Üstad Mustafa Özbağ

2 Mart 2013 Karabaş-i Veli Tekkesi Sohbeti

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 2 Mart 2013 · 1:10:26

Cana rakibi handan edersin, beni ne candan, ne maldan edersin. Selamün aleyküm. İslamiyette mezheplerin yeri nedir? Bütün dinlerin mezhepleri vardır. Sadece İslamiyette yani Muhammedilerde mezhep yoktur. Mezhepsiz hiçbir inanış da yoktur. Bunu sadece zannederler ki İslam dinine laf söylemek isteyenler aslında inanmaya, aslında tabi olmaya, aslında itaat etmeye, aslında ibadet etmeye tahammülü olmayanlar kendilerince kendilerine bir yol biçmeye çalışanlar bir kısım bilmeden, bir kısım bilerekten mezhepleri dillerine dolarlar.
Bir kısmı mezhebi bilerek diline dolar, o inanmıyordur çünkü. İnanmamasına, kendisine bir sebep oluşturur. Der ki mezhepler var, mezhepsiz olmaz der kendince. Pardon, mezhep nereden çıktı, bu sonradan çıktı der. Bir kısmı da işin cahilidir. Bu kafir kimseleri dinler, cahilliğinden dolayı bunu kabul eder. Ve o da cahil bir şekilde mezhebi diline pelsenek eder.
Sorsan mezhebin ne olduğunu kendisi de bilmez. Veyahut da bu mezheple alakalı o mezheplere karşı çıkanlara sorsan, mezhep ne desen o da bilmez. O da bilmez. Bunun arkasındaki soru enteresan, mezhebe inanmayan bir kişinin akıbeti ne olacak? Hiçbir şey olmaz. O gelsin benimle sohbet etsin. Desin ki ben mezhebe inanmıyorum. İyi kardeşim kalk deyim, namazını kıl. Abdest alırken kalk abdestini al. Mezhebe inanmayan kimse, sünnet-i Resulullah'a uymak zorunda. Sünnetten bir şeye uyacak mı? Uyacak.
O da onun mezhebi olacak sonuçta. O da onun görüşü olacak. Üç tane doğru var. Üç tane doğrunun bir tanesini kendine aldın. O da senin doğrun oldu. Senin yolun oldu. Gönül arzu eder ki hiçbir mümin mukallit olmasın, yani taklit eden olmasın. Her mümin öyle bir hale gelsin ki, o bu noktada zirve olsun. Eyvallah. E mezhebe inanmayan bir kişinin akıbeti ne olacak? Hiçbir şey olmaz. Yani kafir mi olacak? Hayır. O alim bir insanmış demek ki kendi mezhep yolunu kurmuş oluyor. Bu noktada bir sıkıntı yok. Kur'an'da bize dini bölmememiz emrediliyor. Mezhepler arasındaki ilişki dini bölüyor mu? Bizim için bölücülük değil. Ama birisi kalkıyor da bölücülük olarak görüyorsa kendi şaşılığındandır.
Bölücü olanlar bölücü görürler bir şeyi. Bölücü olmayan bir kimse bölücü görmez. Biz de mezhepleri bölücü olarak görmüyoruz. Biliyoruz ki Hristiyanlık dininde günahkar kiliseye gider, papazla konuşur. Papaz ona bazı şeyler sorar ve o adam günahları bağışlandığını sanarak oradan çıkar. Tabi biz Müslümanlar için bu kesinlikle böyle değildir. Çünkü günahları bağışlayan, bize şefaat edecek olan yalnız Allah'tır. Günahları bağışlayan Allah'tır. Bize şefaat edecek Hazreti Peygamber de vardır. Başka unsurlar da vardır. Parantezi kapattım. Bir de şu yönden olaya bakalım. Günahkar kul bir şeyhe gider. Şeyh onu mürid yapar.
Ona tövbe verir. Mürid şeyhin her dediğini yapar. Virdiğini çeker. Ondan sonra şeyh onun amel defterini gavsına, o da kutbuna verir. Daha sonra şeyh onun bütün günahlarının silindiğini söyler. Onun kalbine nazar eder. Hesap gününde de o amel defterini Allah'a şeyhi verir. Bunu hiçbir hadis kitabında okumadım. Hiçbir tefsir kitabında okumadım. Hiçbir fıkıh kitabında okumadım. Hiçbir tasavvuf eserinde de okumadım. Bunu. Hiç de böyle bir şeyle karşılaşmadım. Ben 25 yaşındaydım. Tasavvufla, tarikatla tanıştım. 51 yaşındayım şu anda. Bu zaman zarfında, yani yakinen beni bilenler bilir, zannetmiyorum benim kütüphanem kadar geniş bir kütüphanesi olan bir kimseyi.
Ve yaklaşık bu zaman zarfında 60-70'in üzerinde şeyh tanımışımdır. Hiç böyle bir şey, az önce anlatılan olayı okumadım bir yerde. Böyle sohbet olarak da duymadım. Sorum şu. İki anlatılan olay arasında ne fark vardır? İkisi de yanlış. Ne fark olacak ki? Şeyh tevbe nasıl verir? Kendisinin günahlarının affedildiğinin garantisi var mıdır? Bunların hepsi de yanlış şeyler. Benim bildiğim, inandığım Kur'an, sünnet dairesindeki bir tasavvuf ve inanışa aykırı bunlar. İkisi de yanlış. Tövbeleri kabul eden Allah'tır. Tövbe Allah'adır.
İyyâ kenabbedü ve iyâ kenasta'in. Ancak O'na ibadet ederiz. Ancak O'ndan yardım dileriz. Tövbemiz Allah'adır, zikrimiz Allah'adır, namazımız Allah'adır, orucumuz Allah'adır. Allah içindir yani. Her türlü ibadetlerimiz Allah içindir. Bizim Kur'an ve sünnet dairesindeki bir şeyh, mürşid, mürşidi kamil, buna veli adına ne derseniz deyin, tabir olarak ne kullanırsanız kullanın.
Onlar sadece bize Kur'an ve sünneti tebliğ ederler. Kur'an ve sünneti bize tavsiye ederler. Günahların silinmesi Allah'ın elindedir. Cenab-ı Hak kim Allah'a samimi bir tövbe ile tövbe ederse Allah onun tövbesini kabul eder der ayet-i kerimede. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri kim tövbe ederse hiç günah işlememiş gibidir der. Yine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri günah işleyenlerin en hayırlısı tövbe edenlerdir der. Kıymetli dostlar, sufi hayat standardında, sufi dini yaşam standardında tövbe çok önemlidir. O yüzden sufiler Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ben günde 70 kez, başka bir rivayette 100 kez Allah'a tövbe ederim hadis-i şerifini kendilerine virt edinmişler.
Ve günde en az 70, bazı tarikatlar 100 kez Allah'a tövbeyi kendilerine virt etmişler. Bir sufi kendisini hiçbir zaman günahsız göremez. Kendisini günahsız görmek büyük günah kebairdir. Kendini hatasız görmek, kendini kusursuz görmek, kendini eksiksiz ve noksansız görmek büyük günah kebairdir. O yüzden sufiler kendilerini her daim günahkar, eksik, noksan, mücrim olarak gördüklerinden her an tövbe ederler.
Üstadları onlara nasıl tövbe etmelerini gösterir ve tavsiye eder. Der ki günde en az 100 kez tövbe edeceksiniz. O üstadın demesi Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin emrinden dolayıdır. Üstad Hz. Peygamberin ve Allah'ın emrini ona hatırlatır. Yoksa üstadın elinde bir silgi olup da müridin, arkadaşının, kardeşinin günahını silme noktasında değildir.
Günahları silecek olan Allah'tır. Günahları bu noktada affedecek olan Allah'tır. Şefaat Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine haktır. Bunun altını az önce parantez olarak açtım, özellikle açtım. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin şefaatini, meleklerin şefaatini, Kur'an'ın şefaatini, şehitlerin şefaatini, velilerin şefaatini, Beytullah'ın şefaatini, hafızlığın şefaatini, şehitlerin şefaatini olmadığını söyleyen aykırı insanlar var.
Şefaat meselesi hem ayetle, hem hadis-i şerifle, hem imamların iştahatlarıyla sabittir. Biz şefaatin var olduğuna inanıyoruz. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, Benim şefaatim ümmetin günahkarlarının üzerinedir der. Her cennetliğin en azından on kişiye şefaati vardır der. Şehitlerin en azı yüz kişiye şefaat eder der.
Hadis-i şerif, benim ümmetimden öyle kimseler olacak ki, Bazıları on kişiye, bazıları yüz kişiye, bazıları bin kişiye, Bazıları bir köye, beldeye, yani şehire, bazıları bir bölgeye şefaat edecek der. O yüzden biz az önce sorudaki şefaat sadece Allah'a aittir dedi, Bunu evet, şefaatin gerçek sahibi Allah'tır. Nasıl merhametin, rahmetin gerçek sahibi Allah'sa, Allah rahmet ve bereketini insanların içerisinde yaydıysa, Ve Allah'ın rahmetini ve bereketini bazı insanlar kendi üzerlerinde tecelli ettirip, Etraflarına Allah adına, Allah için rahmet ve bereket yağdırıyorlarsa, Nasıl cömertliğin özü sahibi Allah ise, Ve Allah o cömertlik duygusunu, onu isteyen kullarının üzerinde tecelli ettirip, O kullarını cömertler olarak nitelendirip, Cömertliği onların üzerinden tecelli ettiriyorsa, Nasıl Allah alim ise, Ve o el-alim ismi şerifini,
Kullarının üzerinden ilmi isteyenlerin üzerinde tecelli ettirip, Onları da yeryüzünde dinin hakim olması için, dinin yaşanması için, El-alim ismi şerifinin sıfatının tecelliyeti olarak dolaştırıyorsa, Nasıl Allah'ın el-veli ismi var ise, Ve o el-veli ism-i şerîfi, Bazı kullarının üzerine tecelli edip, Veli ismi şerifinin tecelli ettiğini, Üzerinde taşıttırıp, yeryüzünde gezdiriyorsa, Ve onların veliliğini, Onlar mahzun da olmazlar, Mahcup da olmazlar, Onlara dünyada da, ahirette de, Rahmet ve bereket vardır, Deyip,
Kur'an ile sabitleyip, Onları yeryüzünde dolaştırıyorsa, Şefaat sahibi olan Allah, O şefaatinden, Hazreti Peygamberlere, velilere, şehitlere, Cennetliklerin üzerinde tecelli ettirip, O şefaatinden faydalandırır. O yüzden, evet, şefaatin gerçek sahibi, Bu manada, Hazreti Allah'tır, Celle Celaluhu. Ama Cenab-ı Hak, Nasıl rahmetini, Rahmanlığını, Nasıl rahimliğini, Nasıl veliliğini, Nasıl alimliğini, Nasıl rezzaklığını, Nasıl cud ehli olduğunu, Cömertliğini, İnsanların üzerinde, Belli insanlarda yoğunlaştırarak, Tecelli ettirdiği gibi, Şefaat halini de, Hazreti Peygamber'e, Geçmiş peygamberlere, Velilere, alimlere, Aşıkların üzerinde de, Tecelli ettirir.
O yüzden, Şefaata inananlardanız. Meseleyi toparlayacak olursak, Bu, Şeyh, Tövbe nasıl verir? Tövbeyi tavsiye eder. Günde yüz kez Allah'a tövbe et der. Bu, Tövbe, Şeyhe verilmez. Ahitleşir. Üstad'ı ahit alır ondan. Bir daha, Günah keballeri işlemeyeceğine, Üstad'ına ahit verir. Ahitleşme ayrı bir şeydir. Sesini yükselt. Burada var acaba çok tehlikeli bir yerde miyim diye, Bir sorun var sorabilir miyim? Bu papazların günah çıkartmasıyla ilgili. Ben biraz bu papazların günah çıkartmasıyla ilgili düşündüm. Geçmiş tarihlerde Müslümanlıktan önce veya Hristiyan dininin içerisinde insanlar gelip papazların karşısında günahlarını itiraf ediyorlar ve affolduklarına inanıyorlar.
Ben kalben bir insanın kendi günahını, kendi olumsuzluğunu itiraf ettiği zaman kulluk noktasına kendini bir basamak attığını düşünüyorum. Benim düşünce açım olarak. O yüzden insanların papazlara gidip, kendi günahlarını söylemesini, itiraf etmesini, kulluğa bir adım veya bir şeyhin karşısına gidip günahını itiraf etmesini, Kulluğa bir adım, onun hayra doğru bir adım Allah'ın sevdiği bir halin içerisinde olduğunu düşünüyorum. Yani aslında o geçmişte uygulanılan hayırlı bir metottu. Gölgesel olarak da, işareti olarak da kabul oluyor. Yani Hristiyanlık veya bir şeyin karşısına gitmek değil. Önemli olan orada bir insanın günahını itiraf edip, manen ve hakikaten bir yaratıcıyı kabul etmesi gibi bir noktasında oluyor.
Acaba ben bu Hristiyanlığın inancını olumlu gördüğüm için veya bu inancı, bu fikri olumlu gördüğüm için tehlikeli bir noktada olayım. Tövbe eden açısından bakılırsa senin dediğine katılabilirim. Ama tövbe edilen açısından kabul edilmez. Ama sonuçta Cenab-ı Hak muhakkak onu bulacaktır, aciziyetini kabul eden. Mesela Hristiyanlardan, Müslüman olanlar... Tövbe edilen dediğim şu, eğer normalde bir kimse gitti, bir günahını itiraf etti bir şeye, bu farklı bir şey. Ama itiraf edilen kimse senin günahını, itirafını, tövbeni kabul ettim dediyse bu farklı bir şey. Tövbe eden için farkı yok ki ama, o sonuçta günahını... Ben zaten onu farklı görmedim. Ben tövbe edilen açısından söyledim.
Ya ben tahtaya da günahımı itiraf edebilirim. Tahta senin, tahta derse ki, senin günahını affettim. O benim meselem değil ki ama yani. Bir dakika. Ben tövbe eden açısından bakmadım dedim. Tövbe eden kime günahını itiraf ederse etsin. Tövbe eden günahını itiraf ettiği müddetçe, kime ettiği önemli değil, onun için sana katılıyorum. Günahını itiraf etmek erdemliliktir. Yani aslında hakka bir denmiyor, şeyhe de günahı, şeyhe de... Bu noktada bir sıkıntım yok. Acaba ben tehlikeli yerde mi emriyelim? Tehlikeli yer, tövbe edilen yer noktasında dedim. Tövbe edilen yer. Eğer ki Allah'ın haricinde bir şey, senin günahlarını sildim derse, burası tehlikeli diyorum.
Bu sildim diyen için tehlikeli. O farklı bir şey. O farklı bir şey. Allah affeder bu noktada derse, tövbe edilen, günahını itiraf etmiş, dedik ki Allah... Silindi demek farklı bir şey. Sildim demek farklı bir şey. Şimdi herkes cenazeye gider.
Cenazeye gittiğinizde cenaze işte musallada durur. Musallada duran cenazeyi herkes okur. Genelde. Okunurken birileri içinden vefat eden kimsenin ruhaniyetini görse ve ruhaniyeti okundukça veyahut da işte bir müddet sonra karargınlıktan aydınlığa, akkınlığa doğru rengi değişse, bir müddet sonra melekler gelse, görse adam bunu, melekler onun günahı siliniyor, karargınlıktan akkınlığa döndü diye onu tekrar yıkasalar, nurdan mahşapalar getirseler, onu nurdan tekrar kefenleseler ve tekbirlerle o kimsenin ruhaniyetini alıp yukarı doğru çekseler.
Hatta o bir derviş olsa, o dervişin o üzerindeki karaltılığını alıp akkın hale getirseler ve ondan sonunda işte onun başına nurdan sarığını sarsalar, takkesini giydirseler, onun tarikatına, onun dergahdaki haline göre cübbesini giydirseler, halak-ı zikrullah oturmuş halde göğe yükselseler, bunu birisi görse ve o cenazenin bir yakın arkadaşına, akrabasına, etrafına birisinin kulağına fısıldasa, elhamdülillah böyle böyle gördüm, Allah'ın izniyle hoş bir noktada gitti dese, görünse, bunda bir beis yok.
Adam gördüğünü söylüyor, yalan değil. Güvendi. Görmedi, güvendi, bu gene farklı değil. Bunlarda bir önemli bir şey yok. Bunlarda bir sıkıntı yok. Sadece o kimsenin tövbe ederken Allah'a tövbe etmesi, günahı itiraf etmek farklı bir şey, bu ayrı mesela. Günahı bilmeyen için farklı bir şey. Bilmeyen kimse yuvarlanarak da namaz kılsa namazı namaz. Buna itirazımız yok. Bunu anlattım mı ben şimdi? Anlattım. Öğrendi mi buradakiler? Öğrendi. Bundan sonra ağaca tövbe edemezler. Ağaca itiraf edebilirler. Ağaca şunu diyemezler. Ey ağaç, benim günahımı affet. Bir şeyhe gidip bir kimse, efendim benim günahımı affet, ben çok zina ettim.
Diyemez. Ama şeyhine şunu der, efendim ben çok günahkarım, benim için tövbe eder misiniz? Eyvallah. Bu farklı bir şey. Efendim bana dua edin, efendim ben çok günahkarım, Allah beni affetsin. Eyvallah. Ama efendim benim günahımı affet, şeyhine Allah yerine koydu. Olmadı. Tövbe Allah'a. Burada bir Hristiyan gidiyor papaza, papaza günahlarını itiraf ediyor. O kimse kendince doğruyu onu biliyor, o günahını itiraf ediyor. Papaz orada, ben ne olduğunu bilmiyorum bu günah çıkarma şeyansını. Papaz orada günahını affettim diyorsa yandı ki yandı.
Ama ben Allah'a münacaat edeyim, Rabbim seni affetsin diyorsa bu farklı bir şey. O günahı başkalarıyla paylaşmak o pişmanlığını değil.
O yapmış olduğu günahtan mutlu. Yapmış olduğu günahtan bu noktada rahatsız değil. Başkalarıyla paylaşıyor. O farklı. O eğer ki öyle bir insan ise, Adem olduysa, eyvallah senin dediğin doğru. Ya hayvandan aşağı kaldıysa, ya mutmainne olamadıysa.
Estağfurullah. Şefatlık bu alemde bize, öteki alemde sizden aldıklarımızla bilerseniz eğer şefa burada günlerce kişiye şefa deniyorsunuz. Kur'an ve Resulü'nün dairesinde anlattınız zaten. Eğer biz bunları kendimize şihad edip, yaşantımıza getirirsen, işe şefa atanmış oluyoruz. Öteki aleme kalmaz diyoruz. Eyvallah, inşallah. İnşallah. Cuma hutbesinde kötü alışkanlıklardan bahsedildi. Haramlar anlatılırken, içki içmek, kumar oynamak, sigara içmekten bahsedildi. Bu hutbeden çıkardığım sonuca göre, sigara içen imamlar aşikare haram işliyor. Bu imamların görevden az edilmesi gerekmez mi? Ayrıca sakalsız staj yapan bir öğrenci, cemaate imamlık yapabilir mi?
Cuma cemaati bu denli staj topluluğu olarak kullanılabilir mi? Evet, sigara içen bir kimse, bu ister imam olsun, ister olmasın, günah kebahir işliyor. Bunda hemfikir. Ama fasıkların arkasında da namaz kılınabilir. Bunu da bilin. Fasık olması bir kimsenin, yani günah işleyici olması, imam olmasına engel değil. Görevden az edilmesi gerekmez mi derken, imamlar devlet memurudur.
Devlet memuru oldukları için görevden az illeri söz konusu değildir. Ayrıca sakalsız staj yapan bir öğrenci, cemaate imamlık yapabilir mi? El cevap yapabilir. Onlar da bu şekilde imamlık yapmayı öğrenecekler. Bir çocuğu emziren kadın ve o kadının çocukları emzirdiği bebekler bir bağ ve hukuk sahibi oluyor. Peki o kadının kocası da emzirilen bebeklere bir bağ sahibi oluyor mu?
Süt babalık tarzı bir şey var mı? Sonuçta bir kimse eşinin emzirdiği ne kadar çocuğu varsa, onların hiçbirisiyle ebediyen evlenemez. Harun Hoca süt babalık var mı? Aferin Harun Hoca. Kaderi yalanlamak ve inkar etmek ne demek ister, ne demek ister, anlamak isterim anlatırsanız sevinirim.
Kaderi yalanlamak ve inkar etmek, kaderi yalanlamak ve inkar etmek küfürdür. Bir kimse kader yok derse, kader yalan derse, kadere inanmıyorum dese küfür ehlidir. Tecid-i iman, tecid-i nikah gerekli ona. Sürekli faranjit oluyorum, çok ilaç kullanıyorum. Siz bana doğal bir şey söylerseniz sevinirim. Harikasınız. İnşallah Cenab-ı Hak o ilmi de versin inşallah cümleye. Kaçıncı beyitte kalmışız? 120 mi? Burada bir soru var, tekkeyle alakalı. İnşallah bunu kardeşlere şimdi beyan edeceğim. İnşallah. Aslında ezan-ı şerif okunurken bir kimsenin konuştuğu, ettiği, yaptığı şey dini bir şeyse bunda bir beis yok. Ama dini bir şey değilse ezanı dinlemesi şart.
Ama sohbet varsa orada mesela, dini bir sohbet bu şartı ortadan kaldırıyor. Anlaşıldı. Hayır konuşuluyorsa ezan okunurken, hayır konuşulurken susulmaz. Mesela siyasiler, mitingler yaparlarken, ezan okunurken susarlar ya, ben hemen şunu söylüyorum, demek ki hayır konuşmuyormuş diyorum. Adam kendi konuştuğunun hayır olduğuna kendisi inanmıyor. Eğer kendi konuştuğunun hayır olduğuna kendisi inanmış olsa, ezan-ı şerif okunurken o da konuşmaya devam edecek. Çünkü konuştuğu hayır. Eğer bir kimse kendi konuştuğunu hayır görmüyorsa, ezan-ı şerif okunurken susacak.
Tabii eğer öyle vaazlarda imamlar kendi seslerinin duyulsun diye, ezenden daha şerif diye konuşsak diye uğraşıyorlarsa, demek ki kendi hayırlarına o kadar inanmışlar ki, o yüzden şerif konuşuyorlardır. Olabilir. Ama ben onun kasıtlı olduğunu zannetmiyorum. Kuşlar dahi susarmış. Susarlarmış, kuş olduklarından. Kuş olduklarından. Kuşlar susar. Hayvanlar ulumayı keser. Eşekler anırmayı keser.
Eyvallah. Doğru söylüyorsun. Söylediğin doğru. Hadis-i şerifler de doğru. Tabii kuşlar, eşekler, zırtlanlar, köpekler susacak. Ben yok, düşünmüyorum. Günahın kebare işarettir diye. Günümüzde bazı tarikatlarda şeyhler, müritleriyle beraber karşılıklı sigara tüktürüyorlar. Bunun normal bir şey olduğunu söylüyorlar ve gösteriyorlar. O zaman şeyhler müritlerini günah mı sürüküyorlar? Ve bu tarikatlar yaklaşık 10 bin, 100 bin kişilik kemaşi kapsıyor.
Orası beni ilgilendirmiyor çok. Beni ilgilendiren şey benim bildiğim. Benim bildiğim de o. Sigara haram. Buna ayetten delil getirin derseniz, yiyiniz, içiniz, israf etmeyiniz. Buna Hazreti Peygamber'den delil getirin derseniz, soğan, sarımsak yiyen mescidimize uğramasın. Kokusundan dolayı. Buna delil ya, bunlar yeter Kur'an ve sünnetten. Buna eğer ki akli olarak delil isterseniz, bugün tıp dünyası üst solunum yollarındaki rahatsızlıklarının yüzde doksan dokuzunun sigaradan olduğunu söylüyor. Akciğer kanserinin yüzde seksen beşinin sigaradan olduğu söyleniyor. Sonuçta bir şey zararlı, zararlı olduğu tıbben tespit edilmiş.
İlmi olarak. İlmi olarak onun zararlı olduğu tespit edildiyse, akli olarak bizim ona uymamız gerekir. Bu da işin akıl noktası. O yüzden, şeyh içiyormuş, şeyh gıybet de eder. Mürid içiyormuş, mürid zina da eder. Şeyh sigara içmez diye bir kabahat, bir şey yok, kaide yok.
Şeyhler içer. Şeyh, ihtiyar adam demek. İhtiyar adamlar sigara içerler, her türlü haltı da karıştırırlar. Lanet olsun o ihtiyarlara ki, gençlere özenirler, gençliğe özenirler. Şeyhler içer. Mürşidi kamiller içmez. Şeyhlerle mürşidi kamillerin arası farklıdır. Sokaktan bir kimse demircidir, demircilikte üstalaşmıştır. Demircilerin şeyhidir o. Kaportacıdır, kaportacıların şeyhidir.
Bunda bir beysi yok. Şeyh denilince, aklınız hemen sizin tarikat piri aklınıza geliyor. Onlara mürşidi kamil denir. Onlara şeyh denmez. Veliler içmez mesela. Veliler takva sahibidir. Takva sahibi olanlar, şüphelilerden de kaçanlardır. O zaman takva sahibi, şüpheliden kaçacaksa, sigaranın şüphesi yok.
Takva sahibi, feraset sahibidir. Feraset sahibi ise, neyin ne olduğunu bilen insandır. Mürşidi kamil, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin, haliyle hallenmeye çalışan insandır. O yüzden, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, soğan sarımsak yiye, mescidimize uğramasın dediyse, onun ağzında hiç necaset kokusu, nahoş koku olmaması lazım. Bu işin zahir tarafı var. Zahir tarafı ne? O kimsenin ağız temizliği düzgün olacak. Ağzı kokmayacak, burnu kokmayacak, vücudu kokmayacak. Eğer mürşidi kamil ise o kimse, mürşidi kamillerin vücudu kötü kokmaz. Ağzı kötü kokmayacak. Kulağı, burnu, orası, burası, kötü kokmayacak. Zahira. Manen de kötü kokmayacak. Bu işin zahiri tarafı.
Zahiri kötü kokanın, maneviyatı da kötü kokar. E o zaman o kimsenin hem madden hem manen iyi kokması lazım. Öyle olunca, şeyhlerle mürşidi kamilleri ayıracağız. Tabii bizim toplumumuz bunu bilmediğinden, her şeyhim diyeni, mürşidi kamil zannediyor. Her şeyhim diye, mürşidi kamil değildir. Mürşidi kamiller, biz mürşidi kamiliz de demezler. Şeyhler der ama, şeyhler biz mürşidi kamiliz derler. Biz mürşidiz de derler. Onların haklarıdır. Şeyh adam, her şey yapar. Hakkıdır onun. O yüzden şeyhlerle mürşidi kamilleri karıştırmayalım. Tamam.
Mürşidi kamiller kimdir? Onlar Kur'an ve sünnete sımsıkı yapışmış, azı dişleriyle sıkıca yapışmış, Kur'an ve sünnetin izinden ayrılmayan, ayrılmayan, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ahlakıyla, ahlaklanmaya çalışan, onun edebiyle edeplenmeye çalışanlardır. Onlar dervişlerinden para toplamazlar, onlar dervişlerinden para yemezler, onlar nerede yatacağız, nerede kalkacağız, nerede oturacağız, nerede yiyeceğiz, bu tip şeylere bakmazlar. Dervişlerin parasında, pulunda, makamında, mevkisinde, arabasında, katında, yatında, karısında, kızında, çocuğunda, gözü olmayanlardır. Onlar namazlarını dosdoğru kılan, oruçlarını dosdoğru tutan, zekatlarını dosdoğru veren, Kur'an'a ve sünnete dosdoğru bağlanan kimselerdir. Onlar haramlardan ve günah keballerden kaçtıkları gibi, ellerinden geldiğince, şüphelilerden de uzak durmaya çalışırlar.
Hem yeme içme, hem konuşma, hem hareket tavır olarak, bütün şüpheli şeylerden kaçarlar. O bütün o şüpheli şeylerden kaçtıkları için, Allah onları korur ve muhafaza eder. O yüzden onlar, Hz. Peygamber, çok yemeği dahi haram kılarken, sigara içmeyi asla kendilerini helal görmezler. Hz. Peygamber Efendimiz, hiç tok yaşamamıştır. onlar da o hal ile halleneceğiz diye uğraşırlar. Tok yaşamamaya gayret ederler. Çok yememeye gayret ederler. Günde bir öğün, iki öğün en fazla yemekle, günlerini geçirmeye gayret ederler. Asla yalan söylememeye, yemin etmemeye, gıybet etmemeye, dedikodu etmemeye çalışırlar. Bu konuda çok titiz, çok temkinli davranırlar.
O yüzden bu noktada, onlar kendi hayatlarını, Kur'an ve sünnete vakfetmiş insanlardır. Öyle olunca, onların sigara içmesi beklenemez. Tamam. Şeyhler içebilir. Onlar büyüyecekler daha. Mürşidi Kamil olduklarında, içemezler. Ayrıntıdır çünkü. Yeni aşık bir erkek düşünün, evleniyor. Size bu cinsel içerikli, erotikmiş gibi gelebilir size. O erkek, ağzının kokmasını ister mi, kadına karşı?
İstemez. Bir kadın düşünün, evleniyor. Evlendiği adama, vücudunun ve ağzının kokmasını ister mi? İstemez. Sevgilisiyle buluşmayı, sevgilisiyle görüşmeyi, an ve an, bekleyen bir aşık. Her an, her şeyle tertemiz durmak zorundadır.
Nasıl, ağzını kötü kokularla, kokulandırır? Nasıl vücudunu kötü kokularla kokulandırır? O sevgili, o sevgili uzaktan da olsa, onun ağzının kötü kokusunu alsa, dudağını dudağına yaslar mı onun? Yanağını yanağına yaslar mı? Gelir ona, ne yapıyorsun dediğinde, o hamd ediyorum derken dahi ağzından, necis kokus yıksa, ne olur ki acaba hali?
bir kez yüzünü ekşitse ona, ölüm olur onun için. Bir göz süzse, olumsuz olarak, ölüm gelir o aşıya. Ve o bir göz süzüşünü göstermiştir ona, daha önceleri. Onu yetiştirme, onu bildirme, onu bu noktada nasıl olduğunu gösterme noktasından, bir göz süzmüştür ona. O aşık onun o göz süzüşünü görmüştür. Erimiştir, bitmiştir. Yerlerde sürünmüştür. Günlerce deli divane dolaşmıştır. Bir daha görür de, yine o gözünü öyle bana bir göz süzerse, ben halim nice olur diye, o bırak, sigara içmeyi, sigara içilen bir yerden dahi geçmez. O gidecekse, onun için gidecektir.
O ayrı mesela. O farklı bir şeydir. Onun razılığının nerede olduğu belli değildir. Ama, razılığı haramda değildir. Razılığı nerede olduğu belli değildir. Ama razılığı kötüde değildir. Kötüde razılık aranmaz. Kötülükte razılık aranmaz. Allah bizi affetsin. Sevgiliyi tanımayan, aşık olmayanlar, içerler. Eceli gelip ölene kader ve ömrü bu kadarmış derler. Peki bir insan kendisini öldürüp, hayatına son vermesi de kader midir? O da kaderdir. Kader'de yazılmayan hiçbir şey yok. Beyt 120.
Dışarıda da tektir güneş. Fakat eşidini düşünmek mümkün müdür? Fakat esiri var eden güneşin benzeri de zihinde vardır. Ne zihinde vardır, ne de dışarıda. Düşünce de nerede? Bir bucak ki o düşünülsün de benzeri o bucağa sığsın. Şemsettin'in yüzünün bahsi geldi de dördüncü kat gökteki güneş bile başını çekti gizlendi. Madem ki adı anıldı lütuflarından nimetlerinden biraz canı da anmak gerek.
Bu solukta can eteğime sarılmış. Yusuf'un gömleğinin kokusunu duymuş. Yıllarca ettiğin, sürdüğün sohbet hakkı için diyor. O hoş hallerden bir hale olsun anlat. Aç bize söyle. Söyle de yerde gülsün gökte. Akılla can ve gözse yüzlerce kat daha fazla gülsün. Beni külfete sokma. Sıkıştırma. Yokluktayım çünkü ben. Anlayışlarım bile dilsiz bir hale geldi. Övemiyorum bile onu. İster üstüne düşsün, ister güzel söylemeye çalışsın. Ayık olmayanın söylediği söz, yerinde, yaraşığında bir söz değildir. Güneş, bu samanyolunun içerisinde tektir. Eşi benzeri yoktur.
Eşinin benzerinin olması da mümkün değildir. Belki de samanyolunun dışında binlerce güneş vardır ama insanoğlu için, samanyolunu yaşayan da insanlar için güneş tek. Dünyada yaşayanlar için güneş tek. Eşi ve benzeri yok dünya çevresinde. O zaman bu güneşin eşidinin var olduğunu düşünmek bu manada mümkün değil. Ve mümkün olmayan bir şey düşünmek de mümkün değil.
Düşünürse o kimse ham hayale kapılmış gitmiştir. O kimse kendi heva ve hevesine kapılıp gitmiştir. İşte bu güneşin bir temsili de zihinde vardır. Nasıl eşi benzeri olmayan bir güneş var ise dış alemde, iç alemde de eşi benzeri olmayan bir güneş vardır insan için. Düşünce de nerede bir bucak ki o düşünülsün de o benzeri o bucağa sığsın. Düşünce bu güneşi algılamaktan da uzaktır. Ve düşünce belki de o güneşi de güneşin içerisindedir. Ve o güneş insanın bütün her şeyini sarıp sarmalamıştır. Ve düşünce belki de o alemin içerisinde bir bucaktır, bir köydür, bir dağdır, bir tepe gibidir.
Ama o dağı tepenin de içine alan nedir? O güneştir. İşte içimizdeki o güneş bütün içimizin her şeyini sarıp sarmalamıştır. Nasıl dışarıdaki güneş bütün dünyayı ve gezegenleri etrafında peyk edip döndürüyorsa, nasıl dünyada bu noktada güneşin bir bucağı gibiyse, nasıl ay, nasıl merih, nasıl büyük gezegenler, on iki tane gezegen o güneşin etrafında peykse, nasıl o güneşin etrafında sayamadığımız milyonlarca, milyarlarca yıldız, hepsinin de enerjisini, hepsinin de aydınlığını o güneşten alıyorsa, işte insan dediğimiz varlığın da içinde öyle bir güneş vardır ki,
Hz. Mevlana'dan anladığım bu benim. İnsan dediğimiz o varlığın içerisinde öyle bir güneş var ki, o güneş de o insanın içerisindeki bütün peykleri, bütün yıldızların ışığını vermekte. Ve o güneşin söndüğünü düşündüğünüzde, o güneşin mesela bu güneşin dünyadan, bu gezegenden ayrıldığını düşündüğünüzde, bütün her yer karanlık olacaktır. Hiçbir şey aydınlanmayacaktır. Ve bir milim dahi, bir milim dünya güneşten uzaklaşmış olsa, buz haline gelecektir, donacaktır. Bir milim yaklaşmış olsa, yanacak, kavrulacak, dünyada yaşam denilen hiçbir şey kalmayacaktır. Belki de bir milim ay, güneşe doğru yaklaşsa, gidecek, ay diye bir şey kalmayacaktır. Belki de yıldızlar biraz daha yaklaşmış olsalar, ondan ışık alıp aydınlanıp gökte, zümrü da anka kuşları gibi süssüz süssüz dolaşırken, yanıp yok olacaklar.
Belki de bir milim uzaklaşsalar, karanıp kömür olup gideceklerdir. İşte içimizde de öyle bir güneş var ki, onun misli yok. İçimizde de öyle bir güneş var ki, onun şekli yok, şemali yok. İçimizde de öyle bir güneş var ki, bu manada, şekli şemali var da bu manada. Misali yok. Bir eşidi yok. İşte düşünce de, o güneşin, o dünyanın içerisinde bir şehir gibi, bir tepe gibi. Hz. Mevlana diyor. Şemsettin'in yüzünün bahsi geldi de, dördüncü kat gökteki güneş bile başını çektik izledi. Bir de güneş var ki, Şemsettin. Şemsettin, Hz. Mevlana Celaleti Ruhm Hazretleri'nin şeyhi, üstadı. O da öyle bir güneş ki, o da öyle bir güneş ki, o güneşi görenler, gören bütün güneşler, başlarını çekip karanlığa gömülüyorlar.
Öyle bir güneş ki, onun doğduğu yerde başka bir güneş kalmıyor. Ve öyle bir güneş ki, güneşin makamı olan dördüncü kat gökte, güneş başını saklayıp gizliyor. O güneşin aydınlığından, kendi aydınlığı utanır hale geliyor. Bunu başka bir yöne çevirebiliriz. Dördüncü kat güneş, dördüncü kat sema da olabilir. Dördüncü kat semada, ayrı peygamberler zümresi vardır. Dördüncü kat semaya çıkan, Şemsettin-i Tebrizi, bazı peygamberler ondan saklanmış, gizlenmiş olabilir. Hani İhya'da bir hadis-i şerif vardır. Ümmetimin öyle velileri vardır ki, Ben-i İsrail peygamberlerinden eşittir.
Ben-i İsrail peygamberlerine bir hadis naklederler. Arabi bunu naklederken, hadis ilmini ortaya koyaraktan der ki, Ümmetin öyle velileri vardır ki, Ben-i İsrail peygamberlerinden evladır der. Bunu tabi İhya'da İmam-ı Gazali de nakleder. Gazali de bunu nakleder. Tirmizi de nakleder bunu. Ama ve lakin, bazı veli düşmanları, Bu hadisleri sahih görmeyip, Bu hadislere karşı savaş açarlar. Demek ki, ümmetin içerisinden, Öyle mürşidi kamiller vardır ki, O mürşidi kamilleri gören, Diğer güneşler, Başlarını saklarlar. Yani şeyhler onu görünce, Kendi şeyhliklerinden utanırlar. Başka mürşidler, O mürşidi kamilleri görünce, Kendi mürşidliklerinden utanırlar. Başlarını saklarlar. Maneviyatta öyle erler vardır ki, Maneviyatta öyle insanlar vardır ki, Onlar yeryüzünde, İnsanlar gibi yerler, içerler, Görünürler ama, Onların sofraları göktendir.
Onların yemeleri, Cennettendir. İçmeleri cennettendir. İnsanlar zannederler ki, Onlar da bizim gibi yiyip içiyorlar. Hazreti Mevlana da öyle der. Ey ahmak, Zannetme ki der, O pirler, o veliler, Bizim gibi yiyip içiyorlar deyip de, Onu kendinden görme derler. Der. Öyle görenleri ahmak der, Hazreti Mevlana. İşte diyor, O güneşi, Hazreti Mevlana, Şemsettin-i Tebrizi'ye atfeder. Der ki, O öyle bir güneş ki, Onu görenler, Onu gören diğer güneşler, Başlarını saklarlar utancından der. Madem ki adı anıldı, Bunu Hüsamettin Çelebi diyor. Madem ki adı anıldı diyor. Madem ki sen o güneşten aldın, Getirdin sohbeti, Bu güneşe bağladın. Madem ki sen sohbeti, Şemsettin-i Tebrizi'ye bağladın.
Madem ki sen sohbeti, O şeyhine, Ö üstadına bağladın. Madem ki sen onu canlar canına, Can olmuş, O canana bağladın. Diyor ki, Madem ki adı anıldı, Lütuflarından, Nimetlerinden, Birazcığını anmak da gerek. Hazreti Mevlana cevap veriyor. Bu solukta can, Eteğime sarılmış. Bu nefeste diyor, Hüsamettin Çelebi, Eteğime sarılmış. Mevlevi dervişlerine can denir. Her Mevlevi dervişi candır. Mevleviler birbirlerine hitap ederlerken, Mesela işte Mesutcan, Halidcan, Salihcan, Derler. Hitap ederlerken. Onlar da bir adab olmuştur. Karşısındakine can demek. Bütün canlar birleşti derler. Yani Mevlevi dervişlerin hepsi de birleşti.
Bütün canlar bir olalım. Bütün dervişler bir olalım. Bütün sufiler bir olalım. Bütün aşıklar bir olalım. Bütün Allah diyenler bir olalım. Mevlevi canları. Aşıklar. İşte diyor ki, Can eteğime sarılmış. Hüsamettin Çelebi eteğine sarılmış. Bir sufi eteğine sarılmış. Yusuf'un gömleğinin kokusunu duymuş. Yakup nasıl Yusuf'a aşıktı ya. Aşık, Hep maşunun kokusunu arar durur. Ve aşık, Hep maşunun kokusuyla dirilir. Bir an aşık, Maşunun kokusunu duymamış olsa, Kendi kendisinin küfrünün fetvasını verir.
Aşık için maşunun kokusunun bir an kesilmesi, Ona ölümdür. Aşık, Bu noktada maşunun kokusunu koklar hep. O hep, Hazreti Resulullah der ya, Sallallahu aleyhi ve sellem Hazreti, Der ki sabah rüzgarlarının kokusundan alıyorum. Rahmanın kokusu geliyor der. Yemen tarafından Rahmanın kokusunu alıyorum der. Aşık, Maşukunun kokusunu alır. Eğer o kokuyu alamazsa, O kokuyu koklayacak. İşte Yakup, Yusuf'un kokusunu alırdı. Mısır ellerinden.
Derdi ki, Yusuf'un kokusu geliyor. Ve etrafındakiler ona derlerdi ki, Bu deli, Bunadı. Yusuf yok orta yerde, Bu Yusuf'un kokusunu aldığını söylüyor. Ve derlerdi ki, İnanmayan çocuklara, Baba, Sen yine bunadın. Yakup'un eşi inanmazdı. Öbür çocuklarının annesi, Yusuf'un annesi değil.
Derdi ki, Bunadı bey bizi. Koku aldığını söylüyor. Her aşığa deli derler. Akıllılar bakar, Bu deli derler. Biz de deriz, Bazıları bir kız sever, Her şeyini terk eder. Herkes der ki, Bu çocuk bir kız yüzünden delirdi. Bazen bir kız bir adam sever, Aklını yitirir. Kızın annesi babası der ki, Bu delirdi. Bu adamı çok seviyor. Seven, Sevdiği için delirir. Delirdiği için, Hep sevdiğini zikreder ya, Zikredenler için de deli derler. Hatta Hazreti Allah da der ki, Deli deyinceye kadar zikredin. Sizi dışarıdan görenler, Allah'ı öyle zikredin ki, Sizi dışarıdan görenler, Bunlar deli olmuş desinler.
Eğer dışarıdan görenler, Sizi deli demiyorlarsa, Siz Allah'ı düzgün zikretmediniz. İşte, Öyle, Can da eteğe sarılmış, Yusuf'un kokusunu alıyor. Hüsamettin, Üstadının eteğine sarılmış. Üstadından Yusuf kokusu almakta. Kendisini Yakup noktasına koyuyor. Bakın inceliğe bakın. Hazreti Mevlana, Dervişini Yakup noktasında görüyor. Ne kadar yüceltiyor onu, Ne kadar yükseltiyor. Ne kadar ince bir noktaya getirmiş onu. Onu diyor ki, Can, Yakup gibi, Yusuf'un kokusunu almış. Yıllarca ettiğin, Sürdüğün sohbet hakkı için diyor, O hoş hallerden bir hali olsun anlat. Aç bize söyle. Hüsamettin yalvarıyor, Ne olursun diyor. Yıllardır onunla sohbet ettiniz.
Yıllardır onunla muhabbet ettiniz. Yıllardır onunla gezdiniz, Tozdunuz, Yediniz, İçtiniz. Yıllardır onunla ne haller yaşadınız. Niceleri gördünüz, Nice memleketler gezdiniz, Nice haller yaşadınız. O kim bilir, Seni elinden tutup, Nerelere götürdü. Nelerle tanıştırdı, Kimlerle tanıştırdı. Nelerle yüzleştirdi seni. Seni nerede aldı, Seni nerede sattı, Seni nerede bir paraya sattı, Seni nerede yüz paraya satmadı. Ne olursun diyor. Onlardan bir hal anlat bize. O yaşadıklarından bir nebze de olsun bir şey anlat. Bir kadre de olsun bir şey anlat. Biz de o halinle hallelenin. Söyle de, Yer de gülsün gök de. Söyle de diyor, Yerdeki arkadaşlarımız, Kardeşlerimiz gülsün. Söyle de, Gökteki melekler gülsün. Herkese bir neşe olsun.
O aşıklığın hallerinden anlat bize. O aşkın hallerinden anlat bize ki, Biz de o aşıklıktan bir dem yaşayalım. O aşıklıktan bir şey anlat da, Biz de o aşıklıktan bir katre yaşayalım. O aşıklıktan bize bir nefes ver de, Biz de o nefesle nefeslenelim. Gülelim biz de. Gökteki meleklerle beraber. Biz de hayret edelim. Hayretimize hayret katalım. Biz de dersimize ders katalım. Biz de aşkımıza aşk katalım. Öğütelim. Bizim ekmeğimiz aşk olsun. Zeytinimiz aşk. Peynirimiz aşk olsun. Soğanımız aşk. Uykumuz aşk olsun. Uykusuzluğumuz aşk. Yediğimiz aşk olsun. İçtiğimiz aşk olsun. Attığımız aşk olsun. Tuttuğumuz aşk. Sevdiğimiz aşk olsun. Sevildiğimiz aşk. Bize bir nebze.
Bu aşıklıktan bir şey anlattı diyor. Yer gök gülsün. Akılla can ve gözse yüzlerce kat daha fazla gülsün. Akıl, gönül birbirine karışsın. Düşünce, fikir, zihin birbirine karışsın. Onlar yerdeki, gökteki nereden de fazla gülsün. İç alem o hale gelsin ki, güller alsın gül bahçesinde. Akıl kemale ersin. Öyle bir şey anlat ki, akıl dahi nasıl kemale geldiğini hayret edip, tebessümle karşılasın. Fikir gelsin, aklın önünde el pençe divana dursun. Desin ki, ben böyle bir şeyi fikretmeye gücüm yoktu. Öyle bir aşıklık anlattı ki, fikir denilen o derya çöküverdi. Öyle bir aşıklık anlattı ki, akıl denilen o namer şey diz çöküp yok oluverdi. Öyle bir şey anlattı ki, düşünce dahi kendinden geçti. Düşünce olduğunu unuttu.
Kendi yerine aşıklığı oturttu. Ve dedi ki, ben dahi sana hizmetçiyim bundan sonra. Öyle bir aşıklık anlat ki, iç aleminde ne kadar yıldız varsa, ne kadar dünya varsa, ne kadar peyk varsa, ne kadar kendini güneş zannedenler varsa, hepsi de hallacın pamuğu attığı gibi atılsın da, hepsi de aşıklığın önünde gelsin, diş çöküp boyun büksün ve bundan mutluluk duysun. Gülsün gül vahçesinde. Gülsün ki, ebedi gülücükler olsun. Gözse yüzlerce kat daha da fazla gülsün. Hele göz, daha da fazla gülsün. O aşıklığı anlatırken görsün. O aşıklığı anlatırken görsün ki, aşıklığı yaşadığısı yaşasın ki, göz olduğunu anlasın. Ağaca bakmaktan değil, aşıklığa bakmaktan göz olduğunu anlasın.
Bilsin ki göz, aşığı görmek için yaratılmış. Bilsin ki göz, aşığı görürse, maaşığı görecek. Aşığı görmeyen göz, maaşığı nereden görecek? Aşığı tanımayan göz, maaşığı nereden tanıcak? Aşığın dil destesi olmayan, maaşığın dil destesi nereden olacak? Aşığın gül destesi olmayan, maaşığın gül destesi nereden olacak? Aşığın bahçesine girmeyen, maaşığın bahçesinde ne işi var? Aşığın önünde el pençe durmayan, maaşığın önünde el pençe durması mümkün değil. Huzura çıkması mümkün değil. O yüzden göz, göz ol bunu anlasın. Bir aşık görsün. Bir aşık gözü görsün de, kendi gözü, öyle bir gözü gördüğü için, ebedi olarak gülsün. Hz. bir cevap veriyor. Beni külfete sokma.
Beni sıkıştırma. Yokluktayım çünkü ben. Anlayışlarım bile dilsiz bir hale geldi. Övemiyorum bile onu. İster üstüne düşsün, ister güzel söylemeye çalışsın. Ayık olmayanın söylediği söz, yerinde, yer aşığında bir söz değildir. Beni külfetlere sokma. Benim aklım yerinde değil. Benim aklımı zorlama. Benim aklım kendinden geçmiş. Benim üzerime daha fazla gelme. Ben yokluğa geçtim. Ben denilen şey yokum. Sen benim eteğimden sarılmışsın. Şimdi diyorsun ki bana anlat. Ne yaşadın? Ben geriye dönüp bakarsam orada kalıyorum. O yüzden geriye dönüp bakamıyorum. Ama ben o aşkı her an, içimde gün ve gün taze taze yaşıyorum.
Yapma. Ben kendimde değilim. Kendinde olmayan bir güneşi nasıl tarif eder? Kendinde olmayan bir aşıklığı nasıl tarif eder? Kendinde olmayan aşıklığı nasıl anlatır? Ne anlatırsam anlatayım? Ayık olmayan kişinin anlatacağı şey, hiçbir zaman hesaba, kitaba gelmez. Ben şimdi bir şeyler anlatırım. Sen aklından Kur'an öyle miydi dersin? Ben şimdi sana bir şeyler anlatırım. Sünnet böyle miydi dersin? Ben sana bir şeyler anlatırım şimdi. Böyle sevilmez bunlar sapık dersin. Ben sana bir şeyler anlatırım şimdi. Aşıklıktan yana. Böyle aşıklık mı olurmuş? Abartıyor, yalan söylüyor dersin. Beni alır, kendi sığ, kendi seviyesiz düşüncene çekmeye çalışırsın. Benim anlattıklarımı anlamazsın.
Benim anlattıklarımı yaşamaktan uzaksın. Ey can, sen de diyor, bir gün benim gibi olduğunda beni anlarsın. Benim gibi aşık olursan, o zaman da beni unutursun zaten. beni unuttuğun zaman yine beni anlayamazsın. Velhasıl kelam, bir aşık, hiçbir zaman anlaşılmadan göçer gider bu dünyadan. Hazreti Mevlana da diyor ki, işte o Şemseddin, öyle bir aşıktı ki, ben ondan bana bir şey söyleme. Ben kendimden geçmiş vaziyetteyim. Ondan bir şey anlatamayacağım. Beni sıkıştırma. Benim aklım fikrim yok. Sen git bunu akıllara, fikirlere anlat. Sen git onlara anlat. Ne diyor? İster güzel söylemeye çalışsın. Ayık olmayanın söylediği söz, yerinde yaraşığında bir söz değildir. Aşıklar ayık değildir. Ayık olmadığından dolayı da söylediği sözler, hiç yerinde değildir.
Kime yerindedir? Aşıklara yerindedir. Aşığa, aşığın sözü bal pekmezdir. Aşığa, aşık olmayanın sözü zehir zemberektir. Aşığa, aşığın bir damla gözyaşı, kibriyayı ahmerdir. Cennet nimetidir. Aşık olmayana bir damla gözyaşı ise, zehir zemberek cehennem ateşidir. O yüzden aşığı anlamak için aşık olmak gerek. O yüzden aşıkların sohbetlerine aşıkların gitmesi caizdir. Aşık olmayanların aşıkların sohbetine katılması çok caiz görülmemiş. O yüzden bu noktada demişler ki, siz aşıkların sohbetine gidin. Siz öyle insanlarla dostluk kurun ki, öyle insanlarla arkadaşlık kurun ki, onlar size aşıklığı anlatsın.
Onlar size aşkı anlatsın. Onlar size aşıklığa doğru yol gitmeyi anlatsın. Dostlarınız öyle olsun, arkadaşlarınız öyle olsun demişler. Gidebilene, biz onlardan olamadık. Allah bizi affetsin. 130. Beyt'te kaldık. Allah nasip ederse inşallah, 130'dan itibaren devam edeceğiz. Geceniz hayır olsun. El Fatiha. Amin.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi