Üstad Mustafa Özbağ

19 Mayıs 2012 Karabaş-i Veli Tekkesi

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 19 Mayıs 2012 · 44:13

Selamun aleyküm, ona gezeniz ayır etsin, inşallah. Dün yüzünüze ayır etsin, nâvı kuşlarınızda nâhî etsin, inşallah. Sevgili bir hanımın çalışmasının dinimizde hangi bir sakınçası var? Ne durumlarda çalışıyorsunuz? Çalışmakla alakalı dinin herhangi bir yasarı yok. Bir kadının çalışmasıyla alakalı veya erkeğin çalışmasıyla alakalı herhangi bir yasaklanan bir şey yok.
Ey iman edenler siz çalışın, sizin çalışmanızı Allah, peygamber ve insanlar görürler. Bu noktada insanların çalışma ortamlarıyla alakalı sıkıntı var. İnsanların çalışmasıyla bir sıkıntı yok. Bu yüzden bu mesele çalışma ortamı noktasında var. Bir insan ibadetlerinde gevşeklik gösterilir fakat çabuk toparlanıyorsa, nefsiyle olan mücadelesi midir yoksa iman noktasında yıkıdır. Sabah namazını, sabah yakılması değil.
Bu bende diğer bir gevşeklik gösterilir. Bu normal ibadetlerde gevşeklik nefsiyle, onun hanefiler bir kimsenin ibadetteki eksikliğini ve noktanlığını imanın bir hükmü, hükmü, imanın eksikliği olarak görmemişler. Hanefilere göre, imam maturideye göre, imam rezefiyetleri, bir insanın imanı artık eksilmez ibadetlere göre. Bir insan camide veya evde namazını kılsa ama namazı bittikten sonra adresli olmadığını hatırlarsa, namazı sahih olur mu yoksa tekrar kılması mı lazım? Tekrar kılması lazım.
Mende Mecnun'a füzün aşıklık, ismet adı var. Aşık, sadık, menem Mecnun'a ancak adı var. Mey biter, sakin kalır, her renk solar, hakik kalır. İlim, insanın cehidini ağzına, hamurunda varsa eşeklik var. Huzurim. Gerçi eğdiği yar için yüz vergi yüz minnetsa, zerrece katı muhabbet etmenin rahmet sana, aşık eğilin ateşi mincana heylersen kebap, döne döne imtihan edin budur ahir sana.
Aklına nakli, gamı, aşkına heyecan, zahir et. Kim veren hepsi bedenden çıkma. Ruhsat sana çareyi büyütun mu, sorgun mu aileden? Ali'den. Dedi, dert, derdi aşk ise mümkün değil, sırfatsan. Bunu bize açıklar mısın? Alim olmak lazım açıklamak için. Geçen haftaki sohbetinizde gece çalışmak caiz mıydı diye bir soru soruldu.
Siz de cuma vakti arasında çalışmaların caiz olduğunu söylediniz. Muhtemelen soruyu soran kardeş, Nemd Suresi'nde seksen altı ayette dolayı bu soruyu yöneltti. Nemd Suresi'nde seksen altı ayette yaradışlar. Yani, size geceyi gününe serdiği diye kararlık bir günlüğünüzü çalışacağız diye aydınlık olarak yaradıyoruz. Bunu görmedik. Doğrusu bunda inanan millet için dersler buraktasın. Öteki ayetin dışında soruyu tekrardan cevaplarsanız, çok bilinlik olurum. Bu noktada evet, gece insanlar için dinlenilecek bir zamandır. Ama insanın onları çalışma ortamında öyle işler olur ki, gece çalışmak zorundadır. En örnek, siz yolculuk yapacağınız zaman gece yolculuk yapmayı tercih ediniz.
Çünkü gece yolculukta Allah arzı dürerdir. Şimdi o zaman Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem adeterek gece yolculuk yapmayı tavsiye ediyor, bu ayeti kelimeye karşı o zaman karşı mı yargı? Bazı meselelere bakarken, bazı şeylere bakarken çıplak ayetin çıplak gözlüğüyle bakmamaya gayret edin. Gecenin dinlenmesi o kimsenin uykuya yakmasıdır. Bir kimse gündüz uyursa onun için gece uyumuş olur. Önemli olan uyumaktır. Bir müddet uyumak şarttır. Mesela devamlı uykusuzluk yoktur İslam'dan. Bu da bunun gibi bir şey. O zaman bir kimse maden ki hadis-i şerifle gece yolculuk yapmak met edildi, gündüz beş saatte gittiğiniz şeyi gece daha kısa zamanda gidersiniz.
Gece yolculuğu bu manada met edilmiş. O zaman ayet-i kerime ile hadis-i şerif tenakuz söz konusu oldu. Çıplak gözle bakarsak. Önce 19 Mayıs, Amritürk'ü, Azman ve Gençlik Spor Bayramımız kutlu olsun. Allah razı olsun. Bu noktada bu millet, bu tip geçmişiyle alakalı yapılmış olan mücadeleleri, akıtılan kanlarını bu vatan duruna, bu memleket duruna ecdadın yapmış olduklarını unutmamalıdır.
Çocuklarımıza, gençlerinize, gelecek olan neslinize vatan sevgisini, vatan için mücadele etmeyin. Vatan için can vermeyin. Vatan için can almayın. Bu noktada insanın memleketi için, vatanı için, insanları için, dini için, imanı için, namusu için her türlü mücadelenin verilebileceğini ve verilmesi gerektiğini gelecek olan nesillerimize anlatmamız lazım.
Gelecek olan nesillerimizi anlatmamız lazım. O yüzden bu tip bayramlar veya bu tip kutlamalar, bu tip etkinlikler insanın, insanların kendi memleketi ve vatanı için mücadele etmiş, isimsiz kahramanların hatırlanması, bir vefa, o kahramanlara bir dua, bir fatiha gönderilmesi en önemli unsur olmalı. Ve gençlerimize ve çocuklarımıza bunu anlatmalıyız. Gençlerimize ve çocuklarımıza bunu anlatmalıyız. Bunları unutturmamalıyız.
Eğer bunlar unutulursa, gençlerimiz o manevi havadan, o manevi vazifeden uzaklaşırlarsa, yarın öbür gün memleketi timin işgal ettiğine bakmazlar. Yarın öbür gün topraklarında timin cirit oynadığına bakmazlar. Evet, bu vatan, bu memleket, bu insanlar bizim hepsinden. Sonuna kadar bizim olmalı, bu mücadeleyi verebilmeliyiz.
Ve memleketin dışarıdan gelecek her türlü kültürel, siyasi, ekonomik, askeri, her türlü saldırıyı ve her türlü işgali ve her türlü bu noktada tecavüzü önlemek için bütün memleketin dimdik ayakta durması lazım. Bu memleketin kendisini kendisi yapan, asli unsurlarını ortadan kaldıracak olan, asli unsurlarını ortadan kaldıracak olan, inanç, kültür, sosyal hayat, siyasi, iktisadi, askeri, her ne var ise saldırı, hepsini teptop yükün bu insanlar göğüslerini siper ederek de durdurmalı ve bunlarla mücadele etmeliyiz.
Nedir bizi biz yapan olmazsa olmazlarımız? Dinimizdir, ahlakımızdır, kültürümüzdür, toprağımızdır, kardeşliğimizdir, dostluğumuzdur. Bu memleketin içerisinde ırkçılık yapmadan, ırkçılık yapmadan şu memleket topraklarında dolaşan herkesin kardeşliği tesis edilmeliyiz ve daha ileriye doğru gitmeliyiz. İnşallah. Böyle bir 19 Mayıs konuşması gibi avrulanmasın. Gerçek görüş ve düşüncemiz bu.
Şimdi gelelim sonlara. 9. yüzyılda Horasan bölgesinde ilahi cezbe ve aşka dayalı çok güçlü bir tasavvur bakımı olarak ortaya çıkan melametiliğin, 15. yüzyılda Osmanlı'da bayramilik içinde evrimleşmiş biçimi melamelekti. Hüsamettin Ankara Bey'in ölümün tarihini yapmıştı, sütçü Beşir Akın, Hamza, Badi gibi. Bu üç melami şeyhi iktidar tarafından idam edildiler. İdam edilen bu üç şeyh ve diğerleri birer kutup idiler. Melami inancına göre kutup hem maddi hem de manevi otelite sahibi olarak Allah tarafından görevrendirilmiş ve Allah bütün sıfatları yolunda tecelli etmiştir. O aynı zamanda sahibi zaman yahi, Mehdi idi. İşte tam bu noktada sözü geçen sufi liderlerin tefsil ettikleri mehdici kimlik, bize tasavvufun velayet teorisiyle sıkı ilişkisi olan kutup inancına götürdü.
Zamanla her tarikat kendi şehrini kutup kabul ettiğinden bütün bu kutupların da kutbu olduğu varsayılarak zamanla bir kutbül aktap terimi çıkıyordu. Bu da yalnız manevi değil, dünyeli oteliteyi dolayısıyla siyasal iktidarı da ele alarak adalete hakim kılacak mehdi kavramıyla özdeşleşti. Bu kavram zamanla bir anlamda zımmen adeta İstanbul Peygamberlik Kurumu'na rakip, hatta biraz da üstünmüş gibi durum, duran velayet teorisi içine yerleşmiştir.
Kutup hakkındaki görüşünüz nedir? Kutbül aktap yani kutuplar kutbu kimdir? Bu mehdi anlayışı, mevnevilik, kaybetilik gibi daha çok şehirli kesimin okumuş, yazmış entelektüel bir tarikatlarında değil de neden kuru zülhte dayanan cehennem korkusu ve cennet umuduyla nafile ibadete yalanan bir tasavvuf anlayışına tepki olarak ortaya çıkan ileri bir vahdi vücut tarikatı olan bayramilik dolayısıyla melamilik de görülmüştür.
Alıntılar, ağa yaşar, ocak Osmanlı sülfiliğine bakış, Hüseyin Hasır, üçüncü Müslüman bir gel. Hüseyin Nasır, İran'da. Evet. Şimdi önce bu meselenin içinden çıkabilmemiz için bana bir kalemle döndürür misiniz? Kardeşler inşallah dikkatli dinlerlersem benim de dikkatimi toplamış olurlar. Bu noktada dikkatli dinleyerekten benim de dikkatimi toplarmasına inşallah Allah'ın izniyle yardımcı olsunlar. bir, melamilik ve melamet, iki, kutup ve kutbul aktar, üç, mehdi. Bunları in, in, önce isim isim konu konu ayırt ederiz.
Melamilik, bir tarikat değil, melamilik, mevlevli sufi düşünce, tasavvuf düşüncesi de değil. Efendiler, yani tasavvuf erbabının gerçek er. Hepsi de direkt melamidir. Batı'l-Karab-ı Geylana Hazretleri melamidir. Melami demek, melamete er. Bunları böyle çok teknik konuşarak da sizin tekniğin içerisinde boğmayın. Anlayışı söyleyin.
Melami düşüncesi, insanın kendi nefsini, bakın melamilikle vahdeli vücut ayrı nokta değildir. Bunu da alalım, vahdeli vücut. O kimsenin, bir yaşarken, dini yaşantısını her türlü gösterişten, her türlü şatafattan, her türlü şatahattan, her türlü dışa yönelik, dışa yönelik bir şeyden geri durmaktır. Hadis-i şerif, ben kendi anladığım melamiyle anlatıyorum.
Buna örnek hadis-i şerif, elinizin verdiğinden sol elinizin haberi olmamasıdır. Buna örnek, sahabenin içerisindeki hareket, Hazreti Ali Efendimiz'in oğlu, Hazreti Hasan Efendimiz'in toplumun içerisinde cimri görünmesi. Bir sonraki sırtındaki nasır izlerini, etrafında hizmet edenlere sorduklarında, her gece sırtında küfeyle, yoksullara mal dağıtırdı.
O her gece, kimsesizlerin kimsesisi olur, sabahlara kadar açları doyulur, dulları yiyecek, içecek götürür, yetimlere bakardığı, diyen hizmetçinin sözüdür. Yani, Hazreti Hasan Efendimiz'in halidir. Bir tane sonra, Medine'nin bütün dulları ve yetimleri oturup, hep beraber toplu bir şekilde ağlayıp, yas edip, velini nimetimiz öldü dedikleri kimseler.
O zaman, melamete erme, insanın kendisini hiçlik noktasına atmadır ki, bu tasavvufta veya tarikatta o kimsenin ulaşacağı zirve noktadır. O yüzden, bütün veliler bu manada, mürşid-i kabiler, velilerin mürşid-i kabil olanları, melamette yaşarlar. Onlar, kendilerinden sudur eden iyiliğin hiçbirisini kendisinden görmezler, bu iyilik Allah'ın derler.
Ve kendilerini bu noktada, kesinlikle ve kesinlikle iyilik yapma noktasında kendi nefislerini görmezler. Melametten anladığımız, melametten anladığımız, insanların hayırlarını gizlemesi, şerlerini ortaya çıkartmasıdır. Herkes onu iyi görürken, o kendi nefsiyle barışıktır. O eğer ki, nefsinin bir eksikliği ve noksanlığı var ise, insanlardan bunu saklamaz, insanların önünde o nefsinin eksikliğini her zamanki normal, doğal haliyle icra eder ve insanlar onu, o eksik noktadan görerekten onu yerler, dedikodusunu yaparlar.
Bu nefis için en zor şeydir. Oysa nefis, insanın hayrını öne çıkarıp, şerri saklamaya götürür. Melamet düşüncesi ise, insanın hayrını öne koyup, hayrını gizleyip, şerrini ortaya koymasıdır. O zaman, bu manada, melametin çıkış noktası, melametliğin çıkış noktası, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine dayanır. Ve her veli, kendisine bunu distor edilmiştir. Hangi veliler, bunun da ortasını bulalım. Yüze Potamya velileri, Yüze Potamya'daki tasavvuf anlayışıyla, yani Şam bölgesinden aşağı olan, Şam'dan aşağıda kalan coğrafyadaki tasavvuf anlayışıyla, Şam'dan yukarı doğru giden tasavvuf anlayışı aynı değildir. Şam'dan aşağı doğru olan, giden tasavvuf anlayışı, az önceki bahsedildiği gibi zürtte, yani zürt ehli olmak, insanın Allah'ın kendisine helal ettiği şeylerden dahi geri durmasıdır.
Zahirliktir yani. O kimse, abidlik değil bakın, zahirliktir. O kimse işte yemesini oldukça kısa, o kimse konuşmasını oldukça kısa, o kimse normalde hayatın oldukça kısıtlı bir dairede geçirir. Bu zahirliktir, zürt ehlilidir. Ama yukarı ve Topamya'nın sufi anlayışı, aşka dayalıdır. Zürtte dayalı değildir. Abid diye, çok ibadet, tehliliğe dayalı değildir. Diyeceksiniz ki, aşka dayalı olan kimse zahid değil midir? Evet. Abid değil midir? Evet. Ama zaman zaman bu anlayış, değişik bu anlayışı kavrayamayan insanların eline geçtiğinde, melametliği, zühtü ve abidliği terk etmiş olarak görürüz. Hele günümüz melamilerin içerisinde bu yaygındır.
Nasıl yaygındır? Bir müddet sonra ibadeti bırakırlar. Bir kimse eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü en Muhammeden abduhu ve resuluhu der, iman eder. O iman sahibidir. O kimse iman ettiği Allah'a ibadet etmeye başlar, o abid olur. O kimse Allah'ın haramlarını uygulamaya başlar, bunları terk eder, o kimse zahid olur. Züht tehdit olsun.
O kimse Allah'ı sever, iman, ibadet, uzak kaçma züht, aşıklık, gerçek sufilerin üzerinde tecelli etmesi gereken hallerdir. Bunda iman etmek, abid olmak, zahid olmak kesbidir. Çalışarak da neredeydir? İlahi iman eder. İlahi cünzi iradesiyle imadet eden abid olur. O kimse haramları terk eder, haramlardan uzak durur, şüphelilerden kaçar, zahid olur, züht tehdit olur. Çıklık ise, çıklık yolu açıktır, aşık olamaz. Neden?
O rehbi bir düşünce, o kimseyin lütfudur, ikramıdır. Kime lütfetti ise Allah lütf etmiştir. Herkes açık mıdır? Herkes açıktır. Hatır mıyız? Evet. Açıklığı tavsiye eder miyiz? Evet. Bunun üzerinde hem iman, hem züht ehli, aşk ehlili üzerinde tecelli etmesi gereken. Ama melamilik, bunun dördünün de üzerinde toplandığı bir şeydir ve bunun zirve noktasıdır.
Bakın bunun zirvesidir. Melami sevdiğinden dolayı ibadet eder, sevdiğinden dolayı şüphelilerden kaçar, sevdiğinden dolayı imanını temale ertirir. Benim anladığım melametliği anlatıyorum ve bu bütün melamet ehli olan velilerin, tekrar söylüyorum, velilerin mürşid-i kamilerinin üzerinde de tecelli eder. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin de üzerinde bunlar görülmüştür. Şimdi devam ediyoruz. Zaman zaman siyasi organizasyonla ters düşmüştür. Neden siyasi organizasyonlarla ters düşmüştür? Her siyasi organizasyon kendi elinin altındaki inananları kendi istediği gibi çekip çevirmeye çalışır. Kendi istediği gibi çekip çeviremezse onu lav etmeye, onu dağıtmaya, onu bu noktada kötülemeye, onu bu noktada aşağı indirmeye çalışır.
Çünkü o siyasi organizasyon kendisinin istediği kadar iman edilip kendisinin istediği gibi olmasını ister. Gerçek sufiler ise birer bu manada tabirimi caiz görün, bu tip sistemlerin anarsitidir. Bu tip sistemlerin aşısında duran yegane tek güçtür. Çünkü zorba sistemler, zorba siyasi anlayış, Kur'an ve sünnetten ilhamını almayan siyasi anlayış, Kur'an ve sünnetten kendisini bu noktada noktalamayan bir siyasi duruş, o kimsenin veya o şahsın veya o teşkilatın üzerine olanca gücüyle gider.
Çünkü onu kendisine düşman bilir. Niçin düşman bilir? Çünkü onun istediği gibi bir inanç, onun istediği gibi bir inancı yaşamayı ister. Dünya üzerindeki gerçek sufilerin ve gerçek mürşid-i kamillerin ve gerçek inananların en büyük problemi de budur. Bu, har-i har-i güzün efendilerimizden sonra İslam'ın içerisindeki en büyük handikaplardan, en büyük problemlerden birisidir. O yüzden nice imamlar asılmış, nice imamlar hapsedilmiş, nice imamlar çile çekmiştir. İmam-ı Azam'ın katledilmesini unutmayın. İmam-ı Azam katledildikten sonra onun yerine geçirmeye çalışırlar İmam Muhammed'i. İmam Muhammed, İmam-ı Azam'ın yolunu seçer. Asla bu noktada Diyanet İşleri Başkanlığı'nı kabul etmez ama aksine İmam-ı Azam'ın talebesi olan İmam Hüsvü kabul eder.
Örneğin, bu bir farklı anlayış ve duruş biçimidir. İmam-ı Hanbeli Hazretleri'ni katletmek ve asmak için zamanın padişahı onu aldırır. Yolda giderken o padişah düşürülür, katledilir. İmam-ı Hanbeli Hazretleri'ni de böyle kurtulur. Bunun gibi, zamanın zalim siyaset ve askeriyeyi elinde tutan güçler, karşılarında gerçek bir inanan insanı görmek istemezler. Bugün de aynıdır bu. Melametlerle veya melamet noktasına gelen veliler zaman zaman siyasi anlayış çatışmıştır. Çatışmıştır. Bu çatışmadan, bu çatışır noktadan tabi muhakkak ki sufiler canlarıyla bunu ödemişlerdir. Mallarıyla bunu ödemişlerdir.
Sürülmüşlerdir. Sürülmüşlerdir. Ve canlarıyla, mallarıyla, aileleriyle bunun diyetini ödemişlerdir. Sadece kendileri değil. Bu değişik siyasi, aynı siyasi düşüncenin veya aynı sisteminin içerisinde gelen insanlar, imanla müşerref olmuşlar, İslamla müşerref olmuşlar, aşıklıkla müşerref olmuşlar. Öyle müşerref olduklarında da Hazreti Meryana gibi zatlar, insanları akıtmışlar.
Bu da Allah'ın takdiri. Şimdi, ikinci mesele kutupluk meselesi. Kutupluk veya kutup anlayışı, sonradan dinin içerisine girmiş bir şey değildir. İmam-ı Hanbelin Hazretlerinin ve İmam-ı Tirmizi'nin naklettiği hadisler vardır. Naklettiği hadislerde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretler der ki, işte eskidirde, evdamlar kırk kişidirler. Bir hadislerde der ki, bunların otuzu erkektir, bunlar İbrahim gönüllüdür der. Hazreti Ali Efendimiz'in naklinde de, bunlar, Hazreti Ali Efendimiz'in naklettiği hadislerde, bunlar kırk kişidirler, içinden bir tanesi kutuptur der. Başka bir hadislerde yine bunların içerisinden bir tanesi kutuptur, bunlar yedi kişidir kutuplar derler.
O zaman bu hadis-i şerifleri hem İmam-ı Hanbel'de hem İmam-ı Tirmizi'de hem Beyhaki'de vardır bu hadis-i şerifler. Muhare'de yoktur, Müslim'de yoktur. Açık açık söylüyorum. Müslim'de ararsanız bulamazsınız. Siz İmam-ı Hanbel'in hem sünneninde hem Müsned'inde. Tirmizi'nin de hem sünneninde bulursunuz, bunu Tirmizi'nin sünneninde bulursunuz. Onun bir tane daha test kitabı var, hem onu da bulursunuz. Beyhaki'nin de sünneninde bulursunuz. Bu yerde hadis arama motorlarından ararsanız biraz zor bulabilirsiniz. Bu hadis-i şeriflerden de var mesela bu ebdalla alakalı, en son kütüb-i sindede İbrahim Canan Hoca'nın kütüb-i sindesinde ebdallarla alakalı hadis-i şerifleri bulabilirsiniz.
Kütüb-i sindedeye girin, kütüb-i sindedeye açın, evlerinizde varsa, kütüb-i sindede ebdal mahzini açın, ebdal mahzinde bunu bulabilirsiniz. Size direkt kitap ve kaynak veriyorum. Bu söylediğim şeyleri direkt bak, kitap ve kaynak bildiriyorum. O zaman kütüb meselesi, İslam ve sünnete yani İslam dinine sonradan girmiş bir düşünce değildir. Bazıları bunu sonradan Harabi Muğun düşünceye katılıyorlar. Onlara cevap olsun. Kitap okusunlar biraz. Mürekkep yarasınlar biraz. Gecelerini televizyon başlarında geçirmesinler. Orada oyunda oynaşla geçirmesinler. Kitap okuyarakten baksınlar. Kitaptan okusunlar. Evet o zaman demek ki kütüb meselesi yeni bir şey değil.
Hazreti Peygamber Sabrullah Aleyhi Vesselam Hazretleri'nin kütübderek hadis-i şerifleri var. Hazreti Aleyhi Efendimiz'e nakdetti hadis-i şerif var. Bu noktada hem Tirmizi'de hem İmam-ı Hanber'de hem Beyhakî'de meşhur olanlarız biliyorum. Başka kitaplarda da vardır. Bunlardan bunu bakabilirsiniz. O zaman bu kututların başında bir kutbul haktab vardır. Kutbul haktab hem Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretleri'nin Hüseyin Efendimiz'in hem de Hasan Efendimiz'in soyundan gelir. Muhakkak yani ya birisinden ya birisinden gelir. Yani bu manada Ehl-i Bey'ten gelir. Gaman'ın kutbul haktabı ve o kimse aynı zamanda da velayet nuruyla nurlar. Şimdi kutupların veya velilerin velayet nuru vardır.
Ama kutbul haktab da aynı zamanda nübüvvet. Yani Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretleri'nin peygamberlik değil. Kendi soyunun nuru da vardır. Yani seyyin veya şeriftir. Zamanın kutbu. Zamanın kutbunun Hadis-i Şerif'te Hazreti Ali Efendimiz'in nakledi Hadis-i Şerif'te de bu böyledir. Sağında vardır, sonunda vardır. Onlara üçler denir üçüne. Birer sağına, birer sonuna da onlara beşler denir. Birer sağına, birer sonuna da Mürşid-i Kavmi'dir bunlar. Bunlar ne oldu? Yediler oldu. Kırk'ın kırkısı da Mürşid-i Kavmi'dir. Ehli tasavvuf, müritler kaybı olmasın, nazarları başka bir yere geçip de başka bir yere bakaraktan yetişmeleri yolda kalmasın, istikametleri düzgün olsun diye derler ki, sen üstadını kutup bil.
Ve her kendi üstadını kutup bilir. Kendi üstadını kutup bilmesi yanlış mı? Hayır. Sonunda Bediüzzaman Said-i Nursal Defteri'de tarikat 17, mektubu adın 29. mektubu 9. kısım 8. terbiğinde bir kimsenin şeyhi var hisseder. Şeyhinin şeyhinin şeyhinden asla ümidini kesmez, ümidini kesmezse de o kimse sındıkaya düşmezler.
Burada tasavvufta önemli olan şey, o kimsenin şeyhinin olmasıdır. Eğer o kimsenin, o başka bir öğreticinin şeyhi var ise ve şeyhinin zamanında öğreticilik yaptı ise ve şeyhinin zamanında manevi öğreticilik noktasında bir yol yürüdüyse, o kimsenin peşine gidilir. Ve bu delillendiyse öğreticilik, yani müridanın rüyalarıyla, insanların gördüğü halleriyle, bu delillendiyse ondan şeyh şüphe edilmez, ona kutup gözüyle bakılır, yürüdür.
O zaman zamanın her gün nasıl yüz senede bir müceddit gelir, dinin yenilenmesine vesile olur ama her daim ayakta duran kutup vardır. Ve o kutup vefat eder de yerine birisi atanmazsa, hadis-i şerifle de sabittir, artık bozulma başlar. Manevi direk, ayet-i kerime vardır, Allah'ın yeryüzünde direkleri vardır, manevi diye, o ayet-i kerime de o yeryüzündeki manevi direkleri söyler, dağların direkleri söyler ki, bunlar da nedir?
O kırk tane mürşidi kamildir. Şimdi geldik, Mehdi ile alakalı mesele, velamir-i kutup, hatta bu söyledik, yok. Ne Mehdi? Mehdi, bir kimsenin veya insanların hidayetine sebep olan kimsedir, kelime varmaz. Mürşid-i Kamil, kendi dairesinde mehdidir. Dini tebliğ eder, dini hayatın yaşanması ve yaşatılması için mücadel eder, bu manada mehdidir. Bu manada. İnsanların hidayetine sebep olan, insanların hidayetine vesile olan kimsen, mehdine vazifesini yapar, mehdidir. Her dönemde mehdisi vardır. İsim olarak, kelime olarak zikredecek olursak, bunlar mehdiyete hizmet etmişlerdir.
Dün Bediüzzaman Sayın Nursal Hazretleri, bir kimse onu görebilir. Bugün x kimseyi görebilir, kendi üstadını görebilir, kendi şeyhini görebilir, kendi cemaat imamını görebilir. Suriye'de başka bir kimseyi, Irak'ta başka bir kimseyi, şurada şunu, şurada bunu görebilir. O mehdi olarak gördüğü kimse, hadis-i şeriflerde, hadis-i şeriflerde beyan edilen, ahir zamanını zuhur edecek olan, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin söylediği büyük mehdi değildir.
Bütün mürşid-i kâbirleri, bütün velileri biz mehdi nazarıyla görebilir miyiz? Evet, kendi zamanlarının mehdilerdir. Hz. Mevla Hacerat-ı Rum Hazretleri, kendi zamanının mehdisidir. Hacı Bayram Veli Hazretleri, kendi zamanının mehdisidir. Eşref olur, Rumi, kendi zamanının mehdisidir. İsmail Hakkı Bursemi, kendi zamanının mehdisi ve müceddedidir. Emir Sultan Hazretleri, kendi zamanının mehdisidir. Üftada Hazretleri, kendi zamanının ve çevresinin mehdisidir. Delilebilir miyiz? Bugün ki, bugün de kendi zamanının ve kendi etrafının mehdisi olanlar var mıdır? Her kevap olabilir. Bir kimse onu öyle görebilir. O şahıs, kendi kendisini böylece tanımlayabilir. Nedim diyebilir.
Ama kendisini o var edilen, o söylenen, itibaren bütün peygamberlerin ayrı zaman mehdisi olarak idelenlendi. Mehdi sınavına ve konumuna kendisini koyuyorsa, o zaman durulur bakılır. Onun sıfatları, onun bu noktadaki durduğu nokta, onun bu noktadaki tecelliyatı farklı. Annesinin ismi annemin isminden olacak diyor. İsmi benim isminden olacak diyor. Yalnız nüfus kağıdından sonradan gidip de mahkemeye verip değiştiriler, yeten değil. Babasının adı benim babamın isminden olur diyor. Babası da babasının adından olacak. Mehdi diyene bakıyoruz, o ismi tutmadı. Mehdi diyene bakıyoruz, kendi ismine gitmiş, ondan sonra mahkemeden değiştirmiş. Mehdi diyene bakıyoruz, anasının ismi de tutmadı.
Mehdi diyene bakıyoruz, babasının ismi de tutmadı. Kardeş, kendini ayrı zaman mehdisi gördü. Ama bunun altını çizerekten söylüyorlar. Abdülkadir Geylan Hazretleri kendisinin mehdiliğini ilan etmemiş. Ahmet Evdevi, İbrahim Nusik, Şeyh Hulesen, Şah Veli, Şah Nakşibenda Hazretleri, Mevlana Hazretleri, Hacı Bayram Veli, Hacı Bektaş Veli. Bunların hiçbirisi de mehdiliğini ilan etmemişler. Üftada Hazretleri, sonuncu baba, mehdiliğini ilan etmemiş. Buna nice isimler koyabiliriz, mehdiliğini ilan etmeyen insanlar. Gerçek melamete eren kimse, kendisinin bir şey olduğunu ilan etmez. Melamete eren gerçek mürşid-i kamiller, kendilerine bir şey verildiğini ilan etmezler.
Onlar derler ki, sana hakkıyla kulluk edemedik, ya Mabud diye bir peygamberin izinden gidiyoruz, o öyle değilse biz hiçbir şey izlerler. Kutuplar ve kendilerin ki, ben kutubum demezler. Ben kutubum diyen, yani bu ağır olacak çünkü kendisine kutubum diyenler var, yalancıdır denilebilir. Senin kutuplunu başkası görsek. Deyecek ki, ben rüyamda gördüm, Hazret-i Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem adretleri bana dedi ki, filanca kimse zamanın kutbudur. Zamanın kutbudur. Sadece kutuptur demesi yeter. Neden? Kutuptur. Bulunduğu bölgenin kutludur. Her mahallenin kutlu vardır. Her şehrin kutlu vardır. Her bölgenin kutlu vardır. Bu manevidir, bundan uzun meseledir.
Ama bu manevi halinden haber olmayanların bundan haberleri yoktur. Şimdi sıra geldi neye? Vahded-i Vücud aldı. Vahded-i Vücud, Muhyiddin Araba Hazretleri'nin, Muhyiddin Araba Hazretleri'nin doktrin haline getirdiği, İslam düşüncesinin içerisinde var olan ve İslam hayatının içerisinde var olan bir anlayışı, doktrin olarak ortaya çıkaran kimsedir.
Olmayan bir şey ortaya çıkaran değildir. Hadis-i Şerif teşekkür, Allah'a teşekkür. Kula teşekkür, Allah'a teşekkür. Yaptığı iyiliğe karşı nankörlük beslemek, Allah'a nankörlük beslemek. İşte bu gibi Hadis-i Şerifler, bu gibi Hadis-i Şerifler, Vahded-i Vücud türesinin temelleridir. Bu da önceden vardır. O yüzden, kutup hakkındaki görüşümüz, kutbu laktab hakkındaki görüşümüz budur. Ama, Mehdi anlayışı, son noktada. Bir şey yapmaktan aciz, bir şeyi yapabilirdikten aciz, bir noktayı görmekten aciz olan insanların, problemlerini çözmekten, toplumun problemlerini çözmekten, yaşadıkları hayatın problemlerini, İslami noktada çözmekten uzak olan temel anlayışın, o problemleri, gelecekte ki o büyük şahıs halledecek, bu problemi o çözecek deyip, problemleri ötelemekten başka bir şey değildir.
O yüzden, Mehdi anlayışını kabul ederiz, Mehdi anlayışının arkasına sığınarak da, sığınarak da, problemlerin üzerine gitmemeyi kabul etmeyiz. Mehdi ve Mehdiyet anlayışımız vardır, inanırız, o gerçek Mehdi'nin, o darbolusu, söz konusu olan, söz konusu olan, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin, vaat ettiği, söylediği, haber verdiği, İncil'de, Tevrat'ta haber verirler, geleceğine inanırız.
O zaman Cenab-ı Hak onu gönderir, zuhur eder, bunu yaştırmayız, bakmayız, yarın çıkacakmış gibi, biz ona zemin hazırlamaya, bu noktada Kur'an ve sünnet dairesinde koşturmaya devam ederiz. O çıktığında halledecek deyip de, evlerimizde oturup, öyle televizyon izleyelim, vay canımızı hoş edelim, böyle bir derdimiz yok. El Fatiha, nasıl?

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi