mustafaozbag.org

29. Mustafa Özbağ Efendi Dergah Sohbetleri

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Dergâh Sohbetleri · 22 Mayıs 2011 · 54:21

Selam-ı Hak, gecenizi hayırlı eylesin, inşallah. Ömrünüze hayırlı eylesin, inşallah. Geçen hafta soru sordum, yanlış anlaşıldı. Âvinler, Peygamber Efendimizin varisleri değil mi? O dostlar, Resulullah'ı her yönüyle sevdirmek zorunda değil mi? Ve iman eden kişi sevmek zorunda değil mi? Buna bağlı olarak nedensiz bir sevgi nasıl olur? Sevgide zorunluluk olmaz. Bir kimse bir şeyi zorla sevmez. Zorluk ve sevgi birbirine zıpkı tutarlar.
Seven zorluya katlanır ama birisini zorla sevdiremeyiz. Eğer zorla sevdirilecek olsaydı Ebu Leheb'e sevdirirdik. Utbe'ye sevdirildik, Şeybe'ye sevdirildik. Kafirlere sevdirildik. Sevgi, insanın kalbi bir duygusu. Bu aklın duygusu değildir. Mesela akıl birisinin sevme gerekliliğini, sevme zorunluluğunu hissetse dair duyguların üzerinde hakimiyet kuramaz.
Sizin soruyu soran kardeşin sevgi anlayışıyla benim sevgi anlayışımın arasında fark olabilir. Bu illa benimki doğru demek noktasında değilim ben. Bu benim kendi hissiyatım. Zorla bir kimse bir kimseyi asla sevdiremez. Zorla bir insan kendi kendisine sevimi de kılamaz. Yani eğer böyle bir şey olmuş olsaydı iman edenlerin hepsi de Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini öyle severdi, öyle severdi ki aşık olur hepsine. Veyahut da aynı noktadan Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ashabını hepsini de en yüksek dereceden severdi. Mesela Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Muaz'a demiştir.
Radıallahu aleyhi ve sellem hazretlerine ya Muaz vallahi seni çok seviyorum. Yeminle söylemiş ama neden bir başkasına söylememiş? Muaz bir an çıldıracak gibi olmuş Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine o sözünü duyunca. Benim bütün vücudumun her hücresinde dolaşırım. Bu ne büyük müjde, bu ne büyük mutluluk dedim kendi kendime. Oturur ağlarım, aklıma gelir benim gecenin yarısı. Düşünebiliyor musunuz? İnsan dağlara çıkar. Mecnun olur, kendinden geçer. Yani böyle bir hayal edin. O Peygamberler Peygamberi, o insanlığın kemal noktasını, zirve noktasını yaşayan ve Allah'ın sevgilim dediği kimse ve o kimse size yeminle diyecek ki vallahi ben seni çok seviyorum.
İnsanlar hayatlarını, ruhlarını, geleceklerini feda ederlerdi. Ama Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bu sözü bütün ahsaba söylememiş. Sevgide ayrı bir hassasiyet, ayrı bir incelik var. Biz sevgiye zorunluluk yükleyemeyiz. Sevgi zorunluluğu kaldırmaz. Ve insanlar zorunluluğu kaldırmaz olsaydı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini zorla sevdirmeye kalkarlardı. Bakın dinde zorlama yoktur var. Yani siz bir kimseye dini dayatamıyorsunuz. Allah'ın dinini dayatamıyorsanız nasıl biz sevgiyi dayatacağız ki insanlara? Sevgiyi dayatamayız. Muhakkak ki Allah yolunda giden, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri yolunda giden insanlar Allah'ı ve Resulullah'ı sevdirmeye çalışacaklar.
Bu sevdirmeye çalışmak aklın işidir. Biz aklımızla ve aklın üzerinde içine duygularımızı da kataraktan Allah'ı ve Resulullah'ı sevdirmek için uğraşırız. Bizimki sadece ve sadece bir çabadır. Asıl sevgiyi tecelli ettirecek olan Allah'tır. Eğer Allah dileseydi bütün insanlar Allah'a aşık olurlardı. Allah dileseydi bütün Müslümanlar Allah'a aşık olurlardı.
Allah dileseydi bütün ehli tasavvuf Allah'a aşık olurdu. Ama bu Allah insanların sevmesini dilemiyor manası da çıkmasın burada. Ama bu duygu meselesi insanın kendi iç dünyasıyla alakalı. Siz birbirinize muhabbet edersiniz. Birbirinizi öyle sevgi noktasında yüksek derecede zorla sevebilir misiniz? Hadi hepiniz de birbirinizi zorla sevin. Sevemezsiniz. Hadi üstadınızı zorla sevin. Sevemezsiniz. Hadi aslamı zorla sevin. Sevemezsiniz. Bu mümkün değil. Çünkü zorlama girince sevgide sıkıntı doğar. Sevgi su gibidir. Nefes gibidir. Ha sevgi yemek ister eyvallah. Sevgi çile ister eyvallah.
Ama bunların hepsi de sevgiyi sevmekle alakalıdır. Bir kimse an gelir sevmeyi sever. Birisini seversiniz bu farklı bir şeydir. Bir de sevmeyi seversiniz. Birisini seversiniz. O sevdiğinizden gelen sıkıntılara, dertlere, problemlere, kahvuratçı ile her şeye göğüs gelersiniz. Çünkü siz birisini sevdiniz. Bir de o sevmenin getirdiği ayrı bir çile vardır. İnsanlar sevmeyi severler. Ve sevmeyi sevdikçe onların imtihanları, dertleri, çileleri, kahvurları artar. Sevmeyi sevdikçe hem kemale ererler, hem de problemleri çoğalır. Sevmeyi sevdikçe hem yalnızlığın belki de en uç noktasına, karanlığın en uç noktasına kadar yürürler.
Ama sevmeyi sevmekten yine vazgeçmezler. Sevmeyi sevmek duygulardan, bu insanları sevmekten daha farklıdır. Birisini sevmekten daha farklıdır. Bir müddet gelir, insanlar sevmeyi severler. Artık insanları severler zaten de ayrıyeten sevmeyi severler. Farklı duygulardır bunlar. Ve bunlar zorla olacak olan bir şey değildir. Benim kendi tezim. Hakkınızı helal edin. Peygamberin ümmeti vardı. Adem aleyhisselam ümmeti var mıydı? Bunun kendi çocukları da ümmeti oldu.
Kendi çocuklarımın çocukları, kendi çocuklarımın çocukları, bir rivayette Adem aleyhisselamın dokuz yüz yıl yaşadığı, bir rivayette bin yüz yıl yaşadığı. Tabi bu yıllar, bu takvimler hangi takvime göre olduğu da tartışmalı. Öyle söyleyeyim. Yani Mısır takvimine göre mi? İşte hangi takvimine göre? Bazı takvimler var altı ay bir sene. Bazı takvimler var üç yıl bir sene. Bazı takvimler var iki yıl bir sene. Tabi bununla alakalı yıl noktasında bazı kitaplarda, bazı eserlerde değişik şeyler okuyabilirsiniz. Şimdiden söyleyeyim. Ve Adem aleyhisselam da ömrü uzun olduğu belli. Ve Adem aleyhisselam bu uzun ömür neticesinde insanlar hızla çoğaldılar. İlk zamanlarda insanlar altı ayda bir doğum yapıyorlardı.
Bunu da unutmayın. Dokuz ayda değildi. Ve Havva validemiz bir batımda iki çocuk doğuruyordu. Bir erkek, bir kadın. Ve bir müddet insanlar böyle doğum yaptılar. Yani her doğum yapan bir kadın, bir erkek doğurdu. Ve böylece hızla çoğalmaya başladılar. Onlar da Adem aleyhisselamın ümmeti oldu gününde. Ama bu noktada bütün insanlar Adem aleyhisselamdan zahiren geldikleri için hepsi de onun ümmeti.
Bir de şunu unutmayalım. Bazı peygamberler var. Kendilerine iman eden çok az olmuş. Onlar öyle bir topluluk dahi iman etmemiş. Hatta bazı peygamberler bazı peygamberlerin şeriatını devam ettirmişler. O yüzden bazı peygamberler, her peygamberin ümmeti var diyemeyiz. Bazı peygamberler var, hayatları boyunca bir kişi iki kişi iman etmiş onlara. Bazı peygamberler var, hayatları boyunca onlar kendilerinden önceki veya kendilerinin zamanındaki peygamberin şeriatına uymuşlar. Bunun hükmüne göre riayet etmişler. O yüzden her peygamberin ümmeti var diyemeyiz. Mahalle sorumlusu, arkadaşların görev ve sorumlulukları nelerdir? Arkadaşlarımızın görevli arkadaşlara karşı davranışları nasıl olmalıdır?
Mahallelerde ne gibi çalışmalar yaparsak çoğalır ve gelişiriz? Öneri ve görüşlerinize ihtiyacımız var, ola razı olsun. İki, efendim sevgi, itaat, ihlas, samimiyetten bahseder misiniz? İmtihan ne demektir? Kişi, hizmet yolunda, üstadı ve derbis kardeşleri imtihan olur. Aslında tasavvuf tarih boyunca yaşadığı topluluklara göre hizmet ve strateji geliştirmiş bir düşünce biçimidir, yaşayış biçimidir, bir haldir.
Ve tarih boyunca ehli tasavvuf ama içeride, yani kendi içerisinde ama dışarıdan devletler tarafından ama toplum tarafından değişik baskılara, değişik zorlamalara, değişik inkıtarlara uğratılmaya çalışmış bir manevi hareketler. Kâh devlet erkanı ve toplumun ileri gelenleri ve toplum ehli tasavvufu ve tasavvuf düşüncesini baş tac etmiş, oturtturacak yer bulamamışlar.
Kâh, hem devlet tarafından hem de toplum tarafından ötekileştirilmiş, itilmiş, kakılmış, tarih boyunca herkesin, yani sadece Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem maddetleriyle bağlantılı değil, yani 1400 yıllık bir hareketten bahsetmiyorum, tasavvuf, ta Adem aleyhisselama kadar dayanan bir manevi içsel bir harekettir, bir haldir. Ve tarih boyunca çile çektiği, baş tac edildiği, horlandığı, ayaklar altına alındığı, gönüllere sultan olduğu, başa tac olduğu zamanlar olmuş. Her ikisinde yaşamışlar. Hatta bazı zamanlar, her iki ahali de aynı zamanda yaşamışlar. Ve içinde bulundukları toplum, içinde bulundukları sistem, ama ekonomik, ama devlet, ama askeri, ama siyasi sistem, ehli tasavvufu etkilemiş.
Etkilenmiş. Ehli tasavvuf her ne kadar iç dinamiklerine bağlı olmuş olsa dahi, sonuçta zahiri bir dünyada yaşamakta insanlar, ve o zahiri dünyada yaşarlarken dış dünyadan etkilenirler. İnsanız hepimiz etkileniriz. Ehli tasavvuf da etkilenmiş. Gün gelmiş hepsinin de mekanları olmuş, tekkeler olmuş, dergahları olmuş. Orada hizmet etmişler. Orada insanları Allah'ı sevdirmeye, Resulullah'ı sevdirmeye gayret etmişler. Gün gelmiş bu tekkeler yıkmışlar, kapatmışlar, perişan etmişler. Yeniden yedirdeklenmiş, ayağa kalkmış, bir müddet yine hüküm sürmüş toplumun içerisinde, sonra yine yıkılmış. Değişik zamanlarda değişik şeyler olmuş.
Ben onların hepsinde bir hikmete bağlı. Musa Aleyhisselam ile Hızır Aleyhisselam'ın arasındaki kıssayı unutmam. Hani Hızır Aleyhisselam abdest aldıkları su künkünü başlamış ya kırmaya, abdest aldıktan sonra. Musa Aleyhisselam demiş ki, ya Allah seni munzur olarak mı gönderdi? Sen demiş, abdest aldık ne güzel su künkü, su yolu. Neden bunu kırıyorsun deyince, demiş ki ya Musa yolumuz burada bitti. Burada sona erdi. Demiş bu su künkünü, su yolunu yapan, getiren, tamir eden, bunu tadilat eden, baktım ki demiş, hepsi de ehli cennet olmuş, hepsi de demiş cennetin sekizinci katında. Cennet sekiz katlı, dokuz katlı değil, gidecek bir yeri yok. Bunları kırdım ki demiş, arkadan gelenler, bir başkası gelecek, bu köylüler, etraftaki zenginler, cömertler, bunu yine tamir ettirecekler.
Onlar da cennetlik olacak, onların zürriyetleri de cennetlik olacak, geçmişleri de cennetlik olacak. Sen bunu göremedin ya Musa demiş. Bir şey kırılır, bir düzen bozulur. O şey kırıldığında, o düzen bozulduğunda insanlar üzülürler. Üzülürüz öyle değil mi? Deriz ki, emek heba oldu gibi gelir bize. Ya bir şey kurduyduk, yıkıldı. Biz yıkmadık ama. Birileri derdi, yıktı. Hatta yıkanlar, kendi dairelerince Allah rızası için yıktıklarını dahi söyleyebilirler. Allah için insanları katlettikleri gibi. İslam dünyasında bunlar çok. Üstadları Allah için katletmişler. Velileri Allah için katletmişler. Velileri Allah için, bunlar fitne demişler, sürgün etmişler şehirlerinden.
İnsanlar bunları yaparken, kendi dairelerinde hatta biz bunu Allah rızası için yapıyoruz dahi diyebilirler. Yapılanı yıkarlar. Öyle değil mi? Bunu bir bina olarak görün. Bunu bir yol olarak görün. Bunu bir tarikat olarak görün. Bunu bir şahıs olarak görün. Hiç önemli değil. Yapanı birisi gelir yıkar. Bunu bende çok örnek vardır. Mesela siz bir arkadaşı ele alırsınız. Ona uğraşırsınız, didinirsiniz. Namaza alıştırırsınız. Oruca alıştırırsınız. Zikrlaha alıştırırsınız. Yola yordama alıştırırsınız. O alıştırdığınız kimseye birisi gelir onun kulağına der ki, bırak şu adamları ya. Yaptığınızı yıkar sizi. Üzülürsünüz.
Öyle değil mi? Bende derim ki inşallah birisi gelir bir daha yapar. O da sevabını alır. İşte ehli tasavuk gün gelmiş yıkılmış. Yıkanlar yıkarlarken Allah rızası için de yıkmışlar. Ama şunu unutmuşlar. Allah'ın velileri kıyamete kadar eksilmeyecek. Allah'ın dostları kıyamete kadar eksilmeyecek. Ve Allah'ın o dostları, Allah'ın o velileri, Allah'ın yeryüzünde dininin direkleridir. Dinini kıyamete kadar ayakta tutacak. Bunu vaat etmiş. Ettiği şeyi Allah kendi dostlarıyla, velileriyle ayakta tutar. Nasıl ki dünyayı mevcut dağlarla ayakta tutuyorsa, nasıl ki bir binanın temelinin üzerine bu direkler varsa, binayı ayakta tutuyorsa, Cenab-ı Hak da dinini dostlarıyla, velileriyle, alimleriyle ayakta tutar.
Ve bu ayakta tutuşunu kendi dairesinde örgütler. Allah örgütler. Hadis-i Şevt'te Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretler der ki, bir mahallede bir kişi vardır, o mahallenin iman etmesine sebep olur der. O mahallenin kurtuluşuna sebep olur. Bir ailede bir kişi vardır, o ailenin kurtuluşuna sebep olur. Allah birisiyle bir kasabeyi, bir kazayı helaktan kurtarır. Allah bir kimseyle bir ilin, bir bölgeni, bölgeyi helaktan kurtarır. Ve dinini onunla orada tamam ettirir, yaşatır. Allah'ın yeryüzünde 40 tane abdalı vardır. Tirmisi de geçer, hem İmam-ı Hanbel de geçer. İmam-ı Hanbel'in zühdünde de vardır bu, İmam-ı Hanbel'in mevzudunda da vardır.
Ve bu 40 tanenin içerisinde 7 tanesi İbrahim gönüllüdür. Bir rivayette bir tanesi İbrahim gönüllüdür. Ve bu 40'ı da Allah'ın abdal kullarıdır. Hatta sayı da verir. Der ki bunun işte 20-30 tanesi Şam bölgesindedir. Bir kısmı da Arab-i Arabadası'nda, Medine'de, o bölgededir. Şam bölgesi dediği Anadolu'nun da içi de dahildir buna. Şam bölgesi Anadolu'da dahildir. İşte o şeye kadar bir kısım Türkiye Cumhuriyeti'nin bir kısmı, ondan sonra işte bu Şam bölgesidir, kocaman bir bölgedir eski tarihlerde. O bölgede yaşadığını söyler. Bu bir hiyerarşik yapılanmadır. Bu hiyerarşik yapılanmanın sahibi Allah'tır. Onun sahibi Allah ise her şey sahibine göre hareket eder.
Şimdi yukarıdan aşağıya doğru yapılandırmayı indireceğim. Madem ki her mahallede, her bölgede Allah'ın dinini yaşatması için direkleri var ise, sizin mahallenizdeki görevi de Allah'ın yeryüzünde mahalleye diktiği bir görevidir. Onunla o mahallede dininin yaşatmasına sebep olur. Evde birisi namazını kılıp, orucunu tutup dinini tebliğ ediyorsa etrafa, o evin dini temeli odur, direği odur. Allah o direkle evin dini hassasiyetini sağlar ve o direkle evi helaktan kurtarır. Dikkat edin kendinize. Üzerinizdeki misyonun ne olduğunu tanımlayın. Yani bir derviş kendi kendisine dersi aldı, bitti değil.
Hayır, o misyon sahibi. O evinde misyon sahibi, o mahallesinde misyon sahibi, o iş yerinde misyon sahibi, o etrafında misyon sahibi, görevli olup olmaması şart değil. O Allah'ın yeryüzünde dinini yaşattığı, yaşattığı, dinini koruduğu, muhafaza ettirdiği, dini insanların içerisinde ahkamıyla tutturduğu bir direk, manevi direk. O zaman hiçbir derviş kardeş, kendi kendisini hevaya, hevese katmak noktasında hakkı yok. Eğer ki kendisini bu noktada vazifeli görüyorsa, kendisini bu noktada vazifeli görmüyorsa, bizde de işi yok. Niçin?
Vazifeliyiz. Bu size ucuk bir sohbet gibi gelir, gelebilir. Vazifelisiniz. Bizim kardeşlerimiz vazifeli. Manevi vazifeli. Manevi vazifeli. Hepinizde yaşanması ve yaşatılması için manevi vazifelisiniz. Benim nazarımda çavuştu, onbaşıydı, sakirdi, şeyhti, üstadtı, dervişti, ayrı yok.
Birimiz tesbih dizilirken birimiz önce dizilmiş. Önceki dizilen de sondaki dizilenin arasında bir fark var mı? Yok, vazife olarak aynı vazifeyi yapıyorlar. Ama tesbihin bir tane imamiyesi var, bu var. İmamiyen bir tanesi aldı, bir tane solunda tesbihler dizilmiş mi? Dizilmiş. Ama bunun toplamı ne? Tesbih. İmamiyesiyle, öbür çekirdekleriyle, ondan sonra birbirinden ayıran, gruplandırmasıyla bir tesbih, bir bütün. Biz bir bütünüz, kendi içimizde. Biz büyük bir bütünün içerisinde biz de belki de ayrı bir tesbih tanesiyiz. Ama biz de bir bütünüz. Senden öncekiyle, senden sonrakının vazifesiyle bir değişiklik yok. Veya otuz üç taneden sonra gelen, bu yarım imamiyenin öbür günlerden bir farkı yok.
Kendini farklı görme. Kendini üstün görme, kendini alçakça görme. Herkes manevi vazifeli. Ben tasavvuf da hayatım boyunca şuna inanmışımdır. Dışarıda ayakkabıları düzelten kardeşler, burada sohbet eden kardeşin arasında bir fark yok. İkisi de hizmet ediyor. Birisine demişler ki, sen burada hizmet edenlerin hizmet başısın. Ya sen daha fazla hizmet edeceksin manasında o. Sen bunlara emredeceksin manasında değil. Ya sen bunlara daha fazla hizmet edeceksin. Sen bunların ayakkabılarını temizleyeceksin, üstlerini temizleyeceksin, hürmet edeceksin, hizmet edeceksin, yedireceksin, içireceksin, arkalarını sıvazlayacaksın.
Sen bunlara öbür günlerden daha fazla hizmet edeceksin. Emredeni sevmezler. Hizmet edeni severler. Kim daha fazla hizmet ediyorsa o daha fazla sevinmeye layıktır. Ve hepsi de tesbih tanesi gibidir. Hepsinin de kendi dairesinde manevi sorumlulukları vardır. Hepsinin gücün nispetinde görevleri vardır. Ve herkes bu noktada Kur'an ve sünnet dairesinde, edep dairesinde vazifelidir. Mahalledeki kardeşler, sorumlu olan kardeşler mahallenin sevkiyi idare ederler. Arkadaşlar bugün perşembe. Bugün dersimiz var. Nerede? Kendi yerimizde. Kaç kişiyiz mahallede? On beş kişiyiz.
On beşini de getirecekler. Onu on altı yapacaklar. On yedi yapacaklar. Kendi gelmiş, etrafta kimse yok. Hayır, sen hizmet etmedin. Ya cimrisin, ya insanlara tepeden bakıyorsun, ya insanlara sert konuşuyorsun, ya da insanları sen bir şekilde rencid ediyorsun. Hata senin. İnsanlar seni sevmiyorsa, sen orada biz tayin etmiş olsak da gel de ki insanlar beni sevmiyor nedense. Bir kan uyuşmazlığı olsun, hakkını helal et, ben geri çekileyim de. Kendi kendini gör. O olan kardeşlerin bu noktada vazifeleri ve sorumlulukları daha fazlasın. Orada bir tane eksilirse hesabın ondan sonra var.
Ben hesabın ondan sonra. Ben orada bir kırıklık varsa hesabın ondan sonra. Orada yirmi kişi on dokuzda düştüm hesabın ondan sonra. Önceden zakirliğin döneminde bir yeri tamamla bırakırdım birisine. İllerde de oldu, ilçelerde de oldu, Şeyh Efendi'nin zamanında. Veya kendi içinde bulunduktan sonra bıraktığım yerler oldu, oradan göçtüğüm yerler oldu. İşte kaç kişi bırakmışım, altmış kişi. Giderdim bir bakardım, yirmi kişi kalmış. Nerede bunlar? Yok. Bir ara Reyhan doğduydu. Bir arkadaş böyle işte iki tarafta diyormuş ki ben imam hatip mezunuyum. Asıl benim çavuşluk yapmam lazım. Arkadaşlara hep böyle söylemiş etrafa. Ben de duydum o arkadaşa dedim ki saydım orayı o zaman için.
Altından kaç kişi vardı o zaman saydınızda? Altmış, yetmiş kişi vardı herhalde değil mi? Değil mi? Var. Altmış, yetmiş kişi var burada. Saydım sayın burayı dedim. Herkes saydı. O arkadaşa umudundan vurdum. Dedim bu kadar insan var. İki ay sonra mı, üç ay sonra mı ne dedim? Bu kadar. En az bu kadar göreceğim senden dedim. Tabii ben duyuyorum. Günden güne eksiliyor, eksiliyor, eksiliyor, eksiliyor. En son adlana dedim. Adnan kaç kişiydi son ders? Dedim ben. Geçmiş köşe yalan çığılmasın. Yirmi kişi falan toplanmış. İyi dedim müdahale etme zamanı gelmiş. Tabii haftasına gittim dersi. Ben on beş, yirmi kişi var. Dedim ki nerede geri kalan?
Tabii ben haber alıyorum. Şimdi diyormuş ki arkadaşlara. Ben de içeri girdiğimde Mustafa abi, Mustafa'ya nasıl ayağa kalkıyorsanız bana da ayağa kalkacaksınız diyorlar. Ona nasıl hürmet ediyorsanız bana da hürmet edeceksiniz. Onu nasıl seviyorsanız beni de seveceksiniz. Tabii arkadaşlara itici geliyor bu. Tabii. Bitti mahallede. Adet az alınca. Dedim ki bundan sonra dersleri Adnan kardeş yaptıracak burada da. Değiştirdik. Sonra Adnan Allah razı olsun derledi toparladı ortalığı yine. Şimdi sorumlu olan kardeşler kendilerini eğer belli bir noktada görürlerse hata yaparlar. Dervişlik kendini bir noktada görmek değildir. Görülecekse o cemaatin içerisinde en aşağıda olan o kimsedir.
Şuradan kapıdan içeri giren bir kimse şunu demeli. Ben buranın en kötüsüyüm. Ben buranın en günahkarıyım. Burada benden daha günahkar bir kimse yoktur. Ya Rabbi ben buraya senin zikrinin sohbetine geldim temizlenmeye geldim. Beni buradan temizlenmiş olarak gönder. Dışarı çıktığında da evet inanıyorum Ya Rabbi sen beni temizledin. Ama ben şimdi burada sokağın içerisinde daha kapıdan dışarı çıkarken kirlenirim. Sen beni bir dahaki haftaya kadar temiz tut Ya Rabbi. Eksiğim gediğim olmuştur benim. Bir dahaki haftaya tamamlarım inşallah. Derviş ve sorumlular hepsi de bir bütündür. Ve kendilerini hep hizmet noktasında görecekler.
Eğer birisine bir şeyi emrettiğiniz anda bu kim olursa olsun ve dervişliğinizi kullanıyorsanız ve emrederken dergahın içerisindeki hiyerarşik yapılanmadan dolayı o hiyerarşik yapılanmanızı gözünüzün önüne getirerekten söylüyorsanız yanıldığınızın yeridir. O zaman mahalledeki arkadaşlar birbirlerine muhabbet besleyecekler. Birbirlerine hizmet edecekler. Birbirlerine tepeden bakmayacaklar. Birbirlerini kollamaya çalışacaklar. Birbirlerinin sırtını kaşıyacaklar. Hatta kimsenin sırtını kaşımasa dahi o herkesin sırtını kaşıyacak. Ve şunu düşünmeyecek. Ya ben bu adama ne hizmet edeyim ki? Bu kim ki ben buna hizmet edeyim? Bu ne ki ben buna hizmet edeyim?
Veyahut da mahalledeki arkadaşlar mahalle sorumlusuna karşı şöyle davranmaya hakları yok. Ya bu kim ki ya? Ben şeyhimi tanırım. Ben seni tanımam kardeşim. Ben üstadımı tanırım. Ben seni dinlemem kardeşim. Ben üstadı dinlerim. Sen bana bir şey söyleyemezsin kardeşim. Bana bir şey söyleyecekse üstad söyle. Bunların hepsi de hatta aşan sözlerdir. Dervişçiye yakışmaz. O kardeşler de şunu demeyecek. Sen kalk şunu şunu şöyle yapacaksın. Ya ben yapamayacağım. Müsait edeyim. Yapacaksın benim dediğimi. Hayır yok. Bizim yolumuzda yok. Bizim işimiz sevgiyle. Bizim işimiz nefretle değil. Bizim işimiz zorunlulukla değil. Hangi kardeş mahalledeki sorumlusunu beğenmiyorsa, şikayeti varsa terk etsin.
Evet dergahı terk etsin. Hangi mahalledeki arkadaşla, arkadaşlardan şikayeti varsa o da terk etsin. Zor. Kimse kimseyi çekmesin. Bir kimse bir kimseyi zorla kaldırıyorsa, zorla götürüyorsa, zorla onu dinliyorsa, gün gelir geriye döner, kendisinden intikam alır. O adamdan intikam aldığımı zanneder. Kendisinden intikam alır. Kendi psikolojisini yıkar. Kendi psikolojisini yok eder. Kendi psikolojisini ezer. Kendi kendine intikamcı olur. Bir kimse bir üstada intisap eder, bağlanır. Üstadın dergahın içerisinde halifeleri vardır, zakirleri vardır, çavuşları vardır. Üstad der ki, bunlarla hep beraber yürüyor.
Onlara da itaat edeceksiniz, sürmet edeceksiniz. Onlarla beraber bu işi götüreceksiniz. Bir adam o kimseye itaat etmek istemiyorsa, üstadın söylediğinden dolayı zorunluluktan itaat ediyorsa, bir gün gelir, döner kendinden intikam alır. O adamdan da intikam almaya çalışır. Milletin benden intikam almaya çalıştığı gibi. Yanın başında Mustafa Özbağ var. Mustafa Özbağsız yürümeyeceğine göre mecburiyetten bana boyun eğiyorlar. Mecburiyetten. Bir boşluk buldukları anda dönüp benden intikam aldıklarını zannediyorlar. Kendilerinden intikam alıyorlar. Neden? Çünkü onlar zorunlu olarak benden boyun eğmek zorundan kaldılar. Ben böyle bir şey istemiyorum.
Hayatım boyunca istemedim. Hayatımda hiç kimseden istemedim zorla bana boyun eğmesini. Ve şimdi de arkadaşlara, kardeşlere diyorum. Hiç kimseye boyun eğmek zorunda değilsiniz zorla. Hiç kimse, hiç kimseye boyun eğmek zorunda değil. Birbirlerinizi seviyorsanız buradayız. Herkes Allah'ı seviyorsanız. Herkes Resulullah'ı da seviyorsanız. Herkes beni sevmek zorunda değil. Herkes sizi sevmek zorunda değil. Ben de sizi sevmek zorunda değilim. Zorunda değilim. Seviyorsanız geleceksiniz. Zikrullah'ı seviyorsanız, sohbeti seviyorsanız, beni seviyorsanız, buradaki arkadaşları seviyorsanız geleceksiniz. Bunu çok samimiyiz.
İnsanlar bir şeyi severlerse, kendi içlerindeki kurguladıkların duvarları ve engelleri kendileri kaldırırlar. Ve o kimse seviyorsa, sohbeti dinler. O kimse sevmiyorsa, sohbeti dinlemez. O kimse sevmiyorsa, zikrullaha kendini bırakmaz. Oysa kendisini zikrullaha bırakacak ki zikrullah ona tesir etsin. O zikrullahla hemhal olsun, erisin içinde. O kimse sohbet eden üstadın, zakiri, çavuşu, kardeşi sevecek ki, kendine ona karşı bir duvar ölmesin. Onunla ilişkisi, ilintisi sağlam olsun. Zorunluluk girerse işin içerisine, bunu dinlemez ki, nefret eti. Kimseyi neden dinlesin? Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurur ki hadis-i şerifler, siz insanların başına zorla imam olmayınız.
Sizi sevmeyenlerin başına imam olmayınız. Hadis-i şerif, birisi mahallede seni çavuş olarak, görevli olarak kimse sevmiyorsa, hata yapmışımdır ben tayin ederken, olabilir. Gel, de ki, beni burada hiç kimse sevmiyor, ben buradan ayrılmak istiyorum de. Veyahut da sen burada hiç kimseyi sevemediysen, zorlama kendini. Allah yoluna çıketsin. Tasavvuf, adam toplama yeri değildir. Fakat da tasavvufu ayırıyorum. Cemaat adam topla, x cemaat adam topla, x tarikat adam topla. Ne kadar çok kelle var, o kadar kendini kuvvetli hisseder. Ne kadar çok kalabalık, kendini o kadar egosunu yüksek tutar. Ne kadar çok kalabalık, adam der ki bu üstad o kadar çok kamil.
Üstadın kamilliği kalabalıktan belli olmaz. Üstadın kamilliği yetiştirdiklerinden olur. Çok kalabalık olabilir. Çok kalabalık olabilir. Yediştirdiği derviş önemli. Derviş hangi esma yapmış, hangi manevi hali yaşamış, hangi tecelliyatları yaşamış, ne yapmış manevi olarak, hangi noktada manevi olarak? Bu önemli. Kalabalık önemli değildir. Tasavvufta ama bu. Tarikatta ise kalabalık önemlidir. Cemaatta kalabalık önemlidir. Benim için kalabalık önemli değildir. Önemli değildir. Benim için gelen kardeşlerin ahlakı güzel yaşamaları önemlidir. Dini iyi yaşamaları önemlidir. Dini kaliteli yaşamaları önemlidir. Benim için kardeşlerin beni anlamaları, algılamaları, dini anlamaları, algılamaları önemli.
Yani çok kalabalık olmuş, o dinin ince ahlakını yaşamamış. Çok kalabalık olmuş, birbirinin arkasından tiftiklemiş, didiklemiş, arkasından konuşmuş. Çok kalabalık olmuş, birbirinden haberi yok. Manevi bir derinlik yok, manevi bir gelişme yok. Manevi bir yükseklik yok. Hayır, tasavvuf bu değil. Kendine göre mekanı, kendine göre kişisi, kendine göre nitelerleri, kendine göre belirtilmiş, oturtulmuş hal ve hareketler olması lazım.
Var mı? Yok. Zaten benim nazarımda Türkiye'de tarikat yok. Var olduğunu söyleyen var ise çıksın karşıma. Nesin? Mevlevisin. Hani kıyafetin? Hani tekken? Nesin? Katilisin. Hani tekken? Hani kıyafetin? Hani ritüellerin? Nesin? Rufayesin? Hani tekken? Hani kıyafetin? Hani ritüellerin? Nesin sen? Rufayesin? Hadi çık. Meydanda sen rufayesin. Bir şiş buhranı yap. Seni götürüyorlar mı? Götürmüyorlar mı? Nesin sen? Kadirisin. Hadi yavrum. Buhranı yap. Seni götürüyorlar mı?
Götürmüyorlar mı? Görelim. Buhranı yaptıktan sonra dergahın şeyhi ben değilim. Filanca demeyecek. Evet ben Kadiriyim. Ben ateş buhranını yaptım diyecek. Ben Kadir'i üstadayım. Ben Kadir'i şeyhiyim. Ateş buhranını ben yaptım diyecek. Ben rufay şeyhiyim. Şiş buhranını ben yaptım. Meydana. Şişini gidecek mahkeme meydanına. Hakim edecek ki gel uzat yanağını. Zıplayacak şişi ona. Yakın fırını. Var mı Türkiye'nin?
Benim can ciğerim. İç bakayım sen de. Göreceğim dermişim de ben o zaman. Tarikat yapılanması yok. Adı var kendi yok. Tasavvuf o farklı bir şeydir. Tasavvuf bina istemez. Tasavvuf rütbel istemez. Tasavvuf kıyafet istemez. Tasavvuf bu tip şatahatlar da istemez. Ehli tasavvuf kendisini gizler, saklar, ahlakıyla öne çıkar. Dini yaşaması ile öne çıkar. Sarıyla, sakalıyla, cübbesiyle, şalvarıyla değil.
Ahlakıyla, aşkıyla, muhabbetiyle, sevgisiyle, hizmetiyle öne çıkar. O zaman kardeşlerin ehli tasavvufta hiyererşik yapılanma o kadar çok önemli değildir. Hazreti Mevlana ne demiş? Evlat, toprağın altında usta da bir çırak demez. Sizin en hayırlınız, en faziletliniz, en takva olanınız, takvacı üstün olanlardır.
Özünü yaşamaya çalışın. Gösterişlere bakmayın. Şatafata bakmayın. Tantanaya bakmayın. İnsanların sizin önünde eğilmelerine bakmayın. İnsanların size teveccühüne bakmayın. Allah teveccüh etsin. İnsanların size eğilmelerine bakmayın. Melekler size eğilsin. Allah'ı sevmeye gayret edin. Allah'a hizmet etmeye gayret edin. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini sevmeye gayret edin. Sevginizi arttırmaya gayret edin. Üstadınızı sevin, derviç kardeşlerinizi sevin, eşlerinizi sevin, çocuklarınızı sevin, anne babalarınızı sevin, akrabalarınızı sevin, etrafınıza hizmet edin.
Kimseyle kavga etmeyin. Kimseyle dövüşmeyin. Kimseye zulmetmeyin. Kimsenin parasına, malına, mülküne, eşine, dostuna, karısına, kızına, çoluğuna, çocuğuna bakmayın. Kendi elinizdekine dahi güvenmeyin. Haydeleri olmazsa olmazları. Gönlünüz kıpır kıpır olsun. Bir derviç kardeşinizi gördüğünüzde heyecan duyun. Onunla sohbetin lezzetini yaşayın. Onunla sohbetin tadını yaşayın. Onu görmek için can atın. Özleyin. Dünyadan sıyrılın. Kendileri de sevin. Sakın kimsenin tarikatına, şeyhine, cemaatına, yoluna, yordamına, camisine, mescidine, yaptığına, ettiğine karışmayın.
Kimsenin arkasından konuşmayın. Dedikodu etmeyin. Gıybet etmeyin. Kimseyi arkadan çekiştirmeyin. Allah için söylüyorum. Allah için söylüyorum. Yıkan şeyler. Edebi yıkan şeyler. Ümmetin arasında fitne çıkaran şeyler. Size laf söylesinler. Sizin yolunuza laf söylesinler. Sizin şeyhinize laf söylesinler. Sizin gidişatınıza laf söylesinler. Yanlış yere gidiyorsunuz desinler. Desinler. Siz eyvallah deyin. Bismillah deyin. Ya Rabbi bu kardeşe de hidayet eyle. Deyin gidin. Gıybete düşmüş. İftiraya düşmüş.
Eksikliğe, yanlışlığa düşmüş. Dua'ya ihtiyacı var. Yıkılmış. Sen dua et, yap. Tatlı bir şekilde irşad et. Tatlı bir şekilde anla. Tatlı bir şekilde onu bu noktadan, o gıybetten dedikodudan uzaklaştırmaya çalışın. Bırak. Çok da uğraşma. Başına dert alırsın. Uyuyanı uyandırmayın demiş. Gaflet uykusunda. Uyandırmak istiyorsun. Tatlı bir şekilde hu diyorsun dinlemiyor. Elleme. Allah muhafaza eylesin. Ama siz yapmayın. Mahalleler cıvıl cıvıl olması lazım. Peşin hükümlü olmayacak birbirimize. Bir kardeş, bir kardeşinizin hakkında sizin hoşunuza gitmeyecek bir şey söylüyorsa ona ilk tatlı tatlı bir şey. Kardeş ya.
Bana Adnan için bir şey söyleme ya. Kapat. Ya bana Kadir için bir şey söyleme. Kapat. Bize ne ya. Ya bana filanca için bir şey deme. Kapat. Bize ne. Bitti. Ya o kardeşim söyleme. Hakkını helal et. Hazreti Ali Efendimiz gıybet edilen yerden kalkmış gitmiş. Kalkın gideyim mi buradan? Bitti. Allah muhafaza eylesin. Ehli tasavvuf gözünü Allah'a diker. Ehli tasavvuf gözünü Resulullah'a diker. Ehli tasavvuf gözünü üstadına diker. Ehli tasavvuf gözünü namaza, ibadete, zikrullaha. Tövbeye diker. Gaflete gözünü dikmez. E şimdi o zaman mahalledeki kardeşlerin de bu noktadaki görev ve hizmetleri 3 aşağı 5 yukarı çıkmış oldu. Kardeş mahalledeki sorumlulardan beklemeyin.
Hepiniz de sorumlusunuz. Ben meşhurum ya şeyde bir gün İsmail Hakkı Tekkesi'nde hepiniz çavuz sınıfta diyordum ben. Tabii sonradan bazı arkadaşlar ya kendimizi çavuş yaptı tek kedi demiş. Hepimiz de çavuşuz biz. Evet. Ne demektir biliyor musunuz? Bir yerde birisine çavuşluk vermek demek. O kimse orada yeni bir oluşumun başlangıcıdır. Etrafındaki insanlara Kur'an ve sünneti, etrafındaki insanların tasavvufu, dervişliği anlatır. Sen eğer birilerine hürf etmek için böyle bir çalışmanın içerisine giriyorsan bir müddet sonra yapayalnız kalırsın. Ama yok birilerine gerçekten hizmet etmeyi düşünüyorsan, gerçekten bir yol açmayı düşünüyorsan herkes senin peşinden gelir.
Ama senin hizmet ehli olman lazım. Sen şimdi bakarsan mahallede arkadaşlar kim alacak derse evine ses yok. Veya birine dersen senin evine geliyorsun. Olmalı. Adamın evi müsait değildir. Hanımın çoluğu çocuğu müsait değildir. Kendisi müsait değildir. Arkadaşlar bu akşam bendesiniz hepinizden. Birisi dersen ya arkadaş geçen hafta da sendeydi ya bu hafta bende olsun. Tamam bu hafta filanca kardeşteyiz. Kendisi alıyor, kendisi istiyor. Arkadaşlar bu akşam yemeğe bendeyiz. Arkadaş ya geçen hafta da sende oldu ya bu hafta bende olsun yemek. Tamam bu hafta yemek filanca kardeşte. Bu hafta sohbet filanca kardeşte. O kardeş davet etti. Davetlere icabet edin. Toplantılara icabet edin.
Kardeşlerinize icabet edin. Kardeşliğinizi arttırın. Birbirinize olan muhabbetinizi arttırın. Peşin hükümlü olmayın. Birisinin hakkında siz bir şey dinlerseniz onun hakkında peşin hükümlü olursunuz. Biri gelir de der ki ya Adnan'ı bırak ya Adnan önceden şöyleydi böyleydi. Ne oldu onu dinledin. Adnan hakkında peşin hükümlü oldun. Adnan'ın öyle olduğunu gördün mü yok. Duydun mu kulağından yok. Yanında mı oldu yok. Nereden Adnan hakkında hükme vardın? Boşboğazın, gıybetçinin, iftiracının birisi geldi sana söyledi. Sen de dinledin. Şimdi Adnan hakkında peşin hükümlüsün. Bitti. Dinlemezsen peşin hükümlü olmazsın. Adnan'a karşı duvar ölmezsin.
Neden dinledin? Hakim misin? Yok. Alim misin? Yok. Amir misin? Yok. Neden dinledin? Gıybet için dinledin. Allah muhafaza eylesey. Allah'ı seven kendi kusuruna bakar. Resulullah'ı seven sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini kendi kusuruna bakar. Üstadını seven kendi kusuruna bakar. Başkalarının kusurlarını araştıran kimse kendi kusurlarını göremez. Tasavvuf insanların kendi kusurlarını önde tutmalarıdır. Onlara bakmalarıdır. Yoksa başkalarının kusurlarını araştıran, başkalarının kusurlarına bakan asla ve asla tasavvuf ehli olamaz. Rabbil alemin.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi