mustafaozbag.org

306. Mustafa Özbağ Efendi Dergah Sohbetleri

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Dergâh Sohbetleri · 28 Eylül 2012 · 54:46

...şeytanlar, bakırlar ve cihad ederler ve daha önemlisi kapalı mekanlarda ayak koşu ile başka bir din kardeşini rahatsız etmek ne kadar doğrudur. Sizden ricam buraya gelen din kardeşlerimin ve din kardeşlerinin temizliğin ne derecede önemli olduğunu ifade etmemiz.
Temizlik muhakkak ki çok önemli. Temizliğin bir zahiri boyutu var. Zahiri boyutu insanın kend olarak, kendisi olarak temiz olması şahsın. Bu iş, birçok tarihleri, evi, mahallesi, sokakları, caddeleri, ili, ilçesi, oturduğu kasabası neyse, oranın temiz olması.
Bir Müslüman zahiri olarak, bedeni temizliğinin ağız kokusu, ayak kokusu, vücut kokusu, kasıp ve koltuk altlarının tıraş edilmesi ve malum yaz günlerinde mümkün olduğunca dikkat edip ter kopmaması, Gömleğinin elbisesinin necis kokmaması, bu noktada kötü kokusu olan her şeyden uzak durması.
Allah temizlenenleri sever, ayeti kerim. Allah temizlenip tövbe edenleri sever, ayeti kerim. Şimdi bu temizlik eyvallah, muhakkak olması gerek. Malum burası topluluk, kalabalık. Kalabalığı gelirken herkes mümkün olduğunca bu temizliğine dikkat ederekten gelmesi lazım. İkincisi, batini, manevi. O kimsenin günahlarından temizlenmesi, heva ve hevesini dur demesi, o kimsenin eksikliklerden, noktadıklardan temizlenmesi, O kimsenin bu manada iç alemini temiz tutması lazım. Asıl önemli olan bu iç alemini temiz tutması lazım.
Bir kimsenin dışı temiz, içi kirliyse dengeyi kuramamış. İçi temiz, dışı kirliyse yine dengeyi kuramamış. O zaman sufi, iç ve dış temizliği tam olarak tamamlamaya çalışmaya, tamamlamaya uğraşması gerek. Eğer bu iç-dış dengesini koruyamazsa, o zaman o dengesizlik, o ölçüsüzlük devam eder. Bu dini olmazsa olmazırız. Ama işin başka bir tarafı var. Bunu açık ve net, bu soruyu bunu kaleme döken kardeşe teşekkür ediyorum.
Böyle bir şey söylediği için, bu üzerine alınmasın. Ama yaklaşık 26 yıldan beri ben Derviş'ten de sufilerle oturup kalkarım. Ben hiçbirisinden bugüne kadar bir necis koku duymadım. Ayak kokusunu duymadım hiç. Üzerlerinin, vücutlarının koktuğunu duymadım hiç. Bazen, sufi terbiyesi almamış olan kimselerin, sigara içenlerin ağızlarının sigara koktuğunu duymadım. Ama sufi kardeşlerin ağızlarından böyle bir koku da duymadım. Malum, zikrullah da nefes nefesle zikrullah olur. O nefes nefesle sikrullah da bir kardeşin bedenini veya ağzının veya ne bileyim ayaklarının koktuğunu ben hiç şahit olmalıyım. Biraz bunu normalde işte, ya sen gördün de duydun da bunu duymamaz diye geliyorsun, örtüyorsun gibi düşünmeyin. Ben gerçekten duymadım.
Biraz kendinizi derviş kardeşlerin eksik ve kusurunu görmekten uzak tutun. Etrafınızdaki insanların eksik ve kusurunu görmekten uzak durun. Biraz böyle kendi nefsinize dönün. Bir kardeşinizin eksiğini, kusurunu gördüğünüzde, şahit olduğunuzda, bu benim eksiğim kusurumdur deyin. Hem kardeşiniz için hem kendiniz için tövbe edin.
Eğer kardeşlerinizin, arkadaşlarınızın eksimi, kusurunu görmeye devam ederseniz, Allah sizi zikredenler cemaatinden uzaklaştırır. Çünkü Cenab-ı Hak zikredenlerle beraberdir. Cenab-ı Hak zikredenleri korur. Siz zikredenlerin üzerine eksik, kusur, hata, yanlış, görür, onların üzerine düşüncelerinizi bina ederseniz, bir bakmışsınız ki, o zikredenler topluluğundan uzaklaşmışsınız. Allah muhafaza eylesin.
Ve o uzaklaşanlar da hep kendilerini haklı görürler hala da. Ben Bursa'ya geleli, yirmi iki yıl olacak, yirmi yıl önce çok ter kokuyor. Ya arkadaşlar orada çok zikrullah, işte zikrullah da çok ter oluyor. O terden de çok kokuyor. Ben okuyup kokuya dayanamayıp, dayanamıyorum deyip de, yirmi yıldan beri zikrullah halakasına oturamayan insan tanıyor. Çünkü zikreden, Allah'ı zikreden, Cenab-ı Hak ayet-i kerime de çok açık verilmiş. Allah'ı zikredip, ben de sizi zikredeyim. Kim Allah'ı zikrederse, Allah onu zikreder. O zaman kimi eksik ve noksan görüyoruz?
Allah'ın zikrettiği kimseydi. Bu ben, diyebilirsiniz ya sen böyle bir dairenin içinde olduğundan bunu sen çok önemsiyor, bu o kadar önemselecek bir şey değil. O da senin düşüncenin. Zikredenlerin üzerinde fazla hata kusur aramayın. Kendi üzerinize atalım. Hatalar kusur aramayın. Allah bizi onlardan eylesin. Amin. Bir ehli tasavvuf, derviş, mürid ya da sufi, tarikat hayatında dergaha yeni geldiğindeki ya da aşkı, hası yakaladığında zaman dilimini nasıl kavrayabilir?
Bu anahtar çırtasını nasıl yüksek tutamayız? Bu öyle bir enteresan bir şeydir ki, bir kimse Antep baklavasının şanını, şöhretini duysa ama hiç yemese ve ona gerçekten mükemmel bir Antep baklavası önüne konsa, o çıtır çıtır o baklavayı yese onun tadını unutamaz. Yolundan sonra siz ona hiç Antep baklavası yedirmemiş olsanız, o Antep baklavasının tadını hep arayacaktır.
Sufi dergaha ilk geldiğinde bu halde olur. Onun aşkı, muhabbeti yerinde de yüksektir. Ve o halde girer, o böyle sevginin pınarları ondan atıyormuş gibi girer. Bir müddet sonra onu kendinden görür. Bir müddet sonra o sevgiyi o kendi kendisine katletmeye başlar. Bir süre sonra o sevgi çocuğunu kendi kendisine boğulmaya başlar. Bu şuna benzer. O güne kadar kadın görmemiş olan bir adam, önüne bir kadın getirmiş olsanız, o kadın uğruna o kadını yalar yutar. Bir müddet sonra eğer o kadın gerçekten yalanacak, yutulacak bir kadın değilse o kadının yürüyüşü bile hata olmaya başlar. Ve ilk önce o kadına o aşıkında. Veya bir kadın ilk önce o adama evlenmek noktasında o adama aşıkında.
Evlenir, evlendikten sonra der ki aşık olunacak bir adam değilmiş. Bunlar hep aşk-ı mecazinin oyunlarındadır. Diyeceksiniz ki bir mürin, Allah'a karşı da böyle olur mu? Eğer cevap evet. Bir müddet sonra aşk-ı hatikiye geçemediyse o halden yavaş yavaş aşağı düşecektir. Allah bizi affetsin. Allah bizi o halde hallenenlerden eylemesin. Devamlı aşkını tazeleyen, aşkını derinleştiren, aşkını genişleten, sevdikçe seven, sevdikçe seven şevk ehlinden eylesin. Aşığı bu noktada en kuvvetli, aşığı tutan şey şevkidir. Aşığı ayakta tutan, aşığı besleyen, aşığı bu noktada kuvvet ve kudret veren bu manada şevkidir.
Şevk her daim insanı koşmaya, her daim insanı ileri doğru itmeye yarayan, aşkın bu manada en büyük itici güçlerinden birisidir. İtici dedim, ileriye itekleyen. Aşık, aşıklığını şevkiyle mahfaza eder. O yüzden o şevk o kimsede her daim yanan ateş gibi olmalı ki aşıklığını sürdürebilmeliyim.
Eğer o şevk olmazsa o kimsede, o ateşini körükleyemez. Nasıl bir ateş düşünün, o ateşin arkasında bir körük varsa, ateşin hem harareti hem de yanmışlığı devam edecekse, ve ateşe odun attıkça, yakıt attıkça, körük de çalıştıkça, o ateş her an derecesini yükseltecek ve üzerine konulan her şeyi erip yakıt yükacaktır. Bu manada şevk körük gibidir aşıkta.
Körük gibi. O hamile arkadan çalışmalı, üflemeli. Üflemeli. O zaman o aşık her dem kendini tazeleyecekler. Allah biz onlardan eylesin. Müslüman emanete nasıl sahip çıkmalı? Artı ben müminim diyen emanete nasıl sahip çıkmalı? Emanete sahip çıkmadıysa nasıl davranmalı? Allah rızası için bu konuyu açar mısınız? Emanet, bu manada bir, şahısların birbirlerine karşı olan emanetleri var. İki, Allah'ın kula emaneti vardır. Allah'ın kula emaneti dindir. Cenab-ı Hak bu manada kulun emanete hıyanet etmesini istemez. Bu emanete hıyanet dini yaşamamaktır.
Kim dini yaşamıyorsa, Allah'ın kendisine vermiş olduğu bu din emanetini yerine getirmemiş, o emanete hıyanet etmiş olur. Münafıklığın elameti üçtür. Bunun birincisi emanete hıyanet etmektir. O zaman bir, Allah'ın emanetini yerine getirememek, bir de insanların arasında insanların birbirlerine olan emanetini yerine getirememek vardır. Allah herkisinden de bizleri muhafaza eylesin. Kur'an ve sünnet dairesinde yaşayan bir kimse, hem Allah'ın emanetini, hem Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin emanetini hem de insanların kendisine tehdi etmiş olduğu emaneti taşır manasındadır. O zaman emanetlere hıyanet etmeyin. Allah'ın indirmiş olduğu Kur'an'a sımsıkı sarılın. Emanete hıyanet etmeyin. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sünnet hisseliyesine sımsıkı yapışın.
İnsanların emanetlerini hıyanet etmeyin. İnsanlar, arkadaşlarınız, komşularınız, akrabalarınız, etrafınız size bir şeye emanet ettilerse, o emanete asla hıyanetlik etmeyin. Allah bunlardan eylemesin cümlenmesi inşallah. Abi kardeş ticaret yaparken nelere dikkat etmemelisiniz. Şimdi bu işin ümmet-i muhammedin içerisinde en zor tarafı. Ben o yüzden derviş kardeşlerin birbirlerinden ticaret etmelerini, bu manada birbirlerinden borç alışverişi yapmalarını çok sıcak bakmam.
Ama önce birinci derecede ben kendim bu sıkıntıyı yaşayan insanım. Ben normalde Bursa'ya geldiğimde, Bursa'ya gelinceye kadar belli bir müddet hiç kimseden borç para istememiştim. Derviş kardeşlerden de hiç istememiştim. Bu konuda Allah rahmet eylesin, Şeyh Efendi'ye kardeşler şikayet etmişler. Bizden borç para almıyor, bizden istemiyor. Sıkıntının içerisinde duruyor. Biz ona sıkıntısına yardım etmek istiyoruz ama bize söylemiyor diye Allah rahmet eylesin, Şeyh Efendi'ye bu noktada şikayet etmişler.
Allah rahmet eylesin, Şeyh Efendi'de İzmir'de orada bir Levent kardeşi vardı. Onun evinde böyle kaşlarını bana çataraktan Allah sana gökten sofrayla mı indirecek? Millet sana yardımcı olmak istiyormuş, borç vermek istiyormuş. Ne almıyorsun milletten? Ne alıp vermiyorsun? Alırsın verirsin. Al insanlardan, borç vermek isteyenlerden deyince emir oldu benim için. Emredersiniz dedim. Ben bu sefer tabii Şeyh Efendi, ben söyledim, o bundan sonra alacak deyince o vermek isteyen, şikayet eden arkadaş ilk önce o geldi.
Bir de tebessüm ederek derdim. Evime geldi. Bunlar tecrübeyle sabittir hayat. Ben hiçbir şey demedim. Parayı bıraktı, çek yatın üstüne. Bana dedi ki, ben istemiyorum bunu. Ben ödeyemem bu parayı dedim ben, ben istemiyorum dedi bana. Ben öyle de vermiyorum zaten dedi. Allah rızası için veriyor. Ben yine borç olarak kabul ediyorum dedi. İlk önce bu arkadaş şikayet etti ondan sonra Şeyh Efendi'ye. Bana olan borcunu ödemiyor, ödemiyor.
Sonra o arkadaş bir gün geldi yıllar sonra. Ona dedim ki, sen bu parayı kendin getirmedin mi bana dedim ben, evet dedi. Bana bu borç değil demedin mi sen dedim ben, evet dedim. Ama sen bu borç olarak kabul ettin. Ben borç olarak kabul ettim. Sana da senet verdim mi dedim ben, evet dedim. Hadis-i şerif söyleyeceğim sana şimdi. Bir gün sahabeden birisi dedim, başka bir sahabe kardeşine kibe etti, para verdi.
Canı sıkılınca ona gitti dedi ki, benim verdiğim parayı geri verdim. O kimse de Allah rızasından gitti. Dedi ki ya Resulallah bu arkadaş bana para verdi, iyi mi etti bana? Ama şimdi geri istiyor deyince, o geri isteyene dedi ki, tükür yere tükürdü. Hadi bunu yala şimdi dedi, al tekrar dedi. Bu alınır mı ya Resulallah? Bu para da geri istenmez dedi. Hazreti Peygamber dedi ki, bu para istenmez. Bizim İslam toplumunda borç hukuku, alışveriş hukuku düzgün çalışmıyor. Ben size şimdi değişik borç hukukları söyleyeceğim. Ben yaşadıklarımdan şimdi örnek vereceğim. Yaşadıklarımdan biridir. Bir adam borç para verdi, dolar.
Kaç para dolar? Dört yüz lira abi. Telefon açıyor. Selamun aleyküm aleyküm selam. Abi, buyur abicim. Hani senden şu kadar dolar alacağım vardı ya, evet. Abi bugün vermen mümkün değil mi? Kalıyorum telefonuna şimdi. Mümkün değil diyor. Abi ben bugün doları satacaktım. Bugünkü kur üzerinden sattım abi dolar. Bugünkü kur üzerinden doları sattım. Kaç para dolar? Bir buçuk lira. Yazıyor oraya. Ben seyrediyorum. Sakallı dervişleri seyrediyorum. Ben seyrediyorum. Şeyhinin dizinin dibinde oturan dervişleri seyrediyorum. Aradan bir ay geçiyor. Abi, selamun aleyküm.
Aleyküm selam. Hani sendeki doları ben sattıydım ya şu paraların. Evet. Abi şimdi dolar düştü. Ben dolar alıyorum şimdi. Eee? Hani senin bana olan borcun beş bin dolar diye. Evet. Bugünkü kur üzerinden beş bin üç yüz dolar oldu abi. Bu bir. Attık kenara. Altın. Kaç gram altın yaptı? Dört yüz gram. Abi selamun aleyküm. Aleyküm selam. Hani abi üç yüz gram altın verdiydim ya ben sana. Eee? Abi bugün altını bozdum. Aa kaç para? Şu para. Allah.
Ben Bayındır'ın köyünden, Bayındır'ın yanık bağrından çıkıp Bursa'ya gelmiş bir insanım. Böyle şeyler yaşamış, görmüş bir insan değilim ben. O aldığın dört yüz gram, dört yüz yirmi gram, dört yüz elli gram, beş yüz gram yürüyor altın. Ticaret. Ticaret yapıyor. O zaman öde ya, yine çek geldikçe verirsin. Abi çeke ihtiyacım abi.
Oğlum sen ne zaman istersen öde demedin mi? Yok bende şimdi. Abi o zaman biz hesabı keselim. Biz vardı farkı veriyoruz ya yüklükçeye. Heee? Hesabı kestik abi. Şu kadar para. Eee? Abi aylık yüzde şu kadar. Biz veriyoruz ya yüklükçeye. Heee. Bunları yaşayacakmışım. Ve bunların hepsini güldür güldür güldür … şeyhefendi abiyle şikayet ediyor. Ben hiç sesimi çıkartmadım. Allah'ım dedi. Ben öyle bir yere düşmüşüm ki dedim. Ben herkesi Bayındır'daki yanık delikanlı zannetmişim. Her yanıma geleni dost, her yüzüme güleni sevgili zannetmişim. Ben bu zamda kalmak istiyorum.
Bana emanından, katından öyle yardım et ki şu insanların borçlarını, borç değil. Bu insanların istedikleri neyse benden. Hepsini de ödeyeyim mi? İstedikleri neyse. Allah beni kurtardı. İstedikleri neyse ödedim. İstedikleri neyse ödedim. Ödedim gene yetmedi. Gene yetmedi. Ödedim ne dediler bu sefer. Soruşturdular bergahtan paramı topluyorum diye. Derviş dervişe nefsine uymadan, nefsine uymadan hareket edeceğine, derviş dervişe şeytan ve nefis el ele kol kola verip birbirine düşman ediyor.
Adamın bir başka yerdeki batar paraları, dervişte on kuruş alacağı varsa her an aklına gelir. Ben havluyu bıraktım, havludan hesaplamadım ama yüz elli iki yüz lira alacağım vardı. Bir kısmını kimde alacağımı olduğumu hala daha bilmiyor, bizim sayıdım. Öbür türlü tekstilde batırdığımız paraların haddi hesabı yok. Ve bu ticaret hayatında baktım ki adamın dışarıda onca parası batıyor, o gözüne görünmüyor ticaret yapanların.
Ama dervişin ki on kuruş eksik olursa, on gün uzarsa davulun zulmüne çalıyor. Bunun tersi olması gerekirken ne yazık ki bu olmuyor. O yüzden kardeşler aranızdaki hukuku yazın, ticaret yaptın. Bu kaç para kardeşim? Beş lira. Aldım, alma. Bu kaç para? Ya al sen götür ya ödersin. Hukuku yok kardeşim, alma olmalı. Öyle de sayma, öyle de alma. Ya abi sıkıştım ya bana para lazım. İyi kardeşim, ben vereyim ya sana. Ne zaman istersen o zaman öder. On gün sonra geliyorum. Ya kardeşim sen ne zaman istersen onu ödelemedin mi?
Yok. Öyle değil. Akitleşin. Akitlerinizi yerine getirmeye gayret edin. Örtülü faizcilerden uzak durun. O zaman önce dalar, altın, mal söyledim ya. Bunlar örtülü faizci. Uzak durun. Hayali bu arabayı aldın mı aldın. Kaç para? Yirmi lira. Abi bu yirmi liraya ödeyecektin ya sen. Eee? Ödeyemedin. Biz bir araba alacağız, satacağız abi. Burada çok ucuza bir yirmi liraya araba var. Kesin yirmi beş liraya satarız. Eee? Abi senin borcun yirmi beş lira oldu. Lan adam hiç olmazsa faizciye gidiyorsun, örneğin yüzde kaç?
Adam diyor ki yüzde üç alırım abi. Dergahdan değil başka birisi. Lan bir araba var yirmi kişiye satılıyor. Araba da adamın üzerinde. Satıyor ardına. Kaç para? Yirmi lira. Adnan aynı arabayı alıyor. Hiç direksiyonuna oturmadan adama satıyor. Kaç para? On yedi lira. On altı lira. Adnan satıyor ardından aynı arabaya, halite satıyor. Kaç para? Otuz lira. Geriye alıyor on yedi liraya. Hemin satmadın mı satdın mı dedim ben baktım. Sattım dedi.
Yaptım ben. Elin dedi satacakmış o tekrar geriye. Ben vadeli sat dedim dedi. Aldım dedim. He iyi dedim ben. Tamam. Bir kardeşinize yardım ettiyseniz ağzınızı kapatın. Bir kardeşinize borç para verdiyseniz ağzınızı kapatın. Kardeşler mümkün olduğunca birbirlerinden borç para alışveriş etmesinler. Mümkün olduğunca mal alacaksanız elinizde para var. Şimdi kardeşinizi tercih edin. Alacağım hal alacağım diye. Aldan kardeşi kaç para halını al paranın. Oh ne kadar.
Felsefe şeytan işi midir? İslam felsefesi diye bir şey var mıdır? Felsefe normalde şeytan işi olduğu söylenmiş. İslam felsefesi diye bir şey var mı? Bu felsefeye cevap vermek de felsefe olduğuna göre biz ona felsefe demeyelim. Ama felsefeye cevap Kur'an ve Sünnet'ten İmam Gazali vermiş. İmam Gazali o cevabı verdikten sonra İmam Gazali'nin o cevablarına İmam Gazali'den sonra İslam felsefesi adını vermişler. İsim koymuşlar. Aslında İslam'da felsefe yok. İslam'da felsefe yok. Bizim dinimiz felsefe dini değildir. Çünkü felsefede, felsefenin temelinde bir yaratıcıya inanmakla beraber, yaratıcıya inananlar var çünkü veya Allah'a inanan diyeyim, öyle diyeyim.
Onlar Allah da demiyorlar da bir yaratıcı var. Ama peygambere ve kitaplara inanıyorlar. Yani deistler gibi. Deistler de Allah'ın varlığına inanırlar. Ama mesela işte deistler sonuçta peygamberlere inanmazlar. Deistler kitaplara inanmazlar. felsefeler de kitaba inanmaz, peygamberlere inanmaz. Bu malada ben İslam felsefesi adını çok kullanmak istemiyorum.
Ama Gazali'nin bu felsefecilere verdiği cevabı inceleyenler sonradan demişler ki, Gazali de İslam felsefecisiydi. Ben o tabiri çok kullanmak istemiyorum, çok da katılmıyorum. Çünkü İslam'ın felsefeyle ilgisi ve alakası yoktur. İslam bir vahiy dinidir. İslam'ın bütün her şeyi, her şeyi vahye dayalıdır. Haklar dayalı değildir, dolmatik değildir. Değişken değildir. Felsefe ise değişkendir. Her felsefeciye göre felsefe değişir. Sokrat'a karşı, Eflat'una karşı, Platon'un farklı, Engels'in farklı, Mars'ın farklıdır. Ne bileyim, felsefeciler Firut'ta farklıdır. Felsefe bu noktada farklı farklıdır, değişkendir. Şahıslara göre. Oysa vahiy, hakikat bu manada değişmez.
Kur'an değişken bir şey değildir. Kur'an'ı anlam değişebilir. Senin anlaman idrakin genişler, anlaman idrakin genişledikçe, senin Kur'an'ı anlaman değişebilir. Ama bu Kur'an'ın değiştiği hükmü değildir bu. Senin kalbinin genişlediği, senin gönlünün derinlediğine işarettir bu. Sen o manayı anlayamamışsın baştan. O manayı, o manayı yakalayamamışsın. Elhamdülillahi Rabbil Alemi inlerken, o ayet-i kerimenin ne manaya geldiğini, manasını, manasının tecelliyatını algılaman mümkün değil zaten, tam manasıyla da. Ama gün geçtikken, o mana, o algı sende gelişmiş ve değişmiş. Sen de değişmiş. Kur'an-ı Kerim'in ayeti kerimesi orada duruyor.
Elhamdülillahi Rabbil Alemi. Bu manada Hazreti Peygamber Salallahu ve Sellem Hazretleri'nin sünneti seniyyesi meydanda. Değişken değil. Abdestin sünnetleri belli. Ağzına üç sefer su vermiş, burnuna üç sefer su vermiş, kulak arkalarını mest etmiş, ellerinin parmak aralarını işte hilallemiş, ayak parmak aralarını hilallemiş. Abdestin sünnetleri belli. Bu noktada sen abdestin sünneti olarak da, örneğin, ben göbeğimi de mest edeceğim dediğinde abdestin sünnetinde o yok. Sen göbeğini mest edemezsin abdesti alacak. Sen başıma mest et, başa mest etmek abdestin farzı, değiştiremezsin. Sen ben göğsümü mest edeceğim diyemezsin sen.
Sen ben baldırımı mest edeceğim diyemezsin. Ayağı yıkamak abdestin farzı, sen kalkıp da ben dizimi yıkacağım, dizimi yıkarsam ayağımı yıkamış, kabul ederim diyemezsin. Bakın değişken değil bu. O yüzden İslam felsefesi dediğimizde, sanki İslam'da değişecekmiş gibi bir olgu oluşuyor. Çünkü normalde karşıdaki felsefe değişebiliyor. Ve kimin felsefesi? Bir sürü şahsın felsefesi var. Bir sürü şahsın felsefesinden ortak bir felsefe çıkmıyor. Ama oturmuş İmam-ı Gazali kendisine varıncaya kadar ne kadar felsefesi varsa, hepsine de oturmuş onların ayaklarının kaydığı, gönüllerinin kaydığı, küfre düştüğü, yanlış olduğu noktaları teker teker teker cevap vermiş.
O cevapları bugüne kadar Batı felsefesilerinin veya Doğu felsefesilerinin hepsi de o cevapları çürütememiş. Gazali o yüzden orada kürsüye oturmuş, tahta oturmuş. Gazali o tahttan indiren daha hiçbir gobayın çıkmamış. O yüzden bilhassa Batı felsefeciler Gazali'yi görmeden, İbn-i Haydun'a giderler. İslam'ın içerisinden hemen İbn-i Haydun'u koyarlar önümüze.
İbn-i Haydun'u koyunca bir Gazali'yi geç. Ondan sonra oturun. Gazali'yi geçemiyorsan oturmaya gerek yok. Gazali orada yazmış. Hiç kimse ona reddiye yazamamış bine kadar. Ne Batı toplumunda ne toplumunda. Bütün felsefeciler oturmuşlar. Daha Gazali'nin felsefecilere yazmış olduğu reddiyeye, reddiye yazan bir Allah'ın kuru yok da. Onun kürütmüş olduklarını ihya edebilecek bir olay hiç çıkmamış da. Hiç öyle Farabi'den, işte İbn-i Zina'dan, yok işte İbn-i Haydun'dan hiç kimse bahsetmesin. Mesela Razi hakkında dayı Hazreti Mevlana, Razi'yi dayı çarpar yere, Fahrettin-i Razi'yi.
Bunlar mesela felsefeciler Hazreti Mevlana'yı tutmaya çalıştılar. Halbuki Hazreti Mevlana felsefeye karşı bir kimsedir. Fahrettin-i Razi'nin felsefeye kaydını ve Razi'nin felsefeye kaydından dolayı tefsirinin okunmaması gerektiğini söyler Hazreti Mevlana mesnevisinde. Ama tabi bu gerizekalı felsefeciler. Hazreti Mevlana'yı başka türlü görmek istiyorlar ya, Hazreti Mevlana cevriyecilere, kaderiyecilere, felsefecilere o kadar ağır konuşur ki mesnevisinde.
Tabi mesnevinin oralarını okumazlar hiç kimse. Kayarlar divana, divandan okunacaklar. Sevelim, aşık olalım, meşk edelim. Onu da anlamıyorlar aslında ha. Anladıklarından değil. Veya mesnevinin içerisinden cımbızlarlar, aşkla alakalı yerleri. Ama cevriyecilere öyle felaket atar ki. Cevriyecilere eşekten daha aşağı mahru koyar. Felsefecileri çok affedersiniz yerden yere böyle top gibi vururlar. Hazreti Mevlana mesnevisinde. Fahrettin de razı, normalde razı tefsirini hiç kimse itiraz etmez kolay kolay. İslam dünyasında. Ama açın mesnevide Fahrettin de razı felsefeye düştüdürür, felsefeye kaybettürür. O yüzden razıyı vurdu vurur yerden yer Hazreti Mevlana.
Yani böyle yaparaktan Hazreti Mevlana dahi, Hazreti Mevlana dahi felsefecilere karşı savaş yaşmıştır. Felsefecileri hiç kabul etmez çünkü Hazreti Mevlana direkt vahyi savunur. Çünkü Hazreti Peygamberin dahi sünnetlerini vahiy gibi görür. Vahiydir zaten, öyle görülmesini ister. Ve Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazreti'nin sözlerini ve sünnetlerini farz olarak görür. O yüzden İslam felsefesi diye bir felsefe aslında yok. Buna selam. Çabaltın diyor. Annelerimizi üzersek büyük günah mıdır? Anne babaya isyan etmek, günah-i kebahatlarının şirkten sonra ikincisidir.
Günah-i kebahat birincisi şirk, ikincisi anne babaya isyan etmektir, itaat etmemektir. Allah zorundan eylemesin. Sufilerin adalından biri de nefisten az razı olmak. Daima onu kötü zan beslemektir. Abdullah İbni Mübarek şöyle demiş. Ancak nefsinin kusurunu bilmeyen kimse nefsine iyi zan besler. Zinnun da şöyle demiş. İnsanlar arasında nefsini en iyi bilen, nefsine en çok kötü zan besleyendir. Sufilerin adaplarından en önemlisi de, himmeti korumak, güzel arkadaşlık etmek ve arkadaşlara hizmet etmek ve gelen dünya geçimliliğinde arkadaşlara ihanet etmemek onlara, onların sefer edebiymiş.
Demek ki Sufilerin adabı himmeti korumak. Himmet ne demek biliyor musunuz? Yardım etmek, yardımlaşmak. Himmeti koruyacak, etrafına yardım edecek. Güzel arkadaşlık edeceksin. Güzel arkadaşlık. Arkadaşın senin elinden, dilinden emin olacak. Arkadaşın senin elinden ve dilinden emin olacak. Arkadaşın senin gözünden emin olacak. Senin arkadaşın senin elindekine bakmayacak. Senin arkadaşın senin cebindekine bakmayacak. Senin arkadaşın senin elindekine bakmayacak. Demek ki arkadaşın emin insan olacak. Arkadaşlar birbirlerinin elinden, dilinden, gözünden emin olacaklar. Arkadaşlara hizmet etmek.
Arkadaşlara hizmet edecek. Sufi adabı. Etrafına hizmet etmek. Sizin en hayırlınız, etrafına en fazla faydalı olan. Bunun alt ölçüsü. Sizin en hayırlınız, etrafına hiç zarar vermeyiniz. Veya az zarar veririniz. Önce zarar yolunu kapat. Etrafına hiç kimseye zarar verme. Eşine, çocuklarına, annene, babana, derdak kardeşlerine, arkadaşlarına, komşularına, akrabalarına, sokaktan geçene. Gözünün, elinin, kulağının, ayağının ulaştığı hiçbir yere zarar verme. Zararla, ilgi ve alakanı kapat. Bir başkasının parası, evi, barkı, malı, mülkü, eşyası senin dilinde olmasın. Bir başkasının eşi, karısı, çoluğu, çocuğu senin dilinde olmasın.
Dilini muhafaza et. Arkadaşlarının gıybetini etme. Dilini muhafaza et. Arkadaşlarına iftira etme. Dilini muhafaza et. Arkadaşının aleyhine konuşma. Dilini muhafaza et. Hiç kimsenin aleyhine konuşmamaya gayret et. Etrafına hizmet et. Etrafına hizmet et. Gelen dünya geçirilinde arkadaşlara hialet etmeme. O zaman sana bir şey verildiğinde, bir şey hediye edildiğinde, bir şey ikram edildiğinde, onu hemen kendine döndürme. Etrafındaki insanlara sen de hediye. Etrafındaki insanlara sen de yedir, içir. Etrafındaki arkadaşlarını kolla.
Ama ben onu kolluyorum deyip de etrafına da söyleme, yayma. Filancaya ben bakıyorum, filancanın evi benden sorulur. Bana demem. Filancayı ben gözetmesem perişan olacak. Demem. Dilini tut. Birine bir kuruş verdiysen onu kendinden görme. Allah bana nasip etti. Cenab-ı Hak bu sevabı bana verdi de. Bu Allah'ın benim üzerindeki bir lütfudur, bir ikramıdır de. Senin üzerinden bir iyilik tecelli ediyorsa, o iyiliği senin üzerinden Allah'ın tecelli ettirdiğini gör. De ki Cenab-ı Hak'a hamdolsun, benim üzerinden bir iyilik tecelli ediyor. Allah'a secde et. Allah'ın nimeti ve o nimete şükret. O nimete hamd et. Senin üzerinden bir iyilik, senin üzerinden bir cömertlik, senin üzerinden bir nasipat, senin üzerinden bir doğruluk, senin üzerinden bir hakikat sudur ediyorsa, bunu Allah'ın lütfu olarak gör.
De ki Allah, benim üzerinden bunu tecelli ettiriyor. Allah'ın orta yerdeki aleti gibiyim, maşası gibiyim. Öyle gör kendini. Sakın ben yaptım, ben hizmet ettim, ben koşturdum, ben burada buna fedakarlık ettim, ben cömertlik ettim, ben sohbet ettim, ben zikrullah yaptırdım, ben topladım, ben götürdüm, ben yürüttüm dedin. Allah muhafaza etsin. Üzerinden tecelli eden her ne kadar iyi, güzel, doğru, hakikat var ise, bu Allah'ın lütfudur sana. Bunu böyle gör. Bunu böyle görmediğin anda, elin boş, karnın aç. Mahşere öyle çıkacaksın. Hiçbir iyiliği, hiçbir hakikati, hiçbir güzelliği, kendinizden görmeyin.
Bu Allah'ın lütfu değil. Allah bizi onlardan eylesin. Allah'ın lütfu değilim. Çıkanın adamı, mübarek zatlardan birisine. O da şöyle dedi, misafirin arzusu ayaklarını geçmez. Ve kalbine neresi uygun gelirse, orası onun menzili olur. Siz misafire ikram etmeye, misafiri misafir etmeye çalışın. Ama o kimseyin kalbinin gideceği yere de müsaade edilir. Misafirlik adabı açısından, işte illaki gel, illaki gel, illaki gel, illaki gel, illaki gel, illaki ye, illaki yat, illaki kal demez. Bırak misafir kalbinin attığı yere gitsin. Sen davet et. Davetinden bu noktada samimiyetini ve ihlasını koy ortaya ver. Ama ısrarcı olup o kimseyi üzüp kırma.
Israrcı olup o kimseyi kalbinin gideceği yoldan geri çevirme. Belki bir rüya görmüştür. Belki bir hal görmüştür. Belki de ona bir emir gelmiştir, şuraya git diye. Belki de o bir yere gidecektir. Böyle bir manevi bir işaret almıştır. Onu sıkboğaz edip de onu yoldan alıkoyma. Bu sefer adamı değildir. Sefere çıkan sufi kalbi davranmak zorundadır. Aklınla davranırsan kaybedersin. Davete muhakkak icabet gerek. Ama sufi adamı farklıdır. Yetişmek mümkün değildir. Sufi o yüzden davet edenlerin davetlerini teşekkür ederekten, onlara dua ederekten kalbinin aktığı yere gitmesi gerekir. O yüzden sufi adamını bilmeyen kardeşler buna riayet etsinler.
Çok ısrarcı olup o sefere çıkan kimseyi üzmesinler. Çünkü sefere çıkmak, yani hicret etmek, bu noktada cihad etmek, bu noktada seyahat etmek, sufi adabı olsun. Seyahate çıkan kimse kalbine göre hareket edecek, kalbine göre davranacak, manaya göre davranacak. Eğer mana kabusu açık değil ise, o zaman sen yine sünnete uynun. Çok yemekten, çok uyumaktan, yemek istemekten, uyumak istemekten, dinlenmek istemekten uzak durun. Kimseye yük olma, kimseye bu manada dert olma, kimseye bu manada üzüldü olma. Sen hafif bir misafir ol. Allah bizi onlardan eylesin. Muhammed İbni İsmail El Fergani şöyle dedi. Bizler yirmi yıl kadar gezdik dolaştık.
Ben Ebu Bekir El Zakat ve Ebu Bakir El Kettani. Hiç kimseye karışmaz ve kimselerin arasına girip bülfet etmezdik. İçinde herhangi bir şeyh bulunan bir şehre geldiğimizde, şeyhe selam verip yanında bir saat kadar oturur, sonra mescide dönerdik. Kettani öne geçer, sabaha kadar namaz kılardı. Ve Kur'an'ı hatmederdi. Zakkak kıbleye yönelip otururdu. Ben de sabaha kadar tefekküre dalardım. Ve yatsı adresliyle sabah namazını kılardım. Şayet içimizden biri uykuya düşerse, onu bizim en faziletliğimiz kabul ederdi. Tebristani'ye sen misafire gelen acilden soruldu şöyle dedi. Yüce Allah buyurdu ki, eğer ondan korkarsan onu bir gemiye koy.
Yani Rabbine yöneldikten sonra seferinde sana erişecek herhangi bir sıkıntıya aldırış etmek sizin demekmiş. Yani sefere çıkanlar, Allah için, Allah için seyahate çıkanlar asla ve asla sıkıntıları kendilerine dert etmeyecekler. Sufilik, Allah için sefere çıkmaktır. Menzilde Allah vardır. Sufilik, Allah'a koşmaktır. Menzilde Allah vardır. O yüzden önünüze gelen sıkıntıları bir gemiye koyup göndereceğiz. Allah bizi onlardan eylesin.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi