Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 19 Şubat 2022 · 52:15
Ünzübillahimineşşeytanurrecim, Bismillahirrahmanirrahim, Efdâl-i zikr fâlemenlehu, La ilâhî, İyâ. Namadâ Resûlullah, cemiyenlen biyâyyû el-mürselîn, velhamdülillâhi rabbil âlemîn. Hayırlı geceler. Hepiniz de hoş geldiniz.
Selamun aleyküm. Cenab-ı Hak cümlemizi hak-ı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakk'ı hak bilip hak yolunda mücadele edenlerden eylesin. Batılı batıl bilip batılığa karşı cihad edenlerden eylesin. Rabbim cümlemizi Kur'an ve sünnet-i seneye sımsıkı yapışanlardan eylesin. Evet bugün geç kaldık. Tabi interneti başında izleyenler için geçerli bu. Onlardan özür diliyoruz hepsinden de. Elimizde olmayan sebep demeyeceğiz. Elimizdeydi sebep. Vakfın, binasının önüne yan tarafta inşaat var diye yine kum dökmüşler. Ona canımız sıkıldı. O yüzden biraz onunla alakalı konuştuk başlangıçta. Bundan dolayı geciktik sohbete. O yüzden herkesten bu konuda özür diliyoruz.
Haklarını helal etsin herkese inşallah. Şimdi canımı acıtan şeyler böyle küçükmüş gibi görünebilir size. Ben şöyle empati açayım size. Burası bir Hristiyan vakfı olmuş olsaydı. O Hristiyan vakfın yetkililerinden izin almadan böyle kum dökebilirler miydi? Burası tasavvuf vakfı değil de cem evi olsaydı. Elinizi vicdanınıza koyacaksınız şimdi. Burası cem evi olsaydı. Kapının önüne onlardan izinsiz böyle kum çakıl dökebilirler miydi? Burası zengin bir vakıf olsaydı. Parası kuvveti, valiyle, belediye başkanıyla, samimi onlarla akşam yemekleri yiyor, onlarla beraber vakit geçiriyor.
O vakfın önüne izinsiz böyle bir hareket yapabilirler miydi? Evet. Yapamazlardı. Bakın yapamazlardı. Burada solcu bir vakıf olmuş olsaydı yapamazlardı. Komünist bir vakıf olsaydı yapamazlardı. Dinsiz bir vakıf olsaydı yapamazlardı. Ataist bir vakıf olsaydı yapamazlardı. AK Partili bir vakıf olsaydı yapamazlardı. MHP'li bir vakıf olsaydı yapamazlardı. Sıralıyorum bak. Yapamazlardı. Onlardan izin almadan kapının önüne böyle rezillik yapamazlardı. Yapamazlardı. Orada pandemi bitti 5-6 ay boyunca molozlar orada kaldı mı? Kaldı kokusu içeri kadar geldi mi molozların, çöplerin?
Geldi bir başkası, bir başka kimse olmuş olsaydı onlar yapabilirler miydi? Yapamazlardı. Evet. Yapamazlardı. Biz solcu, komünist, Allahsız, kitapsız, dinsiz olsaydık yapamazlardı. Bu vakıf LGBT'nin vakıfı olsaydı yapamazlardı. Bakın Türkiye'de ne kadar varsa derleyin, toparlayın hiçbirisine de yapamazlardı.
Evet. Yapamazlardı. Ya siz bir solcu vakfın kapısının önüne sigara izmariti bile atamazsınız. Atamazsınız. Evet. Türkiye'de bir solcu vakfı siz eleştiremezsiniz bile. Siz bir cemevini eleştiremezsiniz.
Siz bir hıristiyanı eleştiremezsiniz. Siz bir kiliseyi eleştiremezsiniz. Evet. Dokunamazsınız bile. Hiç kimse dokunamaz. Ama Kur'an sünnet tarihinde olan bir kimseye dokunurlar. Kimse de umuruna katmaz. Onun içindekiler de dokundururlar zaten. Onlar da umurlarına katmaz. Adam Bursa'da boşuna dememiş bu ceşmeden Müslümanlar su içemez diye. Vakayı biliyorsunuz değil mi? Bilmeyen varsa elini kaldırsın. Meşhur tarihte burada bir adam çeşme yaptırmış. Bu şeyin başında ne o? Arap şükrünün başında üzerine de kitabı yazdırmış.
Müslümanlar bu çeşmeden su içemez diye. Padişaha gitmiş mesela. Demiş ki padişah nasıl böyle bir şey yazarsın? Demiş padişahım ben bir şey söylememek gerek yok demiş. Ben bunu size ispat ederim. İspat et demiş. Cumartesi gün Yahudilerin ibadet günü. Demiş hahan başını vaaz ederken demiş kürsüden al. Gönder demiş 3-4 tane zaptiye kürsüden alın demiş.
Almışlar. Hiç kimse kalmamış. Hepsi de padişahın kapısının önüne hahan başını verin bize. Ne suç işledi demiş. Bir kargaşa bağırış çağırış demişler ki biz onsuz et kesemeyiz, yemek yiyemeyiz, nikah yapamayız, boşanamayız, şunu yapamayız, bunu yapamayız. Bizim hahamımızı ver. O zat demiş gördün mü demiş padişahım hahamlarına ne kadar sahipten. Bırakın şimdi demiş. Bırakmışlar. Pazar gün papazı almış kilisede vaaz ederken. Bu sefer Hıristiyanlar padişahın kapısına dayanmışlar. Cuma olmuş. Cuma günü Ulu camide vaaz eden imamı aldırmış. Camiden çıkan yok. Bir gün, iki gün hiç kimsede bir ses yok.
Hemen bu şeye yayılmış. Zaten ileri geri konuşuyordu adam ya. Başına böyle bir şey geleceği belliydi. Zaten işte şunun şusu vardı, bunun da busu vardı. Bu şöyleydi, bu böyleydi. Hemen dedikodu yayılmış. O zat demiş ki padişaha, işte demiş. Ben demiş, bu Müslümanları gördüm. O yüzden bu çeşmeden bu Müslümanların su içmesini istemiyorum demiş. Bizim durumumuz bu. Bu acı bir şey. Ben İslami kesimin, İslami kesimin böyle olduğunu ben İslam olunca, derviş olunca gördüm. Ben Şeyh Efendi'ye de dedim, efendim dedim, böyle olduğunu bilmiş olsaydım dedim ben, dervişlerin ve Müslümanların, ben derviş olmazdım dedim. Yüzüne Şeyh Efendi'nin.
Ben derviş olmazdım dedim. Cimrilikle beni tanıştıran dervişlerdir. Müslümanlardır. Korkaklıkla beni tanıştıran Müslümanlardır. Adam satmayı bana Müslümanlar öğretti. Arkadan hançerlemeyi bana Müslümanlar öğretti. Adam ne güzel, nasıl satılır? Ben bunu Müslümanlardan öğrendim. Eline cebine atmamayı ben Müslümanlardan öğrendim. Bir masada yemek yiyip hangisi hesabı ödücüsün diye bekleyenleri ben Müslümanlarda gördüm. Ben normalde arabaya binip de şimdi benzin sırası sende, şimdi sen dolduracaksın, birazdan ben dolduracağım, yol gidiyor. Bunu ben Müslümanlardan öğrendim. Bunlar benim bilmediğim şeylerdi.
Ben bir insanın arkasından konuşmayı Müslümanlardan öğrendim. Bir şeyhin arkasından konuşulmayı ben Müslümanlardan öğrendim. Bir cemaatin, bir tarikatın arkasından konuşmayı ben Müslümanlardan öğrendim. Gerçekten. Ben arkadaşım dedin, kardeşim dedin, insanın nasıl yaldızlı böyle süsleyerekten satılır Müslümanlardan öğrendim.
Evet. Ben bir insanın parası nasıl ütülür Müslümanlardan öğrendim. Adam başına sikkeyi koyup nasıl para toplar Müslümanlardan öğrendim ben. Ben cebi dizine kadar şalvarı Müslümanlarda gördüm. Şeyhlerde gördüm. Cübbenin cebi dizine kadar şeyhlerde gördüm ben. Ben derviş oluncaya kadar bunlardan bir haberdim ben. Bilmiyordum. Bilmiyordum. Ben şunu öğrenmiştim. Kanını satarsın, ruhunu satmazsın. Biz kan sattık, dernek kirası ödedik. Biz bunu öğrendik. Ben yanı başındaki arkadaşı satmayı bilmezdim. Okuldan çıktığımda, Ulan Mehmet Çabonalı nerede?
Sen gördün mü? Yok, sen gördün mü? Yok. Ulan adamı aldılar o zaman, dövdüler deyip okula dönüp, 40 kişiden dayak yiyen insanım ben. En az. Saymadım da. Yani 10-15 kişi dövüyor beni, geri kalan vur. Vur, vur faşisti, vur, vur, vur faşisti, vur diye tempo tutuyorlar. Ben adam satmayı bilmiyorum çünkü. Benim okuldaki lakabım bayındırlı. Ben bilmiyordum bunları. Ben dayağı yedim. Ertesi gün hepsinden de intikamımı aldım sırayla. Hepsinden de. Abim aldı birkaç tanesini elimden. Öldü resiye dövüyorum böyle. Ben adam satmayı bilmiyorum. Burada öğrendim ama ben. Müslümanların içerisinde öğrendim bunu.
Şeyh Efendinin dergahında öğrendim bunu. Ben başka bir dergah tanımadım. Ben başka bir şeyh tanımadım. Cebi dizinde olan şeyhler dışarıdandı. Benim şeyhim de değildi. Ben bunları derviş olduktan sonra tanıdım. Misafirden kaçmayı ben Müslümanlardan öğrendim. Bir yere bir para harcayıp hava atmayı Müslümanlardan öğrendim ben.
Benim bildiğim şeyler değildi bunlar. Söz verip sözünden dönmeyi Müslümanlardan öğrendim ben. Yazdık bitmiştir bizde. Bende bitmiştir. Ben onu öğrendim. Ben aldım aldım ben bunu öğrendim. Sattım sattım ben bunu öğrendim. Yedim yedim ben bunu öğrendim. Benim arkadaşım arkadaşım ben onu öğrendim. Ben gidip öbür tarafta duvarın arkasında satıp da gelip de ya Mustafa abi ya kusura bakma böyle demek zorunda kaldım. Ben bunu öğrenmedim. Ben bunu bu dergahta öğrendim. Evet dervişlikte öğrendim yani. Adamla oturup yemek yiyip daha kalkar kalkmaz adamın gıybetini etmeyi ben bu dergahta öğrendim.
Başka yerde değil. Acı şeyler bunlar. Ya bir insanın Ben böyle açık açık konuşacağım bu gece. Hakkınızı helal edin. Belki de komünistler bin kişiden fazlaydı. Bastılar bayındırı. Hepsi de dışarıdan. Bayındırın çocuğu çok az. Binin üzerindeydi. Otobüslerle dolmuşlarla her şeyle doldurmuşlar. Hani bayındırı düşürecekler yani tabiri caizse. Biz yirmi kişi yoktuk. Biz derneğin önünde vücutlarımızı set yaptık. Vücut set olur mu? Biz bedenimizi set yaptık. Taş, toprak, kütük. Ne ararsanız var. Atıyorlar. Bedeni set yaptık biz. İçlerinde en büyük abimdi.
İçlerimizde en büyük abimdi. Ve abimin birkaç tane sınıf arkadaşı vardı. Abim benden bir buçuk yaş büyüktür. Ondan sonra ben vardım büyük olarak. Geri kalan hepsi de küçüktü. Hepsi de on beş, on alt yaşındaydı. Yirmi kişiydik yirmi. Yirmi bir kişi değildik. Sayıyoruz sayıyoruz yirmi kişi. Yirmi kişi bin beş yüz kişiye karşı. Bedeni set yaptık biz. O derneğe zarar verdirmedik. O derneğe basamadılar. Derneğe yaklaşamadılar dahi. Benim böyle normalim bozuluyor. Ben nasıl Allah Allah nidalarıyla yürümüşüm milletin üzerine. Yarmışım ortalığı. Ben ta böyle geri şeye kadar gitmişim ben. Ne o? Bildiğiniz topluluğu yarmışım. Ben geriye döndüm de bir baktım.
İsmail Fatalı'nın elinde bir tane şey var. Destere var. Saç üstü. Önüne geleni kesmiş destereyle. İsmail Fatalı da Furnu köyünden. Evinde misafir olduğum kimse. Bir bahar dağıldılar. Bir anda o yirmi kişi o bin beş yüz kişiyi dağıttı. Yerle yeksan oldular. Bedeni biz bedeni. Bildiğin beden. Taş yok, toprak yok. Hiçbir şey yok. Bedeni siper ettik biz. Derneğimizi koruduk. Ben abimi gördüm o gece. Bir baktım ben kendi sancımı, ağrımı unuttum. Şimdi o günden sonra her kış benim göğsüm ağrır. Benim göğsüm hafiften üşütür, ağrır.
Sebebi ne biliyor musunuz? Göğsüme kocaman bir kütük geldi. Kimden geldiğini görmedim. Nefesim kesildi bir anda. Düşseydim komalık olurdum, çiğnenirdim herhalde. Abimi gördüm, şuurumu kaybettim. Ağzından oluk oluk kan akıyordu. Tire de öyle yapmışlardı. Bizi dövmüşler de öyle. Ben o dayak yedim de hastaneye gittim. Hastanenin önünü de tutmuşlar. Gel faşo, gel faşo, gel faşo. Öyle slogan atıyorlar. Ben hastaneye gidip tedavi de olamadıydım. Hastaneyi zapt ettik. Tedavi olduk. Orada yaralıları öyle geçti. Arkadaşlar, benim meşhur bir lafım var. Müslümanlar, solcular kadar davalarına sadık, ülkücüler kadar cesaretli olmadıkça dinlerini yaşayamazlar.
Ne yazık ki böyleyiz. Allah bizi affetsin. Cenab-ı Hak cümlemizi düzelsin inşallah. Biz yine kaldığımız yerden inşallah devam edelim. Üçüncü kapı, marifet kapısı. Bazı yerlerde bunu hakikat olarak değiştirirler. Kimi yerlerde marifet olarak geçer. Ama bu dört kapı, kırk makamı ben Yesevi öğretisinden alıp bu tarafa doğru aktardımdan dolayı o silsileyi takip ediyorum.
Hani marifetle hakikatin yerini değiştirmedim. Marifet üçüncü kapı olarak inşallah dersini yapacağız. Bu marifet kapısının da on makamı var. Birincisi ne? Edebli olmak. İkincisi, bencillikten, kinden, garazdan uzak durmak. Sonra üçüncüsü, insanın aşırı isteklerini sınırlandırması. Sonra dördüncüsü, sabır ve kanaat ehli olmak.
Beşincisi, haya sahibi olmak. Altıncısı, cömert olması. Yedincisi, o kimse maddi ve manevi, zahir ve batın ilim sahibi olması. Aslında zahir ilimler şeriata ait. Artık o marifet kapısında, marifete ait ilimlere vakıf olması. Sekizinci makam, hoşgörülü olması. Dokuzuncu makam, özünü bilmesi. Yani kendini bilmesi. Dokuzuncu, özünü bilmesi. Onuncusu da kendini bilmesi. Bu da marifetin on makamı. Şimdi on makamdan birincisi neydi? Edebli olma. Bir kimsenin edebli olması. O zaman bir kimsenin edebli olması deyince, bir insanda şeriatın edebi vardır.
İnsanda tarikatın edebi vardır. İnsanda marifetin edebi vardır. İnsanda hakikatin edebi vardır. Veyahut da ben bunu genel olarak böyle üçlüğe döndürürüm ya, ilmel yakin, aynel yakin, hakkel yakin olarak ben bunu anlatarım. İlmel yakin edebli olma, şeriatın edebidir. O zaman şeriatın edebi neydi? O kimsenin haramlardan uzak durması. Şeriatın edebidir bu. O kimse haramlardan uzak durur. Tarikatın edebi nedir? O kimse şüphelilerden de uzak durur. Bu tarikat edebidir. O kimse artık edep noktasında farklı bir yöne doğru yürür. Şimdi, tarikat edebi, o insanın, işte hani herkes edeble alakalı bir şeyler söylemişler ya, işte haddini bilmektir, hukukunu bilmektir, sınırını bilmektir diye, herkesin bu noktada söylediği sözler var.
Ama bunun kısacası şu, tarikat edebi dediğimizde, o kimsenin, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sünnetlerine tabi olması. Artık o ruhsatla iş yapmıyor. Ruhsat neydi? Şeriatın edebiydi. Tarikat edebi deyince, artık o ruhsata bakmıyor. Sünnet ise niye bakıyor? Bu, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ibadetleri benden gördüğünüz gibi yapın, ibaresi. Ama bir, onun üstü neydi? Hz. Ayşe annemiz ne diyordu? Siz Kur'an okumuyor musunuz? Hz. Peygamber'in ahlakı, Kur'an ahlakı diyordu. Bakın bu da ne? Edebin hakikati. Aslında onu ben başka türlü tarif ediyorum da, böyle bir size, böyle tiyo gibi olsun, indireyim aşağı şimdi. Tiyo.
Bu hakikatin edebi, gerçek manada, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin, Miraç'ta, Necm suresindeki, bir yay mesafesi kadar yaklaştığındaki haliyle hallenmektir. Bu hakikatin edebidir. Benim bildiğim zirve edep budur. Oradan aşağı doğru inişlerin hepsi de nedir? Siz marifet, tarikat, şeriat olarak belirleyin. Ama edep dendiğinde aklınıza o gelsin. Ama baktığımızda şimdi karı-koca arasındaki edep, çocuğun annesine, babasına olan edep, dervişin mürşidine karşı olan edep, müridin müridine karşı olan edep, işte müridin zakirine karşı olan edep, bunlar bizim tasnif etmemiz çok uzun mesele.
Normalde kız çocuğunun anne babaya olan edebi, erkek çocuğunun anne babaya edebi, ailelerin içerisinde. Edeb bu noktadan hangi dairede? Bunların hepsi de ne? Ayrı ayrı konuşulması gereken bölümler. Yani bunları oturup aslında sıfırdan tekrar bu topluma öğretilmesi lazım. Toplumdan önce sufiler öğretilmesi lazım. Tabii bunları zaman, sufilik o yüzden uzun solukludur. Zaman içerisinde bunları söylüyoruz. Hani uzun solukludur bu. Sebep, onları bir gün içinde öğrenmeniz mümkün değil. Beş günde öğrenmeniz mümkün değil. Bunları bir haftada, bir ayda öğrenmeniz mümkün değil. Nasıl İslam 23 yılda tecridi tecridi tamamlandıysa, bir kimsenin üzerinde de İslam en az 23 yılda tamamlanır.
Sebep, çünkü dinin iniş fıtratı ile insanın üzerindeki yaşayış fıtratı birbirinden farklı değildir. Yani bir kimse namazı kılar ama 23 yılda olgunlaşır o. Bu böyle şey değildir. Hatta bir kısım melamiler, 23 yıl tarikatta durunca, biz sahabe olduk. Bizim bir tamam olduk derler. 23 yıl sahabe, çünkü Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin 23 yılda din tamam oldu, bugün dininiz tamam oldu. Allah size din olarak İslam'ı seçti. Ayeti kerimesine öyle bakarlar. Şimdi böyle olunca, edepli olmanın, evet şeriaten, tarikaten, marifeten, hakikaten halleri vardır.
Ben zirvesini söyledim, geri kalanını inşallah tamamlanır yol zaman içerisinde. İkincisi neydi? Bencillikten, kinden, garezden uzak durmak. Sufi için en önemli şeylerden birisi, bencillikten uzak durmaktır. Bencillik nedir? Yanındakini, karşındakini, etrafındakini hiç hesaba katmadan, sadece kendi istek ve arzularını tatmin etme yolu.
Etrafın hiç önemli değil. Yani işte, bir başkası açmış, önemli değil. Önce o kimse kendini doyuruyor. Bir başkası uykusuzmuş, önemli değil. Önce kendisi uyuyor. Bencil insan. Bu, sufilikte hiç olmaması gereken bir şey. Bir sufinin bencil olması düşünülemez. Yani, sufi hep etrafını düşünür. Ailesini düşünür. Derviş kardeşlerini düşünür. Yol kardeşlerini düşünür. O yüzden Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, hani meşhur ya hadis-i şerif, kişi kendisi için istediğini hayır namına, bir Müslüman kardeşi için istemedikçe, imanı kemale ermez manasında, iman etmiş olmaz der.
Nehsai'de geçer hadis-i şerif. Bakın, kişi kendisine bir hayır murad ettiğinde, kendisine bir hayır namına, bir şey istediğinde, onu derviş kardeşi içinde, onu mümin kardeşi içinde isteyecek. Eğer o zaman onun için de istiyorsa, imanı kemale erdi. Yok, sadece kendi nefsini düşürdü, kendisini yiyecek, içecek, doyuracak, kendisi uyuyacak, kendisi rahat edecek, kendi nefsinin üzerine duruyorsa, bakın, bu evlilikte önemli bir yol ayrımıdır.
Arkadaşlıkta, kardeşlikte yol ayrımıdır bunlar. Sufilikte yol ayrımıdır. O kimse sadece kendi nefsini mi düşünüyor? Eşlerden hangisi sadece kendi nefsini düşünüyor? Bunlar böyle karakteri tanıma, karakteri analiz etmede önemli şeylerdir. Bir gün, Şeyh Efendi Hazretleri, Allah rahmet eylesin, dedi ki, yemek yiyeceksin, yolculuk yapacaksın, alışveriş edeceksin, birini tanımak istiyorsan Mustafa Efendi.
Efendim, yolculuğu anladım, ticareti de anladım, yemeği anlamadım, yemek beraber yemek yiyeceksin, deyince, Mustafa Efendi, dedi, eğer birisiyle yemek yiyorsun, etin güzel yanını senin önüne koyuyorsa, dedi, yağlı tarafını kendi önüne alıyorsa, yemeğin iyi tarafını sana yediriyorsa, dedi, kötüsünü kendisi yiyorsa, onunla yol gidilir, dedi. Tabii, bunun üzerine ben bina yaptım. Dedim ya, ben hep dervişlerin arasında öğrendim her şeyi diye, biz hiçbir yolculukta, bizim kenarda birisi bir şey yesin, biz alışmış değiliz, dervişlikten önce. Yola çıkmışız, üç araba gidiyoruz, bir bakmışsın, birisi oradan muz almış, yiyor kenarda, arabaya binmezden önce.
oğlum lan, muz aldıysan, al oradan aldığın muzu, yarım olsun, önemli değil, çeyrek olsun ya. Veya bir lokma olsun, herkesle paylaşsana. Ah, seyrediyorum. Ben seyrediyorum şimdi, şeyhim bana bir şey demiş, yemek. Veyahut da, adam cebinden çıkarıyor, tak, çerezi atıyor ağzına. Küçük şeyler değil mi? Değil. Küçük şeyler, büyük şeylerin habercisidir. Küçük bir şey var ya, büyüğün habercisidir. Ben yazarım kenara. Adam bir sefer sözünde durmalı. Bu bir daha durmaz derim. Hakkın helal et, helal olsun ağabeyciğim, sıkıntı değil. Ama ben onu derim, bu bir daha bir yerde bozulur.
Sözünde durmaz. Küçük şey, ama büyük şeylere gebedir. Önemsiz görürsün, önemlidir o. O yüzden bencil insan, sadece kendi nefsini düşünür. Kendi rahatını düşünür. Kendi huzurunu düşünür. O eşini de düşünmez. O çocuğunu da düşünmez. Tabii bir bireysel bencillik vardır. Bir ailesel bencillik vardır. Bir de sülalesel bencillik vardır. Bir de, örneğin, işte komple bir cemaatsel bencillik vardır. Toplumsal bencillik vardır. Biz bencilliği genişletebiliriz. psikolojik olarak da. Bireysel bencillik nedir? O kimsenin kendisini bağlayan bir şey. Adam aç kalmamak için, gidip oradan buradan yer adam anında.
Sonra, arabadaki kaç kişiyiz? Dört kişiyiz. Ya yemek yiyelim bir yerde. Arkadaş, ben tokum. Oğlum ne zaman tok oldun sen? Biz filanca yerde, benzinlikte durduyduk ya. Eee, siz abdest alırken ben yemek yedim orada. Allah Allah. Bakıyorum ben şimdi. Oğlum yola çıkarken dedik ya, Toşof'ta duracağız. O zaman, Ankara yolunda, solda Toşof var. Duruyor oda değil mi? Şoförler odasına. Yeni açıldıydı, yemekleri güzeldi oranın. Şimdi Bursa'dan çıkıyoruz ya, diyorum ki arkadaşlar, orada Toşof'ta duracağız, orada yemek yiyeceğiz. İkinci yemek de, Nevşehir'e döndüğümüzde Toşof var, o şeyde, Aksaray'da. Bir de orada yiyeceğiz. Yemek yiyeceğimiz yer belli. Yolda benzin almışız, bir yerden benzin almak için girmişiz, adam bir anda gözden kayboldu.
İlk önce, art niyet düşünmüyorsun, tuvalete gitmiştir, namaza gitmiştir. Bir yere gitmiştir adamın, öyle ya. E sonra bizim zaten benzin alıyorsun, tuvalete giriyorsun, abdest alıyorsun, işte geliyorsun, bizim yarım saat geçiyor. Adam yemeğini yemiş. Abicim, böyle demedik mi? Ses yok. He, iyi. Biz yine Toşof'ta duruyoruz. Kaç kişiyiz? Beş kişiyiz. Şimdi bu sohbetleri, dinliyorlar onlar. Ben böyle anlatınca da, canları sıkılıyormuş. Hani nasıl böyle, isim zikretmiyorum dedim. Tecrübe ama bunlar. tabi şimdi Toşof'ta durduğumuzda, o beş kişinin içerisinde, kim yemek yemiyor, o kendisini biliyor. Biz durduk tabi, yemeği yedik orada.
Tekrar bindik arabaya. Yürüdük, Nevşehir'de yemek yemeyeceğiz ya, bir Toşof'ta, bir daha yemek yedik. Aslında acıkmıyoruz ama, Şeyh Efendi'ye gittiğimizde, biz, tokuz efendim, biz yedik diyeceğiz. Sofra kurulmasını istemediğimiz için. Kim hizmet edecek? Ya Hacan'la hizmet edecek, ya Şeyh Efendi'ye hizmet edecek. Yani ben hizmetten yoksullam. Yani, işte bazen, Şeyh Efendi, o tepsiyi getirince, ben zaten yerin dibine giriyormuş gibi oluyorum. Bu sefer yemek beni mi yiyor, ben yemeği mi yiyorum, bilmiyorum. Şeyh Efendi de bunu anlıyor. Şeyh Efendi, Mustafa Efendi, mutfakta tepsi hazır, al getir oğlum, alıp götürüyorum. Oğlum böyle dolmuyor, zakir adam hizmet mi edermiş böyle diyor.
Estağfurullah efendim, ben memnunum bu konuda diyorum. Bu tip diyaloglar yaşamayalım diye, ben giderken yalnız değilsem, yolda arkadaşlara yemek yediriyorum. Yani, tok gidelim oraya. Veya bana söyleyenlere de söylüyorum, asla Şeyh Efendi, sofra kurdurmayın, gelin Aksaray'da, orada bir yerde yemeyeceğin, tok gidin oraya. Şeyh Efendi de zaten, benim gönderip göndermediğimi, oradan anlarmış. Bana diyor ki, Mustafa Efendi, senin gönderdiklerini, tok geliyorum diyor. Hacı Hanım, Mustafa Efendi gönderdiyse, hepsi de tok gelir. Mustafa Efendi buraya, aç derviş göndermez. O yüzden sen onlara sofra hazırlama. Sen onlara çay demle. Onlar çayı çok sever.
Bunlar Mustafa Efendi'nin dervişleri. Tabir bu. Sonradan bana söylüyor, Şeyh Efendi. Biz çünkü oraya toplu olarak gittiğimizde de, biz orada yemek problemimiz yok bizim. Edeb bunlar bakın. Yolda öğreniliyor. Biz komple orada pide yaptırıyoruz. Orada arkadaşlara pide ikram ediyoruz. Geliyoruz. Şimdi, bencil insan, bireysel bencilse, bu tip davranışlarda bulunur. Ailesel bencillikler vardır. Bir bakarsın, üç kardeş oradasınız, bir kardeş, eş ve çocuklarıyla ortalıktan bir anda kaybolmuş. İşten kaçmışlar. Veyahut da gidip bir yerlerde yemek yiyip gelmişler. Ulan üç kardeşiz burada. Sen ne ama gittin? Yemek yedin, geldin. Bu veya ailecek dervişler bir yere gidiyor. O aile tek başına bir yerde yemek yiyor.
Ulan dört araba, beş araba yola çıkmışsın. Hep beraber duracağınız bir yerde. Hep beraber yemek yiyeceğiniz bir yerde. Sen ne ama başka yerde duruyorsunuz? Aile bencilli. Bunu çoğaltmamız mümkün. Allah muhafaza eylesin. O yüzden bencillik, dinimizce ahlak dışı görülmüş. Ve ne yapacağız? Bencillikten uzak duracağız. Kin. Kin gütmek yok. Hadis-i Şerif, Şabı'nın on beşinci gecesi olduğu vakit, Allah-u Teala insanları tecelli eder de, müminlere mağfiret eder, kafirlere mühlet verir ve kin tutanları da bu hallerinden vazgeçinceye kadar kinleriyle baş başa bırakır. Beyhakî der. O zaman ne yapacağız?
Kin tutmak yok. Dervişler birbirlerine kinlenmeyecekler. Eşler birbirlerine kinlenmeyecekler. Bizim kinimiz nefsimize, kinimiz heva hevesimize, kinimiz şeytana olacak. Başka türlü biz ne yapacağız? Kinden uzak duracağız. Yine Müslüm rivayet ediyor. Ameller her haftanın pazartesi ve perşembe günleri Allah'a arz olunur. Allah-u Teala bütün müminleri bağışlar. Yalnız kendisiyle din kardeşi arasında kin ve husumet olanlar için bunlar birbirine meyledinceye kadar onları bırakın buyurur. Demek ki kinden de ne yapacağız? Uzak olacağız. Öbür küsü neydi? Gares. Yani düşmanlık yapmak. Biz etrafımıza, kardeşlerimize hiçbir zaman düşmanlık yapmayacağız.
Düşmanlık tairesinde durmayacağız. Allah muhafaza eylesin. Üçüncüsü neydi? Aşırı isteklileri sınırlamak. Biz mutedil davranacağız. Orta ümmetiz. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem orta ümmetiz diyor. O zaman orta ümmetsek biz aşırı istekleri sınırlayacağız. Yani işte adam kıyafeti var kıyafet alacak. Şu su var onu da yapacak. Bu su var onu da yapacak. Lükse şataata şata fata kaçıyor. Aşırı istekleri var. Durmuyor o isteği hiç. Bitmiyor o kimsenin. Böyle kadınlar da var, böyle erkekler de var. Şimdi yeni nesil çocuklar böyle olmaya başladı. Çocukların istekleri bitmiyor. Anne babalar o çocukları ne istiyorsa yerine getirmeye gayret ediyorlar.
Ve çocuklar, kızlar, kraliçe, erkekler kral olarak büyüyor. Bu aşırıymış, değilmiş, hiç bakılmıyor. Veyahut da kadınlar öyle bir hale geldiler ki istekleri hiç bitmiyor. Erkekler öyle bir hale geldi ki istekleri hiç bitmiyor. Müritler, mürşitler, şeyhler, hocalar, alimler istekleri bitmiyor hiç. O aşırı istek, pisişik, psikolojik bir rahatsızlık. Adam kendince şöyle düşünmüyor. Ya benim işimi gören bir arabam var. Yani benim sermayem de bu kadar. Ya neden zorluyorsun kendini illaki bir trilyonluk arabaya bineceğim diye? Aşırı istek sahibi. Başını sokacak düzgün bir evin var.
Çoluğunun, çocuğunun namusunu koruyorsun. Neden çok lüks bir eve, heves edip de harama düşüyorsun? Allah'ım hafaza eylesin. Aşırı istekleri ne yapacağız? Sınırlayacağız. Bu da bir makam. Bakın bu da bir makam. Dördüncüsü ne? Sabır ve kanaat. Sabır, dinin yarısı. Sabırlı olmak. Kur'an ve sünnet-i seneyi yaşamada sabırlı olmak. Dinini yaşamada sabırlı olmak. Sufiliği yaşamakta sabırlı olmak. Harama düşmemekte sabırlı olmak. Harama düşmemekte sabırlı olmak. Bir kimsenin harama karşı sabırlı olması, harama düşmemesi dahi sabırdır. Sabırlı olmak. O zaman bir de ne? Ehli olacağız.
Kanaat ehli olacağız. Kanaat ehli olmak, tembel olmak demek değil. Gayret edeceğiz, çalışacağız, mücadele edeceğiz. Sonuca kanaat edeceğiz. İsyan etmeyeceğiz. İnkar etmeyeceğiz. Ertesi gün çalışmaya ne yapacağız? Yine devam edeceğiz. Haya en önemlisi. Haya ne? Utanma duygusu. Allah'a karşı utanma duygusu. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine karşı utanma duygusu. Üstadına karşı utanma duygusu. Eşlerin birbirlerine utanma duygusu. Eşlerin çocuklarına karşı utanma duygusu. Çocukların anne babalarına karşı utanma duygusu. Topluma karşı utanma duygusu.
Hani Allah'tan utanmadın, insanlardan da mı utanmadın? Hadi insanlardan utanmadın, Allah'tan da mı utanmadın? O utanma duygusu. Bakın, hızla İslam dünyasından kayboluyor. Utanma duygusu diye bir şey kalmıyor. Benim yaşım 12-13'tü. Bizim mahallede bir hacca nenemiz vardı. Adam böyle kısa kollu ya, bildiğiniz kısa kollu tişört yemiş. Böyle yapardı. Adam cız çıplak geziyor gari. Kısa kollu adama bakmazdı. Adam cız çıplak geziyor artık derdi. Bizim arkadaşlarımızdan da o, böyle yaz kış, böyle sporcu akletleri var ya, onlardan giyerdi.
Böyle biraz da şeydi o, tuhaftı bizim arkadaşlarla. İsmi neydi ya? T ile başlıyordu da. Allah Allah. İsmini unuttum ya. Oktay, Nuri neydi o adamın ismi ya? Tevfik miydi? Tevfik'ti. Evet. Böyle arkadaş, sporcu filan böyle, şeyle dolaşıyor. O sporcu akleti, böyle aşağı doğru değil, böyle yukarıda daha doğrusu, böyle boyları onların farklı. o buluyordu, nereden buluyorsa onu. Ondan dolayı, bizim mahalleden geçiyordu. Bizim Hacca nene onu gördü. Mustafa ağam, bu senin arkadaşın değil mi? dedi.
Evet Hacca nene dedim ben. Bu cız çıplak geziyor ya dedi. Hayav, utanma duygusu. O kadıncağız herhalde, yabancı bir erkeğin kolunu hiç görmemiştir. Tevfik'miş mi? Tamam. Demek ki, iyi sağlam hatırlamışım ben de Tevfik diye. Mesajı almışlar demek ki hemen. Ha komando, evet. Böyle zaten şey yürürdü o böyle. Göğüsü ilerde, pazular filan. Ona bizim Hacca nenemiz, hiç bakmadı. Yani kadın, öyle bir haya sahibiydi. Allah rahmet eylesin. ve böyle bahçelerde, tarlalarda çalışarakten kızlarını evlendirdi. Böyle namusundan, şerefiyle, hiç bakmadan çocuklarını evlendirdi.
Oktay onun bir damadı, senin kankindi, vasfiydi değil mi ya? Biz dolaylı olarak sohbete başlayacağız böyle. Vasfiydi. Kadıncağız böyle haya sahibiydi. Bakın haya, insanın utanma duygusu. Bu utanma duygusunu kaybederse bir kimse, haya çünkü makamdır. Bu utanma duygusunu kaybederse, o kimse ahlakını ve namusunu kaybeder. bırakın kendini teşhir etmesini, teşhir edilene dair bakmaz. Haya utanmak. Allah cümlemizi o hayalı olanlardan eylesin. sonra cömertlik. Sonra cömertlik. Müslümanların yıkıldığı yer. Cömert olmak.
Bu Müslümanların ne yazık ki yıkıldığı yerlerden birisi. Cömert olmak ne demek? İşte en şeriaten o kimsenin zekatını vermesi. E bu işin bir üstüne ihtiyaç sahiplerinin, ihtiyaçlarının gücün nispetince görmeye çalışmak. Bu cömertlik. Bir de cümut ehli olmak vardır. Cümut ehli şudur. Cömert istenildiğinde verendir. Cümut ehli, ihtiyacı gördüğünde istenmeden, o ihtiyacı gören insanlar. Yedincisi neydi ilim? Bu ilim neydi? Marifet ilmine sahip olma. Yani o kimsenin kalbi ilimlerde yol alması. Sonra hoşgörü. Neye hoşgörü? Harama mı? Neye hoşgörü? Küfre mi? Neye hoşgörü? Allah'ın lanet dediği işlere mi? Dikkat edin. Hoşgörü mümin kardeşinin hatalarını, kusurlarını ona böyle gözüne sokarcasına, onun böyle ayıbını, kusurunu araştırmadan, onu böyle hoş görüp ona nasihat etme.
Yavaş yavaş, sakin sakin. Bizde şimdi şu var, bilhassa sayfalarda oluyor bu. Bazen göz gezdiriyorum. Birisi bir şey söylüyor, bir şey diyor. Vay sen onu nasıl dersin de üstad böyle demedi de, şu şöyle olmadı da, bu böyle olmadı da. Yaz Allah yaz. Ya orada herkesin içerisinde nasihat mı edilir? Herkesin içerisinde bir şey mi söylenir? Gir ona özelde ne nasihat edeceksen, yumuşak bir dille, tatlı bir dille söyle. Neden onu böyle sayfada, herkesin içerisinde azarlarcasına nasihat ediyormuş gibi, heva ve hevesine uyup azarlıyorsunuz insanları? Yok. Bir de yeni gelmiştir o arkadaş. Oraya yeni gelmiştir. Oranın adabını, erkanını henüz bilmiyordur. Öğrenecek, tatlı tatlı, yumuşak yumuşak.
Yok hemen boğazını sıkacağız, atacağız kenara biz. Kıracağız, dökeceğiz. Ben öylesine diyorum ki, hayatlarında bir çiçek yetiştirmemişler. Hayatlarında bir meyve ağacı yetiştirmemişler. Sen sırtından 5 kilometre zeytin fidanını al, kocaman kütük, onu getir 5 kilometre aşağı dağdan indir. Onun kas çukurunu, onu dik, her gün onu sula. Sonra birisi gelsin onun filizini kırsın. Buna eş değer de bu. Benim şimdi bayındırda sırtımızda getirdiğimiz zeytin ağaçları var abimle beraber. Ya birisi gelecek şimdi, onların üzerine böyle işte birisi kıracak, dökecek, öyle ya. Kendi kendime düşüneceğim. Ama bunu getirdiğimde yaşım 11'di.
Bunu getirdiğimde yaşım 12'ydi. Biz düşe kalka, düşe kalka, ormanların içerisinde, taşlıkların içerisinde, o çocuk halimizde. Bunları taşıdık, geldik, diktik oraya. Eee, birisi de gelecek onların filizlerini kıracak. Bu da onun gibi. Bir almışım bir arkadaşı, sen ona dervişliği anlatacağım diye uğraşıyorsun. Yavaş yavaş alıştıracağım, ısındıracağım diye uğraşıyorsun. Onu sayfaya taşıyorsun. Bak diyorsun bizim vakfın burada sayfası var. Burası erkeklerin sayfası, erkekse. İşte onu ekliyorsun oraya. Dakika bir, gol bir. Herkes birbirine acımasız bir şekilde salvalar atıyor. Bu ne ya? Bir de üstadın ne o kurmuş olduğu yeri siz takip etmiyorsunuz. Ben olsam ben de takip etmiyorum.
Nerede kaldı birbirinizi hoş görmeniz? Nerede kaldı birbirinizle toleransınız? Hani biz hataları örtmekte gece gibi olacaktık? Hani biz bir başkasının kusurunu görmeyecektik? Kendi kusurumuzu görecektik? Dokuz, özünü bilmek. Bu kendini bilmenin bir altı. Sen nesin? Ben Allah'ın yarattığı bir kulum. Özünü bilmek. Neyden yaratıldığını bilmek. Sana ne üflenildiğini bilmek. Ondan sonra da kendini bilmek. Kendini bilen de Rabbini bildi zaten. Ondan sonra ne? Dördüncü kapı, hakikat kapısı. Saat 22-24. O yüzden El Fatiha'ma selavat.
Amin. Ejvay. Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun inşallah.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.