mustafaozbag.org

23. Mesnevi Şerhi (136-140 Beyit)

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 10 Ağustos 2020 · 40:56

Ona dedim ki, sevgilinin sırrının kapalı, örtülü olması daha hoş. Sen hikayeye kulak ver. İşi ondan anla. Sufiler bir şeyi apaçık anlatmazlar. Bir şeyi hikayeleştirerekten anlatmayı tercih ederler.
Sufiden, sufilikten uzak gönüllüler. Onu bir hikaye gibi görürler, geçerler. Çünkü Sufi mahremdir. Seven, mahremdir. Sevilen, kendisini, seveni hep mahrem noktada tutar. Mahrem noktada tutar ki, sevenin kıymeti bilinsin.
Seven, sevilen için çok kıymetlidir. Seven, sevilen için o kadar kıymetlidir ki, bazen sevilen, onu muhafaza edip korumak için kendinden geçer. Seven, kendinden geçerine. O yüzden Ehl-i Sufi, kendi hakikatlerini değişik hikayelerle anlatırlar. Hz. Mevlana da Mesnevi'nin başında, cariye, padişah aşkını anlatırken, işte der, bu benim hikayemdir.
Haşa, özür dilerim. Bizim hikayemizdir der. Bizim hikayemiz derken, hem kendinden önceki geçmiş velileri, hem de kendisinden sonraki gelecek olan velileri de kendisinde cem edip, bütün velilerin hikayesi olarak o hikayeyi bize anlatır. Ve cariye, padişah hikayesi, bu manada Mesnevi'nin muhtasarı hükmündedir. O yüzden, hem şehrimiz olan, burada meftun olan, hemen Cumhuriyet Caddesi'nin altında, Haşim İşcan'la arasında kalıveren, İsmail Hakkı Bursevi Hazretleri, Mesnevi'nin bin beytini şerh edip, bundan sonrasına gerek yoktur deyip, şerhi bitirmiştir.
Çünkü, Mesnevi'nin ilk padişah cariye hikayesi, Hazreti Mevlana'nın deyimiyle, bütün velilerin ortak hikayesidir. O yüzden Hazreti Mevlana, bizim hikayemiz demiş. Ve, yolun, velinin, yolcuların ne olduğunu, Hazreti Mevlana, bu ilk hikayede anlatıvermiş.
Ve diyor ki, Hüsamettin Çelebiye, sen diyor benden açık şeyler bekleme. Sevgilinin sırrı, gizli kapaklı anlatılması lazım. Sevgilinin sırlarını, orta yere saçarsan, arif olan cevherini boş yere saçar mı? Mucibince, boş yere saçılmış olur. Sen hikayeyi dinle de, o sırrı oradan öğren. Hani Cenab-ı Hak Kur'an-ı Kerim'inde der ya, sen geçmiş peygamberlerin hikayelerine bak, onları anlat. Bu, o ayet-i kerimenin şerhi gibidir. Sen hikayeyi dinle, hikayeden hikmeti anla. Anlayabileceksen.
Sen örtülü sözlerden, örtüsüzlüğü gör. Sen, gözündeki örtüyü kaldırırsan, hikayedeki örtüyü de kaldırmış olursun ki, hakikati görürsün. Gözünde ve gönlünde örtü var ise, sen hikaye gibi dinler, kör olduğundan hiçbir şey anlamazsın. Ve böylece de, sevgilinin sırrı, boş ağızlarda dolaşmaz. O yüzden, sufiler, bir meseleyi anlatacakları zaman, ya Kur'an'dan bir hikaye anlatırlar. Bu, Kur'an'ın disturudur. Ya, Muhammed Mustafa'dan, sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin, hadislerinden bir hikaye anlatırlar. Bu, Hazreti Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin disturudur. İkisinin disturunun arasında bir fark yoktur.
İster Kur'an'dan bir hikaye anlat, ister Muhammed Mustafa'dan, radıyallahu an hazretlerinden hikaye anlat, ister ahsabından hikaye anlat, ister bir velinin hikayesini anlat. Eğer, o dinleyicinin, o dinleyicinin, kulağında perde yok ise, o hakikati anlayacaktır. Çünkü, hani, Hazreti Allah dedi ya, Allah'a itaat edin, Resulüne itaat edin, ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin.
Hani Allah dedi ya, Allah size dost olarak yeter, o sizin dostunuzdur. Ve Peygamber, sizle dostunuzdur. Ve namaz kılan, oruç tutan, zekat veren, o gerçek müminler var ya, onlar da dostunuzdur. Demek ki, hani başka bir hadisi kutsi de, Hazreti Allah'ın, sözünü Davud'un üzerinden, Hazreti Peygamber nakleder ya, Allah'ım senin sevgini, seni sevenlerin sevgisini, seni sevdirecek olanın sevgisini, çölde susuz kalanlara, soğuk şerbet nasıl sevgiliyse, bana da bu üçünün sevgisini, sevgili eyle diye, dua vardır ya, bu da onun gibidir.
Sen hangisinden dinlersen dinle. Dinleyeceğin şey, o hakikattendir. O yüzden, Hazreti Mevlana da diyor ki, sen bana sırrı apaçık söylememi bekleme. Sen sevgilinin çıplaklığını, sana anlatacağımı bekleme. Sen gelip de üstadının önünde, üstadım benim hatam nedir diye sorma. Sen gelip de üstadının önüne, ben hangi makamdayım deyip de, kendi kendini küçültme. Sen gelip de üstadının önünde, bu işin hakikat noktası nedir deyip de sorma. Ya sohbetleri dinle. Sen hikayeleri dinle. Sen tecrübeyi dinle. Sen bu zahir kulağını değil, can kulağını aç da dinle. Aç dinle. Bir hikayeden sana bir hikmet çıkar. Bir bakıştan sana bir hikmet çıkar. Bir göz süzüşten sana hikmet çıkar.
Bir davranıştan sana hikmet çıkar. Sen alacaksan eğer, güneşin doğmasından, dünyanın dönmesinden, ayın, hilalinden, ayın bitimine kadar, dolunayına kadar, bir hikmet çıkarırsın. Sende o bakış varsa, o tohumun toprağa atılıp, meyve verişinden bir hikmet çıkarırsın. Sende kulak varsa, rüzgarın esişinden, o dallara vuruşundan çıkardığı sesten, bir hakikat çıkarırsın. Sende kulak varsa, gecenin yarısında bir deniz kenarına oturduğunda, dalganın vuruş sesinden, bir hakikat çıkarırsın. Sende eğer bir göz var ise, sen iyice bakarsan, baktığın yerden bir hakikat çıkarırsın. eğer sende iyi bir kulak, iyi bir gönül, iyi bir el, iyi bir ayak var ise, sen kendine baksan, azalarına baksan, iç dünyana baksan, bir hakikat çıkarırsın.
Kör değilsen, sağır değilsen, sen bir hakikat çıkarırsın. O zaman, hikayeyi dinle, o zaman, tecrübeyi dinle, o zaman, sana söyleneni dinle, o zaman, sohbetlerde konuşulanları dinle, dinle de, kendine bir hakikat çıkar. Eğer hakikat çıkarmak istiyorsan, güzellere ait sözlerin, başkalarının sözleri arasında, söylenmesi daha hoştur. Sen, o hakikat deryasından, inci almak istiyorsan, senin önüne, inci deryası gibi konmaz. Sen bekle, bir sürü sözün arasından, bir kelime, bir cümle, sana aittir. Konuşulur, bütün gün konuşur. O hakikat erleri, konuşurlarken, meramlarını bir cümlede anlatırlar.
Geri kalan, o cümleyi muhafaza eden, korumalar gibidir. Sen, cevizin içini, yiyeceksen, sabırlı ol. Üzerindeki, o yeşil kabuğunun, kurumasını bekle. Yeşil kabuğu geç, içindeki sert kabuğu kır. Ondan sonra cevizin içine ulaşacaksın. İçini korumak için, Cenab-ı Hak, onun dışına, iki muhafaza koydu. İki tane asker koydu. İki tane kale yaptı. O iki kaleyi, geçmedikten sonra, sen iç kaleye, o meyveye ulaşamazsın. Bak, yediğin meyvenin üzerinde, Cenab-ı Hak, bir zarla muhafaza edivermiş. Onu korumuş. İşte, sohbetlerin arasında, kelimelerin arasında, cümlelerin arasında, öyle bir cümle vardır ki, orası meselenin özü hükmündedir.
Bak, bütün vücut kalbi korur. Bütün vücut. Ve bütün vücut kalbe bağlıdır. Orası, damarlara düzgün kan pompalarsa, vücut düzgün çalışır. Ve bütün vücut, gözünü kalbin üzerine dikmiştir. Bütün vücudun gözü, kalbin üzerindedir. Ve bütün vücudun çalışma sistemi, kalp içindir. Kalp, düzgün çalışırsa, bütün vücut düzgün çalışır. Kalp düzgün çalışmazsa, bütün vücut batar. Bütün vücut batar. Kalbi besleyen organlarda, bir sıkıntı olursa, bütün vücutta sıkıntı çıkar. Nasıl bütün vücutun, merkezi kalp ise, ve bütün vücut kalbe çalışıyorsa, bütün sohbette, sohbetin kalbi hükmünde, bir konu veya cümle vardır.
Bütün sohbet, o cümlenin üzerine kurulur. Bütün hakikat, o cümlenin üzerindedir. Geri kalan nedir? O hakikatin askerleridir. O hakikatin muhafazacılarıdır. O hakikatin duvarlarıdır. O hakikate ulaşmak için, çalış, çabala, gayret sarf et. Dikkatini ver. Kendini odakla, o cümleyi bul. O cümle sana söylendi. O cümleyi bulursan, hakikate ereceksin. O cümleyi bulmazsan, hakikate ermeyeceksin. Kur'an'ın, Kur'an'ın özü nerede? Fatiha şerif eder. Fatiha'yı ne anlatıyor? Bakara anlatıyor. Bakara, ondan sonraki ayetlerin özü hükmünde. Öz, öz içinde.
Öz, öz içinde. Sen Fatiha şerifeye ulaşmaya çalış. Fatiha şerifenin içerisinde, Elhamdülillahi Rabbil Alemin. Sen ona ulaşmaya çalış. Fatiha'nın özü, Elhamdülillahi Rabbil Alemin'de. Sır orada. Mana onda saklı. Elhamdülillahi Rabbil Alemin'in açılımı, Fatiha'nın geri kalan sureleri. Kur'an, Fatiha surelerinin açılımı. O zaman bütün Kur'an'ı sen, tek merkezde toplayacaksan, Elhamdülillahi Rabbil Alemin. Kur'an, bunun açılımı. Ve Cenab-ı Hak, onu orta yere, Kur'an'ın kalbi gibi, kalbi gibi, onu oraya ne yapmış?
Oturtmuş. Elhamdülillahi Rabbil Alemin. Elhamdülillahi Rabbil Alemin. Sohbetlerin de, öyle hakikat noktası vardır. İşte Hazreti Mevla'na diyor ki, güzellere ait sözlerin, başkalarının sözleri arasında söylenmesi, daha hoştur. Hani Hazreti Allah, Kur'an'ında peygamberleri konuşturur. Peygamberin ağzından konuşur. Bak, ince şey. Kendisi söylemiyor sözler. Kim söylüyor? Hazreti Peygamber söylüyor. Hazreti Peygamber'e diyor ki, Ey Muhammed, de ki, enteresan bir şey. Eğer Allah'ı seviyorsanız, bana uyun.
Bana uyun ki, Allah, size merhamet etsin. Allah, size mağfiret etsin. Allah, size şefkatli davransın. Yansın. Allah'ı seviyorsanız, bana uyun. Hazreti Peygamber, Allah'ın böyle söylediğini söylüyor. O kadar ince edebiyat var ki. Allah, kendisine aşık olanları, bir kapıya bağlıyor. Eğer bunu Hazreti Peygamber, kendi nefsinden söylese, ayrı bir kibirlilik, ayrı bir nefis olacak. Cenab-ı Hak, öylesine hikmetli, öylesine noktasal vuruyor ki, tabiri caizse, ne dostunu kibirliliğe, ne de kendini kibirliliğe gönderiyor. Ey Muhammed, de ki, eğer Allah'ı seviyorsanız, bana uyun.
Peygamberini konuşturuyor. Peygamberini konuşturuyor. Sen başına bakma. Ya, içine bak onun. Allah'ı seviyorsan, ona uy. Ona uyarsan, merhamet, şefkat, af, mağfiret, gelecek sana kendiliğinden. Uymazsan, Allah'ı sevmekte yalancısın, aynı zamanda, şefkat ve merhametten, uzaksın. Bunu apaçık, çırçıplak söyle dedi. Dini açık söylemek, gizli söylemekten iyidir dedi. Hüsamettin Çelebi de, sufi, hakikate ermek isteyen, mücadeleci, noktasal vurmak isteyen, kalpten, hikmeti söküp almak isteyen, aç bir, çocuk gibi, annesinin memesini tutar da, çocuk bırakmaz ya, cop cop cop … emer, süt biter anne memede.
Ama o çocuk hırslıdır. O daha emmek ister. Cop cop cop … emcek. Sufi, hırslı çocuk gibidir. Üstadının, hikmet memesini tuttu mu, bırakmaz. Bırakan çocuktan, hayır gelmez. Olur olmaz, memeye sarılandan, hayır gelmez. Çocuk bir anadan emmeli, ve memeyi bırakmamalı.
Anne sütü, ne kadar, kıymetlise, makbul ise, bir sufinin, üstadının, hikmet pınarından içmesi de, o kadar kıymetlidir. Başka pınarlardan da içilir deriz biz. Neden? ahmak sürüsü, çeksin gitsin diye. O gider başka pınarlardan işçen der. Başka sürülere katılır. Çoban ona der ki, bu koyun mecnun olmuş, deli. İlk kesilecek olan koyun odur. Ağlını, sürüsünü karıştıran koyun, deli koyundur. Daha doğrusu, deli de değil, aptaldır o. Çoban, ilk kurbanlığa satacağını, aptal koyunları seçer. Satışa çıkaracağı aptallardır. Ağlını bilmez o.
Çobanını bilmez. O sürünün köpeğini bilmez. O sürünün çobanını bilmez. O sürünün ağılını bilmez. Aptaldır o. Aptal olduğundan, sürüden ayrılır. Ondan sonra der ki, beni bıraktılar, gittiler burada. Ahmak, sen aptalsın. Sürü giderken sen ne gitmedin? Çobanı ne dinlemedin? Şşşşt demiş sana, ne dönmedin? Daş atmış sana, dön oradan diye. Ne dönmedin? İnkarcı seni, nankör seni, hain seni. Kendi kafandan gittin sen. Kendi kafandan gitmeseydin, bunlar başına gelmeyecekti. Şimdi bütün kabahat sürüde, sende değil. Sen aptallık ettin, gittin kendini, attın aşağı, yardan aşağı, aptallık ettin, sürüden ayrıldın, kurt yedi seni.
Hz. Peygamber diyor, ayrılmayın sürüden diyor. Ayrılanın kurt kapar, atasözü değil hadis. Onu bize atasözü diyorlar, hadisi şerif. Sürüden ayrılanın yırtıcı hayvanlar kapar. Ey ümmet-i Muhammed, siz sakın ha, cemaatten bir karış dahi ayrılmayın. Hadis-i şerif. Hadis-i şerif. İşte Hüsamettin Çelebi, haris çocuk gibi. Üstadını tutmuş, üstadını yakalamış. Sen diyor, sufi bir er değil misin? Sen benim mürşidim değil misin? Sen demedin mi, sufi vaktin çocuğudur. Ben geldim şimdi.
Senin gönül deryana, kulağımı dayadım. Senin gönül deryana, kalbini dayadım. Bana sevgilinin sırlarını anlat. Bana sevgiliyi tarif et. Ben sevgiliyi tanımak istiyorum. Beni sevgiliye götür. Beni onunla tanıştır. Bana öylesine sevgiliyi tanıt ki, ben onun parmağının zerresini görsem, işte bu sevgili diyeyim. Bana öyle sevgiliyi anlat ki, ben her gördüğümü sevgili zannetmeyeyim. Ve her sevgiliyi zannettiğimin yüzüne baktığımda, bu o değilmiş demeyeyim. Aldanmayayım. Bana öyle sevgiliyi anlat ki, onun rüzgarından tanıyayım. Bana sevgiliyi öyle anlat ki, onun sesinden tanıyayım. Bana sevgiliyi öyle anlat ki, ben onun kokusundan anlayayım.
Ve ben onun kokusunu Yemen ellerinden alayım. Ben onun kokusunu Şırnak'tan, Siyirt'ten, ben onun kokusunu Medine'den, Mekke'den alayım. Ben onun kokusunu Uludağ'ın çiçeklerinden alayım. Ben onun kokusunu Uludağ'ın karlarından alayım. Ben onun kokusunu gecenin yarısında, dağın başında, gece böceklerinden alayım. Bana öyle bir sevgiliyi anlat ki, onun sesini ben İstanbul'dan duyayım. Bana öyle bir sevgiliyi anlat ki, güneşte onu seyredeyim. Bana o sevgiliyi anlat. Her aya bakışımda onun yüzünü göreyim. Bana o sevgiliyi anlat. Ben yıldızlara bakarken, onun zerrelerini görüyormuşçasına olayım. Bana o sevgiliyi anlat. Gönlüme gelen hitabın ondan olduğunu anlayayım. Bana o sevgiliyi anlat ki, onun dışında gönlüme bir şey gelirse, ben deyim ki, la sen değilsin, yürü git işine.
Bana o gerekliyim. Bana öyle bir sevgilinin sırrını anlat ki, ben nerede ne zaman olursa, ben hep onu anayım. Ve her baktığımda, onun mührünü göreyim. Her gördüğüm yerde, onun sesini işiteyim. Nereden sevdim o zalim kadını diyende dahi, onun nefesini göreyim. Bana öyle bir sevgiliyi anlat ki, ben onun hasretinle yanayım. Bana öyle bir sevgiliyi anlat ki, onun iştiyakıyla kendimden geçeyim. Bana öyle sevgiliyi tanıt ki, bana sevgiliyi öyle anlat ki, bütün zerrem sevgili olsun. Bütün zerremde sevgilinin, ben tecelliyatını, mührünü göreyim. Hüsamettin Çelebi, yakalamış. Diyor ki, bana o sevgilinin sırrını anlat. Bana çırılçıplak söyle. Bana örtülü söyleme.
Ben açım. Benim ne zaman öleceğim belli değil. Benim ne zaman göçeceğim belli değil. Benim kaç nefesim olduğu belli değil. Ben açım. Ben hırslıyım. Bana şimdi anlat. An bu andır. Zaman bu zamandır. Şimdi tecelli etti. Ben o anı yaşamak istiyorum. Hüsamettin Çelebi, Mevlana Celaletin Rumi'nin önüne oturmuş. Ve kendinden geçmiş. Ondan sevgiliyi dinlemek istiyor. Perdeyi kaldır. Çırılçıplak söyle. Çünkü ben güzelle gömlekli olup yatıp uyumak istemem. Hırslı, tutunmuş. Gönlünü kalbin içine atmış.
Diyor ki, Perdeyi kaldır. Bana çırılçıplak sevgiliyi göster. Biliyorum ki o sevgili, Senin gönlünde tecelli etmiş. Biliyorum ki o sevgili, Senin gönlüne tah kurmuş. Biliyorum ki o sevgili, Senin gönlünde kendisinden başka ne varsa sürmüş çıkarmış. Ve adını gönlünün her tarafına yazmış. Perdeyi kaldır. Ne olursun? Beni gönlünden içeri al. Perdeyi kaldır. Kapıyı aç. Ne olursun? O sevgiliyi çırılçıplak bana göster. Çırılçıplak göster ki, Bir daha ben gözümü ondan almayayım. Gözüm başka şeylere kaymasın. Gözüm başka lalara takılmasın. Gözüm başka putlara gitmesin. Kulağım başka putları dinlemesin. Benim elim başka putlara dokunmasın.
Bana sevgiliyi çırılçıplak göster. O sevgili, Senin gönlünde upuzun yatıyor. O sevgili sende. Biliyorum ki, Senin gönlüne girdiğimde, Ben o sevgiliyle tanışacağım. Biliyorum ki, Ben senin gönül kapından içeri girdimde, O perdeni sen kaldırdığında, Ben onunla yüz yüze geleceğim. Ne olursun? Perdeni kaldır. Çırılçıplak söyle. Çünkü ben, Güzelle gömlekli olarak yatıp uyumam. Ben, Gömlekli yatıp uyumam. Ben güzelin her şeyini görmek isterim. Her şeyini. Gömlekli yatanlar, Aptallardır. Körlerdir. Zahiri batını, Önüne perde koyanlar, O hakikate ermeyenlerdir.
Zahiri manada, Hazreti Ayşe annemiz ne dedi? Biz her gün, Üryan soyunur, Muhammed'in yatağına öyle yatardık dedi. Üryan soyunur yatardı. Gönül, Sevgiliyi çırılçıplak görmek ister. Hazreti Mevlana'ya, Hazreti Hüsamettin diyor ki, Ey Mevlana, Ey gönül dostu, Ey dostu, Ey pirler piri, Gönlünde sevgiliyi misafir eden, Gönlünü misafire adamış, Satmış, O ey ulu zat, Bana perdeyi kaldır.
Bana diyor, O gönül pencereni aç. O gönül kapını aç. Bak, ben kapının önündeyim. Her şeyimi bıraktım. Dünden kalma neyin varsa attım. Ben hiçliği yakalamak istiyorum. Ve biliyorum ki, Bu senin gönül dünyanın içinde olacak. Nasıl Hazreti Ebu Bekir, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Hazreti Ebu Bekir'in gönlünde gördüyse onu, Nasıl Ömer, Nasıl Ali, Nasıl Osman, Onun gönlünde gördüyse, Nasıl Hazreti Ebu Bekir Efendimiz, Hazreti Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Hazreti Ebu Bekir'in gönlünden geçeni, Oradaki sahabelere söyleyiverdiyse,
Nasıl Hazreti Ömer, Vahyin penceresine vakıf olup, Ayet-i Kerime daha henüz inmeden, Ayet-i Kerime'ye Hazreti Peygamber'e söylediyse, Benim, sen de diyor, Gönlünü aç da, Senin gönlünden, O ilahi sırları alayım. Dedim ki, Hazreti Mevla'na cevap veriyor, Dedim ki, O apaçık meydana çıkarsa, Ne sen kalırsın, Ne kucağın, Ne de yanın, Ne de belin.
Eğer Allah, O sevgili, O maşuk, Kendisini apaçık gönderirse, Sen ortalıkta kalamazsın, Sen diye bir şey kalmazsın, Yanar yıkılırsın. Bu aynı zamanda, Musa aleyhisselamın kıssasına bize götürüyor. Bakın, Sufiler, Hikayeyle anlatırlar bir şeyi. Diyor ki, Eğer o apaçık meydana çıkarırsa, Senin, Ne belin kalır, Ne kucağın kalır, Ne yanın kalır. Hani Musa yalvarıp yakarmıştı, Demişti ki, Ya Rabbi, Şu fakir gönlüm seni görmek ister. Hep peygamberler onu görmek istediler. Hep peygamberler onu apaçık görmek istediler. Allah'ın velileri onu apaçık görmek istediler. Bütün alem, bütün insanlar, Onları apaçık görmek için koştular.
İnsan var olduğundan beri, İlk varlık var olduğundan beri, Onu apaçık görmek istedi. Hep çırılçıplak. Heyhat, Ona ancak Muhammed-i Mustafa'ya aşina oldu. Ve onu apaçık görmek, Yine Muhammed-i Mustafa'nın gözünden mümkün. Hani az önce demiştim ki, Bana uyun. Var ya ayet-i kerime, Eğer uymazsa Muhammed'ler ona, Onun gözünden göremezler onu apaçık. Onu apaçık görebilmenin yolu, Muhammed-i Mustafa'nın gözünden, Kalbinden geçmektir. Eğer o şefkat peygamberi, Seni kalbine alırsa, Sen onun kalbine girersen, Sen onun mana alemine girersen, Ola ki onu apaçık görebilirsin.
Ve her an onun mana aleminde, Uyanık kalmak gerek. Onun mana aleminde, Gaflete yer yoktur. Onun mana aleminde, Göz açıp kapayıncaya kadar, Nefse fırsat vermek yoktur. Onun mana aleminde, Hep iştiyak halinde, Hep şefk halinde durmak vardır. Eğer onun mana aleminde, Ayak basamadıysan sen, Hala da körlerdensin. İşte onun mana alemine, Ayak basman lazım. Bu da neyle mümkün? Bunun mümkünatı, Ona uyumakla mümkün. Hz. Musa, Ona ulaşmak istedi çırılçıplak. Dedi ki Rabbim, Dedi ki bana yüzünü lütfeder misin? Bana zat-ı uluhiyetini lütfeder misin? Bir kez olsun perdeni kaldırır mısın?
Benimle ağacın arkasından konuşmasan, Benimle ateşin arkasından konuşmasan, Benimle bir şeyin arkasından konuşmasan, Bana direkt hitap etsen, Yüzünle, gözünle, elinle, ayağınla, O zatullahınla tecelli etsen, Hitap geldi. Ya Musa dayanamazsın, Dayanamazsın. Bak dedi şu dağa, Şu dağa dedi bir an tecelli etiver, Resim geldi. Hadi dedi benim bir anlık tecelli etimi seyrediver. Şimşekten hızlı, Tecelli etiverdi bir anda. Musa diye bir şey kalıvermedi, Kalıvermedi. Musa küt tek bayıldı. Kırk gün baygın yattı, Tur-i Sina'da.
Ekmeksiz, Yemeksiz, Susuz, Hiçbir şeysiz. Kırk gün, Kırk gün, Bir hayrete düşersen, Kırk gün yatar kalırsın. Yaşamıyormuş gibi yaşarsın. Hani Hazreti İmam-ı Azam dedi ya, Kırk gün sonra gel dedi, Çocuğunu getir bana. Geldi çocuğa dedi ki, Bal ye evladım, Bal şifadır. Ya İmam, Kırk gün bunun için ne beklettin bizi dedi. Yememiştim dedi. Yedim, Ondan sonra söyledim. Kırk gün, Bir hayret kırk gün devam eder. Hani Hazreti Muhammed Mustafa dedi ya, Kırk gün dedi, Sabah namazına kalkıp da, Sabah namazına kalkıp da, Günah keballerden uzak olursanız dedi, Allah, Sizin gönüllerinizde hikmet pınarları çıkarır dedi.
Kırk gün, İşte Tur-i Sina'da kırk gün baygın yattı. Hazreti Mevlana, Hikayeye bize kulak verdiriyor. Kur'an'ı tefsir ediyor bize. Ayet-i Kerime'yi tefsir ediyor. Bize Musa Aleyhisselam'ın kısasını tefsir ediyor. Diyor ki, Eğer o çırılçıplak sen onu görürsen, Sen diye bir şey kalmazsın. Ortada. Ya, Sen Muhammed Mustafa'nın yolunu tut. Sen o velilerin yolunu tut. Sen o aşıkların yolunu tut. Sen bir gönüle gir. O da bir gönüle girerekten onu görmüştü. Ya hangi gönüldü? O Muhammed Mustafa'nın gönlüydü. Şemseddin-i Tebriz'i, Muhammed Mustafa'nın gönlünden sevgiliyi seyretmişti. Sen bir şems bulamazsan, Sen o sevgiliyi seyredemeyeceksin. Kör olarak göçüp gideceksin.
Ya, sen Mevlana'nın yolunu tut da, Kendine bir şems bul. Kendine bir şems bul. Hüsamettin Çelebi gibi o şemsin önünde otur. De ki ben açım, beni doyur. De ki bana o sevgilinin sırlarını anlat. O şems gibi, şemsin önüne, Hazreti Mevlana nasıl oturduysa, Ve doksan dokuz gün nasıl halvet çıkardıysa, Ve doksan dokuz gün halvet çıkarırken, Ahmak insanlar, Onların namuslarına, şereflerine, Haysiyetlerine laf söylediyse, Sen de öylesine bir halvet çıkaracaksın.
O sevgilinin dostunun önüne oturacaksın. Senin de namusuna laf söyleyecekler. Senin de haysiyetine laf söyleyecekler. Senin de şerefine laf söyleyecekler. Seni de pençelecekler. Seni de tırmalacaklar. Senin de ayağını bişecekler. Senin de kaşını gözünü bişecekler. Sana da olmaz laflar söyleyecekler. Senin de her şeyine laflar söyleyecekler. Ama o sen sevgiliyi seyredeceksen, O gönlün önünde oturacaksın. Hüsamettin de o gönlün önüne oturmuş. Diyor ki bana, Sevgiliyi çırılçıplak göster. Çünkü o duydu, aşinaydı. Nereden duydu? Hikayelerden duydu ki, Hazreti Mevlana, Şems'in gönlünden, Muhammed-i Mustafa'nın gönlüne, Onun gönlünde de Allah'ı apaçık görmüştü.
Hitaba erişmişti. O hitabı tanımıştı. Demişti ki, Gerçek hitap buymuş. Demişti ki, Gerçek sivrilecek olan buymuş. Ne zaman? O hitaba eriştiği zaman. O hitaba erişmenin yolu neydi? Şems'in gönlüne girmekti. Hüsamettin dedi ki, Ey Mevlana, Bana gönül kapını aç, Sevgiliyi'nin sırlarını, Çırılçıplak söyle. Hazreti Mevlana da dedi ki, Bu yolun, Disturu, Edebi, Adabı, Yolun hakikati öyle değil. Ya, Sen, Hırsıyla, Aşkınla, Sevgiliyi apaçık görmek istiyorsun. Ama, Bu yol öyle değil. Bak, Peygamberler dahi öyle göremediler. Muhammed-i Mustafa Müstesna. Ya, Şimdi sen, O bekle.
Onu apaçık gördüğün an, Zaten senden başka hiçbir şey kalmayacak. O yüzden, Yolun adabını, Erkanını, İzle. Devam ediyor. 140. Beyt. Dile. Yani iste. Dua et. Özle. Dile. Özle. Bir şeyi iste. Bir şeyi dile. Bir şeye dua et. Bir şeye çaba göster. Fakat, Ölçülü dile. Ölçülü dile. Ölçünü bil. Niyazi Musru'nun beytinde dediği gibi, Karınca gibi ufak ufak yürür, Melekleri seyran etmek istersin. Karınca gibi ufak ufak yürüyüp, Melekleri seyran etmek isteme.
Dile. Ama ölçülü iste. Namazsız, niyazsız Allah'a vuslat olmak istersin. Oruçsuz Allah'a yaklaşmak istersin. Kötü ve ahlakınla Allah'a dost olmak istersin. Dile. Ama ölçülü iste. Ölçünü bil. Kendini bil. Haddini bil. Haddini bil. Ve dilediğin, istediğin şeyin adabını, erkanını bil. Bak, hikaye dinledin. Kimden? Musa'dan. Musa ölçüsüz istemiş. Ölçüsüz isteyince, onu ölçüye koymuş. Demiş ki, ya Musa, onun adabı öyle değil. Geçmiş peygamberlerden edep öğren. Geçmiş peygamberlerden adab öğren. Muhammed-i Mustafa'dan edep öğren. Geçmiş üstadlardan yol öğren. Edebi bil.
Ölçüyü bil. Ölçüsüz olma. Her şeyin bir hesabı, kitabı, ölçüsü var. Deliliğe vurma. Biz deliyi biliriz. Akılsızlığa vurma. Biz akılsızlığı biliriz. Seviyorum deyip de kandırmaya çalışma. Seveni sevmeyeni bilmeyecek kadar ahmak değiliz. İki günlüğü de biliriz, beş günlüğü de biliriz. İki yüz yıllığı da biliriz. Bakma tevazu gösterdiğimize. Hazreti Mevlana'nın dilinden söylüyorum. Ahmak değiliz. Hazreti Mevlana diyor ki, Biz senin bildiklerini unuttuk. Seni adaba erkana davet ediyorum. Seni ölçüye davet ediyorum. Seni sünnetullaha davet ediyorum. Seni sünnetullaha davet ediyorum. Zannetmek ki hiçbir şeyin ölçüsü yok.
Var. Bir saman çöpü bir dağı kaldıramaz. Ölçülü iste. Saman çöpü olduğunu gör. Saman çöpü dağı kaldırabilir mi? Kaldıramaz. Sen saman çöpü saman çöplünü bilsin. Sen dilerken o yüzden hadsiz, hudutsuz dileme. Diyelim. Yüz kırktan devam edelim. El Fatiha'ma seravat.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi