Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Dergâh Sohbetleri · 29 Şubat 2012 · 42:56
Allah gecenizi hayırlı eylesin, inşâAllah. Cenab-ı Hak gündüzcünüzü hayırlı eylesin, ayınızı, yedinizin, ömürünüzü hayırlı eylesin. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretten bir hadis-i şerrinde buyurup ki, kim Allah'ı yaratıcı olarak bildi, kim de Muhammed'i sallallahu aleyhi ve sellem'i peygamber olarak bilir, inanırsa, kalbinde imanın tadını alır, lezzetini alır. Kalp, Allah'ın tecelligahlarından biriyerdir. Bu tecelliyatın oluşması için, bir kimsenin önce Allah'ı Allah, yaratıcı, kudreti, kuvveti elinde tutan, ezeli ve ebedi olarak hem zat ve hem sıfatların arkasında iman ettirilir.
Eğer bu noktada Allah'ı tanımaz bilmez, Allah'ın tekniğini, varlığını, vahdaniyetini görmezse ve ardından Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine iman edip etmemesi önemli değildir. Çünkü birinci derecesinde o kimse Allah'a iman etmesi gerekir. İman edilmesi gereken birinci iman unsuru Allah'tır. İkincisi o kimse peygamberi peygamber olarak görürsün.
Muhammed Mustafa'yı sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine kendisine peygamber olarak görecek ve iman edecek. Ve ona tabi olacak. Ve o peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin hidayetiyle hidayetlenme yolunu seçecek kendisine. Eğer Allah'ı Allah bilmek, peygamberini peygamber bilirse, bilirse, bilirse, bilmek, Allah'ı yaratıcı bilmek, kudret ve kuvvet sahibi olmak bilmek, Allah'ı ezel ve ebed olarak bilmek, Allah'ı sıfatları ile bilmek, Allah'ı zatı sıfatları olarak bilmek, bilmek ve peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini de peygamber olarak bilmek,
onun peygamberliğini bilmek, iyi dinleyin, onun peygamberliğini bilmek, onun peygamberliğinin sıfatları ile, peygamberliğinin sünnetleri ile, hadisleri ile, hidayeti ile, tecelliyeti ile, nuruyla bilmek, bilmek. Hadis-i şerifin zahirine, hadis-i şerifin zahirine bakacağımız kadar içine de bakacağız, içine gireceğiz, bilmek. Eğer böyle bilirse, kalbinde imanın tadını alır, kalpte imanın tadını alır, marifetullah, marifet ehli olmak. İşte eğer ki bir kul, Allah'ı Allah olarak bildi, Resul'unu peygamber olarak bildi, kalbinde Allah'ın, o bahşettiği imanın tadını alır, kıymetli kardeşler, marifet bir zevk işidir, tat işidir, lezzet işidir, marifet içtir, kalbin içidir, marifet ilmin sözüdür, ilmin içidir, marifet bir noktadan Allah'ın nurudur, şeriat da Allah'ın nurudur, tarikat da Allah'ın nurudur, hakikat da Allah'ın nurudur, marifet de, marifetullah da Allah'ın nurudur.
Ama bunların aslında nur olarak renkleri, tecelliyatları sizde farklı olabilir. Veyahut da bunlar ilk öğrenim esnasında kalbinde, dervişin, müridin, ayrı renklerde, rüyaların da ayrı renklerde tecelli edebilir. Aslında hepsi de bir nurudur. Ve o kimse şeriattan, tarikata, tarikattan, hakikata, hakikatten, marifete doğru olan o yolculuğunda nurdan nura geçer. Ama aslında o nur aynı nurdur. Çünkü kalplerinizde yetmiş bin perde vardır. Ve her yetmiş bin perdeden içeri geçerken, aslında o hakikat noktasında, marifet noktasındaki nura doğru yürüyüş vardır. O yüzden Hazreti Mevlana duasında önümüzü nur eyle derken, gidişimizi nur eyle derken, yol olarak, yordam olarak, içsel olarak nura doğru yolculuk yaptığını, ve geçmişimizi nur eyle derken, geçmiş karanlıktan, geçmiş karanlığımızı dahil, yaptığımız hataları, yaptığımız kusurları, yaptığımız eksiklikleri, yanlışlıkları, noktanlıkları da,
Ya Rabbi, sen nurunla onları da nur eyle, onları da affeyle, o şerleri de, o yanlışlıkları da, o eksiklikleri de sen hayır olarak kabul eyle diye dua eder. İşte marifete ulaşan bir kimsenin geçmişi de nur olur. Çünkü, hani nasıl o kul mizana çıkar da, geçmişte bu günahların, bu günahların, bu günahların vardı dediğinde, Allah onun kulağına seslendiğinde, o dövünür, çırpınır, utanır, ve Allah onun kulağına der ya, Allah bu senin günahlarını affeyledi.
Kul o esnada bir nefes olur, rahatlar ve Cenab-ı Hak onun kulağına tekrar eğilir. Der ki affeylediği gibi, onları hayra ara, hasenata çevirdi. Onları hayra çevirdi, sevaba çevirdi. Kul bu sefer tekrar dövünmeye başlar ya, hani keşke daha fazla günah işleseydim diye. İşte bu marifete ulaşan insanlar için geçerlidir. Eğer siz marifetullah'a ulaşırsanız, marifet noktasına ulaşırsanız, tövbe edip, zikredip, Allah'a ibadet edip, Allah'ı bilme, tanıma, Muhammed Mustafa'sını bilme, tanıma noktasında yürürseniz, Allah sizin geçmiş günahlarınız da hayra çevirecek ve geçmişinizi de nurlandıracaktır.
Çünkü marifet kendi içerisinde, kendi dairesinde Allah'ın nurudur. Yani nurudur. Ve insanlar seyir-i sülük noktasında o nura kavuşmak için, o nura ustad olmak için, o nurla baş başa kalabilmek için yol yürürler. Bunun için muhakkak ki zahiri şeriat muhakkak ki çok önemlidir. Muhakkak ki tarikatın edebi erkanı, tasavvufun edebi erkanı önemlidir. Muhakkak ki bu kapılardan geçerekten hakikat noktasına ulaşılır. Ve muhakkak ki hakikat noktasında, marifet noktasına doğru yolculuk devam eder. Ve bu marifet yolculuğu seyir-i sülük yolculuğudur. O seyir-i sülük yolculuğunda yürüyecek olan insanlar, Allah'ı bilme noktasında dış olarak, zahir olarak şeriatına sımsıkı bağlanma, Kur'an ve sünnetin zahiri noktasına sımsıkı durma ve iç noktada da Muhammed Mustafa'nın sünnetleriyle, onun edebiyle edeplenip, onun hidayet yolunu tercih edip, hidayet noktasında yürümekle mümkün olur.
Şimdi bugün değişik ehli tasavvuf gibi kendilerini gösteren veyahut da değişik oluşumlardan, değişik dinlerden, değişik felsefelerden etkilenenler, Hz. Mevlana'nın felsefesini, inancını durduğu noktayı veya onun marifet yolcusu olduğunu görmeyip, kendilerince, Allah'ı Allah bilmeden, Resulullah'ını kendisine peygamber görmeden veyahut da marifete ulaşacağını veya hakikate ulaşacağınızdan ne demekler?
Kendilerini ne yazık ki perişan etmekteler. Ve bunun içerisine ehli tasavvuf gibi görünenler de var. Yani değişik üstad ismi altında veyahut da değişik şey, ünvanı biz ne dersek değilim, değişik ünvanlar adında insanları toplayıp, Allah'ın Kur'an'ından, Allah'ın bu noktadaki imanından uzaklaştırır. Muhammed-i Mustafa'nın peygamberliğinin getirdiği ölçülerden uzaklaştıraraksan, insanların kalbi aydınlıklarına ulaşacağını, veyahut da aydınlığa kavuşacaklarını, veyahut da değişik bir şeye kavuşacaklarını kandırıp aldatmaktadırlar.
Marifet yolu, muhakkak ki bir üstadın terbiyesinden geçerekten, muhakkak ki Kur'an ve sünnet çizgisinde durarakten, muhakkak ki Muhammed-i Mustafa'nın hidayetiyle hidayetlenerekten yürülecek bir yoldur. Ve bu yol içsel bir yoldur. Marifet yolu dışarıdan kitapla öğrenecek, veyahut da herhangi bir zatın kitabından okuyaraktan öğrenilecek bir yol değildir. Bu yol, edeple, ahlakla, yaşantıyla, zikirle, Kur'an'la, Muhammed-i Mustafa'nın gittiği yoldan, yürüdüğü yoldan yürümek de mümkündür. Çünkü marifet yoluna dışarıdan baktığınızda, dışarıdan bakan insanların büyük bir çoğunluğu, o yolu delilik gibi görür. O yolu böyle yoldan çıkmış gibi, divanelik gibi görür. Çünkü onlar, o marifet yolunda gidenler, bugünkü dünyada, bugünkü cami cevabı dediğimiz beş vakit namaz, kıl al abdestini, kıl namazını yürü git böyle bir din anlayışında değillerdir.
Biz o din anlayışında değiliz. Biz Allah'ı bilme, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretini bilme yolunda yürüyeceğiz. Ve bize dışarıdan bakanlar, muhakkak ki siz delisiniz diyecekler ki, bu bizim hüccetimiz, bu bizim delilimiz olacak. Niçin? Allah hadisi kudüsüde buyurdu ki, Allah'ı öyle zikredin ki, dışarıdan görenler size deli desinler. Ve bu marifet yolunda gidenler, gidenlere dışarıdan bakanlar, tarih boyunca hep onlara deli demişler. Ama tarih boyunca marifet yolunda böyle giden insanların, bu ölçüsü, bu delili olmuş. Siz Allah'ı öyle zikredin ki, dışarıdan sizi görenler deli olmuş desinler. Evet, siz o iç yolculuğunuzu, o marifet yolculuğunuzu, Allah'ı öyle zikredeceksiniz ki, dışarıdan görenler sizi deli diyecekler.
Ama siz kendi iç aleminizde, kendi kalbi aleminizde, marifet yolunda gidenler, hayretten hayrete geçerler. Onlar hiçbir zaman, bir makamda, bir perdede durmazlar. Onları o yüzden, içsel manada görenler, içsel manada onlara şaşkın şaşkın bakarlar. Şaşırırlar. İnsanlar bilmediği, görmediği, tanımadığı bir şeyle karşılaştığında, çok affedersiniz. Aptal olanlar şaşırırlar. Ama aptal olmayan, fikri, imanı, inancı yerinde olan, hayrete düşer. Evet, mümin hayret eder. Müminin, normal zekalısı, normal imanlısı, hayret eder. Ama, mümin olmayan, veya kalbi zeki olmayan, veya kalbinde münafıklık olan, müminin o halini görünce, şaşkın olur. Şaşırır.
Allah'a iman edenler, şaşırmazlar. Resul'a iman edenler, onlar şaşırmazlar. Mümin olmayanlar, şaşırır. Evet, marifet yolculuğunun içi, hayret noktasıdır. Ve sonu yoktur, hayret noktasının. Bir kısım, kendisini üst taraftaya, tasavvum ehli gören insanlar, kendilerinin marifet noktasına, ulaştığını zannederler. Kendisinin, marifeti bitirdiğini, marifette durduğunu, marifet halinde olduğunu zannederler. Onlar, Allah'ı bilmediklerinden, öyle zannederler. Allah'ı kısa bildiklerinden, Allah'ı sınırlı bildiklerinden, öyle görürler. Allah'ı bilmeyen kimse, Allah'ı tam tanımayan kimse, parmağında küçücük bir su damlası görse, kendisini deryada zanneder. Oysa Allah, sonsuzdur. İlmi de sonsuzdur. Tecelliyatı da sonsuzdur. Nuru da sonsuzdur.
Allah, yeri, göğü, bütün mükevanatı, nuruyla nurlandırmıştır. Ve Allah der ki, Allah istediğine de nuru verir. Allah'ın istediğine nuru verdiği nur, marifet nurudur. Allah onu istediğine verir. Allah onu dilediğine verir. Allah, o kalbinde zikurla ile hemhal olana verir. Allah'ın edebiyle edeplenene verir. Allah onu Muhammed Mustafa'nın hidayetiyle hidayetlenene verir. Allah kendi yolundan uzak, kendi varlığından uzak, kendi sıfatlarından uzak, kendi dininden uzak, kendi Muhammed'inin getirdiği edepten, sünnetten uzak, kendi ahlakından uzak olan kimselere o marifet gururunu vermez. Allah, bunu Allah'a iman eden ve bilen, Resuluna iman eden ve bilenlere verir. Hazreti Davut'a şöyle demiştir Allah, Hazreti Davut'a, Ya Davut, önce beni bil, sonra ne eder?
Günlerce. Çok zikreden bir peygamber. ve bir müddet sonra Davut Aleyhisselam Allah'a der, Ya Davut ne bildin? Ya Rabbi, acsiyetini bildin. Ama önce, senin kudretini ve kuvvetini bildin. Senin ezel ve ebed olmanı bildin. Senin sonsuz olduğunu gördün. Senin vahdaniyetini bildin. Ve senin sonsuzluğunu ebed oldun. Senin vahdaniyetini görünce, kendi acizliğimi, kendi fakirliğini, kendi zavallılığımı, kendi perişanlığımı gördüm. Peygamber tersiymiş gibi görür.
Zıt anlamlıymış gibi görür. Ama aynı şeyi söyleyen Muhammed Mustafa'dır. Sallallahu aleyhi ve sellem. Bize der ki, nefsini bilen Rabbini bildi. Biz bu hadisi şerifi, nefsini bilen Rabbini bildi hadisi şerifini. Kendi nefsimizin karşısına, nefis aynamıza, kendimizi koyarsak, ilahlığınızı görürsünüz. Ve insanlar, nefsini bilen Rabbini bildi hadisi şerifini. Üstatmış gibi duranlar. Veyahut da bir felsefe sahip olduğunu söyleyenler. Marifet duvarına kavuştuğunu zannederler. Veyahut da kendilerini belli bir noktada gören insanlar, nefsini bildi bilen Rabbini bildi hadisi şerifinde kendi nefislerini gördüklerinden kendi ilahlarını görüyorlar. Eğer ki onlar nefis aynalarına avla hoş olsalar, acildiklerini görecekler, fakirliklerini görecekler, yoksulluklarını görecekler, kimsesizliklerini görecekler, zavallılıklarını görecekler.
Ama ne yazık ki insanlar, o nefis aynasına kendi benliklerini, kendi kibirlerini, kendi nefislerini koyup, kendilerini Allah'tan bir parçaymış gibi görüyorlar. Kendilerini Allah'ın sanki bir sıfatıymış gibi görüyorlar. Allah'ın bir bütünün kendilerinin bir parçasıymış gibi görüyorlar ki Allah'ı tanımadıklarından, Allah'ı bilmediklerinden bu noktada küfre düşüyorlar. Bizim yolumuz bu manada marifet yolu Allah'ı tanımak ve bilmekten, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini tanımak ve bilmekten geçer. Marifet yolu geçmez. Bu yolda yürüyecek olan kardeşlerimiz, Allah'ın rahmeti olarak, yaratıcı olarak, evvel ve ezer, ebed olarak görecekler. Bütün kudretin ve kuvvetin, kuvveti elinde tutanın Allah olduğunu görecekler.
Ve bizle beraber bizler kardeşler, üzerlerine bir iyilik isabet ettiğinde, üzerlerine bir hayır gördüklerinde, bu bize Allah'ın bir lütfudur, ikramıdır, ihsanıdır. Allah bize bu iyiliği, bu güzelliği lütfetmiştir, ikram etmiştir. Bir rüya gördüysek Allah'ın lütfu ikramıdır. Bir hal gördüysek Allah'ın lütfu ikramıdır. Bir yetimin başını okşadıysak Allah'ın lütfu ikramıdır, ihsanıdır. Bir kardeşin elinden tuttuysak Allah'ın lütfu ve ikramı ve ihsanı olarak görüp, nefsini aradan çıkaracaklar. Çünkü nefsini bu noktada kendince iyi, güzel, doğru gören aldanır. Ve başlarına bir musibet isabet ettiğinde, başlarına bir eksiklik isabet ettiğinde, başlarına herhangi bir bela isabet ettiğinde, bir olumsuzluk isabet ettiğinde, şunu göreceklerdir.
Bu Allah'ın takdiriyledir. Bu Allah'ın takdiriyledir. Bu Ahmet'in ve Mehmet'in takdiri değildir. Bu Hasan'ın, Hüseyin'in takdiri değildir. Bu Ayşe'nin, Fatma'nın takdiri değildir. Bu gökteki meleklerin takdiri değildir. Bu cinnilerin, şeytanların takdiri değildir. Bu yerde dolaşan mahlukatın takdiri değildir. Bu gökyüzünde dolaşan takdiri değildir. Kainat'ta, gökyüzünde var ise, hepsi de Allah'ın takdiri altındadır. Ve sizin başınıza gelen her ne var ise, Allah'ın takdir ettiği şeydir. Başınıza gelen her ne var ise, Allah takdir eder. Takdir eden Allah'tır. Başınıza gören Allah'tır. Size isabet ettiren Allah'tır. O yüzden sakın, o isabet eden bir şeyi, Ahmet'ten, Mehmet'ten bilme.
Hastalık isabet ettiyse, takdir Allah'ındır. Ölüm isabet ettiyse, takdir Allah'ındır. İhlas isabet ettiyse, takdir Allah'ındır. Öldüyse, takdir Allah'ındır. Çocuğun hastalandıysa, takdir Allah'ındır. Gelip, gelip, gelip, deprem kuruluşa, takdir Allah'ındır. İmanını kemale, tadını almak istiyorsan, imanın lezzeti almak istiyorsan, başına her ne musibet gelirse, her gelirse, her insanlık gelirse, takdir edelim.
Oğlunun bil, ve gömünde bunun tadını çıkar, lezzetini çıkar. ve başını, senden sudur eden, her ne iyilik var ise, senden sudur eden, sudur eden, her ne iyilik var ise, bu ikramı ve ikisanı bil, Allah'ın cömekliliği bil, ve bunu senin başına tesis eden, bu noktada sana zikrullaha lütfeden, sana namazı lütfeden, sana orucu lütfeden, sana cemaatı lütfeden, sana müminleri lütfeden, sana dostları lütfeden, sana velileri lütfeden, sana mümin kardeşlerine kardeş olmayı lütfeden, sana cennet yolunu lütfeden, sana bu noktada marifet yolunu attı,
o bütün mükavanatı, karanlıklardan nurlara çıkaran, ve istediğini nurlandırandır. Hepimiz karanlıktan içindeydik, bizleri nurlandıran Allah, ve Allah, en iyidir ki, odan önce karanlıktaydık hepimizde, ve Allah nuruyla aydınlattı, Allah nuruyla aydınlatınca, biz o aydınlığı gördük, o aydınlığı bildik, ve dedik ki, sen bizim Rabbimizsin, karanlıklardan nurlara çıkaran Allah'tır, ve kalbi imanında da, karanlıklardan nurlara çıkaran Allah'tır, sizin, kalbinizin karanlık, dekizlerini aydınlatacak olan, kalbinizin karanlık perdelerini,
nurlandıracak olan, ve o perdeleri aşmanıza, aşmanıza, yardım edecek olan, ve aşacak olan, Allah'tır, ve kalbinize zikrullahı yerleştirecek olan Allah'tır, ama bunda gayret, kulağa aittir, o yüzden, zikrullah yerleşmeneği müddetçe, siz marifet noktasına ulaşamazsınız, kalbe zikrullahı yerleşmesi, marifet kapısının çalınmasıdır, kalbe Allah sevgisinin yerleşmesi, marifet kapısının çalınmasıdır, kalbe Muhammed Mustafa sevgisinin yerleşmesi, marifet kapısının çalınmasıdır, kalbe Allah Allah nidanın yükselmesi, ve bu nidaların ritmik hale gelmesi,
marifet kapısının açılmasıdır, marifet kapısının vurulmasıdır, kardeşler, şeriat hak ve hakikattır, şeriat hak ve hakikattır, şeriat bize emreder, rüyada hak ve hakikattır, ve şeriat hak ve hakikat olduğundan, şeriat bize emreder, hakikattır, ve şeriat hak ve hakikattır, marifet yolu, ışığımız marifet durulursun, haramlarda durulursun, gelin yalvarırım size, Muhammed Mustafa'nın edebiyle hedeflenelim, eşlerinize, çocuklarınıza, nefesin var olduğu müntece,
haykırının bir tek bir şey var, gelin Muhammed Mustafa'nın ahlakıyla, ahlak kazanalım, seviyle hedeflenelim, hatamız olmuştur, kusurumuz olmuştur, eksikliğimiz olmuştur, yanlışlığımız olmuştur, günahımız olmuştur, olmuştur. Dönelim, tövbe edelim. Mustafa'nın elinden yeniden tutalım, yeniden tutalım, yeniden sarılalım onun eline, yeniden sarılalım onun edebine, ahlakına, sünnetine, ve ona sarılmadıkça, marifet kapısından içeri girmemiz mümkün değildir. Ve marifete, hiç bakmayan müneşe ulaşmışlardır. Marifete ulaşan, hiç bitmeyen ilme ulaşmışlardır. Marifete ulaşan, sonu olmayan ulaşmışlardır. Marifete ulaşanlar, sonsuz bir yolculuğa çıkmışlardır. Ve kendilerini, bunu bitirdiklerine, ilmi bitirdiklerine, makamı bitirdiklerini zannedenler, ne yazık ki, o kapıdan içeri dahi girememiş olanlardır.
Bunları böyle açık ve eşkale söylüyorum, birilerine laf anlatmak değil. Birisine, birilerine laf göndermek de değil. Allah bizi bundan muhafaza eylesin. Kalbimize geleni söylemeye çalışıyoruz. Bildiğimizi söylemeye çalışıyoruz. Allah bizi büyük vermekten muhafaza eylesin. Marifete yürüyecek olan insanlar, hakkıyla sana kulluk etmesin. bir peygamber önlerinde dururken, sakın ha kendilerine kemalete ettiklerini, kendilerine tam bir mürsülü kamil olduklarını, kendilerine tam bir veli bitirdiğini, veya kendilerinin peygamberliğini bitirip, artık kenarda oturup, kendi nefislerini ilahlaştırmasınlar.
Allah muhafaza eylesin. Nefsimizi ilahlaştırmayalım. Durduğumuz noktayı ilahlaştırmayalım. Yolumuzu ilahlaştırmayalım. Üstadımızı ilahlaştırmayalım. Kendilerimizi ilahlaştırmayalım. Kur'an ve sünnetleri aydınlığa çıkaracak olan Allah, bize lütfedecek, ikram edecek, ihsan edecek olan Allah, bizden ayrılmayacak olan, devamlı beraber olacak olan Allah, bizi her daim gözeter ve Allah'tır bizi her daim bilen ve Allah'tır bizi her daim bilen ve Allah'tır bizi her daim çepeçevre saran ve sarmadan ve Allah'tır kudretinde ve kuvvetinde tutan bizim çevremizdeki insanları, hayvanları, toprağı ayırıp, yıldızları görmekten uzak olanlar kendi nefislerini olgunlaşmış bir nefis gibi göreceklerdir.
Kendi nefislerini kemalata ermiş bir nefis gibi göreceklerdir. Kendilerini göklerde dolaşan, peygamberlerden daha üstün, kimlik ve kişiliğe bürümüş insanlar gibi görüneceklerdir. Peygamberi tanımayan, Peygamber sallallahu ve sellem hazretlerinin hidayetinden uzak olan, onun sünnetinden, onun hadislerinden uzak olan insanlar, muhakkak ki kendilerini böyle göreceklerdir. Ama o muhteşem peygamberi tanımış olsalardı, o yerin ve gün, o Allah'ın ödemiyle hedeflenen ve benim terbiyesi ve sizinle denilen peygamberi görmekten uzak olanlar, kendi nefislerini belli bir noktada görecektir. Ama peygambere itaat eder, Allah'a itaat edin, peygamberime itaat edin, ortasında itaat etme.
Asla ve asla kendini peygamberden üstün görmeyecek, kendisini Allah görmeyecek, kendisini ondan önce gelen, kendisinden olan emir sahiplerinden kendini üstün görmeyeceklerdir. Bu hedefle hedeflenen kimse asla ve asla ne kendisinden öncekinleri, ne kendi zamanda yaşayanlardan kendini daha hayırlı görmeyeceklerdir. Kendini daha üstün ve daha faziletli görmeyeceklerdir. Ama Allah'a itaat edin, tabibine itaat edin, sizden olan emir sahiplerine itaat edin ayeti kerimesini. Geçmişte kalmış kırık bir aşk hikayesini görenler, kendilerini velilerden, kendilerini geylanilerden, müfailerden, bedevilerden, kendilerini beyaz tır esnamiden, eşrefoğlu rümünden üstün görecek, şatahat ve şatapata dalacak, kendisini dev aynasında görerekten, nefsini büyüterekten, kendisini zelille çektir.
Ve kendinize asla ve asla, tasavvuf, Allah'ı bilmek, Resulullah'ı bilmektir. Tasavvuf, marifet yoktan noktasında durup, o yola doğru gitmektir. Tasavvuf, marifet yoluyla yollanmaktır. Onun nuruyla nurlanmaktır. Onun nuruyla insanlar, hep devamlı kendini, acziyet ve mahviyet içerisinde görecektir. Hep devamlı kendini günahkar, kendini devamlı kusurlu, kendisini devamlı hatalı görecektir. Şatahattan ve şatapattan uzak duracaktır. Burnunun ucunda devamlı günahlarını düşünecek, burnunun ucunda devamlı günahlarını görecek. Burnunun ucunda devamlı kendini hatalı ve kusurlu görecek. Burnunun ucunda devamlı kendini yetersiz görecek. Burnunun ucunda devamlı affa, tövbeye, ziklaha, muhtaç görecek. Alp yolunda, tövbe yolunda, zikir yolunda yürücektir.
Ve her ne noktaya gelirse gelsin, herkes onu bir noktada görecek. Ama o kendisini hiçbir noktada görmeyip, hakkıyla sana kulluk edemedim. Ya Mahmut diye bir peygamberimiz ümmeli olmak dışında çaba sarf edecektir. Kıymetli kardeşler, marifet nuruna, nur çağır olan kimse, acziyetini, mahriyetini görür. Marifet nuruyla nurlanan kimse, Allah'ın önünde, devamlı boynu bükük, devamlı edep noktasında durur. Marifet nuruyla nurlanan kimse, devamlı Muhammed Mustafa'yı kendine rehber, Muhammed Mustafa'nın peşinde bir izci gibi olur. Asla edepten, erkanlığa terbiyeden, afyaktan uzak durma. Marifet nuruna ulaşmak isteyen kardeşler, kendilerine yol olarak, yol olarak şeriatı, kendilerine rehber etmeleri gerekir. Eğer gittiğiniz yol, düşündünüz, inandınız, davrandınız şey, Kur'an ve sünneti uygun değil ise, sizin yolunuz sapıklıktır.
Sizin yolunuz, marifet nuru değil, sizin yolunuz şeytan yoludur. Şeytan sizi aldatmıştır. Şeytan sizi kaldırmıştır. Şeytan sizin aklınıza tecavüz etmiştir. Şeytan sizin fikrinize tecavüz etmiştir. Şeytan sizin kalbinize tecavüz etmiştir. Kalbine kendi tecavüz unsurunu batırmıştır. Kalbinize. Çünkü kalp, şeytan yoluyla Allah yolunu, yan yana yürüyecek bir şey değildir. Ya Allah'ın uğuruyla nurlanmıştır, ya şeytanla ateşe dalmıştır. İkisinden biridir. Ve Allah'ın uğurunu bir yere tecelli ettiysen, şeytan uzak uzaklaşmıştır. Ve Cenab-ı Resulullah der ki, şeytan sizin kalbinizin penceresinde, kalbinizin kapısında durur.
Ne zaman ki Allah'ın zikri oradan çıktı, şeytan girer. Ne zaman ki Allah'ın zikri oraya yerleşti, şeytan orayı bırakırız der. Ama şeytan nerede kalbi, hep öyle tarif ederim ya, bu odayı kalp olarak düşünün. Şu sokak kapısı var ya, şeytan orada bekliyor bizi. Hızlı gerçekten orada bekliyor. Bizim buradan dışarı çıkmanızı bekliyor. Bizim buradan bir an önce dışarı çıkarmaya çalışıyor. Kalbinde biraz hafif meyyan olan, kalbinde hafif böyle karanlık olan, alaca karanlık yaşayan kalpler, ya sohbetleşse de zikrullah bize de bir gitsek, maça yetişsek, diziye yetişsek, hatun bekliyor, adam bekliyor, eş bekliyor, çocuk bekliyor, hepsi bekliyor, kalbine meslese veriyor, ta dışarıda.
Ama kalbi, iman noktasında kemale ermeye çalışan, marifet noktasında yol almaya çalışan, sohbet biraz davuslasa, zikrullah biraz davuslasa, iyiliklerimize kadar zikrullah yapsa, iyiliklerimize kadar sohbet olsa da, işlese diye bakıyor. İşte, kalbi marifet noktasında, marifet duruyla nurlanan kimsenin, kalp kapısında şeytan bekler. Ne zaman ki zikrullah ondan uzaklaştı, şak, şeytan girer. Ama marifet duruyla nurlanmadıkça o kalp, hiçbir zaman emin olmaz. Hep bu noktadadır. Ama ne zaman ki, ne zaman ki, marifet nuruyla nurlandı, işte Allah'ın ayet-i kerimesi tecelleler. Allah dilediğini, Allah o kalbi nurlandırdıysa, o kalp selamete ermiş olur.
O kalp nurunu, nuruyla sormuş olur. Artık o kalp, Allah'la sohbet eder. O kalp kendisini Allah'a teslim eder. O kalp kendisinden hiçbir zaman kendi nefsiyle, kendi haliyle bir şey bırakmaz. Ve o kalp rüyadan geçer. O kalp halden geçer. O kalp devamlı hayretten hayrete geçmeye başlar. Artık rüya, artık hal, marifet noktasında geçerli bir şey değildir. O hayret noktasında durur ve her gelen ilhamdan, her olan tecelliyattan hayretten hayrete geçer. O durduğu yerde durmaz. O muhkim kalmaz. O şükür ete ermez. O hayretten hayrete geçer. Ve kalbi hep hayrettedir. Kalbi hep hayrette olduğundan, dışarıdan bakanlar onu deli zanneder. Dışarıdan bakanlar kendi akıllarıyla onun halinden iki kere iki dört eder gibi matematiksel bir sonuç çıkarmaya çalışır ki hele yanalım.
Arif-i billah olanlar, marifet duruyla nurlananlara, sen sırrını yorma. Çünkü senin sırrın daha harekete geçmemiş. Marifet duruyla nurlananın ruhu da, sırrın da nurlanır çünkü. Ve Allah'ı zikredin. Deliler gibi. Gece gündüz. Ve Allah'ı sevin. Deliler gibi. Aşık olun ona. Ve Resulullah'ı sevin. Deliler gibi. Aşık olun Muhammed'in Mustafa'ya. Olmazsanız, marifet nuruyla nurlanamazsınız. O hiç bakmayan güneşi görmedikçe, o hiç bakmayan güneşle tanışmadıkça, o hiç bakmayan ay parçasıyla görüşmedikçe, hiç bakmayan, o aynı yüzlü, o aynı bakıştı, önünüze düşüp rehber olmadıkça, marifet ruhuyla nurlanamazsınız.
O yüzden kendinize çekidüzen verin. O yüzden kendinizi zat durat tahtında tutun. Haramlardan uzak durun. Dilinizi koruyun ve muhafaza edin. Kendinizi koruyun ve muhafaza edin. Ve Allah'ın sınırlarını muhafaza edin. Ve Muhammed-i Mustafa'nın edebiyle edeplenin. Onun ahlakıyla ahlaklanın. Onun yoluyla yollanın. Onun hidayetiyle hidayetlenin. Ve bu size Allah'ın marifetine götürecektir. Allah'ı bilmeye götürecektir. Ve Allah'ı bilirseniz, ve Allah'ın marifetine ulaşırsanız, sonsuz bilme ulaşırsınız. Allah'ın marifetine ulaşırsanız, sonsuz tecelliyata ulaşırsınız. Allah'ın marifetine ulaşırsanız, sonsuz yura ulaşırsınız. Allah tüm ömrünü onlardan eylesin.
Cenab-ı Hak tüm ömrünü o halde halledenlerden eylesin. Allah'ın marifetine ulaşırsanız, Allah'ın marifetine ulaşırsanız, dünya denilen şey enteresan bir olgu. Enteresan olgunun içerisinde insan denen enteresan bir varlık var. İnsan denen enteresan bir varlık var. İşimiz girip laflar söyleyin, girip felsefeler ortaya koyun, insanları girip düşünceye, bataklığına batırmak değil. işimiz düz, çıplak düz ve çıplak Kur'an ve sünnet mantığını ortaya koyup Kur'an ve sünnet mantığını ortaya koyup Kur'an ve sünnet çizgisinde görüp Allah'ı tanıma ve bilme Allah'ın nuru ve o ebehi yolculuğa gitmektir başka bir işimiz yok Allah bizi affetsin üç ihlas bir fadiyah Allah'ın nuru Allah'ın nuru
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.