Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 30 Eylül 2012 · 1:39:54
Selamun Aleyküm. Allah gecenizi ayırırsın inşallah. Yanamakasın, hayırlısı. Hayırlısı. Hayırlısı. Hayırlısı. Edeb baştan başa Kur'an-ı Kerim'dir. Edeb baştan başa bir inanıştır. Edeb baştan başa bir imandır. Edeb baştan başa İslam'dır. Edeb, Hz. Allah'ın ahlakıdır. Edeb, Hz. Allah'ın sıfatlarıdır. Edeb baştan başa Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin doğumundan ölümüne kadar yaşadığı hayat ve düşünceleridir.
Edeb baştan sona Hz. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sünnetleridir. Edeb dini manasıdır. Edeb, Allah'ın yeryüzünde insanların üzerinde emrettiği, istediği ama insanlar için bir hayal olan, itap yollar olmazsa olmaz bir haldir. Edeb, yaşayanı cennette yaşatan, eğer bir topluluk yaşarsa yaşayan topluluğun cennet hayatı yaşayacağı, eğer bütün insanlar bunu yaşarlarsa dünya hayatının cennet hayatı olacağı insanlar için bir itopya'dır.
Bu manada edebi en ince ahlak olarak tanımlasak dahi bu yeterli gelmez zannederiz. Çünkü edeb, Allah'a olan edeb, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine olan edeb, insanlara olan edeb olarak tanımlamamız gerekir. Bu kimse, bu üç dairedeki edebi muhakkak ve muhakkak üzerinde bulundurması gerekir.
Bir kimsenin Allah'a olan edebi, Allah'ın çizmiş olduğu sınırlarda yaşamasıdır. Asla ve asla harama bulaşmamak, Allah'ın emrettiği hali üzerinde yaşamaktır. Bu Allah'a olan edebidir. Eğer elinden, dilinden, ağzından, kulağından, ayağından, herhangi bir uzduğundan bir haram çıkıyorsa, o kimse birinci derecede Allah'a karşı olan edebi muhafaza etmemiş demektir.
Oysa biz edeb derken sadece insanın, insana olan davranışlarını sadece kale alıyoruz. Bir kimse çok iyiyse insanların nazarında, biz ona diyoruz ki çok iyiydi. Onun Allah'la olan ilişkisinin sınırlarını gözetmiyoruz. Edeb bu manada birinci derecede Allah'a olan edeble başlar. Allah'a olan edebin de kendi içerisinde ilmen yakin, aynel yakin, hakkel yakin noktası vardır. Bir kimse günah-i kebailerin, günah-i kebail olduğunu bile bile işliyorsa, o edeb noktasında nerededir? Kendi kendisine sorması gerekir. Ve haram olduğunu bildiği halde yalan söylüyorsa, haram olduğunu bildiği halde kıymet ediyorsa, haram olduğunu bildiği halde denikode ediyorsa, haram olduğunu bildiği halde hırsızlık ediyorsa, haram olduğunu bildiği halde Allah'ın yasaklamış olduğu, herhangi bir şeyi işliyorsa, Allah'a olan edebinin nerede olduğuna siz bakın.
Allah beş vakit namazı farz kılmış. Bir kimse beş vakit namazı Allah'ın gözünün içine baka baka terk ediyorsa, Allah Ramazan orucunu farz kılmış. Bir kimse Ramazan ayı geldiğinde herhangi bir sağlık sorunu, herhangi bir mazereti olmaksızın, Allah'ın gözünün içine baka baka orucu terk ediyorsa, varın Allah'a karşı olan o kimsenin edebini siz sormayın. Ve kendi nefsimize, kendi kendimize bakalım. Allah'a olan edeplerimizi yerine getirebiliyor muyuz diye. Ve edeb gerçekten bu manada Kur'an'ın manasıdır. Edeb bu manada dinin manasıdır. Ve baktığımız zaman o kimsenin Allah'a olan edepleri, İmmel Yakin, Aynel Yakin, Hakkel Yakin derecesinde, Hz. Resulullah'a, Sallallahu Vesselam Hazretleri'ne karşı edepleri, yine İmmel Yakin, Aynel Yakin, Hakkel Yakin derecesinde, insanlara olan edepleri, İmmel Yakin, Aynel Yakin, Hakkel Yakin derecesinde, insanların arasında annesine, babasına,
insanların arasında eşine karşı, insanların arasında çocuklarına karşı, komşularına karşı, topluma karşı, ağaca, çiçeğe, böceğe, hayvana karşı, esen rüzgara, denize, göle, ırmağa karşı edeplerine bakacak olursak, ben kendi nefsim için söylersem, herhalde dünyanın en edepsiz kişisi ben olurdu. Ve o edep sınırında yaşayamamanın, o edep sınırında duramamanın, en büyük acısı herhalde bende olması gerekirdi.
Ama o edepten o kadar uzakız ki, kendi nefsim için söylüyorum, kendimi bu halde de tutamıyorum demek ki. Yoksa o edepsizliklerimize baktığımızda, herhalde bizim Allah'ın nimetlerine el sürmeye, Allah'ın nimetlerine elimizi uzatmaya dahi hakkımız olmamadığını düşünüyorum. Gönül arzu ederdi ki, için arzu ederdi ki, edebi en ince ayrıntılarıyla burada anlatmaya çalışayım.
Ama en ince ayrıntıları ne kadar bilip, ne kadar bilmediğimi de bilmediğinden dolayı, o yola, o menfeze girmeye hiç gücüm ve kuvvetim, takatım yok. Çünkü o yola girersem eğer, herhalde kendimi de parım parım paralamam gerek. Belki de kendimi parım parım paralamaktan korktuğum için, o yolu anlatmayan güç ve kuvvet kendimde hissetmiyorum.
Ve edep denildiğimde, içim titriyor, kalım donuyor. Bu, kendi edepsizliğimden dolayı. Çünkü kendi edepsizliğimi gördüğümden dolayı, başkalarının edepsizliğini görmeye mecalim yok. O yüzden gökyüzüne bakmaya utanırım. O yüzden etrafıma bakmaya utanırım. Çünkü kendi kulluğumun, kendi edebimin hakkıyla yerinde olmadığını düşünürüm. Allah cümlemizi kendi edebiyle edeplendirdiği kullarından eylesin. Amin. Herhalde bu edebin kendi içerisindeki hallerinden birisi utanma duygusu olması gerek. Ve Allah cümlemizin kalbine utanma duygusu versin. Amin. Hani Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri utanmayacaksan istediğini yap der ya, insanlar utanmayacaklarsa istediklerini yapıyorlar.
Ve nefis, insanı utarmaktan uzak tutuyor. Allah'a karşı utanmaktan, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine karşı utanmaktan, salih insanlara karşı utanmaktan, insanlardan utanmaktan, hızla insanı nefis uzaklaştırıyor. Ve kimse zaten kendi nefsince Allah'a karşı kendi kendisini utanmaktan uzaklaştırdıysa, geri kalandan zaten uzaklaştırıyor. Ve bu benim kendi nefsim için. Allah'ın gözünün içine baka baka, Allah'ın duyacağını bile bile, Allah'ın göreceğini bile bile, ve insan, kendi nefsim için söylüyorum, hayasının en dip noktasında insan her şeyi yapabiliyorsa, onun edep konuşmaya hakkının olmadığını düşünüyorum. Allah cümlemizi, o Habibi Mustafa'nın edebiyle edeplendirsin inşallah.
Allah cümlemizi, o Kur'an-ı Hakim'in edebiyle edeplendirsin inşallah. Gerçekten edep, hani büyük, o padişah demiş ya, nurdan tac imiş diye, edep nurdan tac imiş, tac insanlara. Ve muhakkak ki ümit ediyorum, eğer dünya yörüngesinde yürüyorsa, eğer bu alem, bu kainat, yörüngesinde gidiyorsa, yeryüzünde bulunan, o edeplilerin yüzü suyu hürmetine desin.
Ve edepliler içimizde bulunduğu müddetçe, Allah kökten yağmurunu eksik etmeyecek, toprağından nimetlerini eksik etmeyecek, hayvanlarını, böceklerini, çiçeklerini, bu yeryüzünden eksik etmeyecektir. bu kainat, bu dünya, bu güneş, bu ay, bu semavat, bu yıldızlar, bu alem, eğer tatik ve, salise saçmadan, devam ediyorsa, herhalde yeryüzünde dolaşan, o edeplilerin yüzü suyu hürmetine desin.
Eğer o edepliler olmamış olsaydı, zannediyorum, kıyamet şimdiden çoktan kopar, ve, alem, hallacın pamuğunu attığı gibi, atılır giderdi. Nimetleniyorsak, rızıklanıyorsak, gözümüz görüyor, kulağımız duyuyorsa, ayaktaysak, ve hasbelkader, imanın, İslam'ın, ihsanın, bir ucundan tutabildiysek, veya tutturulduysak, herhalde o edeplilerin yüzü suyu hürmetinedir, diye düşünüyorum.
İnsan bazen kendi hayatına bakıyor da, kendi hayatına baktığında, kendi nefsim için söylüyorum bunları. Umulmadık, ümit edilmedik nimetler, umulmadık, ümit edilmedik lütuflar ve ikramların karşısında, şaşkınlıktan ve hayretten donakalıyor. Ve kendi kendime düşünüyorum ben. Diyorum bunlar olsa olsa herhalde, üç beş edeplinin yüzü suyu hürmetinedir. Olsa olsa, yolun kirlerinin yüzü suyu hürmetinedir. Olsa olsa, Muhammed Mustafa'nın, sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin yüzü suyu hürmetinedir. Çünkü, yaptığımız, yok derece kadar az, işlediğimiz cürüm, sıra dağlar kadar fazla. Nefes alışverişimiz dahi, cürüm ile dolu.
Her dakikamız, her saatimiz, her halimiz hafif etsin. Edepsizlik de sıralı. Böyle olunca, bunca edepsizliğe, bunca hayırsızlığa, bunca nankörlüğe, karşılık, bunca nimet, bunca lütuf, bunca ikram, bunca ihsan, bunca genişlik, bunca derinlik, bunca yücelik, elimizden değilmiş gibi geliyor.
Edeb, insanı insan eden, insanı insanı kabul eden, olmazsa olmaz bir şey. Bu soruyu, soran kardeşin de, Allah'ın sorduğunda inanıyorum. Belki de Cenab-ı Hak, böyle bir soru sordurup, titreyip kendimize gelmemizi, tövbe etmemizi, bu noktada, Allah'ın edebiyle edeblenir, Muhammed'e Mustafa'nın yolundan gitmemizi, bir uyarı olarak alıyoruz.
İnşallah, biz o edeb dairesinde yaşayanlardan oluruz. Allah bizi affetsin inşallah. Bu halde zorla bir şey yaptırıldığında, yapmazsan, vebali senindir denildiğinde, kişi üzerine gerçekten vebal düşer.
Burada ne yaptırıldığına bakmak lazım. Yaptırılan şey, hayır ise, yaptırılan şey, bu noktada, Kur'an ve Sünnet dairesinde ise, yaptıranın ve yapanın hali, her şey, söz konusunu, o yüzden, bunda öyle, rahat bir cevap olması mümkün değil. Sufi adayının, öncelikle, öncelikli, yapması gereken işler, kalbini temizlemesi ve nefsini severek uyutmasıydı. Terbiye edilmiş nefse ve temizlenmiş kalbi, ilk öte hangi ilim verilmelidir? Yani Sufi adayı, ilk olarak, ilk hangisiyle başlamalıdır? Ve bunu hangisiyle devam ettirmelidir?
Eğer Sufi, kendince bir yola geldiyse, bu yolun erdebi vağa uyması gerekir. Sufilik yolu, insanın aklıyla yöneteceği bir yol değildir. Aklıyla yürüyeceği bir yol da değildir. Bir temizlediğine, bir kimse kendi kendisine inandıysa, onun çok tövbe etmesi gerekir.
Bir kimse, nefsini terbiye edilmiş olarak görürse, o kimsenin çok tövbe etmesi gerekir. Bazı Sufi, cereyanlar, Sufi hareketler vardır ki, onlar kendilerini böyle görebilirler. Ama Muhammed'i bir Sufi öğretisinde, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sözü, bizim gözümüzün önünden hiç gitmemesi gerekir.
Gözümü açıp kapatıncaya kadar, beni nefsimin eline bırakma, diye dua eden Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sözü, bu noktada dururken, bir kimse kendi nefsini terbiye edilmiş bir nefis olarak görmesi kadar, büyük terbiyesizliği olmaz. Sözlerimi bağıştayın. Çünkü bazı Sufi cereyanlar var. Bu Sufi cereyanlar, insanlar günah kebali içerisinde güzellerken, onların nefislerini terbiye olmuş bir nefis olarak göstererekten, nefsaniyetin üzerinde yürüyorlar. Kıymetli dostlar, Sufilik, son nefese gelinceye kadar oldum dememektir.
Sufilik, son nefese kadar kulluğunu yaşamaya çalışıp, Hz. Muhammed Mustafa'nın dediği gibi, hakkıyla sana kulluk edemedim ya Mahmud demektir. Sufilik, senin gelmiş geçmiş her şeyin tertemiz, pak-ı temiz, Ya Resulallah, kendini niçin böyle feryada, figana salarsın, diye söyleyen Hz. Ayşe'ye, verilmiş olan cevaptır.
Ayşe, ben Rabbime, hakkıyla şükreden bir kul olmayayım mı? deyip, ayakları şişinceye kadar namazda durup, son nefesini verinceye kadar, iyi bir kul olma, sevdasına tutuşmaktır. Sufilik, gözünü açıp kapattığında, muhakkak ki gördüklerimden kirlenmişimdir. Ve bu kir benim kalbime tecevri etmiştir. Muhakkak ki ağzım laf yaparken, konuşurken, dilimden dolayı kirlenmişimdir. Bu kirliliğinden dolayı, gönlüm muhakkak lekelenmiştir. Duyduklarımın arasında, muhakkak ki şeytanın da sesi vardır. Şeytanlaşmış olanların da sesi vardır. Ve o kulaklarımdan kalbime muhakkak bir leke inmiştir.
O lekelen dolayı muhabbetullah'tan uzaklaşmışımdır. Ben dolayı ben Kur'an'ın yolundan uzaklaşmışımdır. O lekelen dolayı ben o ustattan uzaklaşmışımdır. O lekelen dolayı o Mustafa'nın kokusunu almaktan uzaklaşmışımdır deyin. Açıp kapadığında zikir, açıp kapadığında Allah ha ha sevdasıyla, yanıp tutuşmaktır gibi geliyor bana.
Yanlışa adım atmışımdır diye düşünür. Her elimizi uzattığımızda acaba bizim midi, değil midi diye sorgulamadan elimizi uzattıysak, her midenize götürdüğümüzde, midenimizi ne kadar helal ne kadar tefekkür etmeden götürün. Ya Rabbi, midemizden mi kalbe bir karaltı mı gidip diye düşünür. İçimizden sonra nime şükredip, hamledip, muhabledi Mustafa'nın sevdasını gibi geliyor bana.
Eğer bir kimsesini temiz gördüyse, başındadır gibi geliyor bana. Benim temizlendiğini düşünüyorsa bir kimse, başındadır gibi geliyor bana. Şeytan aldatmıştır gibi geliyor bana. Nefis aldatmıştır gibi geliyor bana. Şeyhim Allah rahmet eylesin elimden tutup, Beytullah'a karşı bana söz verdirmişti. Beytullah'ı şahit tutmuştu bana. Mustafa ben de eyvallah şahit olsun, şahit olsun hepsi yoktur gibi geliyor bana. Nefsinin arındığının temizlerdini düşünmek kadar şeytanın aldatmacası yoktur gibi geliyor bana.
O şeytan öyle bir ince yerden, öyle hin bir yerden durmuş ki, o kimsenin kalbini temiz pak, o kimsenin nefsini uysal bir köpek gibi gösteririz. Oysa sufilik, yoldan öylesine uzaklaşmışsınızdır ki, şeytan sizi parmağında oynatmaya başlamıştır.
Sufi cereyanların içerisinde bu gönlendir. Bu fakir henüz daha yeni anlatmıştı. 23 yıl tarikatta durup, biz sahabe-i halimizden olduk. Artık sahabeler hükmündeyiz. Bizim sorgumuz, sualimiz kaldırıldı diyen sufi cereyanlar var rastlamıştır. Bunlar kahvehan, bunlar kahminli piyango bileti derken Allah içini kabil noktasında görüp, kendilerinin yaptığı her şeyi han görüp,
kendilerinin yaptığı her şeyi Allah'ın yaptırdığını zannedip, kendilerinin yaptırdığı yanlışlıkları dahi bir hikmet nazarından görülmesi gerektiğini varsayım, günah kemalinin içerisinde güzellerini gördüm. Ve dedim ki, Mustafa Özbağ, sufilik buysa bu yoldan sakın sen yürüme. Oysa, Hazreti Peygamber Salullah ve Sedem Hazretleri, ashabına kılık kırk yardımını öğretiyordu.
Oysa Muhammed Mustafa Salullah ve Sedem Hazretleri, şüphelilerden dahi uzaklaşmayı söylüyordu. Resulallah dediklerinde, şüphelilerden uzak durmanız diyordu. Şüphelilerden bir gün, bir kimse bir hurma ikram etti. O hurmayı Hazreti Ebu Bekir Efendimiz yedi. Başka bir sahabe geldiğinde, ya Ebu Bekir o hurma kimin hurması biliyor musun dediğinde, Hazreti Ebu Bekir Efendimiz, daha kimin hurması olduğu söylenmeden, bulunduğu yerde zanklanmış gibi donak almıştı. Ve sormaya mecalik almadı kimin hurması demeye. Boynunu büktü, gözümden yaştan akmaya başladı.
O hasap dedi ki, bu filanca dilenci kadının hurmasıydı ya Ebu Bekir deyince, ben kendimden hicam ediyorum. Neflisi en kıymetlisi,
yaratılanların en kıymetli olmasaydın, Mustafa, kırk yarmayı öğretiyordu. Kırk yartırıyordu ki, şüphelilerden dahi uzaklaştığı, sufilik olarak bu olması gerekir.
Eğer nefsimi terbiye ettin, diyebilen bir kimse varsa, ben ona hemen şu anda mürid olmaya hazırım. Kendimi şüphelilerden uzaklaştırma noktasında, kendisini bu ince çizgide gören bir kimse var ise, gerçekten ömrünün geri kalan kısmını ona hizmetle geçirmeye razıyım ve hazırım.
Eğer benim gibi günahkar bir kimseyi kabul ederse, benim gibi isyankar, benim gibi nankör, benim gibi kulluktan uzak bir kimseyi kabul ederse, onun dizinin dibinde ömrünün geri kalan kısmını feda etkanı olmaya hazırım. Yeter ki o kimse bu hal ile hallendiğini söylesin ve gerçekten bu hal ile hallenmiş olsun.
Günahkar kimsenin anladığı sufilikle, insanların algıladığı, anlamaya çalıştığı sufiliğin arasında fark varmış gibi geliyor bana. İç dünyasını bu kalıpla şekillendiren, sufi adayının dış dünyası nasıl şekillendiriliriz?
Sufi kimse değildir. İç dünyanı şöyle şekillendirmem lazım deyip düşünüyorsa, o mürşid olmuştur zaten. İç halini dizayne sokan kimse, tasarruf eden insan.
Bilir ki, o kimse hem kalbinin üzerinde eli vardır, tasarruf ediyordur, ve dış dünyasının üzerinde eli vardır, tasarruf ediyordur. Akli olarak bak, bir kısım sufiler, kendilerini böyle tasarruf ehlinden görmüş olabilirler. Sufi cereyanın içerisinde kendisini tasarruf eden görebilir. Ve bu tasarruf insanlar, sufi cereyanın içerisinde yüce bir noktaya koymuşlardır, akıllarıyla. Bunu bir ilim olarak algıladığımızda, anladığımızda, bir kısım sufiler vaktin çocuğu iken, bir kısım sufiler işte, vaktta tasarruf eden insan, vaktta tasarruf eden, bir mürşid, bir mürşidi kamil, bir veli noktasındadır.
Muhakkak ki bazılarında, insanlar dışarıdan baktıklarında, bir mürşidi kamili, vakti tasarruf eden, tasarruf eden, fiilyatlara yön veren, kendisinin hem iç dinamizmine, dış dinamizmine yön veren olarak görebilir dışarıdan. Ve dışarıdan o yakışık, üstadımız vakti tasarruf eden kimsedir. Yine sufilimin ilk zamanlarında şöyle şeyler söylenirdi. Filanca efendi hazretleri, pişmanca dervişinin başına kötü bir hal geleceğini anladığından, alırken takünyalarını fırlatıvermiş de, o takünyalar, filanca dervişinin eşine kötülük edecek olanların kafasına takdık düşüvermiş de, bu manada tasarruf etmiş.
Bunu anlatırlardı bize. Aklımdan şunu derdi, bu şeyh efendiler, bu mürşid efendiler, sufilerinin, eşlerinin başına bir kötülük geleceğini gördüklerinde, takünyalarını atıp o kötülüğü önlüyorlar.
Yıl 86-87, yine Müslüman 88, yine Müslümanların başında bin bir dert, yine Müslümanların başında bin bir çorap, yine Müslümanlar sıkıntıda, her tarafları, her tarafta kanları akıtılmakta, her tarafta zulüm, her tarafta işkence, dinlerini yaşayamama, Kur'an'ı öğrenememe, Kur'an'ı öğretememe, yolunda yürüyememe, yürümeye kalkarsa sorgulanma, karakollara çekilme, mahkemelere götürme, polis tarafından karakolda çüküm bekletilme, yapmış olduğu ibadetin ibadet mi olmadığını, diyanete soruşturma, sorgulama ve bu esnada tutuklu bırakılma,
ama bir kitap okuma, ama bir Risale-i Nur okuma, ama bir hadis okuması, ama üç beş kişinin toplanıp zikretmesi, ama üç beş kişinin toplanıp ders yapması, bizim memleketimizde yaşanan şeyler. Ve bir gün öyle dedim ki, bu şeyh efendiler, bir takunya atıp, bu komiserin başına tak kalk, başına tak kalk gelip de, sen denmez miydi?
O zamanlar zulmedilmesine müsaade ederken, o vakte tasarruf sürüm sürüm değerler, takunya atıp durduramazlar mıydı? İmam Hatip'ler kapatılırken, küçücük yavrular Kur'an kurslarında, sürüm sürüm sürüm durdurulurken, başörtüsünden dolayı, kızlarımız üniversite ve okul kapılarında, polisler, güvenlik kuvvetleri tarafından, tahkir edilirken, taciz edilirken, üniversite kapılarında, sorgu odalarında sorgulanırken,
28 Şubat'ta, evlerimize basılıp, evlerimizin altı üstü getirilirken, kapılarımızın önünde bekletilip, kapılarımızın önünden alınıp, meçhul yerlere götürülürken, çoluğumuza, çocuğumuza eziyet çektirilirken, çocuklarımıza okuldan alınıp, müdür odalarında sorgulatılırken, sizin anneniz, babanız irticanın başı, o irticanın başını ezeceğiz denilirken, kapımızın önünde sivil polisleri bekletilip, sanki terörist müştesine, adım adım takip edilirken, işyerlerimiz yüz elli, yüz yüz elli polis tarafından basılıp, altı üstü getirilirken,
sorgu minibüslerine bindirilip, geceler boyunca, sabahlara kadar dolaştırılıp, taciz edilirken, işlerce edilirken, o vakti elinde tutup, dervişinin hanımına bir zorluk gelmesin de, kafasına takunya atan, o vakti zamanı beklerdir. kendi kelime deneyim ki, nerede ki bu vakti tasarruf edenler, iç dünyasını dizayn ettiğini söylediği an, yine şeytanın, yine nefsin vesvesesine kalmıştır.
Her şeyi dizayn eden, Hazreti Allah'tır. Ne, vakti tasarruf etmek isteriz, ne de vakti tasarruf, ediyoruz deme noktasındayız. Herhalde bu sorular, o vakti tasarruf ettiğini iddia eden, yarı tanrılara sorulması gerek gibi geliyor bana. Cenab-ı Hak, bütün her şeyi yaratandır. Fiiliyat, Allah'a aittir. Bir şeyi yaratan Allah'tır. Vahvi indiren Allah'tır. İlhamı indiren Allah'tır. Batılı yaratan Allah'tır. Fiiliyatı yaratan Allah'tır. O kah, Yakup'un gözünün önünde, Yusuf'u kuyularda dolaştırır da, Yakup'u perdeler, Yakup'un ondan haberi olmaz.
Kah, Mısır'dan Yakup'un kokusunu getirir de, onu hasretten gözlerini kör eder. Gözlerini kör ettikten sonra da, kah, Mısır'dan bir gömlek getirttirir de, Ön gömleğin kokusuyla, O, Kör olmuş gözleri açar. Fiiliyat, İç ve dış dizayn, Sufi'nin içi ve dışının, Hal ve hareketleri. Teslim olmuş olan, Sufi'nin bu manada hal ve hareketleri Allah'a olsun. Allah dizayn eder. Madem ki Sufi, Hz. Peygamber, Salman ve Sellem hazretlerinin, Dedik mi? Dediyse, Onun iç ve dış dizaynı kalmamıştır. Yine buna ölçü, Buna yol, O peygamberler peygamberi, O yaratılmışların en şereflisi, En hakikisi, O selatü selam, O peşinden gidilmesi, İnsanların en mükemmeli, O sözün dinlenilmesi gereken, İnsanların içerisinde en şereflisi, Muhammed'in Mustafa'yı der ki, Ya Rabbi, Nefs'i mi de, İşi mi de, Madem ki nefs'i de,
İşini de, Muhammed peşinden giderekten, Ona teslim ettiyse, Ona halen, Nasıl içini dizayn edebilir, Nasıl dışını dizayn edebilir? O dizayn etmeye, Aklı yeter mi? Gücü yeter mi? Kudreti yeter mi? Kuvveti yeter mi? Bütün kudreti ve kuvveti elinde tutar, Hz. Allah'ın, Gözünün içine baka baka, Ben içimi böyle dizayn ettim, Nasıl diyebilir? Kim yedir deryasına dalak? İyyâ kenam müdüve, İyyâ kenasta, İyy! Ocaksana imam senden yardım dilerim, Bizim içimizi dizayn etme gücümüz, Dışımızı dizayn etme gücümüz yok, Sen bizi doğru yolunda göster, Doğru yolunda götür, Kalbimize hakikat nameleri indir, İçimize zikrinle, Marifetullah'ınla süsle, Bizim dilimizi zikrinle süsle, Bizim her halimizin, Senin o ashabının yolunda, Habibinin yolundaylar, Biz dizaynı buldu, Yapabilecek güç ve kudretli olanlardan değiliz.
Cübbe, şavvar veya çarşaf, İlla gerekli midir? Yoksa kot pantolonu, Diyen derviş de olabilir mi? Eğer kot pantolonu, Diyenlerden derviş olamıyorsa, Bu soru değil, Soruya cevap olabilir mi, Bilmiyorum da, Eğer kot giyenlerden, Derviş olmuyorsa, Herhalde benden de olmayacak demektir, Ki benden olmayacağını, Zaten üç ihtimal, Beş ihtimaldan, Biliyorum.
Eğer, Allah, Erkekleri, İpek giymeyi, Saf ipek giymeyi, Yasaklamış, Yasaklanan kumaş olarak, Erkeklere, Saf ipeği biliyorum. Bundan başka, Yasaklanan, Erkeklere bir kumaş var ise, Bundan bir bilgim yok, Allah beni bu bilgisizliğinden, Kurtarsın inşallah. Amin. Karşaf, Cübbe, Şal var, Bunlar, Cübbeden kasıt, Bu, Üzerimize giydiğimiz, Erkeklerin dış elbisesi ise, Bu, Hazreti Peygamber, Salın Aleyhi Vesselam, Hazretlerinin, Gendiği bir kıyafet.
Üzerine bol cana, Böyle bir şey giyermiş. Kasıt, İnsanların, Erkeklerin, Vücut hatlarının, Belli olmaması herhalde. Benim, Erkeklerin, Tesettüründen anladığım şu, Hanefi'ye göre, Erkeklerin, Diz kafağıyla, Göbek deliğinin, Arası, Mahremdir.
Geri kalan kısmını, İnsanlar nasıl, Örtüyorlarsa, Örterler, Giyinmek bu manada, Kafirlere, Benzeme, Duygusu ve, Düşüncesi olmadığı, Mütçetçe, Herhangi bir sıkıntısının, Olmadığını düşünüyorum. Bayanların, Tesettürünü de, Hanefi'ye göre, Şöyle biliyorum, Kadınların, Vücut hatları, Belli olmayıp, İçleri görünmeyip, Yüzleri, Elleri, Ayakları, Müstesna, Örtürdüğü zaman, Neyle örterlerse, Örtsün, O tesettürün, Tesettür olduğuna, İnananlardanım.
Bu noktada, Cenab-ı Hakk'ın, İnsanların, Kıyafetinin, Atkısının, Ne çözgüsünün, Ne olduğunu, Bakacağına, İnananlardan değil. Hele, Sufilik, Koca Yunus'un, Dediği gibi, Dervişlik, Olsaydı, Tacine, Hırka, Alırdım, Ona, Üçe, Beşe, Demiş ya, Dervişli, Sufili, Taçta, Hırkada, Görenlerden değil. Ayet-i Kerime, Bizim yolumuzu aydınlatır. Allah, Bizim suretlerinize değil, Ziyaretlerinize, İçinize bakar. Hazreti Allah, İnan olmadığı müddetçe, Bizim neyi ve nasıl Geydiğimize bakmaz. Haram varsa üzerinizde, Bu erkekler için Saf ipektir.
Bu kadınlar için, Kadınlarının, Kadınların içinin, Görünceği kumaştır. Kadınların içinin, Görünmesi kumaştır. Haramdır. Kadın, İçi görünmediği müddetçe, İnce bir kumaş dekiyebilir. Kumaşın kusuru, Hatası yoktur bunda. O yüzden, Sufilik, Bu manada, Allah'ın çizdiği, Sınırların içerisinde, Kıyafetlerini, Tanzim etmesidir gibi geliyor. Sufi adayı, Ufak detaylarla da olsa, Kendisinin bu yolda olduğunu, Belli etmesi, Riyamıdır. Kendisinin bir yolda göstermek, Bir taraftan çok hoşça bir şey değildir. Ama bir taraftan da kendisini disiplin ediyorsa, Hoşça bir şeydir. Bir kimsenin, Ben Müslümanlardanım demesi, Hoşça bir şeydir.
Ben Muhammediyim demesi, Hoşça bir şeydir. Ve kendisini disiplin etmesi açısından, Kendisini haramlardan uzak tutması açısından, Ve kendisini bir yere ait olduğunu hissetmesi, Oraya ailet kesmetmesi, Ben şunlardanım demesi, Allah'a adım rüyada olmaması gerekir. Bunun ticaretine, Ama buna bir makamına, Mevkisine, Ama bunu bir herhangi bir dünyeviliğine, Kolaylık olsun diye, Ben şunlardanım diyorsa, O gerçekten rüyanın ta içindedir o zaman.
Hadi gider ya, Bir kimse alışveriş edecektir. Alışveriş edecek her zaman, Kendisinin güvenilir olduğunu söyleme ihtiyacı duyar. Kendisinin güvenilir olduğunu söyleme ihtiyacı duyar, İnsan güvensiz insandır. Kendisinin güvenilir olduğunu gitmenin, Filancaya filancaya filancaya sor dediğinde, Mihnet altında demektir.
Sıkıntı vardır. Dünyevi bir kolaylık için, Dünyevi bir ihtiyacını gidermek için, Kendisine herhangi bir cemaate bağlı oluyorsa, Allah-u Alem yolundan satmaya başlamıştır.
Allah terbiye etsin inşallah. Sufi adayının üstadıyla arası nasıl şekillenmelidir? Hakkınızı helal edin. Bu sorulara cevap verirken, Bunları hiç böyle akılla işin içinden çıkamadığından, İçime geldiği gibi söylüyorum. Sufi adayının üstadıyla arası nasıl şekillenmelidir? Hiç düşünmemiştim ben bunu. Üstadımla olan ilişkimi şöyle şekillendireyim diye hiç hesaplamamıştım. Hesaplayacak aklım da yoktu demek ki. Hiç ben bu zaman yakın olayım, şu zaman uzak olayım diye böyle bir hesabın içerisinde olmamıştım.
Bilmiyorum buna sevdim denilebilir mi ama, Ben kendimce hiç aklımı karıştırmadan sadece peşine düşmüştüm. Şuraya gitsem olur mu, buraya gitmesem olur mu? Böyle bir şey dememiştim hiç. İlk karşılaştığımızda, Tire'de, Hacı Ali İhsan Efendi'nin evinde karşılaşmıştık.
Kulakların çınlasın. Benim üzerimde emeği vardır. Bir hukukumuz vardır. İyi bir dost, İyi bir sufilir. Onun evinde karşılaştığımızda, Sonbahardı. Ben kalıvermiştim orada öğrendim.
Onlar beni soracak, soruşturacak olan kimsede yoktu zaten. Birisinin Şeyh Efendi Hazretleri direkt, Benim kalıp kalmayacağımı sormadan, Sonradan öğrendim, Seyitlerdenmiş. Sonradan öğrendim, Onun babası da, Bir şeyhidi. Salih Efendi diyorlardı. Derman çavuşuyormuş. Bilmiyorum sağ mı? Sağsa kulakları içindesin. Öldüyse Allah rahmet eylesin. Sağ mı Hacı Mehmet? Bilmiyorum. Bana Şeyh Efendi Hazretleri, Allah rahmet eylesin.
Benim kalıp kalmayacağımı sormadan, Salih Efendi, Mustafa Efendi'yi sen misafir et. Ben işim gibi misafir ettin ona. Sevim, ölünüzde ağzımdan, burnumdan bir şeyler çıksın ama hakkınızı helal edin. Ben ne manaya geldiğini anlamamıştım.
O kimsenin evine gittim de, Adam bir hizmet ediyor, bir hizmet ediyor, yaşlı. Ben üzülüyorum, eriyorum, yapma, etme, böyle yumuşak olmaya çalışıyorum. Yok olmuyor, adam yapıyor en sonunda, Kardeş ya abi ya, dur bir dakika. Kaldı adam. Dedim çeker giderim bu evden, yeter. Sabah namazına kalktığımda, Allah beni affetsin.
Tava o şeyhim diye hizmet ediyordu ya, Kapının eşiğinde gördüm adamı. Elimde tesbih. Kapının eşiğinde oturmuş. Allah'ı zikrediyordum. Şeyh Efendi evime misafir olduğumda, Öyle hizmet edilmesi lazımmış.
Kapının eşiğinde otururdu. Birkaç sefer uykuya kalmışım. Kapıyı açtım da eşiğinden içeri düşüverdiğim altıları. Son sonra yatarken bana evrederdi. Git yatmaya.
O Salih Efendi'nin hali, Hep gözümün önüne gelir. Allah'ımla razı olsun. Bu edebiyi öğretmişti bana. Ben sabah namazına abdese kalktığımda kendimden utandım. Elimde havlu, Koskoca adam, Abdest alacağı bir yerde her kança duruyordu.
Sizler adına da üzülüyorum. Siz belki de böyle bir sufilik yaşayamayacaksınız hiç. Şimdi kendi kendime bunun eksikliğini yaşıyorum. Kısımda durabilecek birisi olsaydı diyorum. Namaz kılmazdan önce, Dedim ki sabah namazını nerede kılacak?
Biliyor musun? Dedi ki Yeşil İmarat Camisi'nde kılacak dedi. Dedim namazı orada kılalım. Müsaade edersen dedi. Ne sevindi, ne sevindi. Sanki biz, Ben Tire'de meslek lisesinde okudum. Gençliğim, Lise Çağlar'ın orada geçti. Çok olaylara katıldık. Dövüldük, dövdük, sövüldük. Caddesinin sokağını biraz bilirim. Yeşil İmarat Camisi'ni de biliyorum. Oraya doğru başladık. Sanki sokakların içerisinde yürürken biz yürümüyoruz da bir yürüyen meruven de gidiyormuşçasına gitmiştik. Namazı kıldıktan sonra baktım, Şeyh Efendi gidiyor, ben de arkasından gittim. Nereye gittiğini de biliyordum.
Nasıl gidileceğini de biliyordum. Önden gidiyorlar, yanında derviş kardeşler var, arkadaşlar var, eski sufiler var. Ben en arkada gidiyorum. Geriye döndü, kafasını hafiften çevirdi. Mustafa Efendi dedi, koşturdum ben. Buyurun efendim dedim ben. Oğlum benim küçük oğlan dedi. Manisa'da, Kırk Ağaç'ta asker. Biz onun yanına gidiyoruz dedi. Ben sadece onun şunu dediğimi hatırlıyorum. Müsaade ederseniz ben gelebilirim efendim. Bizde o zaman biraz külah beylik, argoluk var. Size yük olmam efendim dedim.
Döndü. Bize kimse yük olmaz Mustafa Efendi dedi. Teşekkür ederim efendim dedim. Sattım diye söyleyemiyorum. İlk karşılaşmanın anını anlatıyorum. Ben koşturdum terminalden kendi kendime, kalbime gelen havatır diyelim buna. Sufi'nin kalbine havatır gelir. İlhamın bir altıdır. Dedim herhalde filanca filanca filanca bunlardan şu kadar kişi derdim kendimce. Öyle aklıma geliyor. İzmir bileti aldım. İlla ki bilet paralarını vermek istedim. Ben de sert bir şekilde ona cevap verdim. Kafasını çevirdi.
Ne oluyor orada dedi. O Zakir Efendi işte bir şeyler yapmak istediğini söyledi. Dokunma Mustafa Efendi'ye senderim. Bizim yolumuz orada şekillendi herhalde. Tabii otobüse bindiğimizde ben yine en arka koltuktayım. Tek başıma oturuyorum. Kendi içimden de dedim ki ne kadar şanslı insanlar. Şeyhleriyle beraber yolculuk yapıyorlar. Yan başında bir derviş oturuyor. Onunla beraber sohbet ediyorlar. Arkadan baktım. Dedim ne muhteşem bir şey.
Ey dedim Mustafa Özbağ. Sen o kadar kirlisin ki. Sen o kadar günahkarsın ki dedim. Senin o kadar kaybettiğin şey var ki. Sen bunlardan dedim çok uzaksın. Mübarek. Benim gözüm kapalıydı bu esnada. Yanımdakına demiş git. Mustafa Efendi çağırma gelsin buraya demiş. Omuzuma vurdu birisi. Baktım. Şeyh Efendi seni çağırıyor dedi. Ben heyecanla kalktıldı. Kafamı, otobüsü o bagajına vurmuştum. Gittim. Mübarek koridor tarafında oturdu. Cam tarafında oturmazdı. Kalktı beni cam tarafına koydu. Utanmıştım cam tarafına geçmeye. Onun önünde.
Ondan sonra dizime vurdu beni. Anlat Mustafa Efendi dedi. Anlat Mustafa Efendi değil ki neyi diye sormaya akıl edememişim demek ki. Başladıydım anlatmaya. Şu anda ne anlattığımı hala daha bilmiyorum. Ondan sonra da ona ne anlattığımı hiç bilemedim zaten. Onun ne anlattıklarını biliyordun da benim ona ne anlattığımı bilemiyordum peki.
Sufi, mürnit, mürşid ilişkisinin bu manada muhakkak aklıyla dizay edenler vardır. Allah rahmet eylesin. Üstadım onu anlatırdı. Dergâhta bir Mehmet varmış. Bunu eski arkadaşlar hatırlarlar bu kıssayı. Üstad'a demiş ki bir gün Mehmet'e. Mehmet evladım demiş. Şuradan git de demiş. Ambar'dan buğday doldur. Mehmet gitmiş Ambar'a buğdayı doldurmuş getirmiş. Şeref Efendi'nin huzuruna çıkacak söyleyecek buğdayı getirdim efendim diyecek. Arkadaşlarım demişler ki ya Mehmet ne ikide bir soru rahatsız ediyorsun.
Bunu hep söyleyenler olur Sufilerden. Ama bu bütün Sufilerin, Sufi adaylarının kulağına küpe olsun. Eğer üstadınız size bizzatihi bir şey söylediyse siz direkt o esnada ona bağlısınız demek. Dergâh'ın çavuşu, onbaşısı, halifesi, amiri, memuru kenarda durur. Mehmet huzura girmiş, selam vermiş, beklemiş.
Üstad'ı demiş doldurdum oğlum demiş. Doldurdum efendim demiş. Hadi onu değirmene götürdü. Mehmet götürmüş buğdayı değirmene. Koşa koşa geri geldik. Sufiler demişler ki vallahi sen safsın. Bir şeyi anlamıyorsun. Ya belli değil mi? Onu örtülecek. Mehmet kapıda, huzurda selamı durmuş. Götürdün mü oğlum demiş. Götürdün efendim demiş. İyi oğlum. At taşın altına atmış gelmiş. Gülmüş Mehmet taşın altına atmış gelmiş. Git çuvala doldurmuş. Gitmiş çuvala doldurmuş.
Her gelişkinin içinde arkadaşlar diyormuş ki sen safsın. Unut öğüt gel. Yok o öğütmüş. Getir gel getirmiş gelmiş. Oğlum at teknenin içine tekniği atmış gelmiş. Oğlum suyunu kap, suyunu kapmış. Yoğurmuş. Hep diyormuş ki arkadaşlar oğlum sen gerçekten safsın. Hamuru dök göveçlerin içine dökmüş. Gene gelmiş el salıyormuş. Germişler artık buraya kadar gelmişler. Sabır yok. Demişler gerçekten sen iyice gerize kalsın. Belli değil mi? At fırının içine. Evladım fırını yak demiş. Yakmış fırını gene gelmiş. Dervişler felç. Demişler ki yok böyle bir şey. Belli değil mi? Güveç hazır.
Ateş hazır. At fırını güveç dedi. Şehis olmuş. Efendim oğlum demiş. Yaktın mı? Yaktın mı efendim? Demiş. Bağ ayolun. Destur Bismillah. Kalkmış ya efendim. Yavaş yavaş yavaş yavaş yürümüş kurunun başına geçmiş. Bütün dervişler toplanmış oraya. Dervişler yonlarmış. Ulanları ne edepsizsin sen. Ne akılsızsın. Sen ne küstahsın. Mübarek ne kadar çok yoğun. Mübarek ne kadar çok rahatsızlıydı. Sende edep denilen bir şey. Mehmet sessiz sabırlı. Mehmet aç oğlum demiş fırının kapı. Gir oğlum içeri demiş.
Destur ya Allah. Mehmet fırının içinde. Ve bu ürünlere demiş. Kapatın kapısını. Kapatmışlar fırının kapısını. O dervişler demişler ki. Eyvah. Gitti demişler elin fakiri. Zaten aklı yoktu. Şeyh Efendi de bu akılsızdan kurtulmak için attı fırına. Gitti elin garip bu adamın nesi şeyh ki. Fıkara yandı gitti. Biz biliyorduk canım bunun kafil olmadığını. Biz biliyorduk bunun nakıs olduğunu. Ama tam anlayamadıydık. Şeyh Efendi dönmüş geriye. Girmiş. Tekkenin içerisinden başlamış zihre. Yarım saat, bir saat, iki saat. Bir velveledir şehre kopmuş.
Şeyh Efendi dervişini fırında yaktı. O velveleyle bütün şehir akı, top yükün. Demişler biliyorduk ya biz onun. Kamil olmadığını. Yalancı olmadığını. Dolandırıcı olmadığını. Biz onu biliyorduk sahtekar olduğunu. Kühra bütün herkes toplanmışlar. Tekkenin bahçesine. Modurtular, umurtular. Laflar, söylemler. Delikodu, gıybet. Suizan, müttam. Herkes kalbindekini, dilini vurmuş. Eterindeki taşı döküvermiş. Demek ki mübarendi dervişi varmış. Gayet mütesebbim. Herkeste bir söz. Yürümüş dosdoğru fırına doğru.
Bir umurtu devam ediyor. Açmış fırının kapağını kendine giren. İçerken bir yum kokusu. Bir miski amber kokusu. Mehmet fırına oturmuş. Gözünde yaşla. Allah, Allah, Allah. Deyip kendinden geçmiş Mehmet'i. Geçmiş Mehmet dergaha.
Şeyh Efendi hemen icazetini yazmış. Altına da mührü vurmuş. Benden sonra bu dergahın sahibi Mehmet demiş. Allah rahmet eylesin. Üstadım, dervişin, müridin, mürşitle olan ilişkisini böyle anlatırdı. Kulakları çınlasın üstadının.
Ruhaniyeti bizimle beraber olsun inşallah. Sufi adayın kafasına takılan her soruyu önce araştırmalı mıdır? Yoksa önce üstadına mı sormalıdır? Hakkınızı helalim. Ben bu noktada akıl sahibi değilim peki. Alkol alan kimse, alkolün tesiri gittikten sonra namaza yaklaşmalı. Ayetle sabit yaptı.
Buradan hareket ederekten, alkol alan kimse, Kur'an-ı Kerim'i okumamalı. Kur'an-ı Kerim'e hürmeten ve edemek. Bir kimsenin alkol alması, belki de bir şekilde ona müsamahakar davranılabilir. Dini bile mi kimsenin alkol alması, biraz ağır bir reba.
İnşallah, terk etmek büyük cihattır. Bir kimse, bir günah-ı kemali, göz göre göre işlemesi gerçekten ağır bir durum. Allah kurtarsın inşallah. Cenab-ı Hak şu amin diyenlerin, ihlas ve samimiyetinin yüzü suyu hürmetine, bütün günah-ı kerbailerden cümle ümmet-i Muhammed'i kurtarsın inşallah. Padişah rüya görmüştü ya, bir hekim bekliyor. İşte o sözleşme çağırcayla çattı.
Hani ona Hazreti Allah rüyasında bir pir ifaninin geleceğini göstermişti ya, işte Padişah bu müjde ile sabahı zor etti. Ve sabah oldu, güneş yıldızları yakıp yandıran doğudan göründü mü? Padişah pencerenin önüne oturdu. Güneş doğunca yıldızların hükmü kalmaz. Güneş doğunca ayın hükmü kalmaz. Oysa yıldızlar, ayın, yıldızlar ve ay, güneşin olduğuna delalettir. Yıldızlar ve ay, güneşten alırlar. Isılınını ve ışığını. Onlar güneş değildirler ama, gecenin karanlığında güneşin vazifesini yaparlar.
Ve onların vazifeleri, güneş doğuncaya kadardır. Güneş doğduğunda, yıldızların vazifesi biter. Hani, Hazreti Peygamber der ya, Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretleri, ashabım yıldızlar gibidir. Hangisine sarılırsanız beni bulursunuz. Yıldızların vazifesi, Hazreti Peygamber'e götürünceye kadardır. Hazreti Peygamber'in bulan bir kimse, bu manada, manevi manada, Hazreti Allah'a ustad olmuştur. Veyahut da bizim yolumuzda, Vuslat yolundadır. Allah'a kavuşma yolunu bulmuştur. Güneş, o kimsenin kalbine doğduğunda, onun kalbinde yıldızın ve ayın, tetriyatı kalmaz artık.
O kimse şunu der, yıldız benim yolumu gösterdi. Ama güneş doğduğunda, gerçek ısının ve ışığın, o olduğunu anladı. Ama, hakiki manada batmayan güneşi, bulduğunda böyle der insan. İşte padişah, pencerenin önünde beklerken, güneşin doğmasıyla, yıldızların teker teker kaybolduğunu gördü. Ve padişah, pencerenin önünde oturdu. Gizlice, kendisine gösterdiklerini görmek için beklemeye koyuldu. Hani padişaha, Cenab-ı Hak, secdede, feryat, figan, ağlarken, mihrabayı, ben yine yolumu sapıttım.
Ben yine yolumu şaşırdım. Benim yolumu düzeltecek olan sensin. Benim yolumu selamete çıkartacak olan sensin. Hidayet edenlerin en yücesi sensin. Bana hidayet et, bana yardım et dediğinde, hani Cenab-ı Mevla onu bir rüya gösterdi ya, işte o yarınından haberdardı. O yarınından haberdar oldun. O pencerenin önünde, kendisine vaat edileni bekliyordun. Allah, vaadinde haktır. Salih rüya, peygamberliğin 46 cüzünden bir cüzdür. Ahir zamanda, salih rüyalar, mübeşşirattandır. Mübeşşirat nedir ya Resulallah? Allah müjdecidir, müjdedir.
İşte salih insanların gördüğü salih rüyalar, ahir zamanda müjdedir. İşte o padişaha böyle bir müjde rüya gösterilmişti. Bir ifane rüyasında gösterildi ya, ona rüyasında ilham kapısı açıldı ya, ona rüyasında o ilham kapısından hitap edilmişti. Beklediğin derdine derman olacak olan Zat-ı Şerif sana gönderildi.
Hizmette kusur etme. Hizmet ediyormuş gibi hizmet et. O bizdendir. O tanıdıktır. Onun ilacı keskindir. Sihri makbuldür. İşte o padişah, o vaat eden, hakikat noktasında, Rabbin vaadi, o hak, o hakikat, o vaat gerçekleşecek, onu beklemeye koyuldu.
O, o müjdeyi bekliyordu. Derken bir de gördü ki, üstün, hünerlerle dop dolu bir kişi geliyor. Gölge içinde bir güneş sanki. İşte onlar, o mücid-i kamiller, gölge alim içerisinde güneş gibi parlarlar. O mecaz alemin içerisinde, hakikatten bir işarettir onlar.
Onlar sizin gibi yerler içerler. Ama onların sofraları, semavattan girer. Onlar sizin gibi yerler içerler, uyurlar gibi görünürler. Ama onların kalpleri, Rabbin nazargahıdır. Onlar sizin gibi yürürler, koşarlar, otururlar, kalkarlar. Ama onların fiiliyatları haktandır. Sen hatırladın, ben attım sırrı, onların üzerinde tecelli etmiştir. Gören gözdür onlar, duyan kulaktır. Tutan eldir, yürüyen ayaktır. Benimle görür, benimle duyar, benimle tutar, benimle konuşur, benimle yürür sırrına vakıftır onlar.
Allah, onların kendi sırrıyla sırlandırmıştır. O yüzden bu mecaz alemin, güneşi hüklündedir onlar. Onlar bu mecaz alemin, güneşi gibi göründüklerinden dolayı, o hakikat aleminin, gerçek güneşinin delili, şehadetidir onlar. Onlar nasıl ashabım yıldızlar gibidir, kim onları bulursa, beni bulur dediği gibi, işte o veliler, Allah'ın bu mecaz aleminde, güneşi gibidirler.
Onlar, Allah'ın varlığına, birliğine, mana aleminin varlığına, o hakikat aleminin varlığına, varlığına delildir. Şahadettir onlar. Onlar, yürüyen şahittir. Görmüştür onlar. Duymuştur onlar. Yaşamışlardır onlar. Onlar, o kullu, zevkini, tadını, her daim içmektedirler. O yüzden, onlar, gölge aleminin, güneşi hükmünde. Uzaktan, yeni ay gibi gelmekteydi. Hani, tam böyle grup vaktidir ya, akşam olmak üzeredir. Grup vaktinde, karanlıkla, aydınlığın ortasıdır o. Hani yeni ay, Türk, tat taze, tat taze çıkar.
Tat taze çıktığında dahi, Hz. Resulullah, sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, yeni ay, tat taze çıktığında, dua ederdi. İşte o yeni ay, gibi görünen, mecaz aleminin, güneşidir onlar. Hani insan, yeni bir aya girer ya, bir mutluluk içinde olur. Yeni aya girince, bir mutluluk, bir huzurluluk alır insan. Ve ona şükran, yeni aya şükran, yeni aya hamd, yeni ayın nimetlerini beklemenin şükranı, başında oruç tutmaktır. Sufi adayları, sufiler, siz öyle bir yeni aya ulaşırsanız, şükran için oruç tutunur. Mecaz aleminin güneşiyle karşılaştıysanız, Allah'a hamd oruçları tutunur.
Eğer öyle bir hakikat eriyle, rüyanızda karşılaştıysanız, kurbanlar kesin, Allah adına, dağıtın, tasabduk edin, hayır hasanet, Cenab-ı Hak sizi, hakikat alemine davet ediyor. Cenab-ı Hak sizi, hakikat aleminden bir pencere atıyor. Allah'ın seçilmiş kulu olduğunuza inanın. Ve o nimetin, o, lütf'ün, o ikramın altında, hamdine de hamd, şükrünüze şükür ekleyin. Allah'ın zikrine zikir, fikrine fikir ekleyin. Namazınıza namaz da ekleyin. Cömert olun, iyi olun. Allah hakikat alemine doğru size, bir pencere aralamış, bir kapı aralamış.
Ve siz yaşarken, size inci mercanlar getirecek, bir veli, bir mürcidi kamil nasip etmiş. Bir salih insan, bir peygamber valisi rüyanda göstermiş. Ahmak olma, aptal olma, nankör olma, hain olma, vefasız olma, şükranı küfredenlerden, üssüzlerden olma. O nimeti, başına tacet, hamd et, yolunda eşik ol, yolunda toz ol, yolunda ram ol. O hakikat güneşi sana gösterilmiş. Rüya haktan ise, rüya salih rüya ise, o vahiy gibiyiz. Vahiy değildir ama, vahiy gibi.
Hazreti Peygamber'e vahiy, ilk altı ayından rüya ile gelmişti. Bu kapı aralandıysa sana, bunu nimet bil. Bunu başına tacet. Hani, o nimet bilmez, o küfran ehli, o nankörlerden olma. O rüyanda gördüğün, pir-i fani'yi bekle. O pir-i fani'yi kendine, öbür alemden gelmiş bir nefes olarak gör de, aman onun elini bırakma. O dedi ya, Hazreti Allah Kur'an'ında, senin elini tutanlar, benim elimi tutmuş gibidir. O eli, normal ellerden görme. O eli, kendi elinle kıyaslama. O el, hak hakikatin eli. O dil, hak hakikatin dili. O yürek, hak hakikatin yüreği. O göz, hak hakikatin gözü.
O yeryüzünde dolaşan, yeryüzünde dolaşan, mecaz alemin, hakikat güneşi. sakın, ona edepsizlikte bulunma. Kim ona savaş açarsa, bana savaş açmış gibidir, dedi Hazreti Allah. Onu kendine, onun kendi gibi gösterdi. Dedik, o bendendir. Dedik, o bendendir. Ona savaş açarsan, bana savaş açmış gibi olursun. Ona hizmet edersen, bana hizmet etmiş gibisin. Onu seversen, beni sevmiş gibisin. Ona düşmanlık edersen, bana düşmanlık etmiş gibisin. Onu saymazsan, beni saymamış gibisin. Hani Hazreti Peygamber dedi ya, Ya Rabbi, Ali'nin döndüğü yere, hakkı döndür.
Bunu duyduğumda, bunu tefekkür ettiğinde, ayaklarımın, dizlerimin bağlı çözülür. Çökerim bulunduğum yere, o nasıl muhabbettir? O nasıl sevgidir? O nasıl bağlıktır? O nasıl mükaşfedir? O nasıl muhabbetullah'tır? O nasıl bir hakikat dildir ki? Onun döndüğü yere, hak dönecek. Bunun söylediği yere, hak söyleyecek. Ve söylediği böyle hak, böyle hakikat olacak. Hazreti Ali Efendimiz, Mürşidimiz, Sultanımız, Üstadımız, tasavvuf yolunun başı, erenlerin, velilerin, öğretmeni, Mürşidi, Hazreti Ali Efendimiz, Hazreti Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin, soyunun geldiği yer.
Ya Ali, benim soyum, senden gelecek dedi Ali. Ne Ali ki, Ahsab-ı Abadan, Ahsab-ı Abadan, Ehl-i Beyt'ten, yarın Ehl-i Beyt'ini de alıp, lanetleşin ayeti kerimesi geldiğinde, bütün Ahsab, sabaha kadar uyumadı, Ehl-i Beyt'ten olmak için. O Ehl-i Beyt'ten kimdi? O bir Ehl-i Beyt kimdi acaba? Ya Rabbi, biz miyiz? Beni o Ehl-i Beyt'in içinde eyledi, sabaha kadar, Ashab'ın gözlerinden akan, Pınar oldu. Ve sabah olduğunda, bütün Ashab, acaba benim adım anılır mı? Acaba ben çağrılır mıyım? Hatta acaba benim ismim okulur mu diye. Bütün herkes toplandı, medilerin meydanına.
Hazret-i Peygamber hasta, Hazret-i Peygamber rahatsız, Hazret-i Peygamber iki mütlüm. Ama onda bir aba var, bir cübbe var. Çok önemli günlerinde giydiği bir cübbesi, bir abası, bir kaftanı. O kaftandaki sırrı çözebilmiş değilim. O kaftanda, o abada, o cübbede nasıl bir sır var ise? En hüzünlü olduğu zamanlarda, onu keyif unutmaya çıkar. En hüzünlü hakkı zamanlarda, El Murtaza'ya seslenilir. Hazret-i Fatıma Atun Zehra seslenilir.
Ben şehit edilen, Hasan Efendi'nin bunu vermeye çalışan. Sağında Hazret-i Hasan, sonunda Hazret-i Hüseyin. Arkasında Fatıma Atun Zehra, onun arkasında Hazret-i Ali Efendimiz çıkar. Hazret-i Ali, onun sahibi gelecek olan, Mehtane ve Söylesi Hazret-i Ali Efendimiz'in yolundan gider. İşte öyle bir zati şerif bulun sen sen.
Oruçlar tut, kurbanlar kes. Belki de malını, mülkünü hibe et, tasabduk et. Sen dünya ve ahiret zenginliğini bul. Demiş ya, canlar canını buldum, ben canını eyleyim. Ben mallar mağrını buldum, barıyı kovanını eyleyim. İşte o padişah da, yediğin ay gibi, o meclis, hakikat güneşini görmüş. Yok gibi olursunuz, yok gibi görürsünüz.
Güneş gibi çıkıverir. Hakkınızı helal edin. Üzdüysek, kırdıysak, incittiysek, af ola. Cenab-ı Hak, bizi yolunda sabit, sabit kılar. El-Fatiha wa sallallahu. Ameen.
Yes.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.