mustafaozbag.org

312. Mustafa Özbağ Efendi Dergah Sohbetleri

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Dergâh Sohbetleri · 16 Kasım 2012 · 1:06:57

Son zamanlarda felsefeyle ilgili bir kitap okuyorum ve o arada bir soru sordum. Kendime cevabını veremedim. Soru şu, Allah bizi neden yarattı? Bize ihtiyacı yoktu. Ayrıca bizim dünyada ne yapacağımızı da biliyordu. Ama neden yarattı bizi? Bu, bugünün sorusu değil, yarının da sorusu değil. Bu hep soruncak olan soru. İnsanlar niçin yaratıldıklarını, kendilerince, kendi dinlerinin arasında hep sorgulamışlar.
Bir kimsenin niçin yaratıldığını sorgulaması, birinci derecede onun imanını gösteriyor. Nasıl imanını gösteriyor? Eğer niçin yaratıldığını sorguluyorsa, yaratanı kabul ediyor. Onu bir yaratan var, onun yaratanı kabul ettiği anda, birinci derecede bir yaratıcıyı kabul etmiş oluyor. Oysa insanlar kendi içlerinde birbirleriyle konuşurlarken, birisi niçin yaratıldığını sormuş olsa, o otomatikman karşısındaki kimseyi küfür hükmünde, kafir hükmünde görüp, ötekileştiriyor.
Oysa niçin yaratıldığını sorgulayan bir kimse, bu manada birinci derecede yaratıcıyı kabul ettiğinden dolayı, imana doğru yolculuğa başlamış oluyor. Bunun Kur'an'ın deyimiyle cevaplanacak olursak, Kur'an, insanları kendisi, Allah kendisini tanısın, bilsin diye yarattığını söylüyor. İnsanlar Kur'an'ın deyimiyle Allah'ı tanımak ve bilmek için yaratıldılar.
O zaman insanın asıl vazifesi, Allah'ı tanımak ve bilmek. Bu manada dinlerin ve İslam dininin de asıl vazifesi, Allah'ı tanıttırmak ve bilmek. Bu manada bütün peygamberlerin vazifesi, Allah'ı tanıtmak ve bilmek. Ve ilahi bütün kitapların vazifesi, Allah'ı tanıtmak ve bilmek. Bu manada sufinin, tasavvufun ve insanın yeryüzünde elde edeceği bütün ilimlerin asıl maksadı ve gayesi, Allah'ı tanımak ve bilmek olmalı.
O zaman niçin yaratıldık? Allah'ı tanımak ve bilmek için yaratıldık. Allah'ı tanımanın, bilmenin birçok yolu olabilir. Ama bu yolların en selametlisi, en kestirmesi, Kur'an ve sünnete bağlı kalaraktan Allah'ı tanımak ve bilmek. İbadet etmek, Allah'ı tanımanın ve bilmenin bizim üzerimizdeki tecelliyatı. Biz Allah'ı tanıdığımız, bildiğimiz kadar ibadet ediyoruz. İbadet etmek, sadece namaz kılmak, konuşturtmak değil, farzları yerine getirmek, ibadet olduğu gibi haramlardan kaçmak da ibadettir. Bir kimsenin haram işlemeye muhtedir olduğu halde haramı işlememesi de ibadet hükmündedir. O yüzden haramdan kaçmak da bu noktada ibadet hükmündedir. O ibadet hükmündedir ki, bizim ibadete bakış açımız, Allah'ı tanımanın ve bilmenin vermiş olduğu tecelliyattandır.
Biz Allah'ı tanıdığımız kadar ona ibadet ederiz. Allah'ı bilebildiğimiz kadar ona ibadet edebiliriz. O zaman o gece namazına devam edenler, takva noktasında daha ileridir. Çünkü onlar Allah'ı tanıma ve bilmede daha ilerledirler. Bu noktada bir kimse nafile oruçlar tutuyorsa, o Allah'ı tanımada ve bilmede daha ileridir. Adam çok zikrullah yapıyorsa, o Allah'ı tanımada ve bilmede daha ileridir. Allah'ı çok seviyorsa, o tanımada ve bilmede daha ileridir. Allah'ın buna ihtiyacı var mıydı? Allah'ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Ama hiçbir şekilde bilinmeyen bir varlığın manası da yoktur. Hiçbir şekilde bir varlık bilinmiyorsa, bunun manası yoktur.
Mana noktasında sıkıntı vardır. Çünkü nasıl manası yoktur? Bilinmeyen bir şey kendi kendisine biliyor. Kendi kendisinin bilinmeklik bir anlamı yoktur. Cenab-ı Hak bu bilinmekliğini sevdi. Bu tanınmışlığını sevdi. İlk yarattığı şey, onu hamledince, onu zikredince, onu tesbih edince, Cenab-ı Hak diyor ki, bu bilinmeklik benim hoşuma gitti. Ve bu tanınmışlığını, bilinmişliğini devam ettirmek istedi. Ve Cenab-ı Hak bizim ayrıca dünyada ne yapacağımızı biliyordu. Evet, sünni, sünni demek hukuki demektir. Sünni demek makul demektir. Sünni demek, Kur'an ve sünnetin özüne vakıf, özüne hareket etmek demektir. Sünni demek, gayri hukuki demek değildir.
Sünnilikte anarşizm yoktur. O yüzden sünni, kim Kur'an ve sünnete uyuyorsa, o sünnidir. Bir kimsenin yapmış olduğu faaliyet, söylemiş olduğu söz, davranış biçimi, Kur'an ve sünnete uygunsa, o davranış biçimi sünnidir. Mesela, gıybet etmek sünnilik değildir. İhtira etmek sünnilik değildir. Bilmediğini konuşmak sünnilik değildir. Dedikodu yapmak sünnilik değildir. Laf dolaştırmak sünnilik değildir. Suizanın fazlası sünnilik değildir. Ama bizde öyle bir oldu, öyle bir anlayış oturmuştuk ki, Bu oldu, bu anlayış şudur. Bir kimse ben sünniyim diyorsa sünnidir. Her ne kadar sünnilere uymasa dahi. İçki içmek sünnilik değildir.
Kumar oynamak sünnilik değildir. Zina etmek sünnilik değildir. Haramla iştigal etmek sünnilik değildir. Bizde böyle bir oldu var. Yani bir adam şakır şakır içki içiyor, sünni o kimse. Kardeşim senin içki içiminde sünnilik var mı? Hukukilik var mı? Haklılık var mı? Makulluk var mı? Mübahlık var mı? Ağzına geleni söylüyor. Senin bu ağzına geleni söylemekte sünnilik var mı? Biz onu bakmıyoruz hiç. Bu manada. O yüzden Allah bizim ne yapacağımızı dünyada biliyordur. Evet. Sünni düşünce. Yani hukuki düşünce şöyle der. Allah bizim değil bütün kainatdaki yarattığı her zerrenin ne olacağını biliyor. Ne yapacağını da biliyor.
Neye dönüşeceğini de biliyor. Fakat kullar, insan burada aklının kendisinde, ihtiyarının kendisinde payı var. İnsanın kendisinde payı var. Cenab-ı Hak bir miktar, bir kısım ihtiyardan kullarına vermiş. İmtihanın sırrı bu. Ve o ihtiyarınla sen doğru mu yapacaksın, yanlış mı yapacaksın? O ihtiyarınla Allah'ın öğrettiği hidayet yolunda mı yürüyeceksin? Yoksa sapkınlardan azgınlardan mı olacaksın? Bunu biz kendi kendimize şehadet ediyoruz. Bunu Allah biliyor. Biz kendi kendimize şehadet ediyoruz. Bizim bu noktada yaratılışımızın ana gayesi Allah'ı tanımak ve bilmek.
Ve dünyada bizim işlemişlerimiz de Cenab-ı Hak biliyor. Ama biz bilmiyoruz. Biz kendi bilmediğimizi, kendi kendimizi yürüyerekten kendimizi şahitlendiriyoruz. Allah'ı tanımama yardım eder misiniz? İkinci soru. Bu kardeşi çünkü meyindedir. Bu akşam sohbeti izle. İnşallah sorularına orada cevap vereceğim dedim. O yüzden bizden bunu devam etmek istiyorum. Allah'ı tanımanın yolu Kur'an ve sünnete sımsıkı yapışmak, sarılmaktan geçer. Kul farkları yerine getirmekle Allah'ın emrini yerine getirmiş olur. Allah'ın en çok sevdiği işi yapar. Nafilelerle Allah'a yaklaşır ve Allah'ı sever. Allah'ı tanımanın, Allah'ı tanımanın, Allah'ı bilmenin, Allah'a yaklaşmanın bir kimse çünkü yaklaştıkça tanır.
Bir kimse yakin oldukça bilir. Bir kimse uzaktaki bir şeye kendisi uzak kaldıysa onun üzerinde yakın bilgisine sahip olamaz. Yaklaşması lazım ki o kimse yakın bilgisine sahip olsun. Burada yaklaşmak kulağa aittir. Allah'a yakın olmak kulağa aittir. O bize şah damarımızdan daha yakındır. Allah'ın kula yakınlığı, uzaklığı söz konusu değildir. Allah her şeye, her şeyden daha yakındır. Yaratılmış olan her şeye Allah her şeyden yakındır. O zaman bu uzaklık kulun kendi kendisini perdelemesidir. Kulun kendi kendisine önüne duvar örmesidir. Bu uzaklık kullar arasında Allah'la kendi arasında olan o perdelemede kulağa aittir.
Meleklerin yakınlığı, uzaklığı onlara tespit edilen dairede ve ölçüdedir. Meleklerin bu noktada daha yakın olma, daha uzak olma gibi bir ihtiyarları yoktur. Çünkü meleklerin ihtiyarı yoktur. Ama yakin ve uzak olma ihtiyarı kulun kendisine aittir. Kul kendi işlemiş olduklarıyla perdeler kendisini. Kul her şeye kendisi perdeler. Bir başkası perdelemez kulu. O yüzden Cenab-ı Hak ayet-i kerimede kötülükleri nefsimizden, iyilikleri de Rabbimizden bilin dedik. O zaman yanlışlıkları ve eksiklikleri ve noksanlıkları kendi nefsimizden bilmek sünniliktir. Ama Allah'a karşı, ama Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine karşı, ama Kur'an'a karşı, ama kardeşlerimize, arkadaşlarımıza karşı, ama eşimize karşı, çocuklarımıza karşı, ama akrabalarımızda karşı, yakınlık ve uzaklık, kendi nefsimize aittir.
Ya nefsimiz bizi uzaklaştırır, ya da nefsimiz bizi yaklaştırır. Her şeye, sufi mantığı açısından düşünülecek olursa, sufi mantığı ve sufi öğretisi açısından düşünülecek olursa, uzaklaşan da yaklaşan da sensin. Uzaklaşan da yaklaşan da sensin. Allah, sana şah damarından daha yakın. O yüzden bu noktada, Allah'ı tanıma noktasında, farzları yerine getirme. Farzları yerine getirmeyi söylerken, bir kimsenin günah keballerden uzak durması, hatta günah keballerden uzak durması yetmez, şüphelilerden uzak durması, hatta bu yakinlik noktası arttıkça, şüphelilerden de uzak durmak yetmez, o kimse mübah olan şeyleri dahi kendisine şüpheli deyip uzaklaştırmak zorundadır. Mübahtır o.
Herkes onu içiyordu. Ama sen şüphelidir deyip içmeyeceksin. Herkes onu yiyordu. Sen şüphelirdir deyip yemeyeceksin. Herkes onu alıyordu. Sen şüphelidir deyip almayacaksın. Bu, o kimsenin mübahlardan dahi, mübahlardan dahi kendisini sakındırmasıyla alakalıdır. Şüphel adıyla. Ama bunu kendin hepsine yapacaksın. Bunu din diye başkasına aktarmayacaksın. Bir başkası, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin önüne keler koydular. O keleri yemedi. Keleri yemeyince, Cüveydiye validemizin, annemizin dayıları dediler ki, Ya Resulallah bu haram mı? Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri hayır dedi. Ama benim kavmimi yiyeceği değildir dedi. Bu sefer Cüveydiye validemizin dayıları, benim aklımda kalan o, o kelerden yediler.
Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri onları men etmedi. Bu aynı şekilde bir gazayet çıktıklarında, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri aç kalan sahabenin, bu kelerlerden toplayıp, pencerelerde, toprak kaplarda bunları kaynattırken, pişirirken onları görüp, asasıyla devirmesine benzer. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri gelir, asasıyla onları devirir. Sahabeler derler ki ya Resulallah haram mı? Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bu kelerlerin, bu kertenkelelerin, ay hali görmesinden dolayı yemenizi istemedimler. Ve Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ve ashabı bunu yemez.
Bir kısım rahiler, bir kısım tefsirciler, bir kısım hadis halimleri derler ki, bu Hazreti Peygamber'e ait bir şeydi. Hazreti Peygamber bunu kesin net bir şekilde, bu haram demediler. Evet doğru. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, şüphelilerden dahi kaçınarakten, ama kendisi kaçınarakten, bize bir yol gösterdi. O zaman yakinliğin artması için bir kimsenin, birinci derecede haramlardan uzak durması, haramla iştigal etmemesi, ikinci derecede şüphelilerden uzak durması, üçüncü derecede de mübah olan, herkes için uygun olan, herkes için makul olan bir şeyi, kendisine şüphe ezanıyla, veya şüphelidir düşüncesiyle, veya kendisi üzerinde, benim bunu yememem lazım deyip, ondan uzak durması, yakinliği arttıracaktır.
O yüzden bu manada, yakinlik sadece ibadet noktasında görülmemeli. yakinlik haramlardan uzak durma, güzel ahlaka sahip olma, ince ahlaka sahip olma, ve ardından Allah'ı çok sevmek ile mümkün olur. O yüzden Allah'ı tanımak demek, ona yakinlik elde etmek demektir. Yakin olmadığınız, hiçbir şeyi tanıyamazsınız. Hiçbir şey. Ne olursa olsun. Üçüncü sorusu kardeşim. Ben babamla anlaşamıyorum ve sık sık kavga ediyoruz. Kuşak çatışması, parantez içerisinde. Kavgada ben haklı olduğum için alttan alamıyorum. O da alttan almıyor. Ve kavga sırasında kendimi sakinleştiremediğim için, ağır sözler kullanıyorum.
Ve ona karşı içimde kirleneşme oluyor. Üç dört hafta konuşmuyor. Babam benle konuşsa dahi günah işliyor muyum? Evet. Bir kimsenin anne babasıyla kavga etmesi, haklı olmuş olsa dahi günah kebaldır. Bir çocuğun anne babasıyla kavga etmesi, haklı olmuş olsa dahi günah kebaldır. Kavga etmeyin. Haklı olmuş olsanız dahi. Onlarla tartışmayın. Onlarla didişmeyin. Bu sizi kaybettirin. Asla. Bunu kendinize distrik haline getirin. Tövbe edin. Bir daha annemle babamla tartışmayacağım. Onunla kavga etmeyeceğim diye. Anneler, babalar çocuklarını zorlamasınlar. İlla ki çocuklar size itaat edecek deyin.
Onların yapamayacaklarını onlardan istemeyin. Ama çocuklar da anne ve babalarına karşı şefkatli, merhametli, uyumlu olmak zorunda var. Anne ve babayla tartışmak, kavga etmek kesinlikle ve kesinlikle haram. Bunun haklı bir noktası yok. Allah bizi affetsin inşallah. Çok agresif bir yapım var. Aile üstüme geldiğinde patlayabiliyorum. Bu günah mı? Evet, şeytan bizi haram noktalarda agresif yapar. Şeytan bizi haram noktalarda bizi bu noktada dengimizi bozmak ister. Nefsimiz bizi haram noktalarda dengimizi bozduğumuz. Bu sufilerde az zikirden ve muhabbetsizlikten olur.
Sufiler kendi kendilerine ben agresifim. İşte ben böyle sinirliyim patlayabiliyorum. Ben sinirliyim söyleyabiliyorum. Diyorsa bir kimse, o şeytana yenik düşmüş. Şeytan onu aldatmış. Şeytan onu kandırmış. Allah muhafaza eylesin. Amin. Kardeşim kadar çok sevdiğim bir erkek arkadaşım var. Onunla samimi olman günah mı? Samimiyetin noktasına bak. Yani bir erkekle bir kadının makul dairede, belki de çalışıyordur, bir iş yapıyordur. Orada o kimsenin makul bir noktada konuşmasında bir beis yok. Ama bir erkekle bir kadın iki erkek kadar samimi olması sıkıntılı. Buradan uzak duracak kardeşler.
Hediyeleşmenin adabı nedir? Nasıl olur? Hediyeleşme Adem'den itibaren bütün peygamberlerin sünnetidir. Bunun dairesi çok geniştir. Hukuku da çok geniştir. Bunun düz basit bir mantıkla hediyeleşmek sünnettir deyip çıktığımız anda, bunun genel dairede insanların arasında Adap Erkan oturmaz ise bu sıkıntılı bir hayla var. Bu noktada herkesin kendi bir dairesi vardır. Kendi dairesine göre bir hediyeleşme adamı çıkmıştır. Mesela sahabeden birisi zekat toplamaya çıkmış.
Zekat toplamaya çıktığında da o zekat memuruna oradaki insanlar hediye vermişler. İşte örneğin 10 tane koyun zekat için verilmiş, bir koyun da ona hediye edilmiş. O da Medine'ye döndüğünde bunlar zekat koyunları, bunlar da bana hediye verirler diye ayrılınca Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem azdıkları, sinirle demeyeyim de ciddiyetle hemen hutbeye çıkmış size ne oluyor diye.
Sen o vazifeyle vazifelenmiş olmasaydın o kimse sana o hediyeyi verecek miydi manasında? Hadis-i Şerif'i beyan etmiş. Sizlere ne oluyor? O yüzden hediye alacak olan kimse, hediye verecek olan kimsenin hukuku farklı. Yani bir devlet dairesinde bürokrat, hediye almak sünnet deyip, çantasının kenarını açıp, masasının kenarını açıp, geleni gideni cebellez etmesi bu hediyeleşme adamı değil.
Bir kimseyle bir işi var o kimsenin, o kimseyle işi olduğu için ona hediye götürüyorsa, bu hediyeleşme adamı değil. Bir kimsenin bir kimseye bir hukuku var, kardeşliği var, o kardeşliği uzun senelere dayanmış, uzun bir hukuk. Onun veya kendi içerisinde, kendi içine ait bir hukuku var. Onların hediyeleşmesinin olaylandır. Buna söylenecek bir laf yok. Ama ve lakin bir kimse şeyh. Eğer o şeyh efendi hediyeleşme kapısını kendisine açarsa, bütün herkes sıraya girer, hediyeleşmek için, hediye vermek için. Bütün herkes sıraya girdiğinde artık o hediyeleşme noktasından çıkar. O yüzden üstadlık noktasında duran kimselerin hediyeleşme kapısını herkese açmaları normal değil.
Veyahut da dergahın içerisinde nakip, mügabba, çavuş, yönetici noktasında olan kimselerin de bu kapıda dururken, o vazifede dururken, karşıdaki kimse, onun vazifesinden dolayı onunla hediyeleşiyorsa, bunun önüne geçmesi lazım. Az önceki yakınlık noktasına ulaşmayı düşünüyoruz. Ama bir kimsenin arkadaşlarına, dostlarına, kardeşlerine, gelinine, damadına, eşine, dostuna hediyeleşmesi kadar normal bir şey yoktur.
Bir kimsenin kendi iş arkadaşlarıyla, hediyeleşmesi kadar normal bir şey değildir. Normal bir şey yoktur. Örneğin Semazen kardeşlerin, Semazen kardeşlerle hediyeleşmesinde hiçbir sakınca yoktur. Ama Semazen kardeşler Adnan'a hediye getiriyorlarsa, sıraya girdilerse, orada sıkıntı var. Ama bu demek değildir ki Adnan veya Tahsin veya Hüseyin, orada hizmet eden kimseler, oradaki hizmet alan veya hizmet veren kimselerle samimi olmayacak.
Samimi olacak, onu ayırt etmesini bilecek. Çok keturnuk da hoş bir şey değildir. Ama çok almak da hoş bir şey değildir. Veya aldığını bu noktada hediye etmesi gerekir. Ama bu manada hediyeleşmeye keturn durmak, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazreti'nin ad-i şerifinde unutmaması getirmez. Hediyeye karşı çıkan hediyeye muhtaç olsun. Bu noktada da durmayız. Ama vela bir bu noktada durmayacağız derken, hediye kapısının ardına kadar açmak da vazife yapanlar için sıkıntılıdır. Vazife yapmayan kardeşlerin birbirleriyle hediyeleşmelerine hiçbir sıkıntımız yoktur. Ama vazife yapan kardeşler, hediye alırlarken veya hediyeleşirlerken dikkat etmeleri gerekir.
Eğer vazife yapan kardeşlere bir hediye veriliyorsa, gönül arzu eder ki onlara misliyle mukabelede bulunsunlar. Ama ve lakin böyle bir mukabelede bulunacak gücü, kuvveti, kudretiyorsa, o kimse ona dua etsin. Onun için izbifar etsin. Onun için yakınlık duası etsin. Bu farklı bir noktadır. Ama başka bir cenaktar, hediyeye karşı gelme, hediyeleşmeye karşı gelme, bu insanlığın arasına atılmış bir bomba. Sünnet-i Resulullah'ı katletmektir. Bir kimse bir şey istedi. Halit bana bir tane bardak al getir dedim. Halit bu bardağı aldı, getirdi. Hediye olsun dediğinde bu bardak hediye olmaz. Bu hediyeleşme adı altında yoktur. Bunu benim kendim deniz durumdur. Ben Adnan'a demişsem, Adnan bana benim evime sehpa takımı getir, Adnan ona bu benim hediyem olsun efendim dediğinde o hediye olmaz.
Birine bir şey aldırıyorsanız, kendin hepsiniz için, o alan kimse bu benim hediye olsun dediğin zaman onu kabul etmeyin. O hediye olmaz. O hediye olmaz. Ben dedim ki Tahsin bana beş yüzüne havlu getir, Tahsin bana bu beş yüzüne havlu benden hediye olsun dediğinde, bu hediyeyi kabul etmeyeceğim ben. Böyle hediye olmaz. Örnek diyorum. Ama Tahsin kendiliğinden oradan iki tane havlu sarmış, getirmiş bana. Tahsin'le hukukum ayrı. O benim yanımda çalıştı, benden beraber çalıştı, o işi Allah affetsin, böyle konuşmak istemem benim yanımda öğrendi. Bu işi ben onun ustasıyım. Çırak usta ilişkisi gibi.
İyi kötü, ben onun ustasıyım. Yanlış doğru, ustasıyım ben. Bu ilişkinin içerisinde bana hediye getirmiş olsa, o reddedilmez bakın, burada farklı bir nokta çıktı. Ama ben dersem ki Tahsin bana oradan iki tane havlu getir, o hediye olmaz. Onun parasını vermem lazımdı. Veya yakın örnek, ben dedim ki, kemer getir bana. Böyle böyle olsun dedim. Benim böyle çarşı pazar dolaşma şeyim yok pek. Oldu dolası yok. Yani bu yeni bir şey değil. Ben çok dolaşamam çarşıda pazar döndü. Kendim için, yani bir kıyafet almak için dolaşamam. Dolaşamım. Bizim koca semazene dedim ki, kemer getir bana, böyle böyle bu genişlikte olsun birkaç tane. Aldı getirdi.
Onun parasını verecek miyim? O hediye olmaz. O yüzden hediyeleşmede birisi sizden bir şey istiyorsa, talep ediyorsa, onun parasını vereceksiniz. Birisine bir şey aldırıyorsanız, onun ücretini ödeyeceksiniz. Kendi nefsinizle alakalı. Birisine bir şey yaptırıyorsanız, onun ücretini ödeyeceksiniz. Onun sanatı o. Onun sanatı o. O oradan evinin, çoluğunun, çocuğunu geçindiriyor. İlhan'ın, mutraş, benim eliyem olsun deme noktası yok. Böyle meslek kurumlarına, böyle meslek meslek sıralıyorum. Meslek kurumların herkes kendi hukukunu bilsin diye.
Demek ki bir yerden hizmet alıyorsanız, o hizmetin hediyesi olmaz. Ancak öyle bir hukuk gelişir, öyle bir iletişim gelişir, öyle bir muhabbet gelişir, öyle bir nokta gelişir, orada hesap kitap kalkar. Bu farklı bir şeydir, bu farklı bir şeydir, o zaman onun hesap kitabı yoktur, onun hukuku da yoktur. Bu nedir?
Bir kısım sahabenin, bir kısım sahabenin evine gidip, onlar evde yokken, onların yemeklerini yiyip, o ev sahibi, sahabenin de oturup onlara dua etmesin. Bunun bu noktada hukuku yok. O zaman bir kimse bir şeyin talep etmediği halde, o şey ona hediye olarak geldiyse alsın kabul etsin o Allah'tandır. Hadis-i şerif Hazreti Ömer Efendimiz'in oğlu Abdullah'a, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri hediye gönderiyor. Hazreti Ömer Efendimiz'in oğlu Abdullah diyor ki, ya Resulallah benim buna ihtiyacım yok ki. Ona diyor ki, ya Ömer, oğlu Abdullah, eğer sen diyor istemeden sana bir şey geldiyse, bu sana Rabbinin lütbudur. İhtiyacın varsa al, ihtiyacın yoksa diyor, ihtiyaçlı olan bir kimseye sende hediye. O zaman öyle bir hukuk gelişmiş, öyle bir nokta gelişmiş.
Hediyeleşme bu noktada, böyle takma noktasında yaşayacağız derken, sünnet-i Resulullah'a aykırı bir noktaya da düşmeyelim. O yüzden burayı da altını çizerekten söyledim. Siz istemeden bir kardeşiniz size bir hediye getirmiş, kardeşler birbirleriyle hediyeleşmişler, bu noktada bir sıkıntı yok, bir problem yok. Ama siz istiyorsanız, onu talep ettiyseniz, o talep etmek ve talep edilen kimse de bunu hediyem olsun dediğinde, o çok normal bir hediyeleşme adabı olmamış buluyor.
Allah bize affetsin inşallah. Ama orta yerde bir hizmet var, bir koşuşturmaca var. Bu bardağın buradan Çanakkale'ye gitmesi lazım. Bu bardağın buradan Çanakkale'ye gidecekse, birisi ona, o hizmete rağmen olduysa, o hizmeti yerine getirecekse, Allah'ın işi o noktada bir sıkıntı yok. Hiçbir sıkıntı yok. Bakın bu nokta farklı. Biz nefsimizle alakalı dedik. Allah nefsimizi muhafaza eylesin. Cenab-ı Hak bu noktada kötülerden ve kötülüklerden uzak eylesin. Süleyman Demirel yıllarında Cumhuriyeti tutturabilmemiz için Osmanlı'yı kötülmemiz gerekiyordu. Biz de kötülerdik demişti. Doğru. Bizlere de okul yıllarında Osmanlı'yı devamlı kötülerdiler, kararladılar, öcü gibi gösterdiler.
Hala da öylediler. Bize birazcık Osmanlı'yı anlatır mısınız? Ben çok Osmanlı'yı anlatma taraftarı değilim. Zaman zaman vakti saatindeki denk geldiğimde kısım kısım Osmanlı'nın Siyama sistem olarak ama şahıslar noktasında iyi yönlerini, iyiliklerini anlatıyorum. Önemli olan insanın tarihiyle övünmesi değil. Önemli olan insanların kendi zamanlarında, kendi dairelerinde doğruyu yaşamaları ve doğru noktalara gitti. Bizim Osmanlı'yı övmemizle veya övünmemizle bize bir faydası olmaz mı? Biz bu manada Kur'an ve Sünnet'e sımsıkı yapışarak da bugünkü deyizde, bugünkü zamanda ne yapılabilir, nasıl yapılabilir, nasıl mücadele edilebilir, biz bunun planını kurmamız gerekir.
Bu demek değildir ki biz Osmanlı'yı kötüleyelim, Osmanlı'yı alaşağı edelim. Hayır, bu demek değildir ki biz tarihimizi kötüleyelim, tarihimizin, tarihimizin, şahsiyetlerini kötüleyelim. Hayır. Ama yani bu bize bir fayda sağlayacak bir şey değil. Biz onun içindeki Osmanlı'nın, Osmanlı'nın içindeki doğru iyi olan şeyleri biz şimdi konuşalım, oturalım onların bu noktada, o doğruya nasıl ulaştırdığına bakalım. Ama bu yol belli ki, bu yol gayet bir yol değil ki, bu yol bilinmeyen bir yol değil ki. Bizim elimizde Osmanlı'yı Osmanlı yapan, Osmanlı'yı Osmanlı yapan bir kültür hazinesi var. Bu hazinenin temeli Kur'an ve Sünnet'le atılmış. Bu hazinenin temeli bütün peygamberlerin gitmiş olduğu yol olan o ilahi hikmet yoluyla atılmış.
Bu, bunun temeli Hazreti Ebu Bekir Ömer Osman Ali radıyallahu anh hazretlerinin devlet yönetimiyle atılmış. Bunun temeli Cüneyd-i Bağdadi, Sırrı Sakatı, Marun-i Kerhi gibi, Beyaz-i Vestami gibi, zatların Allah aşkıyla, muhabbetiyle atılmış. Bunun temeli Abdülkadir Geyhanilerin, Ahmet Ar-Rufayilerin, Bedevi Duls-i Kişazeli, bu topraklarda Hazreti Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bayram-ı Veli, Üftada Hazretleri, Emir Sultan Hazretleri gibi, Büyük manevi sultanların muhabbetleriyle, aşklarıyla, sevgileriyle atılmış.
Bu temel orada duruyor. Bu temel sağlam. Bu temelde eksiklik, doksanlık yok. Bu temelde herhangi bir flülük yok. Karanlık bir nokta yok. Osmanlı'nın veya Osmanlı'dan önceki Selçuklu'nun veya Selçuklu'dan önceki büyük Alparslan'ın temeli. Onların temelleri uzak değil bize. Onların temelleri Kur'an ve Sünnet. Onların temelleri Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri. Onların temelleri Kur'an'ın özü. Bu noktada biz kendimize temel alacaksa, o imparatorluğu biz yeniden yaşamayı düşünüyorsak ve o imparatorluk kurulurken, bizim de o kuruluşun içerisinde bir zerre miktarınca, zerre miktarınca payımız olup, o imparatorluk kurulurken, zerre miktarınca payı olanlara da, manevi manada bir şey verilecekse biz onu nasıl yapalım, onu düşünelim.
Biz bu manada küçük hesaplardan kurtulup, bu manada kendi içimizdeki küçük hesaplardan kurtulup, biz o büyük resmi hayalleyelim, o büyük resmi hayalleyerekten, o büyük resmin içerisinde bir nokta dahi kadar olsa, kendimize yar açmaya çalışalım. Bu neyle mümkün? Bu Kur'an ve sünneti sımsıkı yapışıp, bu manada bu topraklarda yaşayan insanlara ve bu toprakların dışında duran, bu toprakların dışında duran insanlara bu manevi halakaya katıp, bu manevi halakada nasiplendirmekle mümkün.
Ve o Mevlana'nın, Yunus Emre'nin, Hacı Bektaş'ın, Hacı Bayramı Veli Hazretlerinin ve bu topraklarda yetişmiş olan nice büyük velilerin, mürşitlerin, Allah sevgisiyle, Resulullah sevgisiyle, Kur'an sevgisiyle yoğrulmuş olan, o büyük saatlerin yolundan giderekten mümkün. Yoksa, basit bir Osmanlıcılık, basit bir Osmanlıcılık düşüncesi, basit bir Osmanlıcılık tutkusu, bu bizi bir yere götürmez. Bu bizi bir yere götürmez. Yaşanmış, yaşanmıştır. Yaşanmışı bir daha yaşamak mümkün değildir. Hızdan silip atın. Hayatımız boyunca yaşanmış bir şeye takılıp gitmeyin. Bir zamanlar biz nasıldık demeyin. Biz şimdi nasılız diye bakın. Bir zamanlar biz nerede at koşturuyorduk diye bakmayın. Siz şimdi o at koşturulanlar, at koşturulanlardan daha ileriye doğru siz atınızı mahmuzlayın.
Siz durduğunuz yerde geriye bakarsanız hiçbir yere gidemezsiniz. Bırakın arkadaki insanlar küçük şeylerle uğraşıyorlarsa uğrasınlar. Siz atınızı mahmuzlayın. Burada oturup şimdi kendi kendinize biz bir zamanlar neredeydik derseniz yanılırsınız. Bir zamanlar neredeydik diye bakarsam ancak hisse noktasından bakacağım, şükür noktasından bakacağım, halk noktasından bakacağım.
Evet ben şöyle düşüneceğim. Bir zamanlar dik kaldırımın bir mahzen gibi bir yerinde Allah'ı zikretmek için orada toplandık. Tuvaletine girmek için çömelmemiz gerekiyordu. Biz çömele çömele tuvalete girer, çömele çömele tuvaletten çıkardık. Abdest alabileceğimiz, sakin bir yerimiz yoktur. Ve orada dururken Adnan'ın babası bize bir daire teklif etti Rayhan'da.
Gelin boş bir yer var dedi, orada Allah'ı zikredin dedi. Biz orada da Allah'ı zikretmeye başladık. Biz önceden İsmail Hakkı Bursevi'de Allah'ı zikrediyorduk. Orada ders yapıyorduk. Tekkede. Şimdi oturup kendi kendimize bir zamanlarda tekkede Allah'ı zikrediyorduk. Orada ders yapıyorduk. Camide yapıyorduk. Şu anda camide yapamıyoruz. Bunu bir eksiklik noktasında görecek olursak buna yanacağız, tutuşacağız kendi kendimize. Ama dikkat edin. Şu anda bu cemaat o cami almaz. Biz kendi kendimize her bir zamanlar biz İsmail Hakkı tekkesinde ders yapıyorduk dediğimizde bu cemaati buradan kaldırsak kadınla erkekli, İsmail Hakkı tekkesi bizi almaz. Almaz.
Atınızı ileri mağ, ileriye doğru sürmeyi öğrenin. İşinizde, evinizde, dergahınızda, tekkenizde, kendi kendinizde, kişilerinizde, atınızı ileriye doğru mağmuzlayamıyorsanız, çürümeye, kokmaya, geri kalmaya, geri kalmaya, hamlamaya, perişan olmaya, perişan olmaya, müflis olmaya hazırsınız.
Hayır. Dün yeni bir gündür. Muzlanmak ister. Daha ileriye koşmak ister. Ne demiş aşık? Aşk adına binen kişi hiç usanıp yorulur mu? Bunu sadece Osmanlı noktasında görmeyin. Bunu hem kendi ticaretiniz, hem kendi ahlakınız, hem kendi ilminiz, hem kendi çalışmalarınız, hem kendi dergahınız, hem kendi tekkeniz, hem kendi becerileriniz, hem kendi koşuşturmanızla bağlayın. Eğer kendinizi bu noktada yenileyip, bu noktada ilerletemiyorsanız, kendinizi bu noktada koşturtamıyorsanız, kendinizi bu noktada istihdam edemiyorsanız, evet gününüz gününe müsavi olan zarardadır.
Hadis-i şerifi sizin üzerinizde tecelletti. Müsavi olan, yani denk olan. Dünün ve bugünün denk ise, senin kafan bir şey basmadıysa, sen daha ileriye adım atmadıysan, daha ileriye şeyler yapmıyorsan, sen tembelleşmişsin, çalışmıyorsun. Her noktada. O zaman basit bir şekilde Osmanlı'yı anlatmak, basit bir şekilde geçmişle övünmek, evet biz dönelim onlardan hisse alalım. Dönelim onlardan biz bu noktada ölçü alalım. Dönelim biz onlardan bu noktada iyiliklerini konuşalım. Ama iyiliklerini ve ölçüsünü konuşacaksak, Osmanlı'yı Osmanlı yapar mı? Temel bizim elimizde var. Mevlevliği, mevlevilik yapan temel Hazreti Mevlana. Mesnevisi elimizde. Divanı keberi elimizde. Eğer biz mevleviliği öğreneceksek, biz müracaat edelim.
Kime? Biz mesneviye müracaat edelim. Eğer biz mesneviye müracaat etmiyorsak ve biz onu kaynağından öğrenmiyorsak, kaynak elimizde. Eğer din öğreneceksek, Kuran ve sünnet elimizde. Yol öğreneceksek, yolun temeli elimizde. Neden başkasından? Neden başkasından? Ve bir kısım bu noktada, meseleyi görmekten uzak olan insanlar veya işin kolaycına kaçacak olanlar, işin o sıkıntısından, çilesinden uzaklaşacak olanlar sizin önünüze şunu getireceklerdir. 20 yıl önce böyle değil mi? Bizim şeyhimiz böyle yapmazdı. Bizim şeyhimizin şeyhini de böyle yapmazdı.
Evet. Onlar orada duysaklar. Yok, öyle değil. İslam devamlı ilerlemeye, Sufilik devamlı ilerlemeye, kendisini yenileyen bir dönümeye sahip. O yenilenme dönüsüne sahip olamayan Sufi anlayışı da, Dural su kokmaya mahkumdur. Kuralımca, kokmaya mahkum olacaktır. Kokusu içmekten su olma özelliğini kaybedecektir. Suyun kokusu ve rengi su hükmünde değilsen, ondan abdest bile alınmaz. Suyun kokusu ve rengi su hükmünde olacak. Kokusu ve rengi su hükmündese temiz hükmündedir. Eğer içinde su kokusunun haricinde koku varsa, rengi su renginden kaçtıysa, o sudan abdest dayalamasınız.
Bırakın içmeyin. Abdest dayalamasınız. Bu aynı insanın dini yaşayışı, anlayışı, sürgülük yaşayışı, anlayışı da böyledir. Siz dünkü Sufi anlayışında duruyorsanız, kokuyorsunuz. Siz dünkü mücadele anlayışında duruyorsanız, kokuyorsunuz. Siz yeni argümanlar, siz yeni disturlar, bu noktada yeni ölçüler, bu noktada yeni adımlar atmak zorundasınız. Atamayanlar, kokmaya mahkumdurlar. Allah bizi kokanlardan eylemesin. O yüzden bu noktada Osmanlı'yı anlatmak güzel bir şey. Osmanlı'yı ölmek güzel bir şey. Ama Osmanlı bir araçtır, amaç değildir. Burada bizim örnek alacaksak, bize örnek olarak Hazreti Peygamber, Salallahu ve Sellem Hazretleri ve Ashab'ın o meseledeki hayatı ve yaşantısı bize örnek olarak yeter.
Eğer bize ölçü gerekse, Kur'an ve sünnetten süzülmüş olan ölçü bize yeter. Eğer bu manada bize yolun ölçüsü lazımsa, hangi yolda gidiyorsak, sufilikse, sufilin adabı erkanı belli. Sufiliğin içerisinde özel bir yol gidiyorsa o kimse, o yolun adabı erkanı bellidir. Ben istaharı anlatırım, istaharı anlatırken bana kızarlar. Kızdıkları şey şudur, birkaç yerde de böyle sordular bunu bana. Abdullah Efendi Hazretleri istaharı böyle tarif etmiyordu, siz istaharı başka türlü tarif ediyorsunuz. Ben susarım. Susmuşumun sebebi, onun gözünde, onun noktasını anlamaktan uzak. Sanki ben böyle hadis-i şerifi söyleyince, Hazreti Peygamber Salallahu aleyhi ve Sellem Hazretleri'nin sünnetini koyunca, şeyhime laf söylüyormuşum gibi algılıyorlar.
Şeyhim, şeyhinden öyle görmüş. Ve bütün insanlar da öyle görüyorlar o meseleyi. İnsanların öyle gördüğü bir noktada, şeyhim insanların gördüğü noktadan söylüyor. Al diyor bu istahare, istahare yap. Sonuçta o da Allah'a yalvarıyor, yakarıyor. Bu istahare namazını kıl, işte şu duvayı oku, o mürtane ihlas oku, salatu selam getir, telime-i tevhüt getir, yap. O gördüğün rüya seni hakikate göndercek. Orada halbuki o kimse tövbe edip, namaz kılıp, dünya kelamı konuşmadan, yataraktan temiz bir şekilde yatıyor. Ve o gördüğü rüya da salih rüya oluyor bu manada. Salih rüya görmenin kapısı aralanıyor o tarifte. Bakın salih rüya görmenin kapısı aralanıyor o tarifte.
Ama istahare dediğinde değişiyor. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri istahare tarif ederken, iki rekat Allah rızası için namaz kılarsın, son oturuşta, tahiyatta, aslında tahiyatta istahare duasını okursun. Tahiyatta, tahiyatta istahare duasını okuduktan sonra senin kalbine gelen doğrudur diyor. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin istaharesi bu.
Şunu diyemiyor karşısındakini kimseye. Kardeşim, senin kalbin harekete geçmemiş. Senin kalbin ilhamı açık değil. Senin kalbin ashabın kalbinden değil. Senin kalbinde bu noktada mana kapısı açılmamış. Sen Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin tarif ettiği istahare yapmaya kalkarsan, ola ki senin kalbine gelen olan ilhama hakikat kaynağından değil, şeytanın kaynağından olabilir.
Sen de onu hakikat kaynağından zannederekten onu yerine getirir ve perişan bulursun. Sana, sana salih rüya görmenin kapısını öğretiyoruz. Sana salih rüya görmenin yolunu öğretiyoruz. Senin namazdan haberin yok, abdestten haberin yok, haramdan, helaldan haberin yok. Senin bu noktada durduğun nokta öyle bir nokta ki kabir halinden haberin yok. Senin dilin bozuk, senin gözün bozuk, senin kulağın bozuk, senin kalbin bozuk. Bir kimsenin yüzüne bunları söyleyemezsiniz. Bir kimsenin yüzüne bunları söylemek de haramdır. Bir kimsenin yüzüne hatalarını da sayamazsınız, haramdır. Bir kimsenin yüzüne eksikliklerini sıralayamazsınız, haramdır.
E bir veli, bir mürşidi kamil karşısına gelen kimsenin yüzüne karşı bunları söyleyemez ki. Üstadı mı eleştiriyor? Üstadıma laf söylendi, o söyler. Arkasından konuşurdu, konuşur o. Neden? Cahil. Neden? E günahkar. Neden? Fasıl. Neden? Münafık. O söyler. O kapının ardında konuşur. O duvarın arkasında konuşur. Üstad onu söyleyemez ki. Ona diyordu ki evladım sen bu istahane namazını kıl. Bunu yap. İnşallah Allah sana doğruyu gösterecektir diyor. Bana istahare sorunca ben istahare çağırıyorum. Hazreti Peygamber'in istaharesi bulgudur.
Bana sahih rüya nasıl görebilirim desen farklı bir şey söyleyeceğim. Ama gün geçtikçe bu istahare şekli, yani bu salih rüya görme şekli istaharenin yerine oluyor. Orta yerden hakikat kalkıyor. Orta yerde Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem adetlerinin sünneti kalkıyor. Orta yerde kalbin harekete geçmesi kalkıyor. Orta yere kalbin ilham alması kalkıyor. Orta yere kalbe Allah'ın ilham etmesi kalkıyor. Orta yerde o kimsenin kalbinin harekete geçmesinin önüne kesiliyor. Adam salih rüya noktasında kalıyor. Rüyasında şeyhini görüyor. Rüyasında bir piri görüyor. Rüyasında bir Kabe'yi görüyor. Orada kalıyor o kimse.
Kardeş, peygamberliğin kırk altı cüzünden bir cüzdür salih rüya görmek. Ondan sonra senin o kapın aralanması lazım. Ondan sonra senin daha yolun yürümesi lazım. Ondan sonra senin halinin açılması lazım. Ben böyle söylediğimde de bunu kalkıp da etrafta o da uçucu kaçtıcı oldu. O da hancı oldu. O da mezzupçı oldu. O da mezzupçı hep çıkıyor. Neden? Hakikaten kapısı kapattı. Bize anlattı, anlattı, anlattı, anlattı. O biz ne yalanı, ne kıymeti, ne dedikoduyu, ne iftirayı. Ne suizanı, ne muhtanı terk edemedik. Allah'ı da zikredemedik dostum. Allah yolunda da koşamadık. O yüzden şu kabir haline vakıf olamadık.
Allah beni affetsin diyeceğine. Ondan sonra çıkıyor. Diyor ki, şeyhimizin yolundan gitmiyor. O da ondan sonra ne oldu? Mezzup oldu. O da ne söylediğini bilmiyor. O da bir gün onu söylüyor, artı zilini onu söylüyor. Öyleyim bak. Demiyor, ben nefsime uydum da, ben hata yaptım da, ben kusur işledim de. Benim daha önce ben hal görüyordum, şimdi göremiyorum. Daha önce Hazreti Peygamber Efendimiz'i görüyordum, şimdi göremiyorum. Daha önce benim kalbime ilham geliyordu, şimdi gelmiyor. Daha önce ben böyle böyle hallere vakıftım, şimdi olmuyorum. Olmayışımın sebebi benim nefsim. Veyahut da ben yirmi seneden beri bu dergahtayım ama ve lakin ya benim bu noktada bir şeyim açılmadı.
Böyle bir şeyim olmadı benim. Olmayışımın sebebi benim nefsim demiyor. Mektup yazıyor, kardeş, şeyhim benim bir sıkıntım yok, senin var. Sünnet-i Resulullah'tır. Gerçek o. Sünnet-i Resulullah'tır, hakikat olan. Hazreti Peygamber diyor ki, siz de eğer ki diyoruz, dilinize sahip çıksaydınız, benim gördüğümü görüldü. O zaman istarenin aslı neymiş? İstarenin aslı, istare namazı kılıp Allah'a dua ettiğinde Allah'ın senin kalbine cevabı vermesin. İstarenin aslı budur.
Yürü, bu hale gel. Yürü bu hale gel. O yüzden diyor, Risale-i Nur külliyatını sahibi Medinzaman Sayın-ı Nusuf Ahmetler'in. Kalbi harekete geçmemiş ise, kişide bağlı değilse de, onun bugünkü zındıkanın karşısında kendisini muhafaza etmesi müşkünleşmiştir. Kardeşler, ya kalbiniz harekete geçecek, ya kalbiniz harekete geçecek, yani kalbinize ilham gelecek, yani o kabrin başına gittiğinizde kadınla erkek mi bileceksiniz?
Yani o kabrin başına gittiğinizde, esselamun aleyküm ya ehli kubur dediğinizde o aleyküm selam, onun selamı aldığını işitçeniz ve görteniz ya da yol açık ya da bir üstadınız olacak. Bir üstadınız olacak. Bir üstadınız yok ise, kalbiniz de harekete geçmemiş ise, siz bir elinizi şeytana, bir elinizi de nefsinize vermişsiniz gidiyorsunuz.
Bu kim olursa olsun, yok nurcuzmuş, yok nursuzmuş, yok tarikatçıymış, yok o filanca büyük zat vardı ya, eee ona inkisaplıymış. Nerede? Eee vefat etti. Eee ne yapıyor? Onun kılıcı daha keskin şimdi. Ha ondan öncekinin keskin değilmiş. Kime bağlı? Biz Kadir'iz. Maşallah. Kim üstadınız? Biz Abdurkadir Geylani Hazretlerine bağlıyız. Üstadın kim? Eee Geylani'yiz ya biz. Eee oradayız. Kim üstadınız? Yok. En hesabının filanca kimse. Aman kardeşim yoluna devam et.
Aman yoluna devam et. Ya hakkında böyle diyorlar bizim üstadın ama. Kardeşim sen böyle neyiyorlar dediğinde. Daha bugün olan şey. Bugün olan şey. Meridiye'nin önünde dikiliyorum. Bir geldi kadının birisi. Selamun aleyküm aleyküm selam. Dedi siz Karabaşı Veli'ndeki Mustafa bendisiniz değil mi? Estağfurullah dedim. Buyurun. Ondan sonra bir şey soracaktım. Buyurun dedim ben. İşte sordu soracağını. Allah muharek etsin dedim ben şimdi ona. Ben de filanca kimseye bağlayayım. Allah muharek etsin dedim ben. Direkt. Ya onun hakkında da bir sürü şey söylüyor var dedi. Güldüm. Senin kalbin çürümüştüydün bak. Durdu mu şimdi? Bak söylenilere inanıyorsan.
Merk et yolu dedi. Gitti ki. Efendim sizde böyle böyle böyle bu hal var mı yok mu? Şimdi kadın. Söyleyemeyeceğim değil mi dedim ben hayır dedim. O zaman git helalaş git dedim. Nereye gideceksen git. Bu durdu şimdi. Size gelmek istiyorum dedim. Hayır dedim ben. Neden dedi? Sen şimdiki şeyhinden şüpheye düşmüşsün bizden hayırlıydı düşersin dedim. Neden dedi senin şeyhinden daha kötüydü ben. Böyle bir cevap beklemiyor. Böyle baktı. Ondan sonra ya böyle neden söylediniz dedi. Ya baktım şunu unutma kardeş.
Sen bir yere elini tutmuşsun. Öyle değil mi? Evet. Rüyanda gördün mü sen ondakiler sustu. Halinde gördün mü sustu. E sen rüyanda görmemişsin. Halinde görmemişsin. Hiç elinde bir delil yok. Gitmiş bağlanmışsın buna. Eyvallah. Hiç olmasa orada dur. Eğer orada sen dedim sağlam dursaydın. Sabit dursaydın. Allah sana rüyanda gösterir. Mürid ya kalbi harekete geçendir. Ya da bir müşide bağlanmayız. Bir kalbi harekete geçtiyse o istareyi yapar bitirir işini. Kalbi harekete geçmediyse onun bir müşide ihtiyacı var. Allah bizi affetsin. İbrahim'e İbo, Mehmet'e Memo gibi isimleri kısaltarak kitap etmemizde bir beis var mıdır? Vardır.
Bunların hepsi de Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ve geçmiş peygamberlerin isimleri olan bu isimleri kısaltmak, onları alaya almak, bile bile, onları bile bile böyle orasını burasını kesmek, yokmak uygun değil. Hakkınızı helal edin. Üç iddias kifazı yaşayırız. Amin. Evvela biz dağıt fahri sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mübarek, bu şerberlerine, adem aleyhisselamların isimler arasında gelmiş, geçmiş bütün peygamber, zişan efendilerimiz mübarek, bu şerberlerine, amin.
Nihari yari bütün Ebubekir, Sıddık Ömer, Faruk Osman'ın sunu zeyn aliyel muhtazar edilallah, an efendilerimiz mübarek, evladı resulullah, sevdi hadı resulullah, asramı resulullah, şübeda resulullah. İmamız İmam-ı Azam Ebu Hanife, İmam Şafi, İmam Malik, İmam Muhammed, İmam Eşer, İmam Mahmud, İmam Yusuf, İmam İmami İmami Hazretleri'nin ruhlarına hendir edelim, bu ası ve sara arayla yarabbim. Birimiz bir Seydab-ı Kadir-i Geylan-i Seyyid Ahmet Ar-ı Rıfay, Seyyid Ahmet Ar-ı Rıfay, Seyyid Ahmet Ar-ı Rıfay, Seyyid İbrahim-i Duzsik'in. Şeyh Ebu Lezsana Nişazeli Şah-ı Nakşimen-i Muhammed-i Bahad-i, Şah-ı Mevlana Celaleti'nin ruhi, Hacı Bektaş Veli, Hacı Bayram Veli, Vessel Karan-ı Mahmud-i Dâhi, Halbet-i Cevret-i Muşak-ı Sümbülüsü, Rıverdi, Küfrüverdi, Şeyh Muhiddin Arabi, bütün biri biran hazretlerine, bu ası ve sara arayla yarabbim.
Geçmiş bütün mürşidlerin velilerine, evliyalarına aşıklar, sadıklar, mühban, ehl-i iman. La ilahe illallah, Muhammedun Resulullah. Ced ve cedadan ruhlarına, şu anda yaşayan bütün mürşid-i kavirlerin velilerine aşıklar, sadıklar, mühban, ehl-i iman. La ilahe illallah, Muhammedun Resulullah. Ya Rabbi, mümmim ve mümünatın ruhani kutselerine, ceh-i tecevdetlerine ruhlarına hediledik. Bu asıl ve sadar ileyi, ya Rabbi. Estağfurullah, estağfurullah. Estağfurullah el azim, el kerîmen de zila ilahe illahhu. El hayyül gayyum, el tübile gönüzü billahi müneşşeytâdurracim. Bismillahirrahmanirrahim. Eftali zikrfale mennavum.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi