mustafaozbag.org

21. Mesnevi Şerhi (124-130 Beyit)

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 5 Ağustos 2020 · 24:54

Dışarıda da tektir güneş. Fakat eşidini düşünmek mümkün müdür? Fakat esiri var eden güneşin benzeri de zihinde vardır. Ne zihinde vardır ne de dışarıda. Düşünce de nerede? Bir bucak ki o düşünülsün de benzeri o bucağa sığsın. Şemsettin'in yüzünün bahsi geldi de dördüncü kat gökteki güneş bile başını çekti gizlendi. Madem ki adı anıldı, lütuflarından, nimetlerinden biraz canı da anmak gerek.
Bu solukta can eteğime sarılmış, Yusuf'un gömleğinin kokusunu duymuş. Yıllarca ettiğin, sürdüğün sohbet hakkı için diyor. O hoş hallerden bir hale olsun anlat. Aç bize söyle. Söyle de yerde gülsün gökte. Akılla can ve gözse yüzlerce kat daha fazla gülsün. Beni külfete sokma, sıkıştırma. Yokluktayım çünkü ben. Anlayışlarım bile dilsiz bir hale geldi. Övemiyorum bile onu. İster üstüne düşsün, ister güzel söylemeye çalışsın. Ayık olmayanın söylediği söz, yerinde, yaraşığında bir söz değildir. Güneş, bu samanyolunun içerisinde tektir. Eşi benzeri yoktur. Eşinin benzerinin olması da mümkün değildir. Belki de samanyolunun dışında binlerce güneş vardır ama insanoğlu için, samanyolunun yaşayan insanlar için güneş tek.
Dünyada yaşayanlar için güneş tek. Eşi ve benzeri yok dünya çevresinde. O zaman bu güneşin eşidinin var olduğunu düşünmek bu manada mümkün değil. Ve mümkün olmayan bir şey düşünmek de mümkün değil. Düşünürse o kimse ham hayale kapılmış gitmiştir. O kimse kendi heva ve hevesine kapılıp gitmiştir. İşte bu güneşin bir temsili de zihinde vardır. Nasıl eşi benzeri olmayan bir güneş var ise dış alemde, iç alemde de eşi benzeri olmayan bir güneş vardır insan için. Düşünce de nerede bir bucak ki o düşünülsün de o benzeri o bucağa sığsın. Düşünce bu güneşi algılamaktan da uzaktır.
Ve düşünce belki de o güneşi de güneşin içerisindedir. Ve o güneş insanın bütün her şeyini sarıp sarmalamıştır. Ve düşünce belki de o alemin içerisinde bir bucaktır, bir köydür, bir dağdır, bir tepe gibidir. Ama o dağı tepenin de içine alan nedir? O güneştir. İşte içimizdeki o güneş bütün içimizin her şeyini sarıp sarmalamıştır. Nasıl dışarıdaki güneş bütün dünyayı ve gezegenleri etrafında peyk edip döndürüyorsa, nasıl dünyada bu noktada güneşin bir bucağı gibiyse, nasıl ay, nasıl merih, nasıl büyük gezegenler, on iki tane gezegen o güneşin etrafında peykse, nasıl o güneşin etrafında sayamadığımız milyonlarca, milyarlarca yıldız, hepsinin de enerjisini, hepsinin de aydınlığını o güneşten alıyorsa, işte insan dediğimiz varlığın da içinde öyle bir güneş vardır ki,
Hz. Mevlana'dan anladığım bu benim. İnsan dediğimiz o varlığın içerisinde öyle bir güneş var ki, o güneş de o insanın içerisindeki bütün peykleri, bütün yıldızların ışığını vermekte. Ve o güneşin söndüğünü düşündüğünüzde, o güneşin mesela bu güneşin dünyadan, bu gezegenden ayrıldığını düşündüğünüzde, bütün her yer karanlık olacaktır. Hiçbir şey aydınlanmayacaktır. Ve bir milim dahi, bir milim dünya güneşten uzaklaşmış olsa, buz haline gelecektir. Bir milim yaklaşmış olsa, yanacak, kavrulacak, dünyada yaşam denilen hiçbir şey kalmayacaktır. Belki de bir milim ay, güneşe doğru yaklaşsa, gidecek, ay diye bir şey kalmayacaktır. Belki de yıldızlar biraz daha yaklaşmış olsalar, ondan ışık alıp, aydınlanıp, gökte, zümrüğü de anka kuşları gibi, süslü süslü dolaşırken, yanıp yok olacaklar, belki de bir milim uzaklaşsalar, kararıp, kömür olup gideceklerdir.
İşte, içimizde de öyle bir güneş var ki, onun misli yok, içimizde de öyle bir güneş var ki, onun şekli yok, şemali yok, içimizde de öyle bir güneş var ki, bu manada, şekli şemali var da bu manada, misali yok, bir eşidi yok. İşte, düşünce de, o güneşin, o dünyanın içerisinde, bir şehir gibi, bir tepe gibi. Hazreti Mevlana diyor, Şemseddin'in yüzünün bahsi geldi de, dördüncü kat gökteki güneş bile başını çekti gizledi. Bir de güneş var ki, Şemseddin. Şemseddin, Hazreti Mevlana Celaleti Ruhu Hazretleri'nin şeyhi, üstadı, o da öyle bir güneş ki, o da öyle bir güneş ki, o güneşi görenler, gören bütün güneşler, başlarını çekip karanlığa gömülüyorlar.
Öyle bir güneş ki, onun doğduğu yerde, başka bir güneş kalmıyor. Ve öyle bir güneş ki, güneşin, makamı olan, dördüncü kat gökte, güneş başını saklayıp gizliyor. O güneşin aydınlığından, kendi aydınlığı utanır hale geliyor. Bunu başka bir yöne çevirebiliriz. Dördüncü kat güneş, dördüncü kat sema da olabilir. Dördüncü kat semada, ayrı peygamberler zümresi vardır. Dördüncü kat semaya çıkan, Şemseddin-i Tebrizi, bazı peygamberler, ondan saklanmış, gizlenmiş olabilir. Hani, İhya'da bir hadis-i şerif vardır. Ümmetimin öyle velileri vardır ki, Beni İsrail peygamberlerinden, eşittir, Beni İsrail peygamberlerine.
Bir hadis naklederler. Arabi bunu naklederken, hadis ilmini ortaya koyaraktan, der ki, ümmetin öyle velileri vardır ki, Beni İsrail peygamberlerinden evladır der. Bunu tabi İhya'da, İmam-ı Gazali de nakleder. Gazali de bunu nakleder. Tirmizi de nakleder bunu. Ama ve lakin, bazı veli düşmanları, bu hadisleri sahih görmeyip, bu hadislere karşı savaş açarlar. Demek ki, ümmetin içerisinden, öyle mürşidi kamiller vardır ki, o mürşidi kamilleri gören, diğer güneşler, başlarını saklarlar. Yani, şeyhler onu görünce, kendi şeyhliklerinden utanırlar. Başka mürşitler, o mürşidi kamilleri görünce, kendi mürşitliklerinden utanırlar. Başlarını saklarlar. Maneviyatta öyle erler vardır ki, maneviyatta öyle insanlar vardır ki, onlar yeryüzünde, insanlar gibi yerler, içerler, görünürler.
Ama, onların sofraları göktendir. Onların yemeleri, cennettendir. İçmeleri cennettendir. İnsanlar zannederler ki, onlar da bizim gibi yiyip içiyorlar. Hz. Mevlana da öyle der. Ey ahmak, zannetme ki der, o pirler, o veliler, bizim gibi yiyip içiyorlar deyip de, onu kendinden görme derler. Der. Öyle görenleri ahmak der Hz. Mevlana. İşte diyor, o güneşi, Hz. Mevlana, Şemsettin-i Tebrizi'ye atfeder. Der ki, o öyle bir güneş ki, onu görenler, onu gören diğer güneşler, başlarını saklarlar utancından der. Madem ki adı anıldı, bunu Hüsamettin Çelebi diyor. Madem ki adı anıldı diyor. Madem ki sen o güneşten aldın, getirdin sohbeti bu güneşe bağladın.
Madem ki sen sohbeti Şemsettin-i Tebrizi'ye bağladın. Madem ki sen sohbeti o şeyhine, o üstadına bağladın. Madem ki sen onu canlar canına, can olmuş, o canana bağladın. diyor ki, madem ki adı anıldı, lütuflarından, nimetlerinden birazcıkını anmak da gerek. Hz. Mevlana cevap veriyor. Bu solukta can eteğime sarılmış. Bu nefeste diyor, Hüsamettin Çelebi eteğime sarılmış. Mevlevi dervişlerine can denir. Her Mevlevi dervişi candır. Mevleviler birbirlerine hitap ederlerken, mesela işte Mesut Can, Halit Can, Halit Can, Salih Can derler. Hitap ederlerken.
Onlar da bir adap olmuştur. Karşısındakine can demek. Bütün canlar birleşti derler. Yani Mevlevi dervişlerin hepsi de birleşti. Bütün canlar bir olalım. Bütün dervişler bir olalım. Bütün sufiler bir olalım. Bütün aşıklar bir olalım. Bütün Allah diyenler bir olalım. Mevlevi canları. Aşıklar. İşte diyor ki, Can eteğime sarılmış. Hüsamettin Çelebi eteğine sarılmış. Bir sufi eteğine sarılmış. Yusuf'un gömleğinin kokusunu duymuş. Yakup nasıl Yusuf'a aşıktı ya. Aşık hep maşunun kokusunu arar durur. Ve aşık hep maşunun kokusuyla dirilir.
Bir an aşık maşunun kokusunu duymamış olsa, kendi kendisinin küfrünün fetvasını verir. Aşık için maşunun kokusunun bir an kesilmesi ona ölümdür. Aşık bu noktada maşunun kokusunu koklar hep. O hep Hazreti Resulullah der ya, Sallallahu aleyhi ve sellem Hazreti der ki, Sabah rüzgarlarının kokusundan alıyorum.
Rahmanın kokusu geliyor der. Yemen tarafından Rahmanın kokusunu alıyorum der. Aşık, maşunun kokusunu alır. Eğer o kokuyu alamazsa, o kokuyu koklayacak. İşte Yakup, Yusuf'un kokusunu alırdı. Mısır ellerinden. Derdi ki, Yusuf'un kokusu geliyor. Ve etrafındakiler ona derlerdi ki, bu deli, bunadı. Yusuf yok orta yerde. Bu Yusuf'un kokusunu aldığını söylüyor. Ve derlerdi ki, inanmayan çocuklara, baba sen yine bunadın. Yakup'un eşi inanmazdı. Öbür çocuklarının annesi, Yusuf'un annesi değil.
Derdi ki, bunadı bey bizi. koku aldığını söylüyor. Her aşığa deli derler. Akıllılar bakar, bu deli derler. Biz de deriz, bazıları bir kız sever, her şeyini terk eder. Herkes der ki, bu çocuk bir kız yüzünden delirdi. Bazen bir kız, bir adam sever, aklını yitirir. Kızın annesi babası der ki, bu delirdi. Bu adamı çok seviyor. Seven, sevdiği için delirir. Delirdiği için, hep sevdiğini zikreder ya, zikredenler için de deli derler. Hatta Hazreti Allah da der ki, deli deyinceye kadar zikredin. Sizi dışarıdan görenler, Allah öyle zikredin ki, sizi dışarıdan görenler, bunlar deli olmuş desinler.
Eğer dışarıdan görenler, sizi deli demiyorlarsa, siz Allah'ı düzgün zikretmediniz. İşte, öyle, can da eteğe sarılmış. Yusuf'un kokusunu alıyor. Hüsamettin, üstadının eteğine sarılmış. Üstadından Yusuf kokusu almakta. Kendisini Yakup noktasına koyuyor. Bakın, inceliğe bakın. Hazreti Mevlana, dervişini Yakup noktasında görüyor. Ne kadar yüceltiyor onu, ne kadar yükseltiyor. Ne kadar ince bir noktaya getirmiş onu. Onu diyor ki, Can, Yakup gibi, Yusuf'un kokusunu almış. Yıllarca ettiğin, sürdüğün, sohbet hakkı için diyor, o hoş hallerden bir hali olsun, anlat. Aç bize, söyle. Hüsamettin yalvarıyor, ne olursun diyor.
Yıllardır onunla sohbet ettiniz. Yıllardır onunla muhabbet ettiniz. Yıllardır onunla gezdiniz, tozdunuz, yediniz, içtiniz. Yıllardır onunla ne haller yaşadınız. Niceleri gördünüz, nice memleketler gezdiniz, nice haller yaşadınız. O kim bilir, seni elinden tutup, nerelere götürdü. Nelerle tanıştırdı, kimlerle tanıştırdı. Nelerle yüzleştirdi seni. Seni nerede aldı, seni nerede sattı, seni nerede bir paraya sattı, seni nerede yüz paraya satmadı. Ne olursun diyor. Onlardan bir hal anlat bize. O yaşadıklarından bir nebze de olsun, bir şey anlat. Bir katre de olsun, bir şey anlat. Biz de o halinle hallelenin. Söyle de, yerde gülsün gökte.
Söyle de diyor, yerdeki arkadaşlarımız, kardeşlerimiz gülsün. Söyle de, gökteki melekler gülsün. Herkese bir neşe olsun. O aşıklığın hallerinden anlat bize. O aşkın hallerinden anlat bize ki, biz de o aşıklıktan bir dem yaşayalım. O aşıklıktan bir şey anlat da, biz de o aşıklıktan bir katre yaşayalım. O aşıklıktan bize bir nefes ver de, biz de o nefesle nefeslenelim. Gülelim biz de, gökteki meleklerle beraber. Biz de hayret edelim. Hayretimize hayret katalım. Biz de dersimize ders katalım. Biz de aşkımıza aşk katalım. Öğütelim. Bizim ekmeğimiz aşk olsun. Zeytenimiz aşk. Peynirimiz aşk olsun. Soğanımız aşk. Uykumuz aşk olsun. Uykusuzluğumuz aşk. Yediğimiz aşk olsun. İçtiğimiz aşk olsun.
Attığımız aşk olsun. Tuttuğumuz aşk. Sevdiğimiz aşk olsun. Sevildiğimiz aşk. Bize bir nebze. Bu aşıklıktan bir şey anlattı diyor. Yer gök gülsün. Akılla can ve gözse yüzlerce kat daha fazla gülsün. Akıl, gönül birbirine karışsın. Düşünce, fikir, zihin birbirine karışsın. Onlar yerdekinler de, göktekinlerden de fazla gülsün. İç alem o hale gelsin ki, güller atsın gül bahçesinde. Akıl kemale ersin. Öyle bir şey anlat ki, akıl dahi nasıl kemale geldiğini hayret edip, tebessümle karşılasın. Fikir gelsin, aklın önünde el pençe divana dursun. Desin ki, ben böyle bir şeyi fikretmeye gücüm yoktu. Öyle bir aşıklık anlattı ki, fikir denilen o derya çöküverdi.
Öyle bir aşıklık anlattı ki, akıl denilen o namer şey diz çöküp yok oluverdi. Öyle bir şey anlattı ki, düşünce dahi kendinden geçti. Düşünce olduğunu unuttu. Kendi yerine aşıklığı oturttu. Ve dedi ki, ben dahi sana hizmetçiyim bundan sonra. Öyle bir aşıklık anlat ki, iç aleminde ne kadar yıldız varsa, ne kadar dünya varsa, ne kadar peyk varsa, ne kadar kendini güneş zannedenler varsa, hepsi de hallacın pamuğu attığı gibi atılsın da, hepsi de aşıklığın önünde gelsin.
Diş çöküp boyun büksün ve bundan mutluluk duysun. Gülsün gül vahçesinde. Gülsün ki, ebedi gülücükler olsun. Gözse yüzlerce kat daha da fazla gülsün. Hele göz, daha da fazla gülsün. O aşıklığı anlatırken görsün. O aşıklığı anlatırken görsün ki, aşıklığı yaşasın ki, göz olduğunu anlasın. Ağaca bakmaktan değil, aşıklığa bakmaktan göz olduğunu anlasın. Bilsin ki göz, aşığı görmek için yaratılmış. Bilsin ki göz, aşığı görürse, maaşığı görecek. Aşığı görmeyen göz, maaşığı nereden görecek? Aşığı tanımayan göz, maaşığı nereden tanıcak? Aşığın dil destesi olmayan, maaşığın dil destesi nereden olacak? Aşığın gül destesi olmayan, maaşığın gül destesi nereden olacak? Aşığın bahçesine girmeyen, maaşığın bahçesinde ne işi var?
Aşığın önünde el pençe durmayan, maaşığın önünde el pençe durması mümkün değil. Huzura çıkması mümkün değil. O yüzden göz, göz olduğunu anlasın. Bir aşık görsün, bir aşık gözü görsün de, Kendi öyle bir gözü gördüğü için, ebedi olarak gülsün. Hazreti bir cevap veriyor. Beni külfete sokma. Beni sıkıştırma. Yokluktayım çünkü ben. Anlayışlarım bile dilsiz bir hale geldi. Övemiyorum bile onu. İster üstüne düşsün, ister güzel söylemeye çalışsın. Ayık olmayanın söylediği söz, yerinde, yer aşığında bir söz değildir. Beni külfetlere sokma. Benim aklım yerinde değil.
Benim aklımı zorlama. Benim aklım kendinden geçmiş. Benim üzerime daha fazla gelme. Ben yokluğa geçtim. Ben denilen şey yokum. Sen benim eteğimden sarılmışsın. Şimdi diyorsun ki bana anlat. Ne yaşadın? Ben geriye dönüp bakarsam orada kalıyorum. O yüzden geriye dönüp bakamıyorum. Ama ben o aşkı her an, İçimde gün ve gün taze taze yaşıyorum. Yapma. Ben kendimde değilim. Kendinde olmayan bir güneşi nasıl tarif eder? Kendinde olmayan bir aşıklığı nasıl tarif eder? Kendinde olmayan aşıklığı nasıl anlatır? Ne anlatırsam anlatayım? Ayık olmayan kişinin anlatacağı şey hiçbir zaman hesaba, kitaba gelmez. Ben şimdi bir şeyler anlatırım. Sen aklından Kur'an öyle miydi dersin?
Ben şimdi sana bir şeyler anlatırım. Sünnet böyle miydi dersin? Ben sana bir şeyler anlatırım şimdi. Böyle sevilmez bunlar sapık dersin. Ben sana bir şeyler anlatırım şimdi aşıklıktan yana. Böyle aşıklık mı olurmuş? Abartıyor, yalan söylüyor dersin. Beni alır, kendi sığ, kendi seviyesiz düşüncene çekmeye çalışırsın. Benim anlattıklarımı anlamazsın. Benim anlattıklarımı yaşamaktan uzaksın. Ey can! Sen de diyor, bir gün benim gibi olduğunda beni anlarsın. Benim gibi aşık olursan, o zaman da beni unutursun zaten. Beni unuttuğun zaman yine beni anlayamazsın. Velhasıl kelam, bir aşık hiçbir zaman anlaşılmadan göçer gider bu dünyadan. Hazreti Mevlana da diyor ki, işte o Şemseddin öyle bir aşıktı ki.
Ben ondan bana bir şey söyleme. Ben kendimden geçmiş vaziyetteyim. Ondan bir şey anlatamayacağım. Beni sıkıştırma. Benim aklım fikrim yok. Sen git bunu akıllara fikirlere anlat. Sen git onlara anlat. Ne diyor? İster güzel söylemeye çalışsın. Ayık olmayanın söylediği söz yerinde yaraşığında bir söz değildir. Aşıklar ayık değildir. Ayık olmadığından dolayı da söylediği sözler hiç yerinde değildir. Kime yerindedir? Aşıklara yerindedir. Aşığa, aşığın sözü bal pekmezdir. Aşığa, aşık olmayanın sözü zehir zemberektir. Aşığa, aşığın bir damla gözyaşı, kibriyayı ahmerdir. Cennet nimetidir.
Aşık olmayana bir damla gözyaşı ise zehir zemberek cehennem ateşidir. O yüzden aşığı anlamak için aşık olmak gerek. O yüzden aşıkların sohbetlerine aşıkların gitmesi caizdir. Aşık olmayanların aşıkların sohbetine katılması çok caiz görülmemiş. O yüzden bu noktada demişler ki, siz aşıkların sohbetine gidin. Siz öyle insanlarla dostluk kurun ki, öyle insanlarla arkadaşlık kurun ki, onlar size aşıklığı anlatsın.
Onlar size aşkı anlatsın. Onlar size aşıklığa doğru yol gitmeyi anlatsın. Dostlarınız öyle olsun, arkadaşlarınız öyle olsun demişler. Gidebilene, biz onlardan olamadık. Allah bizi affetsin. 130. beytte kaldık. Allah nasip ederse inşallah. 130'dan itibaren devam edeceğiz. Geceniz hayır olsun. El Fatiha. Masalat.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi