mustafaozbag.org

184. Mustafa Özbağ Efendi Dergah Sohbetleri

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Dergâh Sohbetleri · 31 Ocak 2012 · 1:51:25

Bir tevhede hadislere ilave yapıyor. Bu tevhede sahibi ajan dedim. Daha sonra insanlara bu tevheyi seyretmemesini istedim. O kibe yapmıyor. Hakkınızı helal ettim. Yani hadislere ilave ediyor. Tesbiklerin doğruluysa tevhede yapıyor. Ruhla can aynı mıdır? Değildir. Eğer ruhla can aynı olmuş olsaydı, Cenab-ı Hak, ana rahmine yükler yüklemez, ruhu da yükledir derdi. Ana rahminde çocuğa, Cenab-ı Hak, 40 gün olunca, pardon 4 aylık olunca, 120 günlük olunca ruh üflendiğini beyan eden hadis var.
O yüzden ruhla canı aynı noktada değerlendiremeyiz. Ayırmakta fayda var. Eğer bazı dilemalar ayırmamışlar, ama ehli tasavuk hemen hemen hepsi de ayırmış. Ben de o ayıranlardan yanayım. İşlev açısından diyebiliriz ki hepsi de ruh. O ayrı bir meseledir. Ama velakin tecelliyat açısından farklı. Dervişlik nedir? Adabları nelerdir demiş. Dervişlik, Allah'ı sevmek, Resulunu sevmek, Allah'a itaat etmek, Habibine itaat etmek. Bu noktada edep ve adaba uygun davranmaktır. Dervişlik, insanlar ehli tasavuk genelde bu noktada değerlendirmezler, değerlendirmemişler. Dervişlik, Allah'a itaat, Resuluna itaat, Allah ve Resulunu sevmek.
Yani itaatten sonra sevmeyi koydum. Yani bazıları sevdiğini söyleyip itaat etmiyorlar. Bakın bazıları sevdiğini söyleyip itaat etmiyorlar. Bir kimse birinci derecede itaatten sorumludur. Çünkü itaat ederse, bütün üstüne seversen nur ala nur olur. Ama bir kimse birinci derecede itaat etmek zorunda. Allah'ın sınırı var ne? Haramlar. Allah'ın sınırı var ne? İbadetler.
Ey Habibim de ki eğer beni, eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun. Yani kime? Resulullah'a. O zaman dervişliği katabı reze edeceksek, bir yere oturtturacaksak, Allah ve Resuluna itaat, Allah ve Resulunu sevmek, Kur'an ve sünnetin ahlakıyla ahlaklanmaktır. Bunu genişletmek mümkündür. Çoğaltmak mümkündür. İnsanlar, tasavvuflar, hulemalar bunları çoğaltmışlar. Tafsilatına inmişler.
Şimdi tafsilatlar zaten terslerin arasında tafsilatları anlatılıyor. Ama aklımıza koyacağınız birinci tersedeki şey bu. İtaat, sevmek ve ahlaklanmak. Tekrar söylememiz gerek yok herhalde. Öyle değil mi? Allah bize onlardan üretiyor. Sabır mı daha faziletlidir? Şükür. Yani normalde bu noktada bazı yerlerde insanın sabrı gerektiren yer vardır. Orada o bir şeyin sabrı faziletlidir.
Başka bir yerde şükrü gerektirir. Orada da şükür faziletlidir. Yani o yüzden, o yüzden sabrı faziletlidir. İkisinin arasında normalde belli yerlerde tercih yapmak zorlanabilir. Ama muhakkak ki insan bütün her şeyde hamd etmeli. Şükretmektense hamd etmeyi tercih eder. Bana deseydiniz ki sabır mı, şükür mü, hamd mı? Hangisini tercih ederdiniz?
Hamd etmek, sabrı da şükrü de içine alır. Ama şükürle sabır birbirlerini ikilerini almazlar. Ama hamd hem sabrı içine alır, hem de şükrü içine alır. O yüzden elhamdülillahi rabbil alemin. O alemlerin Rabbine hamd eder. Bütün hepsinin üstünde gelir. Ve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, darlıkta, zorlukta, sıkıntıda, bollukta, feraha kavuşmada hep Allah'a hamd etmiştir.
Allah'a hamd edenlerden olmaya çalışır. Niyetin bela kasıtındaki fazileti nedir? Beladan buradaki kasıt, musibetse farklı bir şeydir. Ama beladan kasıt, imtihansa bu farklı bir şeydir. Bela imtihan demektir. O zaman zaten mümin devamlı imtihanın içinde. Zikir namazdan daha mı üstün geliyor? Zikir namazdan daha faziletlidir. İmam-ı Gazala hazretleri, Allah'ı zikretmek en büyük iştir, ayet-i kerimesini tefsir ederken, ihyasında ve zikir bağrında, ihyanın zikir bağrında Allah'ı zikretmenin namazdan da faziletli olduğunu söyleyen, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri cihattan dahi faziletli gördüğüne göre, o zaman zikrullah namazdan da faziletlidir.
İmsak vakti girince sabah namazı kılınabilir mi yoksa ezanı mı beklemeliyiz? İmsak vakti sabah namazının kılınabileceği ilk vaktidir. Cebrail namazların vakitlerini öğretmek için Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem adetlerine, bir gün sabah namazının ilk vaktinde yani imsanın girişinde, ertesi günde sabah namazının son vaktinde, yani şeyde kıldınmıştır, güneş doğmaya az kal, tam böyle param olan vakit, kerahat vaktine yakın, sabah kerahat vaktine yakın kıldınmıştır.
O yüzden imsak vaktinin başlangıcında, beş çare geçer mi şimdi kaç? Kaç kişi? Beşi yirmi geçer. Beşi yirmi bir geçer, yirmi iki geçer sabah namazı kılınır. Bebeklik, selamun aleyküm, aleyküm selam. Bebeklikten beri dişlerim sarı renkli, sağlık yönünden ağrı ve sızı çekmiyorum ama görünüş açısından sıkıntı çekiyorum. Sadece gülecek kadar, yani on altı dişimi kestirip kapıma yaptırsam olur mu? Yani bu noktada eğer sağlık söz konusu değil ise, sağlık söz konusu değil ise, bir rahatsızlığınız yoksa bunu çok uygun görmeyiz. Fıtrata, fıtrati olarak temizletmeniz mümkün ise temizletin, temizletmeniz mümkün değil ise öyle kalsın. Sağlık, dişleriniz sağlıklı ise insanın kendi dişi gibi, Cenab-ı Hakk'ın verdiği fıtraten verdiği şey gibi olmaz.
Normalde bir kimsenin yüzünde yara olur, burnunda yara olur, bu tip hızlı, estetik müdahale edilmesi gerekir. Bunlar fıtrati bozmak değildir, normaldir. Veya dişleriniz fıtrata uygun değildir, birisi fazla uzamıştır, birisi az uzamıştır, değişik böyle fıtrata uygun olmayan bir şekli şemali vardır, o zaman onları fıtrata uygun getirmekte bir masum, bir sıkıntı yoktur. Ama dişleriniz sırf fıtri olarak, kirlilikten de değil, fıtri olarak sarı olduysa, onu bozmamakta fayda var. Sevgililer günü ve bunun gibi günleri kutlamak dininize caiz var. Bunlar normaldir, sormanıza gerek yok. Bu tip meselelere caiz veya caiz değil demek noktasında değiliz. Yani bir kimse herhangi bir günün sevgili günü kutlamış.
Normalde ha bu bir ahlak, azaz, erkan, bu bir gelenek, görenek, kültür olarak dışarıdan alındıysa, bu uygun değil. Hadis-i şerifi hep böyle bu tip şeylerde hadis-i şerif aklıma gelir. Yani Peygamber sallallahu fevayette okumuştur. Sizler diyor, sizler, Yahudi ve Yahudi diyenlere adım adım uymadıkça, her hareketinizi uydurmadıkça, kıyamet kopmaz diyor.
Bu ne demektir? İslam ümmeti her haliyle, her haliyle, ne yazık ki gayrimüslimlerin ör adet ahlak analelerine uyuyor. Uyuyacak da. Yani şimdi düğünlerimiz, nişanlarımız, kıyafetlerimiz, hal ve hareketlerimiz, davranışlarımız, işte mübarek günlerimiz, kutsal günlerimiz hep değişti. Değişti. Yani şu anda Türkiye'deki insanların büyük bir çoğunun bunlar daha kötüydü. Şimdi ben ümit var olmaya başladım. Yavaş yavaş değişiyor, değişiyor artık. Bizim başı geliyordu bundan beş yıl önce, on yıl önce. İnsanların aklına hiçbir şey gelmiyordu. Hiçbir şey gelmiyordu. Bunlar değişiyor. İnşallah ümit ediyorum, diriliş, bu uyanış devam etsin.
Bu çekirdek patlasın, meşru neva bulsun, meyve versin, ağaç olsun, sarsın, sarmalasın her tarafı. İnşallah mücadele edeceğiz, çalışacağız, koşturacağız, gideceğiz. Hem Kur'an'ı anlamakta, sünnet-i Resulullah'ı anlamakta ve yaşamakta ileri adımlar atacağız. Adet, gelenek, görneklerimizde sahip olacağız. Yani herkes sevgililer birbirine iş alırken biz almamayı, biz hatta kutlamamayı, biz hatta bu tip kutlayan insanları tatlı bir şekilde, irşad ederek de bunların bir Hristiyan geleneği olduğunu, bizim her gün sevgililerle yaşamamız gerektiğini, insan seviyorsa sevgilisinin yılda bir gün mü hatırlar?
Bu nasıl sevmektir ki yılda bir gün hatırlanacak? Bu nasıl sevmektir ki sevenin sevgilisi gönlünden, aklından çıkar mı ki? Seven sevgilisinden uzakta mı ki hatırlasın? Yani sevmek deyince onun içini doldurmamız lazım, altını doldurmamız lazım. Ama insanların bir manada sevgi ve sevginin tecelliyatına bakarlarsa, evet onlar yılda bir gün hatırlayacaklar.
Onlar çünkü hakiki manada sevgiyi, hakiki manada sevgiyi tatmamışlar. Hakiki manada sevgiyi anlamamışlar. Hakiki manada sevginin tecelliyeti onlarda tecelli etmemiş. Batı felsefesi, Batı düşüncesi, gördüğü şeyi sever, dokulduğu şeyi sever, baktığı şeyi sever, eylediği şeyi sever. Batı felsefesi cebindeyse sever. Batı felsefesinin sevgisi budur. Yani materialisttir. Ama doğunun ve doğunun kültürünün içerisinde en önemli ağırlığa sahip olan İslam'ın sevgisi, müminlerin sevgisi ve bu noktadaki felsefe sahibi değildir. Biz görmediğimizi severiz. Biz dokunmadığımıza, ellemediğimizi severiz. Biz cebimizde olmayanı severiz.
Batı felsefesinde sevgini boynuna kole yapar. Batı felsefesi sevgini kutunun içerisine koyar, cebine koyar. Bir tarafına asar, evini bir tarafına koyar. Ama İslam, sevgi felsefesi öyle değildir. Düşünebiliyor musunuz? Binlerce yıl, yüzlerce yıl, yüzlerce yıl bunun edebiyatı yapılmış. Leyla'yı tarif edecek hiçbir kimse yoktur. Hiç kimse Leyla'ya dokunmamıştır. Hiç kimse Leyla'nın eline dokunmamıştır. Hiç kimse Leyla'nın gözüne bakmamıştır. Hiç kimse Leyla'nın dudağına yapıştırmamıştır. Değdirmemiştir. Hiç kimsenin eli, hiçbir zaman Leyla'nın eline değmemiştir. Ama o kadar Mecnun'u vardır ki. O kadar Mecnun'u vardır ki. Ama hiç birisi de Leyla'yı görmemiştir.
Hiç kimse Kerem'i görmemiştir. Kerem'in resmedilmiş birşeysi yoktur. Asmının resmedilmiş birşeysi yoktur. Şirinin resmi yoktur. Şirin resmi yoktur. Bizim topraklarımızda yaşadığı rivayet edilir. Ama gidin İran'ın da şirini vardır. Azerbaycan'ın da şirini vardır. Tacikistan'ın da Özbekistan'ın da şirini vardır. Gidin Afganistan'ın da şirini vardır. Gidin her tarafın Meylası vardır. Ve her tarafın da Mecnun'u vardır. Ama hiç birisi de o Leyla'yı resmetmemiştir. İslam sevgisi, İslami noktada, dini noktada duran sevgi, Batılıların anladığı anlamda sevgi değildir. O yüzden Batılılar bizim sevdamızı anlama noktasında da değillerdir.
Anlayamazlar. Boyları yetmez. Kalpleri yetmez. Yürekleri yetmez. Kültürleri yetmez. Algılamaları yetmez. Onlar sevdaları yüzünden aç kalmazlar, susuz kalmazlar. Sevdaları yüzünden çöllere düşmezler, dağlara çıkmazlar. Dağları dermezler onlar. Onlar sevdaları yüzünden sevgilisini hayal edip sevgilisinin hayalinin peşine düşmez. Onlarda Kaf Dağı düşüncesi yoktur. Bizde Kaf Dağı vardır ki herkese sevgilisi Kaf Dağı'dadır. O yüzden onların böyle bir sevgililer günü, anneler günü, babalar günü, yok işte kardeşler günü, şu günü, bugünü yapmaları gayet normaldir. Normaldir. Onların çünkü akıllarına gelmez, hatıralarına gelmez. Onlar hatırlamak için böyle bir şey düzenlerler, dizayn ederler.
Ama bizim sevgilimiz bizim yüreğimizden dışarıda değildir. Bizim sevdiğimiz hücrelerimizin dışında değildir. Biz sevdiğimizle yeriz, sevdiğimizle içeriz. Sevdiğimizle yürürüz. Sevdiğimizle yürürüz. Biz Kaf kuyuya düşer. Sevdiğimiz için Yusuf oluruz. Kah ateşlerde yanar. İbrahim kokarız. Kah denizlere dalar. Denizde bir balık yutar. Yunus oluruz. Kah mağaranın içinde sevdiğimizden dertlenir. Eyüp oluruz. Bunları yaşarken de asla ve asla yüzümüzü ekşitmeyiz. Yüzümüzde acı, sancı, sıkıntı numunesi göremezsiniz. Ondan lezzet alırız, tat alırız. Ve batılı felsefeciler buna bakar, sizler muzaşistiniz der.
Onlar bizim sevdamızı anlayamazlar. Veya batı felsefesiyle, batı düşüncesiyle bakanlar bizim sevdamızı anlayamazlar. Ve bakarlar, bakarlar, bakarlar, anlayamadıkları için reddederler. Hangi dişi kırıldı deyip, otuz iki tane dişini kırmayı, hangi akıl ve mantık, hangi felsefe bunu anlayabilir ki? Bu dişi mi kırıldıydı? Umut da bu dişi mi kırıldıydı? Umut da bu dişi mi kırıldıydı deyip de, otuz iki dişini birden söken, otuz iki dişini birden söken, kıran, parçalayan, sapasağlam dişlerini kenara atan bir aşkı nasıl anlayacak ki batı felsefesiyle? O açken, o aç durmuşken ben nasıl tok olurum? O hayatı boyunca karnını doyurmamışken ben nasıl tok yaşarım deyip de hayatı boyunca doğurmamayı kendine diştur etmiş bir felsefenin çocuklarıyız biz.
Batı bizi nasıl anlasın ki? Tabi ne yazık ki bunlar tarihte kaldı bizim içimizde de. Düşünebiliyor musunuz? Sevdada, sevgide o kadar ileriye gitmişler ki. Resulullah'tan sonra gelenler hep 63'ünde vefat etmiş. Hatta o kadar ileri gitmiş. Pir efendilerden birisi 63'ten sonra Dudu'yla, Muhammed-i Mustafa'ya haram oldu, görmedi. Ve nasıl görünür deyip toprağın altına mağara kazdı, kendini oraya hapsetmiş, oraya atmış. Ve 63'ten sonra oraya çıkmış. Bu sevdamızı nasıl anlayacak ki? O yüzden onlar sevgililer günü diye kendi kendilerini aldatacak, kandıracak. Babalar günü, anneler günü değil kendi kendilerini aldatacak, kandıracak. Kendilerini binler tahsis edecekler.
Ve aynı vatı felsefesi gibi kısır bir döngüye, vatı felsefesindeki o kısır sevdalara, maddesel sevda demeye utanıyorum onlara, kısır menfaat duygularına, menfaat düşüncelerine, kısır materyalist beğenmelere, materyalist bu noktada sahip olma duygusuna sahip olanlar da böylece işte yılda bir sefer sevgilisini, yılda bir sefer annesini, yılda bir sefer babasını hatırlama ihtiyacı duyacak. O yüzden üzülüyorum o kısa sevdalılara, o gönlü olmayanlara, o gönlü taşlaşmış olanlara üzülüyorum. Acıyorum, dua ediyorum onlara ve ne yazık ki onların kırıntıları, onların kalıntıları, onların değişik versiyonları, hem de çok kötü versiyon olarak bizim Doğu kültürünün veyahut da İslam kültürünün içerisine giriyor. Uyumuyor aslında, oturmuyor. Uyumuyor, oturmuyor.
Biz Kaf Dağı'nın ötesindeki sevdalara alışmış, biz görmediğimizi kendi hayalimizle resmetmeye alışmış, o kadar engin hayalimle, ufku olan bu kültürün çocukları olmamız gerekir. Allah bizi onlardan eylesin. Bir adı şeridi, İslam dedi, garip geldi, garip gidecek. Buradaki gariplik nedir? Şu an Müslümanlar garip mi? Yoksa korkak, bu fısırık. Çok güzel. Müslümanlar garip şu anda. Evet, garibiz. Bini yaşayan insanlar öz manada, ahlaki manada. Davranış olarak, hani başta söyledim ya, Allah ve Resulüne itaat, Allah ve Resulüne sevmek, Kur'an ve Sünnet ahlakıyla ahlaklanmak gerçekten garip. Garip. Ve bu garipliği hepinizde yaşıyorsanız, gerçekten yaşıyorsanız, anneniz babanız sizin felsefenizi kabullenemiyorsa, sizin gece namazınız onlara görünüyorsa gözlerine, sizin pazartesi, perşembe oruçlarınız etrafınızda yadırganıyorsa ki yadırganıyor, sizin hakları bir gün, iki gün böyle derslere gelmeniz, zikrullaha gelmeniz, onlar tarafından yadırganıyorsa ki yadırganıyor,
ben de aynı toplumun içerisinde yaşıyorum, sizin haram helal çizgisine, sıkı sıkıya bağlı olmanız, etrafınız tarafından yadırganıyorsa ki yadırganıyor, garip değiliz de neyiz ki? Evet, Müslümanlar pısırık mı? Evet, pısırıklıkları var. Ben bunları sizin için söylemiyorum ama. Evet, kendi dini hayatını, kendi dini ahlakını, kendi üzerine elbise olarak giymekten korkan pısırıklar var.
Düşünce olarak kabul ettiği, sistem olarak, düşünce olarak iman ettiği, kabul ettiği dinini, kendi üzerinde tecelli ettirememen korkak ve pısırıklığını üzerinde taşıyan insanlar vardır muhakkak. Tarihi nereden ümit olmuştur, bu zamanda da vardır. Ama bunu sizler üzerinde konuşamayacak. Ben sizin üzerinde böyle bir şey olduğuna inanmıyorum. Böyle bir şey de görmüyorum, bu sizin nefsinizde de faya olmasın, hakkınız zelal etsin. Çünkü ehl-i zikir cemaatinin içerisinde durmak ve ehl-i zikir cemaatta devam etmek, ve orada o derse devam etmek, orada o dersin gerekliliğini, gerektirdiğini yapmak, her baba yiğidin harcı değildir. Herkesin harcı değildir. Değildir.
Bunu yirmi yıllık tecrübenle söylüyorum bunu. Patinaj eder insanlar. İnsanların aileleri patinaj eder, anne babaları patinaj eder, kendi etrafları patinaj eder. Her taraf patinaj eder. Onu götürmek kolay değil. Sürüklemek, onu taşımak gerçekten kolay değildir. Ve bazıları sapar, bazıları patinaj eder, yoldan çıkar, kayar, gider evinin köşesine oturur veyahut da bırakır, ben normal karşılarım.
Diceniz ki ya neden normal karşılıyorsun? Her baba yiğidin işi değil ki bu iş. Her mandal yürekliğinin işi değil, ehl-i zikir olmak, orada devam etmek. Bir yıl, iki yıl değil, ödümüne kadar devam etmek. Herkesin işi değil. Size bu tuhaf gelebilir. E ben yirmi yıldan beri hasbelkader böyle bir şeyin içerisindeyim. Yirmi yıldan beri neler, kimler geldi, kimler geçti. On yedi yıldır Bursa'dayım ben. On yedi yıldan beri Bursa'da normalde benim devamımda etrafımda kalan, yani yüz kişi kaldıysa kalmıştır. Yoktur bile. Diceceksiniz ki ya neden? Ya her baba yiğidine aracı değil kardeşim ya.
Ya bu tuhaf gelebilir insanlara. Şimdi yeni arkadaşlar var, ya böyle söylüyorsunuz. Sizin gözünüzü korkutmak için söylerim mi? Yani içeriden şeytan ve nefisle uğraşır. Dışarıda şeytanlaşmış ve kafasını, beynini, aklını, gönlünü şeytana kiraya vermiş insanlar uğraşır. Ehl-i zikirle her şey uğraşır. Cinniler uğraşır, şeytan uğraşır. Dışarıdaki iki ayaklı şeytanlar ve cinniler uğraşır. Herkes ve her şey uğraşır. Ehl-i zikirle uğraşır. Gerçekten Sünnet noktasında giden bir cemaatle ve bir şahısla uğraşır. Leccan bırakmaz. Leccan'ın askerleri bırakmaz. Süfyan bırakmaz. Süfyan'ın askerleri bırakmaz. Bırakmazlar. Yolda giderken birisi bulur, onu iğne ver.
Yolda giderken birisi onu denk getirir, ona kusar. Şeytan. İlk ayaklısı da var, tek ayaklısı da var, ayaksızı da var. Gerçekten zordur bu. Bu noktadan bakılırsa garip değil miyiz? Elhamdülillah garipliğimizde. Gariplik açıldı şimdi, es geçmiyorum artık. Allah beni affetsin. İtikata böyle kendi kendimi düşündüm. Dedim ya garibiz hepimizde dedim ya. Şuradaki şu insanlara bak dedim, kendi kendime. Yani yaklaşık işte üç yüz kişiye yakın. Ya Bursa'nın bir buçuk milyar nüfusu var mı? İki buçuk milyar. İki buçuk milyar nüfustan iki buçuk kişi, iki yüz elli kişi, üç yüz kişi.
Oturmuş tekkeler dışarıda kar yağıyor, lafa lafa insanlar tekke de Allah'ın zikrediyor. Bir patlarcasına böyle yüreğimi patlatırcasına bunların hepsi de garip, bunların hepsi de garip diye vuruyor o boylar. Dedim ki evet hepsi de garip, hepimiz de garibiz bu dedim. Biz Allah'ın garipleriyiz dedim kendi kendime. Senin garibiniz dedim. Başkasının garibi değiliz ki dedim, senin garibiniz. Malın garibi değiliz, dünyanın garibi değiliz. Geçici sevdaların garibi değiliz dedim. Ahmet'in, Mehmet'in garibi değiliz. Allah'ın, o sevgililer sevgilisinin garibiydi. Onun misafiriydi, onun özeriydi o gün. Allah'a an ettim dedim, ya Rabbi.
Başka şeylerin garibi etmedin ya dedim, kendi garibinden ettin. Düşündükçe, kendi kendime diyorum ki ya böyle bir zamanda yirmi birinci yüzyıla girerken üç yüz kişi oturacak, bir gün mütemaziyen yirmi dört saat Allah'ı zikredecek. Yirmi dört saat. Meleklerle beraber, gök halkıyla beraber, manevi ruhaniyetlerle beraber, nebilerle, peygamberlerle, velilerle beraber.
Mezarda, havada, yerde, yurtta, nerede ne varsa onunla beraber. Böyle garipliğe de cam kurban ha. Evet garibiz. Hiç kimsenin yapmaya cesaret edemeyeceği kadar garip. Hiç kimsenin başaramayı göze alamayacağı kadar garip. Hiç kimsenin uygulamayı aklından geçiremeyeceği kadar garibiz. Elhamdulillah. Evet, gerçek müminler garip. İnsan Allah'a kulluğa onun hidayet vermesiyle bir iman sahibi olur. İman sahibi olduktan sonra Allah hidayet vermeye devam etmesiyle kullanın gerektirdiklerini yerine getirir. Herkesin de doğru deriz.
Ama velakin ehli tasavvur bir müddet sonra şöyle düşünürüz. Sen hidayet etmeseydin biz hidayet olmazdık. Sen yurt etmeseydin biz de o yurt, o ikrama sahip olamazdık. Hidayet onundur. Allah dilediğine hidayet eder. Ve dilediğine hidayet etmek de serbesttir. O yaptıklarından sorunlu değildir. Bunu böyle onun orta herkese söylerseniz o kimsenin cüz-i iradesini ortadan kaldırmış olursunuz ki onu öyle yorumlar onu anlamazsın. Ama biz kalbi olarak beyin gerimizde böyle inanırız. Biz deriz ki hidayete erdiren sensin, hidayetimizi arttıran da sensin, hidayetle buluşmamıza vesile olan, buluşmamıza yardım eden, buluşmamıza ön ayak olan da sensin.
Sen cücüyü dilediğini hidayete erdirirsin. Kalbi halini belli bir zamandan sonra, kalbi halini belli bir halden sonra geldiği noktadır. Eles meclisinde neler yaşandı? Ahde vefa gösterme. Ölmeden önce ölmüş. Ölmüş sadı-ı şeriflerin nasıl anlamını? Elesli basit bir şekilde şöyle algılayabilirsiniz. Allah bütün ruhları yarattı ve bütün ruhlardan afiyet aldı. Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Ve bütün ruhlar da o ahdi verdi. Evet sen bizim Rabbimizsin. Bu noktada bu kadar bilmemiz bizim için kurtuluşumuza yeter. Biz eleste ruh olarak o ahdi yerine getirdik.
O ahdi söyledik, o sözü verdik. O sözle sözlendik. Biz onunla nikahlattık. Biz buraya o şahitliğin sırası geldi. Şahitliğimizi yerine getirip yeniden o noktaya geçiş yapacağız. O zaman bu dünya şahitliğimizi yerine getirme dünyası. Ahde vefa da o elest sözündeki, o elest halindeki hali yakalamak.
O vefayı göstermek. Ölmeden önce ölünüzü de nasıl istiyorsanız öyle algılayın. Kadınlar özel hallerinde haftalık sohbetlerdeki dersi yaptırabilirler. Yaptırabilirler. Özel haller zikrullah yapmaya ve yaptırmaya mani teşkil etmez. Kur'an-ı Kerim okumazlar. İhlas ve fatih etmez olur. Cinsel ilişkide korunmak için meni dışarı bırakılabilir mi? Bu noktada kadının hakkıdır meni. Kadının kadından helallık alınması gerekir. Kadının ona müsaade etmesi gerekir. Erkekler bu noktada bunu kendi kafalarından uygulayamazlar. Üstad, berbişler hangi hallerde soğum? Sunnetullah'ta soğumu ile ilgili bir şeyler var mı? Var.
Yani normaldi peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri an gelir yüzünü asardı ashaban. Örnek. Hz. Ömer Efendimiz eski ahit bulan bir kimseyi şey yapar. Tevrat'tan bir ahit bulmuşlardır. O Tevrat'tan pardon, İncil'den ahit bulurlar. İncil'den buldukları o ahiti Hz. Ömer Efendimiz başka bir ashabla beraber Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin yanında bunun lafını eder. Sözünü eder. Ve oradaki ashab Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ona kızdığını hisseder. Hz. Ömer Efendimiz de hisseder. Yüzünü asmıştır. Ve Hz. Ömer Efendimiz hamdolsun Rabbime ki bizi kendisine ve Muhammed'e ulaştırdı. Biz ona iman ettik deyince Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin yüzü düzelir.
Hatta bir rivayette Musa aleyhisselam ile alakalıdır. Onunla da olabilir bu belki de tam hatırıma gelmedi şimdi. Musa benim zamanımda olsaydı o da bana iman ederdi der. Ve ben peygamberlerin evveliyim, ilkiyim diye söyler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinde Kur'an ve sünnet dairesinde bir isteği yerine gelmezse, bir isteği getirilmezse ona üzülürdü, kızardı veyahut da ondan soğurdu. Üstad da kendi nefsiyle alakalı olmamak şartıyla eğer ki bir derviş onun Kur'an ve sünnet dairesindeki bir dileğini, emrinin yerine getirmiyorsa veya kendi nefsi üzerinde bir derviş ölçüye uygun hareket etmiyorsa muhakkak üstad da soğur. O da insan sonuçta. İnsanlar Allah ve Resulünün sevdiklerini sevmek zorundadırlar.
Bir kimse Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sevdiğini sevmekten sorumludur. Buna da zorunludur. Mümin Allah'ın sevdiğini sever, Resulullah'ın sevdiğini sever derviş, Kur'an-ı sünnet ölçüsü çizgisi dairesinde üstadını sevdiğini sever. Ve muhakkak ki üstad, Allah ve Resulünün ölçüsünde duran bir dervişi de sever. Ama Kur'an-ı sünnet dairesinde durmayan bir dervişi üstadın sevmesi düşünülebilir miyiz? O zaman her üstad soğur da derviş derdi. Sevdiği gibi sevmek varsa onun sırtında soğumaksa soğur da. Muhabbetin zıttı soğumaksa soğur da. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Selman-ı faresi ensardan iki kişiye hizmet ediyordu.
Karın toplumuna, ilim öğrenmek için. O ensardan iki kişi Selman-ı faresi odun toplamaya, işte iş yapmaya gittiğinde arkalarından gıybet ettiler. Selman-ı faresinin haberi yok tabi. Tekrar geldi onların yanına. Gelince Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem o iki kişi dedi ki bir kap verdiler hadi git de dediler Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem bize yiyecek bir şeyler versin. Selman-ı faresi elinde kap gitti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin yanına. Dedi ki senden yiyecek istiyorlar. Allah Resulü de yüzünü asarak dedi ki onlar yiyecek dedi yediler. Bugünler geldi koşa koşa. Dediler ki yemin olsun ki Allah'a biz bir şey yemedik ya Resulallah. O da dedi siz mümin kardeşinizin gıybetini etmediniz mi az önce?
Kardeşinizin gıybetini ezerekten ölü etini yediniz. Daha ne yemek istiyorsunuz ki dedi. Yüzünü asarak da söyledi buna. Kızarak da söyledi. Dedi ki kardeşinizden helallık isteyin. Ondan özür dileyin. Allah'ın haram ettiği bir şeyi devamlı yapan bir kimse nasıl muhabbet besleyebilirsiniz ki?
Allah'ın sevmediği bir şeyi yapan bir kimsenin o ahlakını siz sevebilir misiniz? O ahlakı üzerinde taşıyan bir kimse, siz o ahlak üzerinde duran bir kimse muhabbet besleyebilir misiniz? O zaman dinin ölçüsü kalmazdı. Dinin kaidesi kalmazdı. Allah muhafaza eylesin. Muhakkak ki şahıslar ölse hepsi de şahısların özü sevinmeye layıktırlar. Müminler kim iman ettiyse onlar sevinmeye layıktırlar. Ama üzerlerinde eğer ki bariz bir şekilde gözümüzün içine soka soka Allah'ın haram sınırını aşıyorlarsa o zaman dikkatli olmamız lazım. Allah bizi affetsin. Muhammeti üzerine olsun.
Dinleyin. Ümmet-i Muhammed'dir inşallah. Ve celemesek de dervişin üstadını nasıl sevmesini biraz anlamaya başladık sayende. Estağfurullah. Üstadın dervişine karşı sevmesinden biraz bahsedersiniz. Muhakkak ki bir de iki veçesi var. Bir veçesi derler ki Üstad, derviş bir adım açacak, Üstad'ı sevmiş. Ama Hz. Mevlana der ki Üstad seni sevmedikçe sen Üstad'ı sevemezsin.
Tabi burada otomatikman müridin iradesi ortadan kalkar. Ve bunu böyle düşünenler insanlar çok hata yapmaya açıktırlar. Bu hali zevk edip yaşayıp insanlar bu hal aslında o kimsenin kendi sevgisini görmemesi açısından, kendi nefsine uymaması açısından güzel bir haldir. Yani Allah'ım ben seni sevdim, sen beni öyle sevdin demektense, burada nefis giriyor, ben seni sevdim.
Sen beni sevmeseydin, ben seni sevemedim demek, kendi sevgini de ona bağlamaktır. Aslında tasavvuf açısından, nefsi yere vurmak açısından çok hoş bir şeydir. Hz. Ali Efendimiz'in dediği gibi, sen beni zikretmeseydin ben seni zikretmezdim, zikredemezdim daha doğrusu. Burada bir mah noktası vardır. Yani o kimse kendisini helak eder, kendisini yok görür, kendisini o hali yapmamış gibi görür. Yani üstadı severkenden, sen beni sevmeseydin, ben seni sevemezdim noktasında tutar kendini ki, kendi sevgisini görmemiş olur. Ve böylece yol alırken nefsine uymaz. Veyahut da Allah'ım sen beni sevmeseydin, ben seni sevemezdim ki. Sen beni zikretmeseydin, ben seni zikredemezdim ki. Ya Resulallah, sen benim başımı okşamasaydın, ben senin kokunu bulamazdım ki.
Sen kokunu tanıtmasaydın, ben senin kokunu nasıl tanırdım ki. Burada o kimsenin kendi mahviyeti gelir. O mahviyeti yakalama açısından çok güzel bir şeydir. Ama cüz-i iradeyi kaldırma noktasından buna bakılırsa, burada insanların ayakları kayak. O zaman o kimse hiçbir hareket etmeden, sikun dairesinde durarak bir şeyde gayret göstermez. Oysa Cenab-ı Hak hadisi kutsu der, bana bir adım gelene ben on adım gelirim diyor. Bize burada gayrete sürüklüyor, bize burada hareket etmeye sürüklüyor. Bize burada bir işaret veriyor, diyor ki bir adım at. Beni zikredin ki ben sizi zikredeyim. O zaman bir adım at, biz onu zikredeceğiz. Bir adım at, o zaman üstadı da biz seveceğiz ilk önce.
Resulullah'ı da biz seveceğiz, Allah'ı da biz seveceğiz. Müminleri de biz seveceğiz, bir adım atacağız. Komşumuzu, eşimizi, çocuklarımızı, etrafımızı biz seveceğiz, bir adım atacağız. Bu işin en zor kısmıdır, nefsi ağır gelen şeydir. Hem bir veçenizle bir adım atacaksınız, yürümeye, koşmaya çalışacaksınız. Hem de bir veçenizle diyeceksiniz ki, denge budur aslında. Bir veçenizle de diyeceksiniz ki, beni koşturtan sensin. Ben koşturamazdım sen olmasaydın. Ben sevemezdim sen sevmeseydin. Ben bu bir adımı atamazdım sen hidayet etmeseydin. Ben bu on adımı gelemezdim. Sen bana yüz adım gelmeseydin. Ve bir tarafımızla da koşmak için mücadele edeceksiniz. Bu dervişin durması gerektiği olan yerdir aslında.
Bu ince çizgiyi takip edenler, bu ince perdeyi aşmayanlar yollarında selametle giderler. Bir tarafında gayret tecelli eder. Bir adım atmaya çalışır, öbür tarafında da mahviyet tecelli eder. Der ki, benim adımım sendendir. Benim yürüyüşüm sendendir. Benim konuşmam sendendir. Benim tutuşum sendendir. Benim dikilişim sendendir. Benim istikametim sendendir. Sen olmasaydın, ben ne yolumu bulabilirdim. Ne gidebilirdim, ne yürüyebilirdim. O yüzden Hz. Mevlana, benim dinim de sensin. Allah'ım da sensin. Peygamberim de sensin. Ayım şems, günüm şems, hayatım şems demiş. Aslında bir veçede yürüyen, koşan kendisidir. Ama mahviyet içerisinde onu dair üstadının boynuna takar.
Bir madalya gibi, bir yıldız gibi. Der ki, sensin beni koşturtar. Resulullah'ın göğsüne takar. Sırma gibi. Der ki, ya Resulallah sen olmasaydın nasıl koşardın ki? Sen elimden tutmasaydın nasıl yürürdün ki? Bir veçesiyle der ki sen, ancak sen hidayete erdirirsin. Ancak sırat-ı müstakimde sen yürütürsün. Ancak dost doğru istikameti sen gösterirsin. Ancak sen beni zikrullah halakasından nasiplendirirsin. Sen benim rızkımı oraya tayin etmeseydin, ben nasıl giderdim ki? Çünkü manevi zikir de manevi rızkıdır. Sen o manevi rızkı bana tayin etmeseydin, benim orada rızkım olmasaydı, ben nasıl gidebilirdim deyin, bir tarafımız mahviye değil. Ama bir tarafımızda da hiç bunu kuracağız.
O bize böyle topmak gibi vuracak. Beni zikredin ki ben sizi dinledim. Dumanınıza icabet edeyim. Affedeyim, affedeyim. Affedeyim, affedeyim. Biz bir tarafımızda hep böyle tabiri caizse hani bir pelçe vardır ya bizde. Onunla tutulmaya, onunla tırmalamaya, onunla yapışmaya, onunla yürümeye gayret edeceğiz. Yani evimizde oturabilirdik şimdi diyebilirdik ki sen bizi zikrullah ettirseydin ettirirdin.
Bizi oraya gönderecek olsaydın gönderirdin. Ya bu basmadı bak ayak yere. Böyle değil. Biz bir adım atacağız. Biz buraya gelmeye gayret edeceğiz. Ve diyeceğiz ki buraya geldikten sonra. Sen yutfetmeseydin biz gelemedik. Sen ikram etmeseydin biz seni zikredemezdik. Sen hidayet etmeseydin biz İslam olamazdık. İnsanlar zikrullah'tan uzak yaşarken biz zikrullahın ortasında yaşayamadık. Bugün sabahleyin parmak, dün akşam bir hadis-i şerif okudum. İmam-ı Hanber'in müsnetinde olacak. Orada okudum herhalde. Kim günde elli tane ihlas-i şerif okurken ölürse diyor. Elli tane ihlas-i şerif okurken ölürse günde elli tane.
Cennette ona köşk edilir. Gece saat iki buçuk mıydı? İki miydi neydi bunu okudumda? Kendi kendime düşündüm. Elhamdülillah dedim ya. Benim kalm sizler adına çok sevindim. Dedim ki her gün en az yüz tane ihlas okuyorlar. Ve böyle devam ederse dedim. Cenab-ı Hakk'a hamdül sena olsun. Hazis-i şerif de var. Cennette köşkleri hazır. Bir adım biz atacağız. Allah müce affetsin. Selamun Aleyküm Aleyküm Selamun. Birlik kullandığımız kelimeler var. Bu ev benim, bu araba benim, bu han, hamam benim, bu eş çocuk benim. Bu sahiplenlerde şirk var mıdır? Yok bunda bir beyiş, bu noktada bir beyiş yok.
Muhakkak ki biz şöyle düşünüyoruz. Bütün mükemanatın sahibi Allah'tır. Evin de, farkında, malın da, uygun da, çocuğun da sahibi Allah'tır. Gerçek sahibi. Biz emanetçiyiz yeryüzünde. Herkes yeryüzünde her şeyin emanetçisi. Bu noktada biz kalıcıymışız gibi kendimizi görürsek o zaman çok uygun değil. Üstadlar dervişlerin haline vakıf mıdırlar? Muhakkak ki vakıf oldukları noktalar da vardır, vakıf olamadıkları noktalar da vardır. Yani bu böyle şatahat noktasında üstadlar bütün dervişlerinin bütün hallerine vakıftır deme noktasında değilim. Ben öyle değilim. Bu kadar böyle denilse de, ya ben öyle değilim.
Böyle bir şeyin olmadığına da inanıyorum. Bunun için o yüzden inancım öyle değil. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinden hadis-i şerifler var o yüzden. Ashabın kendi hal ve davranışları var o yüzden. Bunu kim üstadın üzerine söylerse ona tecdid-i iman gerekir. Hiçbir üstad bu kim olursa olsun hiçbir dervişinin tam olarak bütün dervişlerinin bütün hallerine vakıf değildir.
Eğer böyle bir şey kim söylüyorsa ona tecdid-i iman evliyse tecdid-i nikah gerektirir. O zaman Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini aşmıştır o kimse. Peygamber'in hanımlarından birisi çok güzel bir sütlü, unlu, tatlı yapar. Resulullah'ın bu çok hoşuna gider. Hazreti Ayşe validemiz bunu kıskanır. Hazreti Zeynep'le beraber komplo düzenlerler. Derler ki yanınıza uğradığında o tatlıyı yediğinde diyelim ki ya Resulullah ağzın kötü kokuyor. Zeynep'in yanına gider der ki ağzın ne yedin ya Resulullah ağzın kötü kokuyor. Hemen misfaklar, çalkalar mübarek. Hazreti Ayşe'nin yanına gider. O da der ki ya Resulullah ne yedin ki ağzın kötü kokuyor.
Tekrar misfaklar, tekrar çalkalar ve o tatlıyı bir daha yemeyeceğini söyler. Ve sonra Hazreti Cebrail gelip hanımların onu komplo düzenlediğini söyler. Öyle söyleyince de çok üzülür. O zaman o üstada şu sorur. Sen Resulullah'tan daha mı ilerisin? Veya Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretinin bu noktada, bu noktada insani ilbetçesinden bakaraktan bunlar aslında öyle olup olmama süremenli değildir.
Ama bize bir ölçüdür, din ölçüsüdür. O yüzden hiçbir kimse, hiçbir üstadın peşinde veya hiçbir üstad hiçbir zaman kendi halini öyle göstermemesi gerekir. Evet öyle haller yaşanır. O esnada o dervişin o esnada değişik hallerine vakıf olabilirsin. Vakıf olurken de senin isteğine göre de değildir ki. Allah gösterecek. Lazım olanı gösterir Allah. Lazım olanı gösterir. Lazım olanı bildirir. Bütün hepsinin haline vakıf oluyorum ben. Hepsinin haline vakıf olur derse bir kimse şataat etmiştir. Allah bizi affetsin. Ama dervişler bunu böyle kendi kendine tefekkür etmelerinde, ya bizim hallerimize üç aşağı beş yukarı vakıftır diye tefekkür edip düşünüp, kendilerini o nokta tutmalarında bir beis yoktur.
Ama moda moda yüzde yüz halimize vakıftır noktasında tutarlarsa bunun uygun değildir. Allah muhafaza eylesin. O da uygun değildir. Allah bizi muhafaza eylesin. Hızrın aleyhisselam sağ mıdır yaşıyor mudur beşer mi? Tabii beşer. E sağ mı? Yani sizin anladığınız noktada sağ değil. Ama başka noktada sağ. Gayri müslümlere benzemek konusunda niye bu kadar çaba gösteriyoruz? Hadis ve ayetler çok açık söylüyor. Mümin görünüşü nasıl olmalı? Görünüşe bakmıyoruz biz. Müminin içi nasıl olmalı? Düşüncemizi, hayat standartlarımızı, yaşantımızı bir benzetmesek görüntüyü atacağız kenara. Sizin kendi gönlünüzdeki Allah ve Resul'un sevgisini anlatır mısınız?
Anlatabildiğim kadar anlatabiliyor mu? Bu kadar demek ki anlatabildiğim. Geçen dersinde Mehdi nesli çıkıyor dediniz. Bu nesil tarikat ve cemaatlar mensub olacak mı yoksa Mehdi aleyhisselam bekleyecek mi? Evet dediğimi biliyorum ki. İlla ki tarikat mensubu olacak diye bir şart yok Mehdi neslinin. Kur'an ve sünneti seni eşsiz yapışır. O umuda mücadele ediyorsan Mehdi neslinin. Bir hadis-i şerifte ahiret dünya ehline, dünya ahiret ehline ve her ikisi de Allah ehline haramdır diye buyuruyor. Buradaki haramdır dediği şey o zaten yapışmaz ona. Ahiret ehline dünya yapışmaz. Dünya ehline de ahiret yapışmaz. Yapışmaz ona.
O haramdır dediği o. Yoksa bir kimse dünyadan elini yeterli çekecek manasında değil. Banka kredisi ile araba alınabilir mi? Bazıları Müslüman ile Müslüman olmayan arasında faiz yoktur. Kullanabilirsiniz diyor. Hani beylere kafirlerle, darül harpte Müslümanlarla kafirlerin arasında faiz yoktur. Efendim tarikat ve tasavvuf yolunda görevli olarak bildiğimiz şeyh, halife, zakir, nikabal ve çavuş olarak bildiğimiz kişilerin görevleri manevi olarak mürezzet?
Sorumluluk ve görevleri nelerdir? Bu görevlilere karşı yaklaşımımız nasıl olmalıdır? Cemaat olarak büyüme ve gelişme stratejisi. Velakip Allah razı olsun. Normalde bu noktada en aşağıdan başlayayım. Çavuşlar iki şekilde tayin edilir. Bir Üstad bakar, kaşına, gözüne, hareketlerine, davranışlarına, haline, ahvaline serder buranın çavuşu.
O kimse onun altını üstünü doldurursa oranın çavuşu olur. Bir de Üstad hiçbir şeye bakmaz. Gelir Pire Efendilerden birisi veya Veyyilerden birisi veya Peygamberlerden, sahabelerden kim geldiyse, buna sevdik buna çavuşluk verirler veya onu sevdiğini söylerler.
Ona, onu desteklediğini, onu bir noktada başını okşarlar. İşte ona karşı muhabbetlerinin yolunu söylerler. Veya atarlar ki, bunu da çavuş tayin eder. Oradaki manevi sorunumuz, onu çavuş tayin eder. O kimse yine altını üstünü doldurmak zorundadır. O kimse yine içini dışını doldurmak zorundadır. Bu böyle devam ederken, zakirlik ayrıdır. Nakiplik ayrıdır. Her nâcip zâkir değildir. Her zâkirde nâcip değildir. Ama bir zâkirlik tayin edecekse, o böyle bir zâkirlik tayin edilir. Mânem olursa, muhakkak ki yine aynı şekilde tehlike eder. Ama manevi değilse, yani üstad tayin ediyorsa onu, her iki şekilde de o yine altın üstünü dolduracak.
Olursa, zaten hata yapmaz. Doldurursa, fazla kusur işlemez. Yürümeye devam eder. Halifeliğe gelince, ardından nükabbalık gelir. Nükabbalık da aynıdır. Ardından halifelik gelir. Halifeli Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri. Halifeli olan kimsenin seyri sülükü başlamıştır. Seyri sülükte yürümüştür zaten. Nakiplik verildiğinde o kimsenin seyri sülükü var ise, nur hâlâ nurudur. Aslında nakipliğin seyri sülükü başlayan kimseye verilmesi gerekir. Ama tarikatlarda ne yazık ki seyri sülükü hemen başlamadığından dervişlerin nakipliği biraz böyle şeyden veriyorlar. Daha gelişmeden veriyorlar.
Gelişmeden verildiği için de bunlar zamanla dökülüyor. Yani bunu bir yerleri eleştirmek için söylemiyorum. İşte Sivas'ta 8-9 tane nakipliği tayin etti Ahmet Duran abi. İşte Nevşehir'de 4-5 tane nakipliği vardı. İşte başka yerlerde de nakipler vardı. O gün için Mügabba noktasında doğan kardeşler, Şeyh Efendi dedi ki nakiplerinizi tayin edin. Herkes kendisi nakiplerini tayin etti. Mügabba olanın nakip, çavuş, zahir tayin etmeye manihe yetkisi var. Tarikatın içerisinde hiyerarşik olarak. Hepsi de yazdı. Yazıyorlar biz odamızın içerisindeyiz o zaman. Şeyh Efendi'nin evindeydi eski evinde. Caminin yanındaki değil, onun aşağıdaki evdeydi. Herkes aşağıda alt katta odanın içerisinde tayin ediyor.
Şeyh Efendi bana dedi oğlum sen de tayin et dedi. Siz kimi diyorsanız ben onu yazacağım efendim. Yani oradaki Mügabba arkadaşlar bu noktada sorgulamak için söylemiyorum. Onların tayin ettiği nakiplerden fazlaydı bizim arkadaşlar o zaman için. Ben hiçbir şey demedim. Dedim ki kim neyi, kimi tayin ediyorsanız siz tayin edin. Şeyh Efendi'nin orada söylediği söz çok manidardı. Orada herkesin bu içerisinde bana dedi ki tam orada olunanlar şimdi bunu inkar ederler. Veyahut kabul etmek istemezler. Evladım sen de nakiplerini tayin et. Bursa'da pilav ver, bütün herkesi toplar, orada da icazetlerini yazar dedi bana. Ben onun ne manaya geldiğini biliyordum tabii.
Ben dedim estağfurullah efendim. Siz ne zaman istiyorsanız gelin, kendiniz yazın, kendiniz verin efendim. Hatta ondan sonra şey efendim Hollanda'ya gitti. Hollanda'dan da bana telefon açtı. Mustafa Efendi yaz ver oğlum beni bekleme dedi. Ben sizi bekleyeceğim efendim dedim ben. Siz gelin kime yazılacaksa onları yazalım verelim dedim. Sonuna geldi. O arkadaşların nakiplik verdiği arkadaşlarının hemen hemen büyük bir çoğunun dergattan ayrılması var. Veyahut da nakipliğinin gereğini yerine getiremedi. Hatta biz kendi kendimize oturduğumuzda ne oldu nakiplerim derdim ben onlar var öyle biraz şakalaşırdı. O nakipsin demek de nakip olunmur. Nikabhasın demek de nikabha olunmur.
Biz öyle nikabha'lar tanıdık kendi dergahımızda. Biz Şeyh Efendi ile buradan gidiyorduk. O kimsenin bölgesinde gidiyorduk Şeyh Efendi ile yemeği yiyorduk orada. Yiyorduk içiyorduk Şeyh Efendi'yi yatırıyordum ben orada bir evde misafir ediyordum. Ertesi gün adamın haberi oluyordu. Bunun adı ne? Nikabha. Bunların içinin dolması lazım. Adnan, Hüseyin, Cafer işte gitmişlerdi Şeyh Efendi'nin son hastalık döneminde. Demişler efendim sizden sonra kime intisap edeceğiz? Şeyh Efendi arkadaşlara demiş ki evladım Mustafa abinizden başka hiç kimsenin dergâhta seyir-i sülükü yok. Yanlarında Şeyh Efendi'nin oğlanları da varmış.
İşte Cafer nereden dedin sen Sivastan'da mı vardı kim vardı? Tokat'tan mı vardı yalnız değil mi? Hüseyin abi vardı böyle şeyler. Demiş ki bir tek Mustafa abinizin seyir-i sülükü var oğlum demiş. Bitir, bitiriyor muydu? Peygamber Efendimizin mi durdurdu dedi. Son noktaya mı geldi ne dedi? O zaman anlattıydın bana. Evet abi yani devam eden bir on iki vardı. Ama ileride inşallah devam eder. 10 bin dervişin içerisinde bir tane seyir-i sülükü olan derviş var. O kadar da nakimlik tablar da vardı. Nakip de vardı. Çavuş da vardı. Sakir de vardı. Hadi ben orada olmuş olsam diyecek ki hani beni korkörlemek için söyledi.
Benim o zaman herkesin benim dökülüyor dedikleri zaman Allah affetsin bizi. Manevi olan geçerci olur. Eğer maneviyse onu top atsalar yıkılmaz o. Manevi değilse büyüklentide gider. Nakip tayin etmiş. Nakip o nakipliğini yerine getirmemiş. O görevi yerine getirmemiş. Hiç tayin etmenize gerek yok. Sakir tayin etmiş. Onun vazifeyi yerine getiremiyorsa olay almıyorsa hiç tayin etmenize gerek yok. Ve onların nakip olarak tayin... Bir de tayin ettiğin zaman o kimse onun altını üstünü dolduramazsa o kimsenin sonu gelir. Adam onu kaldıramaz. Nefsi kaldırmaz. Ben nakip oldum deyip de sonu başka yerlerde alanları biliyorum ben.
Allah muhafaza eylesin. Efendim 20 yıl boyunca Abdullah babanın halifesi olarak tarikat ve tasavvur yolunda hizmet ettiniz. Yok öyle değil canım. 20 yıl boyunca halifeyi değil. Allah bizi affetsin. Biz onun hizmetçisiydik. Babanın vefatından sonra yolunuzun mümüvvet olduğunu söylediniz. Mümünvet yoluyla alakalı babanın haricinde bağlı bulunduğunuz zahiri ve bağlı bir üstada tabi misiniz? Yoksa kendi tercihiniziniz? Bunlar özel meseleler ya. Evet, 20 yıl boyunca ben Şeyh Efendi'nin evrenin altında gücümüzün yettiğince Kur'an ve sünnet tarihinde tarikat-ı aliyeye hizmet etmeye çalıştık. Ben bunları konuşunca dışarıdan sonra farklı anlaşılıyor.
Çok konuşmak istemiyorum. Sanki bir dönemi böyle eleştiriyormuşum öyle algılanıyor, anlaşılıyor. Allah muhafaza eylesin. Amacım eleştirmek değil. İnsanlar yaşadıkları dönemlerden, yaşadıkları hayattan, hadiselerden ders almazlar. Siz Şeyh Efendi Hazretlerinin yetişme yerinin Çorumlanca Mustafa Efendi olduğunu zannedersiniz.
Şeyh Efendi'nin ilk şeyhi Çorumlanca Mustafa Efendi değildir. O ilk önce Nevşehir'de bir kimseden ders alır. Ondan sonra Nevşehir'in dışında bir zat vardır ondan ders alır. Ondan sonra Antepli Bilal Nadir Hazretlerinden ders alır. Siz şimdi Antepli Bilal Nadir Hazretlerini de çok tanımazsınız. Veya da insanlar öldükten sonra başka türlü tanıtılırlar arkasından giden dervişler için. Bunu bir eksiklik bulmak için söylemiyorum. Meseleyi anlamanız için bir örnek vereceğim. Antepli Bilal Nadir Hazretleri, Bak Bilal Nadir Hazretleri diyorum tekrar bak ha. Dikkatinizi çeker. Kadınlarla beraber zikrullah yapardı. Kadınlar sohbet ederlerken, Söyle bizim hacca bi ilahi, Söyle kadınlar da zikrullah yapardı.
Antepli Bilal Nadir Hazretleri, Cumhuriyet döneminde irticadan cezaevine girip, Yıllarca cezaevinde ceza yapmış bir zatı yalnız aynı zamanda. Hali açık, maneviyatı açık, kerameti açık. Bakın hali açık, maneviyat açık, kerameti açık bir zat. Ve belli. Bunu sizin birleştirmeniz çok zor. Şeyh Efendi'nin temeli burası.
Ardından Şeyh Efendi'nin temeli, Çorum ve Hacı Mustafa Efendi Hazretleri. Çorum ve Hacı Mustafa Efendi Hazretleri nübüvvetten giden bir zat. Bütün hal, hareketleri, tavır, davranışları, ölçüsü, Kur'an, sünnet ve imamların iştahı dairesinde tuttuğu, tutan, Bu noktada çok sıkı, bu noktada çok gayretsiz ve çok sert bir zat. Hacı Mustafa Efendi'nin dergahında Böyle bir şeyin olması mümkün değil. Yani kadınlarla kendisine zikrullah yapması, Kadınların kendi önünde ilahi söylenmesi mümkün değil. Kadınlara sohbet ediyor, kadınlar dergaha gelip gidiyor, Kendisi de sohbet ediyor, kendisi de gidiyor. Ama yanında öyle kadınların zikrullah yapmaları, Kadınların ilahi okumaları mümkün değil.
Ama Bilal Baba bunu yaptırıyor. Arasındaki farkı görün diye söylüyorum. Şeyh Efendi Hazretleri bu noktadan Bilal Baba'dan ilk eğitimini almış, Temelini onun üzerine kurmuş. Hacı Mustafa Efendi Hazretleri'nin üzerinden değil. Tabi normalde arkadaşların, kardeşlerin, Sonradan derviş olan kardeşlerin Bu farkı ayırt etmeleri mümkün değil. Kafaları da bu noktada bulanmasın, karışmasın diye Bu mevzular konuşulmuş mevzular değil. Ama sonuçta Şeyh Efendi ile Biz hasbelkader o yedi gün beraber yaşadık. O velayet ve nübüvvetin arasındaki farkları Açısına ben iyi tespit ettim. Kendi halimce. Ve dedim ki, ben kendi dairende, Zahire, ben bu yolda gitmeyeceğim dedim.
Tabi manevi dairede de, bu noktada, Bunu da söyleyeyim ki, iş, rayından çıksın biraz. Daha bayındır da, ilk itikafa girdiğinde, Çorum Hacı Mustafa Efendi Hazretleri Çorum Hacı Mustafa Efendi Hazretleri İtikaf'ın ilk gecesinden itibaren geldi, manen işimiz bitti. Yani, işte ilk onunla ben onu zahiren hiç görmediydim. İtikaf da gece geldi, yemek yedirmeye başladı bana. Çorma içirmeye başladı. Ben hiçbir şey yemiyordum. İtikaf da. O her gece geliyordu. Benim karnımı doyurup gidiyordu. Ve bana gerekli olan şeyleri de söylüyordu. Tabi bak bunu Şeyh Efendi'ye söyledim de, Onun bir şey olmaz. O da bizim Üstadımız, Şeyhimiz.
Onun söylediklerine de tabi olunur, itiraz etme dedi. O da öyle söyledikler sonra, biz de itiraz etmedik. Çorum Hacı Mustafa Efendi de kalmadı. Sonradan aynı ekolden, aynı stratejiden, aynı disturdan giden kimseler zaman içerisinde manevi olarak bu noktada bizim üzerimizde müdahaleleri oldu. Bizim üzerimizde bu noktada tabiri caizsiz dokunuşları oldu. Bunun birilerini eleştirmek için söylemiyorum. Çorum Hacı Mustafa Efendi'nin, bir çavuşunun, bir zakirinin arkasından birisi konuşacak veya gidecek. Çorum Hacı Mustafa Efendi'ye şikayet edecek.
Haksız bir yere, bu dervişin parçası bulunmazdı. Ve Çorum Hacı Mustafa Efendi hiç kimseyi yalnız olarak dinlememiştir. Ve hiçbir dervişinin arkasından konuşmaz Çorum Hacı Mustafa Efendi. Bir şey diyecekse çağırır, ona söyler. Veyahat da der, git şunu, şunu söyler. O da gider, onu ona mı söyler? Der ki bunu üstadım söyledi, bunu böyle böyle yapacak mısın? Velayetle nübüvvetin arasındaki çizgi çok keskindir. Yani velayette bu şeyler bu kadar Kur'an ve sünneti uygun tecelli etmeyebilir. Dervişin birisi gider, işte çok rahat bir şekilde başka bir derviş kardeşinden şikayetinin şeyhini anlatır o kimse yokken.
Şeyh de onun sözünü dinleyerekten fetvayı basar veya kararı verir. Nübüvvette bunu böyle yapamaz üstad. Nübüvvette üstad, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin bu noktadaki hükmüne, hukukuna, sünnetine uygun davranıp herkesin çağırması gerekir. Hükmeteceği zaman, bir şeye hükmetecekse. Herkesini de çağırıp, herkesini dinleyip huzurda, herkesin önünde hükmetmesi gerekir. Nübüvvette tavır budur. Ama velayette bir üstad bunu böyle kendisine yapman zorunluğunu da hissetmez. Ben kalbi davrandım der, benim kalbime böyle geldi der, böyle davranıp gider. Aslında ki farklar zahirde olduğu gibi maneviyatta da çoktur. Nübüvvette giden bir üstad çok inceli, çok sık dokunmak zorundadır. Kur'an ve sünnete çok iyi tabi olması lazım, çok iyi dikkat etmesi gerekir.
Bakın çok iyi dikkat etmesi gerekir. Haram noktasında, işte haramlardan uzaklaşma, uzak durma noktasında iyi dikkat etmesi gerekir. Gücün yettiğince, nefesinin yettiğince bu noktada mücadele etmesi gerekir. Velayette ki kimse onu aşka vurdurabilir, sevdayı vurdurabilir. Ben seviyorum hallederim der, öyle götürebilir. Ama bu insanın kendi dairesinde ise bu alınlanabilir, bu normaldir. Ama bir başkasının hukukuyla alakalı ise bu normal değildir nübüvvette. Yani, işte Adnan'ın hukukuyla alakalı. Yani ben Adnan'a kendi kafamdan böyle, ya bunu da böyle ben derim, o da böyle olur. Ben bunu demez noktasında değilim. Eğer Adnan'ın Hüseyin'le bir problemi var ise, ve bu problem dergala ilgilendiriyorsa, herkesin bir dinleyip, herkesin huzurunda ben onun fethasını vermek zorundayım.
Ve verdiysem, hükmettiysem, herkesin de uyumak zorunda. Uyumuyorsa, uyumayan adamı da atmak zorunda. Şey, bir çizgi. Normalde velayet dergalarında çok dikkat edilmeyen şeylerdir. Velayet dergalarında birisi aşka gelir bağırır, o en safa geçer. Birisi ağlar biraz fazla, o en safa geçer. Normaldir. Nübüvvette öyle değildir. Nübüvvette bir kimseyi ön safa geçirecek olan, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem adetlerdir. Veya geçmiş peygamberlerdir, veya sahabelerdir, veliyullah'tır. Ve veliyullah da bu noktada ayrılırlar. Nübüvvette gidenler, velayette gidenler diye.
Ve nübüvvette gidenler, velayette gidenlerin üstündedir, tepkindedir. Onlar çünkü sünnet-i Resulullah'ın yaşaması, sünnet-i Resulullah'ın yaşanması, Kur'an ve sünnetin tam olarak anlaşılması ve algılanması için mücadele ederler. Evet, bir tarafları ilme dayanır. Bir tarafları aşka dayanır. Çift kanatlıdır. Ama velayette gidenlerin bir tarafı fazla ilme dayanmaz. Biraz tabiri caizse aşka dayanır ki, tek kanatlı kuş gibi olurlar. Bazen istikamet, bazen tutturulması gereken hedef tutturulmayabilir. Bunu normalde, o kimse bunları biliyorsa fark eder. Bunları bilmiyorsa fark edemez. Bunları okuyorsa fark eder. Bunları okumuyorsa fark edemez.
Bunlardan manev bilgisi varsa fark eder. Manev bilgisi yoksa bunlardan fark edemez. Ama sonuçta ben asla da asla Şeyh Efendi Hazretleri'ni böyle küçük görme gibi, küçümseme gibi veyahut da işte eleştirme gibi noktasında değilim. Ben bunu açıklıkla söylüyorum, yol farkını söylüyorum. Şeyhimi konuşmuyorum. Bunu defalarca söyledim. Eğer Şeyhimi konuşacaksam ben konuşurum. 17 yıl yanımda durmuşum. Hatasıyla, kusuruyla, eksiğiyle, fazlasıyla. İçimizde benden iyi hatta ve hatta daha iddialı konuşayım. Dergahta benden iyi tanıyacak olan bir kimse de yok. Eşi ve çocukları dahil. Eşi ve çocukları dahil bu noktada iddialı konuşayım. O yüzden asla ve asla şu noktada değilim.
Ben çünkü biraz böyle kendim kalbi olarak olayların zamanında, zemininde kendi bulunduğu ortama göre yargıladım. Yani bundan beş yıl öncesini bugünden yargılamak kolay. Beş yıl önce doğruydu o. Onun için doğruydu. Bundan beş yıl öncesini, on yıl öncesini sen bugünkü akılla, bugünkü beyinle, bugünkü ilimle, bugünkü geldiğin noktayla yargılamaya kalkarsan hata edersin. O günkü düşüncem buydu, hayat buydu, tarz buydu. Ben o gün için Şeyh Efendi'yi buldum, gördüm, tanıdım, sevdim, yürüdüm peşinden. Ve ona bir söz verdim. Dedim ki seni kabre koyuncaya kadar sana ve dergâhına hizmet edeceğim efendim. Gücümün yettiğince dedim. Benden bir şikayette bulunmayacaksın, ben sana ihanet etmeyeceğim dedim.
O zaman için ihanet edenler oldu, vefasızlık yapanlar oldu. Kire de çok üzüldüyordu Şeyh Efendi bana. Ben o zaman ona bunu söyledim. Benden bir ihanet görmeyeceğim, benden bir vefasızlık görmeyeceksiniz efendim dedim. Sizi dedim kabre koyuncaya kadar size ve dergâhınıza dedim hizmetim devam edecek. Kabre koyduğum anda efendim dedim, sizi kabre koyduğum anda Allah şahit ahirette hepinizde göreceğiniz, duyacağınız. size ve dergâhınıza hizmetim bitecek efendim. Mustafa Efendi ağır konuşuyorsun dedik hani böyle. Dedim efendim, biz şimdi bayındırılarda böyle bir nefis vardır. İzmirliyiz demezler, bayındırılıyız derler. Her yerde böyle kazalar, ilçeler olur ya. Bizde de biraz bayındırılık var. Biraz böyle agalıktan gelmeyiz ya. Sokak kirlenmeyiz ya.
Dedim ki efendim, evet. Ben ağır konuşuyorum. Mustafa Özbağ olarak böyle bir şey söylüyorum. Ben söyledim dedi, durumum efendim. Ben ölümceye kadar dedim, size ve dergâhınıza hizmet edeceğim efendim. Ve hatamla, kusurumla, eksiğimle, yanlışımla, yapabildiğim yere kadar. Belki de daha mükemmel olabilirdi, bu da olabildi. Elimden gelen buydu. Kalbime, kalbimin yettiği, gücümün yettiği buydu. Yaptığıma inanıyorum ben. Ve kabre koyduğum anda da, orada da söyledim. Benim vazifem bitti, benim görevim bitti. Bu dergâh ve bu şehirde, herkesin Allah'ın yolunu açık etsin dedim. Öyle demedim mi? Benim bitti her şeyim dedim. Bu dergâhla ve bu üstadla olan bunun burada bitti dedim.
Bitti derken, dergâh ve size hizmet etmeyeceğim efendim. Ondan da öğrendiklerim var. Ondan yaşadıklarım var. Onun bana vasiyetleri var, tavsiyeleri var. Ben bunları üzerimdeki vasiyetlerini, tavsiyelerini, arkadaşlarla anlattım. Bana dedi ki evlâhım, ki avede dedi bana. Biz vefat ettikten sonra sakın ha dedi. Ben oldum deyip de insanlara ders vermem. İstihare etsi yapsınlar, herkesi serbest durar, herkesi istihare yapsın. Bütün dergâh da söyler. Herkesi istihare yapsın. İstiharesini kimi görüyorsa onunla gidip bağlansınlar. Emredersiniz efendim. Sakın ha Mustafa Efendi. Ben oldum deyip de ilan etsinler. Emredersiniz efendim. Eytullah şahit olsun, şahit olsun efendim.
Bak bütün dergâhı söyledim. Arkadaşlar, şeyhimin böyle vasiyeti var. Herkes istihare yapacak. Bu ya aslında kimi görüyorsa ona gidecek, bağlanacak. Ve bunu dergâhda ilk söyleyen bendir. Bütün herkes dedi ki bekleyin. İşte şunu yapın, bunu yapın. Ben Şeyh Efendi'nin benim üzerime verdiğim vasiyetleri yerine getirdiğime inanıyorum. Bu ayrı bir mesele. Evet velayet ver. Şimdi Şeyh Efendi'yi konuşmak bu noktada. Çünkü insanlar, siz burada bu sohbeti gayet mazumane bir başkasına anlatıyorsunuz. Onlar da diyorlar ki bak Şeyh Efendi'yi eleştirmiş. Ve ona laf söylemiş. Dışarıdan böyle söylüyorlar. Zaten bu söylemelerinden korktumdan çekindimden değil.
Bir derdin de yok. Yani kargadan korkan tarlasına dana ekmezmiş. Kargalardan hiç korkmadım. Hayatım boyunca korkmadım. Kendimi bildiğim bileli kargalardan korkmam var. Kargaları teneke de çalmam gitsinler diye. Karga. Benim daneme ihtiyacı var. Gelsin iyisin. Benden geçinecek o. Karga çünkü. Kovmamayan kargaları. Zayıf kişiliklidir onlar. O yüzden bu lafı dışarıda üstünden siz değil, sizden dinleyenler. Bunlar 3-5-10 katıp dışarıda kargalık yapacaklarını biliyorum ben onların. Hiç önemli değil. Doğru neyse, gerçek neyse onu söylemeye çalışıyorum. O yüzden şeyhimin eleştirilecek yanları da vardır.
Benim de vardır. Bütün velilerim vardır. Ama eleştirilecekse yüzüne kalkıp konuşmak gerekir. Ve zamanında konuşmak gerekir. Şimdi konuşmanın bir anlamı yok. Hatta o gün içerisinde onlar doğru da kabul edilebilir. Her şey olabilir. Bunların konuşmanın anlamı yok. Önemli olan insanlar yaşadıkları hayattan, yaşadıkları olaylardan, içinde bulundukları dünyadan gerekli olan dersini alıp ileriye doğru yürümesi. Yani ben kendimi öyle düşünüyorum. Mustafa Özbağ, dün gitti. Bugün Kur'an ve sünnet noktasında sen ne yapıyorsun? Hangi noktadasın? Neredesin? Ne yapmam gerekir? Ben ona bakarım. Allah bizi affetsin. O yüzden evet, benim yolumun uygun ver. Bu yeni değil. Bunu da söyleyeyim. Bu yeni değil. Eski dergahanın içerisinde ilk hadis kitabını ders okumak için, fıkıh kitabını ders okumak için rahleye koyan benim.
Bunu böyle şataatla benim derken konuşmak istemiyorum. Ben arkadaşlara bayımdırlar, ödemişler. Fıkıh ve hadis okurken dergahanın içindeki arkadaşlar beni eleştiriyorlardı. Sen alim mi oldun, alim mi olacağım diye. Evet, eleştiriyorlardı. Bulması gerektiğini, Kur'an ve sünnetin anlaşılması gerektiğini ve bu noktada insanların bilinçlerinin arttırılması gerektiğini savunan insandım. Allah affetsin. Dergahanın içerisinde ilk kitabı bastıran Bursa'da biz olduk. İlk dergiyi çıkaran biz olduk. İnsanların okuması için olmadı, uymadı, gitmedi. Yetersiz kaldık, işte ne bileyim olabilir. Düşünce olarak, mantık olarak, durduğumuz nokta olarak gayet güzeldi, doğru muydu? Hala da aynı noktadayım. İlk önce 40 kişilik, ardından 120 kişilik bir eğitim semineri gibi arkadaşların, kardeşlerin Kur'an ve sünnet noktasında eğitilmesi gerektiklerini, bu noktada öğrenmeleri gerektiğini savunan insandım.
Hala da savunuyorum. Hala da derslerimde, bütün sazi kursada değil, nereye gidersem gideyim. Muhakkak yanımda bir hadis kitabım vardır, muhakkak hadis yoksa fıkıh kitabım vardır. Arkadaşlar orada Kur'an ve sünnet noktasında, hadis noktasında, fıkıh noktasında sohbet etmeye çalışırım. Onlara hadis okumaya çalışırım. Onlara sünneti Resulullah'ı sevdirmeyi, peygamberi sevdirmeyi, Allah'ı sevdirmeyi, Kur'an ve sünneti anlayıp yaşanılması gerektiğini, çabası içerisindeyim. Nübüvvet bu. Nübüvvet yoksa 3 tane Evliya Menkıvesi dinleyip, öğrenip insanlara oturup, işte iki oğlularmış da, birisi sarhoşmuş da, birisi alimmiş de, Kırklar oradan geçiyormuş da, o alim olana at oğlum buradan Kırklara katıl demiş de, o katılmamış da, öbür sarhoş atlamış da kendini de, o Kırklara katılmış da, yok işte Kırklar toplantıya giderken toraslara çarpmış da, bir tanesi düşmüş de, bunları da anlatabilirdik.
Yok hayır, tasavvuf bu değil, tarikat bu değil. Benim anladığım tarikat, Kur'an'a uygun, sünneti Resulullah'a uygun. İmamların iştahatlarına uygun. Benim anladığım tarikat bu. Sünnet, imamların iştahat mantığına uygun. Bu dairede Allah'ı sevmek, Resulullah'ı sevmek ve onların ahlakıyla ahlaklanmak. Benim anladığım tasavvuf, benim anladığım tarikatın adabı, erkanın çerçevesi bu. Dervişlerin arasında gıybetin olmadığı, dedikodunun olmadığı, birbirine vurmadıkları, birbirlerini harçerlemedikleri, mümkün olduğunca, o ashabın birbirini sevdiği gibi, tuttuğu gibi, muhabbet beslediği gibi, Dervişlerin de birbirini tuttuğu, muhabbet besledikleri, kardeşliklerini ilerlettirdikleri, perçinleştirdikleri, arttırdıkları, saflarını sıkıştırdıkları bir tasavvuf anlayışı.
O yüzden kardeşlerin, bazıların bir kısmı, daha önce birkaç kardeş için bana şikayet etmeye geldiler, onu da alın getirin dedim. İsim vermek istemiyorum, şikayet edilenin ismini verin. Birisi Cafer'i şikayet etmeye geldi, dedim Cafer'i de alacaksın, geleceksin bana. Nasıl dedi, basbayağı dedi. Ya durdu, dedim, bana Cafer'i şikayet edeceksen, onu da alacaksın, geleceksin. Şu anda dergah bıraktı, terk etti, gitti. Hiç durumda değil. Biri Adnan'ı şikayet etmeye geldi, Adnan'ı da alacaksın, geleceksin. Birisini sorabilirim, dedim ki, Adnan, Hüseyin ne yapıyor? Hüseyin bana Adnan'ın ne yaptığını söyleyecek. Ama Hüseyin'in Adnan'la bir problemi varsa, bana Adnan'ı tek başına şikayet etmeye gelmeyecek.
Eşlerini şikayet etmek isteyen kadınlar oluyor, hükmetmemi istiyorsanız, kocanızı alın gelin diyor. Erkekler telefon açıyor, diyor ki, hükmetmemi istiyorsan, adamını al gel yanıma. Sühizan'la, gıybetle, dedikoduyla, kısını kampazlamayla, çerme takmayla, hançerlemekte tarikat yürümez. Bu tarikat değil. Allah bize affetsin. Herkese mavi boncuklar, sen de aklısın, sen de aklısın, sen de aklısın. Herkes aklı mı ya? Hayır. Üstad hükmedecekse çağırır. Der ki, bunu böyle yaptın mı? Yaptın. Sen de bunu böyle yaptın mı? Yaptın. Kardeşim, sen böyle yaptın, attın seni. Attın, sattı işte. Benim hakkımda diyorlar ki, atıyorum dergâhtan, evet atıyorum.
Çat çat çat … seni bir daha dergahta görmek istemiyorum, dersini daldım diyorum, atıyorum. Evet. Veya yüzüne söylüyorum, bir daha buraya gelmeyeceksin diyorum. Evet. Kendim olsam kendimi atarım arkadaşlar. Kendimi, kendimi. Kendim var ya kendimi, kendimi dayatarım.
Eğer kendimi bu tarikata, Kur'an'a, sünnete, tarikatın ardabına, erkanına uygun olmayan, bir halimi kendi kendime görürsen, hem vallahi atarım kendimi, hem billahi atarım kendimi. Derim ki, Mustafa Özbağ, sen buraya layık değilsin. Git de onun kenarında otur orada derim, gider de onun kenarında otur. Evet evet, bu noktada sert görebilirler, arkamdan dedikod edebilirler, hiç önemli değil. Mustafa Efendi Hazretleri, Erzurum'daki Zakir'i demireyle oy atacaksınız demiş. Demişler ki, efendim bu sizin sözünüz mü, demireyle mi oy atacaksınız demişler. Açıkça söylüyorum bakın. Erzurum'daki Zakir, müteahhitlik yapıyormuş bir de. Evinin altını dergah yapmış kocaman. Müteahhit de evinin altını da dergah yapmış.
Orada zikrullahlar oluyormuş, orada toplanıyorlarmış. Millet yiyormuş, içiyormuş orada. Şeyh Efendi gittiğinde orada kalmışlar. Seçir zaman demiş ki, demireyle oy atacaksınız. Çorum Hacı Mustafa Efendi de o zaman için ilk, ne, milli, milli mi zaman atacaksınız diyormuş şey. Çorum Hacı Mustafa Efendi Hazretleri. O da demiş ki, demireyle atacaksınız. Dervişlerden birisi demiş ya, olmaz, Şeyh Efendi'nin tarzı bu değil. Bunu ben demiş, babaya bir tanışayım. Danış demiş ya, sen bana karşı mı çıkıyorsun? Ve o git şu dergahdan demiş. Onu kovmuş şeyler. Dergahdan o adamı. O adam da telefon açmış. Demiş efendim, hakkınızı helal edin. Burada böyle böyle dur. Ne, böyle tam anlayamamışlar.
Trene bin gel demiş. Binmiş adam trene, gitmiş çoruma. Selamun Aleyküm Aleyküm Selam. Sabahleyin saat 10. Demiş efendim, hakkınızı helal edin. Sizin mi böyle bir görüş? Bu düşünce sizin mi? Onu öğrenmeye geldim. Beni de dergahdan attı demiş. Ne oldu? Böyle böyle oldu. Oğlum demiş. Bakın, Mustafa Efendi'nin cevabı çok enteresan. Oğlum, daha demiş. Hakkı, hakikati, batılı, hakkı ayırt edemeyen benim nasıl zakirim olur demiş. Bir mektup yazmış. Senin zakirliğini de aldım, dersini de aldım, dergahdan da kovdum. Bu adamın da çavuşluk verdim demiş. Ve oradaki dervişlerin hepsini de attım oğlum demiş. Bir tanesi değil. Hepsini de attım. Orada ne kadar derviş varsa hepsini attım.
Oğlum onlar şehirlerini de tanımıyorlar demiş. Bir tek sensin orada yeni derviş. Sen de çavuşsun orada demiş. Git orada yeniden başla. Hepsini de Mustafa Efendi'ye. Hepsini de attım. Atar mıyım? Hepsini de atarım. Bir mahalle, bir şehir, bir il. Kepengi kapatır mıyım? Kapatırım. Orayı yeniden kurarım. Yeniden kurarım. Hiç kimsenin ben dair. İmamların iştihadının daresinden çıkmaya hakkı yok. Tarikat adına çıkmaya hakkı yok. Hiç kimsenin yok. Hiç kimsenin, hiçbir çavuşun, hiçbir sakinin, hiçbir nakibin, hiçbir nükabbanın, hiçbir halifenin, hiçbir şeyinin dervişlerden para toplayarak da işini aşını düzeltmeye, el, ham, hamam yaptırmaya hakkı yok.
Atarım. Kim tarikatı geçip kapısı yaparsa atarım. Kim tarikattan para toplamaya kalkarsa atarım. Kim benim adama para toplamaya kalkarsa atarım adamı. Kim benim adama bunu şeyhime götüreceğim, bunu üstadime götüreceğim deyip de sizden bir şey talep ederse veren ele alanı da atarım. Evet atarım.
Hediyeleşmek, sünnet sözcük bir sözüm yok. Kimse benim adama bir şey talep etmeye, benim adama borç almaya, benim adama bir şey istemeye, benim adama bir şey yapmaya hakkı yok. Atarım. Bunu da tutuyorlar merak etmeyin zaten. Yapıyorlar mesela. Benim attıklarım diğerlere şeyh de olur, halevene de olur, çalışış da olur. Zakir de olur. Olur. Hepimize de söylüyoruz zaten. Siz buradan giderseniz kesin şeyh olursunuz bir yerde. Allah bizi affetse. Evet. Belki de bu çizgin sert gelebilir size. Ben çizginin sert değil köşeli olduğuna inanıyorum. Başka türlü beni anlatabilirler. Hiç uğrunda değil.
Ben kendi hanımının zatirliğini alan bir insanım. Dergal için. Aldım efendim. Artık yok. Birinin alınması gerekiyor, alırım. Birinin satılması gerekiyormuş. Satarım. Onun çekilecekse varsa bir ceremesi, çekerim. Çekerim. Hiç hiç. Geceler boyunca patinaj ederim, ağlarım, sızlarım. Orada yeniden çalışırım. Kapı kapı dolaşırım. Ya bulacaksa bir şey yaparım. Ama yaparım. Allah'ın izniyle. Allah için yanan kardeşlerimin olacağına da inanırım. Beni anlayacak insanların olacağına da inanırım.
Ve derim ki, Mustafa Özba, sen yürü. Doğruysan, Allah senin yanına yardımcı göndersek. Nasıl Ebu Bekir'i, Ömer'i, Osman'ı, Ali'yi gönderdiyse. Nasıl Ebu Hureyri'yi, Enes'i gönderdiyse. Nasıl o bahadırları onların yanına gönderdiyse. Nasıl onun yanına zenginin de, fakirin de, âlimin de, cahilin de, kuvvetlisinin de zayıfını da verdiyse. Sen doğrusan, senin yanına da verecek Mustafa Özba. Terim yürürüm. Yürürüm. Allah da verir. Allah da verdi. Sağlam, metin, kaleler gibi verdi hem. Dökülen döküldü, yıkılan yıkıldı. Kalanlar kale gibi oldu. Sağlam oldu.
Allah'ın nazardan saklasın. Yürücekse herkes mangal gibi yürekle yürücek. Yürücekse dağlar gibi sağlam, çetin, gömdeyle yürücek. Lafta söyleyecekler, küfte söyleyecekler, taşlatacaklar, her şeyi yapacaklar. Kargalan kargalıklarını yapacak. Tilkler, tilkçilikleri ne yapacak? Aslanlar, aslanlıkları ne yapacaklar? Hiç kimsenin bugüne kadar ne dergahında gözüm olmuştur. Ne makamında, ne malında, ne mülkünde. Hiç ilgilendirmez beni. Bir kişiye demem işimdir. Başka bir dergahtan ders alan bir kimseye, gel bizden ders al diye. Demem, dilin kopsun dersen. Yediştirdiği bir kimseye ne çavuşluk, ne nakiplik, ne halimelik, ne bir şey vermem.
Orada kendim uğraşırım, diginirim. Allah yardım eder bana. Orada yediştiririm. Onu da dikerim oraya başına. Hiç. Kendi dergahımızın içinde dahi, dersi dahi başkasına vermem. Arkadaşlarım da derdim ben. Mahallenizde ders var mı? Var. Siz yapacağınız dersi, siz yaptıracağınız dersi. Kimse kim? Elhamdülillah. Kendi kazandığımı yedim bugüne kadar. Hem madden hem mane. Oradan beş kuruş değil, üç kuruş daha yoktur. Borç alırım, ödeyemem, öderim, yan yatarım, çamura batarım, batarım ticarette, batarım.
Hiç kimseye mihnetim olmamıştır. Başıma, Şeyh Efendi, göç oğlum ödemişe, göçtüm ödemişe. Sıfırdan kurdum. Göçüyorum buradan dedim, bıraktım orada gittim. Sultanıydım, sultanı o zaman. Çevrede ne kadar şeyh, halife, derviş ne varsa hepsi ödemişe toplanıyorlardı. Hepsi de halifeliklerden de uğraşıyorlardı bana. Ben de Rüyabla da gördüm kendim. Bursa'ya göçmüşüm. Bursa'da böyle camdan bir mekan, kendi iş yerim gibi bir yer. İçerisinde Kur'an'ı Kerim okuyorum ben. Masada. Bursa'ya göçmüşüm. Şeyh Efendi, Bursa'ya göçüyorum dedi. Her şeyi bıraktım geldim.
Sıfırdan kurduk. Bir şeyim var, ilk kuruluşlardan. Ali var orada arkada. O dik kaldırımın ilk şeyleridir onlar. Çilekeşleri. Orada daha yeni misafirlerinden yapmadık değil mi Adnan sen geldiğinde? Yeniydi daha değil mi? İlk misafirlerinden. Adnan var ilk çilekeşlerden. Evet hiç kimse yoktu valla. Cenab-ı Hak yardım etti. Kurduk her tarafa. Siyükşindedir. Allah'ın yoluyla değil mi? Kurduk bıraktık. Kur'an bırakırız yine. Kendimize kendime bir şey kurmuyorum yine ha. Kendime bir şey kurmuyorum.
Kurmuş olduğum her şeyi bırakıp gideceğim. Ve sağımda bırakacağım. Allah izin verirse sağımda bırakacağım. Diyeceğim ki kardeşler bedenim yürümüyor artık. Beynim yürümüyor. Kalbim yürümüyor. Ben şurada kenarda oturacağım. Hadi diyeceğim istiharenizi yapın. Kime bağlanıyorsanız bağlanın. Sağlığında. Ve ölürsen Cenab-ı Hak nefesimi alırsa size yine aynı şeyi tavsiye ediyor. İstihare yapacağınız, kimi görüyorsanız ona bağlanacağınız. Evet. Bu yol böyle oturacak. Tasavvuf böyle oturacak. Tasavvuf manevidir, kalbidir çünkü. Tasavvuf zahiri değildir. Adam rüyasında görecek.
Adam halinde görecek. Adam muhabbet edecek. Muhabbet besleyecek. Ondan beslenecek. Ondan sömürecek. Onu sevcek. Ondan hoşlanacak ki yol yürüsün. Hiçbir zaman tarikat babadan oğla geçmez. Yetişirse, büyürse, o da olursa çıksın meydana. Meydan er görsün. Rüyasında görsünlar. Gitsin onu da bağlasınlar. Sakın kafanızdan geçirmeyin. Ya bu adamın oğlu var da biz bundan sonra oğluna bağlanırız. Böyle bir şey sessizmeyin. Şimdiden söylüyorum. Yok böyle bir şey. O da koştursun. O da yetişsin. O da çekecekse babasını mirasına konmasın. O da çileceksin. O da gitsin sıfırdan kursun. Milleti alttan alsın.
Millete yalvarsın. Milleti okşasın. Şeyhim gelecek şimdi desin. Şeyhim geldiğinde burada üç kişiyi görürse ben ne yaparım desin. Allah'ım ben burada bir kişiyle mi ders yapacağım. İki kişiyle mi ders yapacağım deyip gecelerce ağlasın. Parasını harcasın. Zamanını harcasın. Yolunu harcasın. Hanımından fedakarlık etsin. Çocuklarından fedakarlık etsin. Parasından, malından, mülkünden, hayatından, canından, ruhundan, sırrından fedakarlık etsin. Yürüsün. Lan meydan boş. Allah'ı seviyorsun. Şeyhim geldin. Şeyhim geldin. Şeyhim geldin de burada üç kişiyi görürse ben ne yaparım desin. Allah'ım ben burada bir kişiyle mi ders yapacağım. İki kişiyle mi ders yapacağım deyip gecelerce ağlasın. Parasını harcasın. Zamanını harcasın. Hayatından, canından, ruhundan, sırrından fedakarlık etsin. Yürüsün. Lan meydan boş. Allah'ı sevebildiği kadar. Kim seviyorsa meydan boş. Kim seviyorsa Resulullah'ı sonuna kadar sevsin. Meydan boş. Sevsin ki onlar da onu sevsin.
Onlar bunu sevince hadis-i şerif tecelli etsin. Meleklere de sevdirsin. Hadis-i şerif tecelli etsin. Melekler mümin kullanın kalbine ilham etsin, üflesin. Bunu Allah seviyorsanız onu sevebilirsin. Onlar da onu sevsin. Tasavvuf bu. Tasavvuf al sikkeyi başına, genç cübbeyi sırtına, Türk meydana. Bu değil. Değil tasavvuf. Allah bizi affetsin. O yüzden gönlüm onu arz ediyor. Öyle bir tasavvufu bir kurum, öyle bir tasavvuf büyük bir tatlılık hayal ediyorum. Kur'an'a bağlı, sünnet-i Resulullah'a bağlı, imamların iştahatlarına bağlı. Allah'ını seven, Resul'unu seven, müminleri seven, birbirlerini seven, birbirlerinin koluna girmiş. Birbirleriyle desteklemiş, omuz omuza vermiş bir topluluk hayal ediyorum.
Bunu göreceğim inşallah. Bunu şimdiden de görüyorum. Açık konuşayım görüyorum. Çok mutluyum bu noktada. Şuradaki bizim kardeşliğimizden, anlayışımızdan, muhabbetimizden, burada bulunmaktan, kardeşlerinin arasındaki bu hukuktan çok mutluyum. Çok memnunum. Yirmi yıl sonra kafam selamette. Yirmi yıl sonra kafam selamette. Allah nazardan saklasın. Allah'ın bugünlerde varmış diyorum. Bu kardeşliğimizi muhafaza edin. Birbirinizin elinden tutun. Birbirinizi sevin. Birbirinize muhabbet besleyin. Birbirinizle kaynaşın. Allah için sevin birbirinizi. Birbirinizin arkasından konuşturtturmayın.
Birbirinizle çayını taktırmayın. Birisi birinizin arkasından laf söyleyecekse susturmayın. İsterse o adam, konuşulan adam mendevurun teki olsun. O mendevuru dahi konuşturmayın siz yanınızda. Mendevur bir adam. Konuşma kardeşim onun hakkında yanında. Bitti. Biz onunla kalbinizde şunu düşünün. Ben onunla Perşembe günü yüz yüze geleceğim yine. Ve Perşembe günü halakanın bir tarafında olacak, halakanın bir tarafında ben. Birbirimizin gözünün içine bakarken la la la. Başka çocukla konuşamazdı. Korkuştuğu zaman onun ceremesini çekerlerdi. Hazret Ömer Efendimiz, Bilal Habeşe'ye Bilal söyledi gitti kapının önüne koydu.
Dedi ki ee Bilal yanağımın üzerine basmadı. Bastı geç. Adam ne diyor mu bak? Şimdi git kardeşim dükkanı burada. Adam burada şurada.
Bak işine. Dalını katılıyor. Bana telefon açıyorlar. Benim dervişim bana mı katılıyorsun? Demek susuyor adam bu sefer. Benim kardeşim, benim arkadaşım bana kötülemem. Ben Perşembe günü onunla tekrar yüz yüze geleceğim. Buradan la la hiyalah diyeceğim. Allah bizi affetse. Kıyamet gününde kullanın hangisi Allah'ın içinde daha kıymet ve daha yüksek mertebelidir diye Peygamber sallallahu aleyhi ve selam hazretlerine sordu.
Allah Resulü, Allah'ı çok zekredenler denildi ki ey Allah'ın Resulü Allah yolunda savaşlandı onunla mı daha kıymet edilir? Kılıç parçalarının kanı bulanıncaya kadar savaşta dahi Allah'ı zikredenin derecesi onun üstündedir. İçinde Allah'ın anıldığı ev ile içinde Allah'ın zikredilmediği ev biri ile ölü gibidir. Başka bir adişleri tabi kimse Allah'ın zikri için Allah'ı zikret, cihad edenler etmeyen arasındaki zikredenler arasındaki farkı yok ki üç tane kılıncı, bir kılıncı kırılsa, ikinci kılıncı kırılsa, üçüncüsüne kırılsa Allah'ı zikredenler diyor eşittir, değildir.
Allah'ı çokça zikredin kardeşler. Derslerinizi çekin, aileyetten nafi olarak bol bol Allah'ı zikredin. Tehvide devam edin. Bir insan manevi kuvveti zikrullahı ile ahlakıdır. Sevdasınız. Bu içi oldu mu insanda hiç kimse durduramadı. O yüzden Allah'ı zikredin. Ve bol bol zikredin. Devamlı dilinizde, kalbinizde, yüreğinizde Allah'ın zikri olsun, Allah olsun. Hakkınızı ile alemin. Allah'ın zikredin. Allah'ın zikredin.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi