafımdan sürekli öngü almak beni şüpheye düşürdü.
Boşuma gitti. Tabii ki iltifat almak ve bu vesveseye dönüştüm. Kendi kendime şüpheye düşmeye başladım. Acaba takke ve sakalı sünnet olduğu üzere mi takıyorum? Yoksa iltifata mazul kalmak hoşuma gittiği için mi diye çok incendir ettim ve sakalımı kesip takkeyi çıkardım. Şimdi yine aynı duyguları yaşamaktayız. Sakal bırakmak sünnettir. Şu şekilde takke ve sarık sarmak. Bu şekilde. Ve bunun değişik şekilleri olabilir bu noktada. Bu da sünnettir. Bu şekilde dışarıda dolaşmak devrim kanunlarına aykırıdır. Bu şekilde dışarıda dolaşmak Osmanlı hukukuna da aykırıdır.
Devrim kanunları değil de daha gerisi de var. Osmanlı'da sarık ve takke yasaklanmıştır. Osmanlı'nın son batılılaşmasıyla beraber sarık ve takke yasaklanmış. Cübbe yasaklanmış. Devrim kanunlarına gelininceye kadar Osmanlı'da bunlar zaten aslında hukuken yasak. İstanbul'da kısmi yerler uygulanıyor ama taşla da uygulanması mümkün olmayan şeyler. Ama yasak var mı? Var. Büyük şehirlerde batılılaşma sevdasında olan bir paşa oraya atama yapıldığında o paşanın etrafında, yakın mahallerde bu tür zulümler Osmanlı'da da olmuş. Osmanlı'da takke saran, takke takan sarık saranlara dipçi kurmuş. Osmanlı'yı met ediyoruz derken bunları da görmemezlik söz konusu değil. Osmanlı'nın içerisindeki batılılaşma sevdamları, Jön Türkler, Masonlar, İttihat Terekkiciler ve İttihat Terekkici Paşalar, İttihat Terekkici Devlet Erkanı, Masol Devlet Erkanı bu insanlara bu noktada zulmetmiş.
Bu, Cumhuriyet kanunlarıyla perşinlenmiş. Husis'in Kılık Kıyafet Kanunu'na çıkarılmış, Kılık Kıyafet Kanunu'na göre takke ve sarık takmak bu noktada yasaklanmış, cübbe giymek yasaklanmış. Bunu sadece din adamları adına koymuşlar, onlar da camide ancak diyebiliyorlar. Tabi bunun şimdi bir yönü var. Eğer bir kimse bu noktada ben sünnet işleyeceğim diyerekten normal gündüz saatinde de takke ve sarıyorsa ve bunu gerçekten bir sünnet noktasında yapıyorsa biz ona söyleyecek bir sözümüz yok.
Bir kimseye bizim elimizde bir derece yok ki kafasına koyalım bunu sünnetten mi yaptın, gösterişten mi yaptın, böyle bir derdimiz de yok. Allah rahmet edilsin. Bizim Üstadımız bu noktada ders anında, namaz zamanında sarık ve takke takılmasını tavsiye eder. Dışarıda illa ki sarı sarcanız, takke sarcanız diye bize bir tavsiyede bulunmalı.
Bizim bu noktadaki ölçümüz bu manada sünnet olduğu inancıyla bir kimse kendince bunu yapmaya gayret ediyorsa bizim ona söyledik bir lafımız yok. Ama Sufiler, Sufi derdiyesi noktasında eğer üzerinde bir Sufilik alameti olur da insanlar onu çok met ederler, çok överlerse bu met edilmeden ve övülmeden dolayı kendi nefsine bir şey geleceğini düşünerekten Sufilik alametlerinden uzak dururlarmış.
Bu ilk Sufilerin durum, sonraki Sufiler kendi yollarını beyan edecek, kendi durumlarını ve konumlarını beyan edecek alametler üzerlerinde taşımışlar. Mesela Haydarilerin bu önlerinde çizgiler vardır. Bu çizgiler mesela işte iki tane olursa Derviş Haydarisi, işte dört tane olursa Nakibül Gabbâ Haydarisi, beş tane olursa Nakibül Gabbâ, altı olursa Halife, yedi olursa Şeyh Haydarisi olmuş olur.
Böyle bir şey çıkarmışlar, usul ve kaide çıkarmışlar, bunu bir ritüel haline getirmişler. Allah rahmet eylesin, Şeyh Efendi Hazretlerinin iki tane vurdu önünde çizgisi. Mustafa Efendi oğlum, biz derviş olamadık da derdi, onun Haydarisi, Derviş Haydarisi'ydı. Oysa bazı abilerimiz, kendi bulundukları noktada işte Nakibül Gabbâydı, Nakibül Gabbâydı gibisinden Haydarilerini kendilerine özelliklerini de Şeyh Efendi Hazretleri onlara da neden diktirdiniz böyle demezdi yani.
Onları men etmezdi. Bu noktada sonraki Sufiler hem yollarını hem de kendi konumlarını belirleyince bazı alametlerin üzerlerinde taşımışlar. Bu da yol mudur, bu da yol mudur. Eleştirilecek bir şey bilir, hayır. Eleştirilecek bir şey bilir, hayır. Ama ve lakin namsız, nişansız olmak her zaman için uygulur. Sakala gelince sakal bırakmak sünnettir.
Ama Sufiler kendi içlerinde bazı sünnetleri işlerken dahi bunun hakkını verir miyim, veremez miyim diye düşünüp rüyalarındaki gördüklerine göre yaparlardı. Rahmet eylesin Şeyh Efendi'ye gelirdi bir kimse, efendim ben rüyamda kendimi sakallı gördüm, sakal bırakmışım derdi. Onun konumuna göre, onun rüyasına göre ya sakal bıraktırıldı ya da bıraktırmadı. Evladım sen daha sakal bırakma derdi. O da sakalın bir eksiklik değildi onun için. Sakal bırakma demesi ona bir eksiklik değil. Sen biraz daha, sen bilirsin ama biraz daha dursun derdi. Mesela bana hiç sakal bırak demedi. Ben de hiç sakal bırakayım mı demedim. Ben rüyamda baktım bir gün, sakallarımı oturmuşum berberde, tıraş ettiririm.
Bir tutam bırak benim sakallarımı diyor. Sakalımı bırakmışım, kendimi sakallı gördüm. Allah rahmet eylesin Şeyh Efendi'ye telefon açtım efendim rüyamda böyle böyle gördüm dedi. Rüyamda da bir tutam kes, sünnet miktarı kes dedim merbere dedim ben. Maşallah oğlum Allah mübarek etsin, sakalım koy şimdi. Biz de sakalımızı öyle bırak. Ama biri kimseye, şimdi diyeceksiniz ki sen birisine sakal bırak der misin? Ben kolay kolay demem. Dediğim kimse için özel bir şey vardır. Onun için özel bir noktada ona dedim sakalını bırak diye. Ama kardeşlere mümkünse, müsaitseniz, resmi bir işte çalışmıyorsanız, çalıştığınız yerlerden makimse siz bıyık bırakmaya gayret edin.
Hiç olmazsa sakalımızı kirli sakal bırakmaya gayret edin. Pırıl pırıl olmaya çalışmayın. Ama bir yerde memursun veya bir yerde çalışıyorsun, oradaki iş yeri büyük kural koymuşsun. Sakal diyip bırakmayacaksın diye. Onlar insanların kezlerine ait bir şeyler. O yüzden bu noktada bir Müslüman gel git yaşamaktansa, bunlar hoş şeyler değil çünkü. Orta yolda gitmek lazım. Yani bir gün şalvarla, sarıkla, sakalla, cübbeyle dolaş, ertesi gün kes, bu biraz sıkıntılı. Mesela 28 Şubat'ta bunu yaşadı insanlar. Birden ortalıkta sakallılar, sarıklılar, cübbeliler ortalıkta dolaşır hale geldi. Bir düdük çaldı, herkes sakalı, sarıklı, cübbeyi bıraktı bir kenarda. Bu da çok uygun bir şey değil.
O yüzden herkes kendi durumuna bakarak orta yolda yavaş yavaş ilerlesin inşallah. Kibir ve ukalalık tedavisi için ne önlenirsiniz? Bilmiyorum deyin, kimseye tepeden bakmayın yeter. Bütün insanlık tarihinde en büyük sıkıntı insanların bilmesinden kaynaklanıyor. O çok biliyordur her şeyi. O çok zekidir, o çok akıllıdır, o çok okunmuştur. O çok yaşamıştır. O çok bilgilidir. Onun bilmediği hiçbir şey yoktur. Onun anlamadığı hiçbir şey yoktur. O olsa öyle bir yapardı ki, onun ayakta hiç kimse yoktur. Allah muhafaza eylesin.
En namuslu, en dürüst, en düzgün, en çalışkan, en bilgili, en her şeyin eni ondadır. Allah muhafaza eylesin. Dervişik ise hiç öyle değil mi? Derviş gönülsüz gerek. Gönülsüz olan bir derviş Allah'a dost olur. Allah bizi onlardan eylesin. Mesnevi'de Hazret, az geçmiş ailerinde tövbe etmeye kalkışar. Şu tövbe etmekten ne vakit tövbe edeceksin? Onu söyle buyuruyor. Tövbenin tövbesi nasıl olur, açar mısın? Bunun değişik noktalardan bakmak olur. Senin tövbenin de tövbeye ihtiyacı der bir yıldır. Veya tövbesinde samimi durmaz. Tövbesinde istikamette olmaz.
Tövbesinde istikamette olmayınca, o tövbe de yalancı olmuş olur. Hakikatta. Hakikatta yalancı olunca onun tövbesine de tövbe gerekir. Tövbe etmek ne demektir? Ya Rabbi, ben bir daha gıybet işlememeye söz verdim. Ne kadar gıybetten dolayı benim günahım varsa beni affet. Hâlâ. Bunu söyledikten on dakika sonra sen yine gıybet ediyorsan, senin az önceki tövben yalan bir tövbeydi. Yani yalan söyledi. Ben bu günahımdan geri döndüm derken geri dönmemişsin. O tövbenin de tövbeye ihtiyacı var. Veyahut da ben Ya Rabbi, söz veriyorum bundan sonra ben asla bir kardeşimi kırmayacağım.
Söz veriyorum bundan sonra ben asla eşimi dövmeyeceğim. Söz veriyorum bundan sonra ben asla çocuklarıma zulmetmeyeceğim. Söz veriyorum bundan sonra ben hırsızlık yapmayacağım. Söz veriyorum bundan sonra ben dolandırıcılık yapmayacağım. Söz veriyorum bundan sonra ben hiç kimsenin hakkında tecavüz etmeyeceğim. Söz veriyorum bundan sonra ben hiç kimseye hakkımın hukukumun dışında davranmayacağım. O kimse söz verdi, tövbe etti geri döndü. Bir daha o günaha geri dönmezse Cenab-ı Hak onun o geçmiş günahlarını hayra çevirdi. Şeyh Efendi Hazretleri'nin dediği gibi tavuk tövbesi yaptı da daha ilk daha karşılaştığında tövbesini unuttuysa o tövbenin de tövbesi gerek. Tavuk tövbesine Tavun tövbe, Şeyh Efendi Hazretleri öyle derdi.
Onun tavuk dedi derdi, karnı acıktınca gider necis ya. Necise gagası bulaşır, karnı doyduktan sonra necis de başlar gagasını yere silmeye. Tövbe yarabbim bundan sonra çok affedersiniz bok yemeyeceğim der. Allah rahmet eylesin Şeyh Efendi derdi, evladım tavuğun karnı acıktıncaya kadar gene derdi. Tavuğun karnı acıktı mı gider yine o necaseti yer der. Tövbelerimiz tavuk tövbesi gibi olmasın der. Bu da onun gibi. Biz şimdi herhangi bir günahımızı hayran gibi, kusurumuz hayran gibi, hatamıza biz tövbe ediyoruz. Ama tövbemiz tavuk tövbesi gibi oluyor. Allah bizlere affetsin. Bir şeyle karşılaşıncaya kadar onunla karşılaştık mı, Cenab-ı Hak bizi affetsin, biz tövbemizi yerine tutamıyoruz.
Allah-u Aleyhi Hazret-i Mevla'nın bunu kastetmiştir. Bir de cömertlik yüzünden elinde mal kalmazsa, Allah'ın lütfu nasıl olur da seni ayaklar altında bırakır buyuruyor. Ya eksilip bitecek ya da ileride lazım olur diye harcayamıyoruz. Bu yolda bu durumu nasıl aşarız? E cömertlik yolunda vesvese veren de şeytandır. Hayırlı işte her güzel işte vesveseyi veren şeytandır.
Cömertlikte de şeytan vesvese verdi insana. Kendi kendisine haklı gerekçeler koyar. O haklı gerekçelere o kimse haklıyla bakar, kendinceden doğru. Onun için haklı gerekçedir o. Ve o kimseye makul gelir o haklı gerekçeler. Yani o kimse kendi kendisine bunu tefekkür ederken, kendi kendisine bunu hesap ederken, kendince haklıdır. Şeytanın işi olur. O yüzden cömertlik yapan Allah, biri on veriyor ya en az. Ama insanın o gözüne görünür, o biri veremez. Şems ile Mevlana arasındaki bağlaşmaya kördür diyebilir miyiz?
Diyebiliriz. Müritle mürcidin arasındaki muhabbet, hiç aradan nefes çıkmayacak şekilde olmalı. Ama öyle bir muhabbet çok zor sağlanır. Nefis şeytan bırakmaz insanı. Ama Hz. Mevlana'da ve Şemseddin-i Tevriz arasındaki muhabbet, işte bu köylü muhabbetlerden bir noktaya gelmiştir.
Hz. Mevlana, Şemseddin-i Tevriz Hazretleri üzerinde hiçbir zaman soru işareti olmamıştır. Hz. Mevlana'da. Ve Hz. Mevlana, Şemseddin-i Tevriz Hazretlerine gözünün gönlüğü görmediği her şeyden fazla sever ve ithal eder. Yalanındaki muhabbetimiz kördür diyebilir miyiz? Her cevap diyebilir miyiz? Aşk çile çekmekse, ötesi nedir demiş. Ötesi mi diyecektir, ötesi mi diyecektir, öncesi mi diyecektir diyebilir miyiz? Aşk çile çekmek değildir. Biz çile çekmek olarak görürsek, aşkı kötülemiş olur. Her kez aşıklığı çile çekmek olarak görürler. Veya çile yolu olarak gösterirler.
Gelmesinler diye. Kalabalık etmesinler. Gösterenler gelip de burada boş kalabalık yapmasınlar. Bakın burada bir zorluk var, bakın burada bir sıkıntı var, bakın burada bir çile var. Kimisi İbrahim Aleyhisselam'ın ateşini koymuş ortaya. Kimisi Yusuf Aleyhisselam'ın kuyusunu koymuş ortaya. Kimisi Musa Aleyhisselam'ın başındaki sıkıntıları koymuş. Kimisi sohbet esnasında İsa Aleyhisselam, Davut Aleyhisselam'ın kıssaları anlatır. Hüd Aleyhisselam'ın kıssaları anlatır. Hüd Aleyhisselam'ın kıssaları anlatır. Salih Aleyhisselam'ın kıssaları anlatır. Geçmiş sahabelerin kıssaları anlatır. Hüd Aleyhisselam'ın kıssaları anlatır. Hüd Aleyhisselam'ın kıssaları anlatır. Cüneyli Bağdalı, Maruz Hükerteyiz, Sırlı Sakateyiz, Abdülkalir Geylan, Ahmet Er Rıfay, bunların kıssaları anlatır.
Ve bunlar anlatılırken gerçekten büyük çileler çekilmiş olarak anlatır. Oysa o hali yaşayan kimse o esnada ondan habersizdir. Onu yaşayan kimse o ateşin içerisinde yürürken, o sıkıntının içerisinde yürürken ona o kadar çok sıkıntılı gelmez o. Ama dışarıdaki insanlara baktığında, dışarıdaki insanlar ona baktığında o sıkıntılı bir yolda ilerliyormuş gibi gelir. Bu İbrahim Aleyhisselam'ın ateşine dışarıdan bakıp, içeriden bakmamakla alakalıdır. İbrahim Aleyhisselam'a dışarıdan bakanlar onu ateşin içerisinde gördüler. Ama İbrahim Aleyhisselam o ateşin içerisinde gül bahçesinde oturur gibi oturuyordu. Sare hamlimiz temlisini içine atınca, o zaman anlandı ki içeride rahatlık var.
İçeride huzur var. İçeride mutluluk var. İçeride razılık var. İçeride aşıklık var. İçeride neş-i neva ulduş, cuç-u huruş içerisinde rahmaniyet var. O zaman anlandı. O yüzden bu tür topluluklar da dışarıdan öyle görünüyor. Hemen hemen büyük bir çoğunluğunuza demişlerdir, gitmeyin kafayı kırarsınız. Büyük bir çoğunluğunuza demişlerdir, gitmeyin üşütürsünüz. Büyük bir çoğunluğunuza demişlerdir, gitmeyin siz paranızı yiyecekler sizin diye. Büyük bir çoğunluğunuza demişlerdir, gitmeyin sizi harçlayacaklar diye. Büyük bir çoğunluğunuza demişlerdir, gitmeyin işte ya o milletvekili olacak, ya siyasi bir şey olacak, ya kendisine para toplayacak, ya kendisine pul toplayacak, ya kendisine bir çıkar sağlayacak.
Biz nelerini gördük demişlerdir size. Buna bakanlar da hep dışarıdan kendilerince, buna bakanlar kendilerince hep bunu kendi kendisine doğru kabul eder, vesveseye yenik düşer. Muhakkak böyle yerler var mıdır, cevap vardır. Muhakkak istismara uğrayan, uğratılan yerler var mıdır, vardır. Ama onu ben iyi bilirim. Hele yeni gittiğimizde o bakış, o bakış açısı bizim karşımıza gelir. Benim karşımı gelir. Gidersin bir yere, aslında kader davet etmişlerdir. Onlar kendi aralarını fısıldaşırlar. Kaç para alacak diye. Veya kendi aralarını fısıldaşırlar. Niye alacak diye. Veya kendi aralarını fısıldaşırlar. Bu araların parası nereden diye. Kendi aralarını fısıldaşırlar. Bu değirmenin suyu nereden geliyor diye.
Hatta bu daha iyi olur. Dışarıdan fısıldaşmalar yetmez. Aynı beraber yol gittiğin kardeşlerin de fısıldaşır. Onlar da kendi kendilerini fısıldaşırlar. Arada hani ben bazen çıkar söylerim ya, bana bir kuruş para veren çıksın ayağa kalksın da kimse ayağa kalkmaz. Ona da fısıldaşırlar. Derler ki nasıl çıksın adama ya. Sanki döveceğiz, vuracağız adamı. Ve insanlar bu fısıldaşmalardan etkilenirler. Vesvese onları kavrar. Vesvese onları kapar. Şeytan onları çeker. O vesveseye, o şeytanın kandırmacısına kananlar olur. Çünkü insanların kafasında şöyle bir derviş diplemesi, şöyle bir üstad diplemesi vardır.
Bu Türkiye'de, Anadolu'da, Anadolu'nun dışındaki bütün İslam ülkelerinde vardır. Şeyh dediğin kimse, dervişlerden para toplamalı. Şeyh dediğin kimse, dervişleri ütmeli. Şeyh dediğin kimsenin ya oturduğu yastığın altına para koymalı. Ya da cebine para koymalı. Ya da dolaylı bir şekilde şeyhi beslemeli. İnsana. Şeyhe para vererekten, onun istedikleri noktada tutmalı. Ve kendilerince de hava atmalı. Bu insanın kendi içerisinde kemiren bir şeydir. Eğer bir Şeyh Efendi bundan uzak durursa, bu sefer de başka dedikodular başlar. Nereden geliyor?
Bir ara beni Surudar ve Bistan bakıyordu. Ondan sonra İran bakmaya başladı. Son dönemde kim bakıyor haberim yok. Bu parayı nereden buldu? Fısıldaşırlar, dolaşırlar dervişlerin arasında. Bu parayı nereden aldı diyor. Kimden para istiyor diyor. Bu normaldir, makuldür bu. Bu normalde hep böyle insanlara dışarıdan şey yapılan, pompalanan sözlerdir. İstanbul'da biri söyle dedi, iste de kurtulalım ya. Bu normal. Hatta sen istemediğin için daha da son işaret olur. Nasıl girerler böyle sohbet eder?
Adam gaz emirinde, kırmızı ışıkta bekliyor. Bunu söylemek istemezdim. Kırmızı ışıkta ben durdum. Parmanı kaldırdım dedim. Açtım. Buyurun dedim ben. Siz az önce sohbet eder hocam değil misiniz dedi. Evet dedim ben. Allah'ını seversen bu geliş gidiş paranı kim ödüyor senin dedi. Bunun için mi buraya beklediniz dedim ben. Evet dedim. Mustafa Özbahar ödüyor dedim. Böyle baktı dedim. Rabbim veriyor. Bu da meşhur sözdür. Rabbim veriyor dersin. Bana neden vermiyor? Ona sor dedim. Bana neden soruyorsun sana vermediğini dedim. Ona sor.
Kime dedi? Rabbim vermiyormuş ya sana dedi. Ona sor. De ki bana neden vermiyorsun? Ne yapayım dedim. Hem diyorsanız ki dedim ben. Allah'la kulunun arasına kimse girmez. Ödeleyim dedim ben. Evet dedi. Dedim bak beni katıyorsun şimdi abi. Bana neden vermiyor diye bana soruyorsun dedim. Birisi sana vermiyor. Vermeye sebebini bana soruyorsun dedim. Ben sizin aranızda nasıl gireyim şimdi dedim. Ama teşekkür ediyorum sana yine dedim. Neden dedi. Ya hiç olmasa dedim akıl etmişsin. Kalbini dedim. Burası yontmasın. Burada sordun şimdi dedim. Sen sohbetlere gel. Bir günden bir güne dedim. Sizden bir ücret talep edersen. Sakın verme hadi. Teşekkür ederim dedi.
Sohbetlere devam edeceğim dedi. Ve dedim. İstenerse vermeyeceğim dedi. Sakın verme dedim ben. Herkese. Bir günden bir güne sohbete geldim. Zikre geldim. Gittim. Şunu yaptım. Bunu yaptım diyerekten. Sizden bir kuruş para istersen. Sakın vermeyin. Kendi nefsime kendime bir şey istersen. Sakın vermeyin.
Kalın vermek normal makul değil mi? Makul. İstesen dahi vermeyin. İstesen dahi vermeyin. Bilyonlarını götürür sizin. Milyarlarınızı götürür.
Sine kurmaz o kadar. Bir kimse ödemezsen. Nefsinize bulun. Nefsiniz hiçbir şey olmaz. Yalnız yaşındaki bir adamı bir lokma yedirseniz. Nefsinize tutun. İşte bu noktada. Dışarıdan bakıldığında çile çekmek gibi görüyor insanlar. Ve o çile çekmek gibi gören insanlar da. Selamun aleykümden.
Torun içten gider. Orada duramazlar. Herkes bir yolda gidiyor. Ama sırrından uzak. Uyanması için ne yapması lazım? E sen sırrdan uzaksın. Başkasının sırrı anlamadığını ve uyanmadığını gördüysen sen körlerdensin. Yolda gidenlerin hepsi de sırrına kavuşmuşlar.
O sırrına kavuşmamış olsaydı o yolda gidemezdi zaten. Biz dışarıdan onları saf, cahil, cühelâ görür. Ve buna şöyle deriz biz. Bu iş geliyor ama herkes kim sırra vakıf ki? Hak kimse değil. Sen buradaki cemaatin hepsinin de sırra vakıf olmadığını görebilecek kadar sırra sahipsin. Seni alkışlıyorum. Mübarek olsun. Bir başkasının sırra vakıf olmadığını söylemek insanın hatalarıyla uğraşmaktır. Sufilikten uzaktır. Bir başkasının hatasını gören kimse kendisi hata çukurunda görünmüş orada yüzüyordur.
Allah muhafaza edilsin. O yüzden sakın herkes bir yolda gidiyordur. Herkes kendi yolunun ve kendinin sırrına vakıf olmuştur. Kendi yolunun ve kendi sırrına vakıf olamayanlar yolda gidemezler zaten. E bir yolda gidiyorsa insanlar o yolun sırrına vakıf olurlar. Hangi yolda gidiyorlarsa gitsinler. İster negatif ister pozitif. Bu noktada bir sıkıntı yok. Dünyanın her köşesi gamide dolu. Sen sefayı kalbinin mahallelerinde ara. Hazreti Mevlana. Bu sözün hikmeti nedir açıklar mısınız? Kalbine sığdı. Hiçbir yere sığmadı. Sen o noktadan bak. O dostu kalbine misafir etmeye çalış.
O dostu kalbine misafir etmedin yolunda belli. Farzları yerine getirmek, nafilelerle yaklaşmak ve onu sevmek. Sen o yüzden bütün kardeşler için farzları yerine getirmek. Hem ibadet noktasında hem de haramlardan uzak durma noktasında. Nafileyle yaklaşmak, güzel ahlak sahibi olmak. Oluşursa ondan sonra Allah'ı sevmek, ona konuşmayı dilemek. Ona yakın olmayı dilemek. İnşallah o zaman kalbinin derinliklerinde onun esintilerini duyar ve görürsün. İnşallah.
Burada bir soru var. İbadet rahimlerinde gerek namazda gerek birilerinde gerek Kur'an otururken bir türlü teslimiyet sağlayamıyorum diye. Bununla alakalı vesveseyle alakalı mevzuyu konuşurken bunu da arasına katmış oldum. Ya sev ya terket sözü doğru bir sözlüdür. Sevmenin sırrını ve hakkını da helal edin. Bu sloganik ziyasi bir şey. Ya sev ya terket. Hani Türkiye'de belirli insanlar Türkiye'ye karşı, Türk insanlığa karşı ve buradaki topraklara karşı, buradaki topraklarda yaşayan insanlara karşı katliamlar, terör, anarşi bunlar söz konusu olunca bu söz de söz konusu olur. Yani ya bu memleketi ve bu memleketin insanlarını sevin ya da bu memleketi terk edin.
Söylemi buradan çıktı. Yoksa bu söyle, ya sev ya terket söylemi, sufi söylemi değil. Bu siyasi bir slogan. Ya sev ya terket diye. Bu siyasi bir slogan, sufi felsefesinin içinde yeri yok. Sufi bir kimseye ya sev ya terket demez. Onun sevmediğini bilse dahi bağrına basalım. Onun sevmediğini bilse dahi onu kendine çekmeye çalışalım. Olar ki Cenab-ı Hak ona merhamet eder. Olar ki Allah ona hidayet eder. Olar ki Allah onun kalbini yumuşata diye bakar. O yüzden o ya sev ya terket demez. Bir ikincisi bir de kime ne kadar sevgi? Ve bu kime ne kadar sevgi? Ve nasıl bir sevginin oluşacağını kim kararlayacak?
Kim kime göre az da sevecek? Kim kime göre az sevecek? Bunun ölçüsünü koymak herkes için farklı bir şey. Bunun ölçüsünü koyacak olan Hazreti Allah. Allah bizi kendisine sevdirdiği kullarından eyleyecek. İsrail dünyanın gözünün içine baka baka katliam yaparken biz Müslümanlar İsrail malına neden rahmet edip neden boykot etmiyoruz? Müslüman kanı aldıkça, İsrail malını aldıkça Gazze'deki Müslüman bizden hakkını alacak mı hakkınızı helal edin. Muhakkak ki bu boykotlar önemli şeyler. Bunlar önemsiz gördükler değil. Ama Müslümanlar o kadar pısırık, o kadar aymaz, o kadar böyle sübri, o kadar işe yaramaz, o kadar cesaretsiz, o kadar bir hale gelmişler ki bunlar böyle Facebook muhabbeti, internet muhabbeti.
Böyle sıralanıyor, şunlardan almayın diye pazar gün gidiyorsunuz gidin pazar günü. Ben hiç gitmediğinden bilmiyorum. Pazar günü gidin, bir arkadaş, arkadaşlar söylüyorlar. Gidin diyorlar pazar günü herhangi bir büyük alışveriş merkezine. Bütün ördülüler, kapalılar, sakallılar, namazlılar, abdestliler oradalar. Bunlar Facebook'ta, internet ortamında böyle paylaşılıyor.
Bunlara bunlar tat veriyor. O kimse nefsince bir iş yaptı. Aman tebliğ etti, aman mücadele etti noktasında duruyorlar. Hiç kimse dertesim sıkı sarılmıyor. Örneğin namazasım sıkı sarılmıyor. Abdeste orucasım sıkı sarılmıyor. İslami düşünce ve fikresim sıkı sarılmıyor. İslamca bir yaşantıya sıkı sarılmıyor.
Dışarılara yazı yazmak, feste paylaşmak, ne bileyim işte internette paylaşmak. Kendi kendine bunu slogan haline getirmek. O kimseye bir nefes böyle aa ne kadar yaptı vazifesini yaptı ya. Bunlar önemsiz değil muhakkak önemli. Mesela bir çağrı yapılabilirdi. Filistin veya işte herhangi bir Müslümanların davasına ehemmiyet gösteren Müslümanlar. Sen yürüyüşe çıkalım. Türkiye'de yirmi milyon insan, otuz milyon insan, yetmiş milyon yok. Öyle bir yirmi milyonun yürüyüşe çıksa biz Filistin'e gidiyoruz desem. Filistin'e çıkıyoruz desem öyle bir yürüyverse. Oysan Müslümanın yüzde yetmişi, yüzde yetmişi iyi Müslüman muhafaza kadar öyle değil mi?
Evet. Yürüyüşe çıkıverseler şöyle. Şehit ediliyor. Dilinde çekip yürüyecek. Eline bir tane toprak da yürüyecek.
Hiçbir şey yemeyecek. Hiçbir şey içmeyecek. Hiçbir şeyi koparmayacak. Hiçbir şeye şeyinillah demeyecek. Şehit olma bekliyor değil mi? Ne kadar ki içinde seyahat özgürlüğü var.
Sınır kapısında herkes ihramlarını giyecek, orta kapısında kurbanını gezecek, duasını edecek, tevhidini okuyacak, dönecek yere. Diyenler samiminsiniz evet. Topladınız, bir şey oluşturun. İçin yürüdün müşrikler önünde. Hangi müşrik sizin önünüzü kesecekse müşrikler Mekke'ye girmesine müsaade etmedi.
Önlerini kesti. Allah müşrik devleti yerle bir etti. Müminler haline gitmek isteyenler, Meydullah'ı çok sevenler. Muhafaza adım diyenler. Ne oturuyorsunuz evi? Kolay tarafım. İki sorakal anlattık. Alacağız biz şimdi.
Ne? Ya ne o? İçecekleri sorunca. Ben bangıl bangıl bağırıyorum zaten. Hiçbir gazlı içecek içmeyin diye. Millet götümün önünde içiyor. Ne olacak şimdi. Ne o? İşte. Dana ne alma. Şunu alma. Ben zaten almıyorum ki. Almayın diye söylüyorum. Almayın diye söyleyenler de alıyor. Kişinin aşure günü tutulan oraya kaza olarak niyet etmesi gerekir. Alâ olur.
Bahseder misinizdir? İlk defa zikir meclisine geliyorum. Zikir nedir? Nasıl yapılır? İnsandaki manevi etkisi nedir? Bilg adına hiçbir şey bilmiyorum desin geridir. Bundan dolayı bu tür şeylere yönelmeye çekindim. Öğrenmeye çekindim. Uygulamaya çekindim. Ne yapmalıyım? Yandım birazdan. Tamam hocam. Bir gün kadar devam edemedim. Şimdi ise başlara bileceğime pek ihtimal vermiyorum. Sanmıyorum.
Param da yok. Ne yapmalıyım bugün? Bugün zikir meclisinde affolmuşum. Olmuş mu? Bunlar kaçış yok. İnsanlar dedi ki, torunum sordu demiş. İnsanlar severler, sevmek fıtraydır çünkü.
Yaratmıştan insanın gönlüne koyulan bir şeydir. Ramazan ayının orucunu işimin ağır olmasının sebebiyle tutamayan için sorulun kazası kabul olur mu? İnşallah olur ama yine de tövbe etmesi gerekiyor. Söz verip de yapmamak yine uygun mu? Kim demiş ki uygun diye. Sözleri yerine getirmemek, yalan söylemek, emanete riyanet etmek münafıklık helal. Kendilerine gerekli olanı yapmak, geçmiş ve geleceği düşünmekle uğraşıp durmamaktır. Selgin Abdullah şöyle demiş.
Geçmiş vakitle meşgul olmak ikinci bir vakti de zayi etmek demektir. Vakit en değerli şeydir. Onun en değerli şeyleri meşgul olup demiştir. Şakin şöyle demiş. Geçmiş işlerin üzüntüsünü çekmek, kalmış işlerin tedbirini düşünmek, ömrünün bereketini giderdir. Allah bizi onlardan eylemleyin. Ciddiat bir vahya şerif var. Sevgili Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem aleyhi ve sellem aleyhi ve sellem aleyhi ve sellem aleyhi ve sellem aleyhi ve sellem aleyhi ve sellem aleyhi ve sellem aleyhi ve sellem aleyhi ve sellem aleyhi ve sellem.
Amin. Bütün Peygamber-i Zişan Efendilerimiz'in mübarek ruh şeflerinden. Amin. İhal-i hal-i gözüne uğraşındık Ömer-i Faruk, Osman, Huzun-u reyn-aliyar-ı muntazarradallahu anh efendilerimiz'in evlad-ı Resulullah, zevcehat-ı Resulullah, ashab-ı Resulullah, şuheder-i Resulullah. Dünamız İmam-ı Azam-ı B'Hanefe, İmam-ı Şafir, İmam-ı Mârik, İmam-ı Muhammed, İmam-ı Eşyal, İmam-ı Hatırız, İmam-ı Muhammed, İmam-ı Yusuf. Bütün İmam-ı İmameyn Hazretleri'nin ufaklarına. Birimiz bir Seyyid-i Abdülkadir, Geylan'ı, Seyyid-i Ahmet'e Rufay-i, Seyyid-i Ahmet'e Rufay-i, Seyyid-i Ahmet'e Rufay-i, Seyyid-i İbrahim'in dosyki, Şehir-i Aslan Ali Şah dedi. Şah-ı Nakşimendi, Muhammed-i Bahad-i, Şah-ı Mevlana'da Rufay-i, Hacı Bektaş ve Hacı Bayram'ı, Eşsel terörlerim, mahlûdürlerim.
Halvet-i İmcellet-i, Şahk-ı Sümgül-i, Süf'e verdi, küfre verdi, Şehf-i İttin Arap'i. Bütün biri Biran Hazretleri'nin ufaklarına. Ebur Kudan Hazretleri, İftad Hazretleri, İsmail Akubursev Hazretleri'nin ruhlarına. Ayağımızın da bulunan Zat-ı Muhteremler ruhlarına. Geçmiş bütün birilerin, birşid-i Kamillerin, evyaların ruhlarına. Ya Rabbi şu anda amin diyen kardeşlerimizin ruhaniyeti bu sebebine. Dervişe, dervişe kardeşlerimizin ruhaniyeti bu sebebine. Yaşayan bütün birbiram, birşid, birşid, birşidam, velil evliya. Bütün o hazaratın da ruhaniyetlerini hediylemik. Vası ve sadaa eyle ya Rabbi. Estağfurullah, estağfurullah. Estağfurullah el nazime kelime ezilâ ilâhe illâhu.
El hayyul gayyum ve tümle gözümünlerimine şeytanın racîm. Bismillahirrahmanirrahim. Eftar-ı zikr fâlememle hûm.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi