Üstad Mustafa Özbağ

18 Mayıs 2013 Karabaş-i Veli Tekkesi - BURSA

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 19 Mayıs 2013 · 1:07:06

Selamun Aleyküm. Allah gecenizi hayır etsin inşallah. Cenab-ı Hak gündüzünüzü hayırlı eylesin. Geciktim, gecikmemin sebebi, Allah razı olsun, Bayındır'dan dostlar gelmişler. Gelenler de Bayef'in muhteşem ekibi. Bayef biliyorsunuz, Zeybek ekibi.
O arkadaşlar, Kutlu Doğum'da orada muhteşem bir sunum yapmışlardı. Ondan sonra böyle uzun görüşemediydik. Hemen böyle onlar gelince, Allah razı olsun, bizi de sevince gark ettiler. Tekrar görüşmekten büyük mutluluk duyduk. Kardeşler, Allah razı olsun, o gün Bayındır'da, Kutlu Doğum'da. Muhteşem bir, hatta muhteşem, biraz böyle meseleyi anlatmaya hafif gelebilir.
Muhteşemin üzerinde bir sunum yapmışlardı. Tabiri caizse beni kendimden geçirmişlerdi, Allah razı olsun. Şimdi de ziyarete gelmişler, o yüzden onlarla kısa bir sohbet ettik. Hakkınızı helal edin inşallah. Tabi bu tip şeyler böyle bizim milli duygularımızı ayağa kaldırıyor. Bu memleketin her karışı, bu çok sloganik bir şeydir ya, şehit kanıyla yoğrulmuştur diye.
Bu sloganik olmaktan öte bir hakikattir. Bir vatan, bir toprak, şüheda kanıyla sulanmazsa, orası neş-i neva bulmaz. Muhakkak orada bir şüheda kanı, bir şüheda şerbeti olması gerekir. Yoksa orası yabancıdır hep.
O hep yabancıdır. Daha ileri söyleyeyim, oradakilerin üzerindeki bütün insanlar İslam olsa yine yabancıdır. Ve asla şüheda şerbetiyle ıslanmamış bir toprak, İslam toprağı olmaz kolay kolay. Olmaz kolay kolay. Şimdi, oldurmaya çalışanlar var, zaman bunun oldurulmayacağını gösterecek insanlara.
Zaman gösterecek. İslam tarihi boyunca şehit kanıyla sulanmış olan topraklar ancak vatan toprağı olmuş. Geri kalan hiç olmamış. Tabi insanlar bunu vahşet olarak görebilirler benim bu söylediğimi. Sanki illaki kan akıtıcıymış gibi görebilirler. Bunu böyle işte, böyle olmayacağını iddia eden bazı gruplar var. Ama zaman şüheda şerbeti içmek isteyenlerin haklı olduğunu gösterecek. Hanefi mezhebine bağlı bir erkeğin Alevi bir kızla evlenmesi doğru mudur? Kız Aleviliği yaşamıyor ancak tüm ailesi yaşıyor. Böyle bir durum evlilik hayatını nasıl etkiler?
Şimdi bu çok istismara açık bir şey. Aslında Türkiye'de Alevilik diye bir olgu yok. Bu son 80-90 yıldan beri, 100 yıldan beri Avrupalıların pişirip bizim önümüze koyduğu bir olgu bu. Bizde bir kimse ya Caferidir, Şiadır, Sünnidir, Bektaşidir, Bayramidir, Alevi değildir. Kızılbaştır.
Şimdi o kızılbaşlığı da kötü görenlerdeniz. Kızılbaştır. Aslında kızılbaşlık nedir biliyor musunuz? Aslında kızılbaşlık Osmanlı'nın karşısına siyasi olarak çıkan Şah İsmail'in taraftarlarının giydiği keçeden bir arakiyedir. Buna sikke denir.
Bunun üstü böyle olmaz da böyle takke gibi durursa ona arakiye denir. Şah İsmail'in etkisi altında kalan Güneydoğu, Akdeniz, Orta Anadolu, biraz daha yukarı doğru gidin Karadeniz'e doğru olan o bölgedeki Türk boylarının bir kısmı Şah İsmail'i destekler. Aslında burada şimdi tarihe geriye doğru dönmek isterim de zaman belki de yetmeyebilir.
Aslında kızılbaş dediğimiz olgu daha da geriye, daha da geriye gittiğimizde ta Ahmet Yesevi'ye dayanır. Kızılbaşlar aslında sünnidir. Başlangıç olarak. Türklerin hepsi de sünnidir çünkü. Ta ne zamandan? Melikşah'tan, Tuğrulşah'tan itibaren. Türklerde hiç şia yoktur. Ama Osmanlı, Selçuklulardan sonra Osmanlı'nın zamanında Osmanlı'ya karşı siyasi bir güç olan Şah İsmail, kendisini şia noktaya götürür. Ve şimdi çok uzun bir mesele bu.
Şia noktaya götürürken de siyasidir şia olması. Ve Ahmet Yesevi'nin de yetiştiği tekke, aynı zamanda medrese, sünnidir. Oradan itibaren gelen bütün Anadolu'ya gelirken de Türklerin hepsi de sünnidir. Türklerde bir tane şia yoktur. Ne zamana kadar? Şah İsmail'e kadar. Şah İsmail, Osmanlı'ya karşı şia yolunu seçer. Şia yolunu seçerken de babasına ihanet eder. Ve Anadolu'da Şah İsmail'in taraftarı olan ve Osmanlı'ya karşı çıkan Türk boyları, Kızılkeçe'den Araki'ye takmaya başlarlar. Ve onların adı Kızılbaş kalır.
Aslında Kızılkeçe'dir o. Mesela şu anda Anadolu'da Kara Keçeliler vardır. Kızılkeçeliler vardır. Kara Keçeliler mesela sünnidir. Aslında Anadolu'da mesela şu anda Konya tarafında, o Orta Anadolu bölgesinde Kızılkeçeliler vardır. Onlar da sünnidir mesela. Ama Antalya tarafında dağlarda göçebelik yapanlar, o bölgede, toroslarda kalanlar. Biraz daha böyle Güneydoğu'ya doğru kalanlar, böyle şehirlere biraz daha uzak kalanlar, Kızılbaş olarak kalır. Aslında bu da siyasi söylemdir. Osmanlı'nın siyasi söylemidir. Onlara Kızılbaş diyerekten, Osmanlı siyasi söylem olarak onları aşağı görür. Ve böylece aslında o Kızılbaş dediğimiz kimseler, Şialığın içerisine itilir.
Bunlar biraz daha araştırılıp, tarihçiler biraz daha bunların üzerine düşer. Mesela toroslardaki şu anki, kendisini Alevi, kendisini tahtacı, kendisini Kızılbaş görenlere, bakın onların içerisinde, ateşe tapanlar vardır, içine girmiştir. Şeytana tapanlar vardır, içine girmiştir. Onlar Türk değildir. Onlar Beyrut merkezlidir, Lübnan merkezlidir. Beyrut, Lübnan merkezli olanlar, o çok özür dilerim, mum söndü yapanlardır. Onlar ateşe taparlar. Onlar şeytana taparlar. Türkler mum söndü yapmazlar. O Türklerin şiası, Kızılbaş olanlar dahi böyle bir şey yapmaz. Yoktur böyle bir şey zaten. Bunların hepsi de siyasi söylemdir.
Osmanlı zamanında. Sırf Şah İsmail ve taraftarlarını kötülemek için uydurulmuş sözlerdir bunlar. Ve şu anda Türkiye'deki bulunan o, kendisini Alevi olarak nitelendiren insanlar, bizim Türk kardeşlerimizdir. Yollarını kaybetmişler, yollarını bulamıyorlar. Şimdi, onların adını Alevi koyanlar da Avrupalılardır. Avrupalı doğu bilimcileri, onları yeniden Alevisiniz siz dedi.
Biz bugün için, en az Aleviler kadar, Ehli Beyti sevenleriz. Hani Alevi olarak nitelendiriyorlar ya, onlardan daha fazla Ehli Beyti severiz. Ehli Beyti sevmeyi, imandan görenlerdeniz. Bakın, dikkat edin. Ehli Sufi, yukarı mezopotamya Sufili, Ehli Beyti sevmeyi, imandan kabul eder hadis-i şerif vardır. O yüzden, Ehli Beyt sevgisi, ve Ehli Beyt'e, tabi olmak, bizim şiarımızdır. Hadis-i şerif, Kur'an'a, ve sünnetime, ve Ehli Beyt'ime, tabi olanlar, asla, yanlışlığa düşmezler. Şimdi, Alevi dendiğinde, orta yere başka bir şey çıkıyor.
Türkiye'de, siyasi bir söylem olarak, orta yere çıkan bir olgudur bu. Bu, olgu dini bir olgu değildir. Bakın, dini bir olgu değildir. Ve televizyon tartışmalarını, ben birkaç sefer dedim ki, ben bu tip tartışmalara girmek istemiyorum, ama dedim, gelir tartışırım dedim orada. Türkiye'de şimdi, Aleviliği, ayrı bir din algısıymış gibi, göstermeye çalışanlar var. Türkiye'de, Aleviliği, İslam'ın dışındaymış gibi, algılattırmaya çalışanlar var. Bunun sebebi, bunun sebebi, Avrupa ile alakalı. Nasıl Türkiye'de, Kürtçülüğü, Kürtçülüğü, bu siyasi bir noktadır. Kaşıyan, yabancı devletler ise, Aleviliği de kaşıyan, yabancı devletler ve olgulardır.
Burada, bunun altını çizin. Biz, iki bin yıldır, iki bin yıldır, bu bölgenin, bu toprakların, insanları olarak, barış içinde yaşamışız. Türkler, tarih boyunca, tarih boyunca, o bölgenin, insanlarının içerisinde, dindaşlarıyla, savaşmamak için, mücadele etmişler. Şah İsmail, ne zamanki, Osmanlı topraklarına saldırır, kan döker, ondan sonra, Osmanlı mecbur kalır. Ama ve lakin, asla ve asla, Türkler, kendi dindaşlarıyla, savaşmayı, kendilerine, yedirememişler. Ne zamanki, kendilerine saldırı olmuş, o zaman, mecbur kalmışlar.
Şimdi, meseleyi, toparlayacak olursak, bugünkü, Türkiye'deki, Aleviyim diyen kimse, buradaki, şimdi, kardeşin sorusuna, cevap vereceğim. Eğer bu, Aleviyim diyen kimse, Kur'an'ı, kendisine, kitap, Kur'an'ın, bize beyan ettiği, Allah olgusunu, Allah olarak, ve yine, Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, hazretlerinin, peygamberliğini kabul ediyorsa, bunda bir sıkıntı yok. O kardeşimiz, o bayanı, kendi nikahına alabilir. Ama ve lakin, bu böyle değil ise, o zaman, bir erkek, ancak, ehli kitap olan, bir kadını, kendisine nikahlayabilir. Hristiyan, Yahudi, İbrahim'i, veya Muhammed'i, bir Müslüman erkeğin, kendisini nikahlayacağı kadın, bir, ehven olanı, iyi olanı, Muhammed'i olması.
Olmadı, İsevi, olmadı, Musevi, olmadı, İbrahim'i. Bu dördünün, haricinde, başka bir kadını, nikahlayamaz. Büyük bir erkek. Dinen mümkün değil. Ne olacakmış? Ya Muhammed'i olacakmış, ya İsevi olacak, ya Musevi olacak, ya da İbrahim'i olacak. Diyeceksiniz ki, İbrahim'i var mı? Zannetmiyorum, bu zamanda İbrahim'i kalmamıştır. Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, hazretlerinin zamanında vardı. Ve onlar zaten, hemen Müslüman oldular. Muhammed'i oldular. Hz. Peygamber de İbrahim'iydi. Kureyş kabilesi İbrahim'iydi. Ve Mekke'nin civarında, bazı köyler, bazı böyle, sülaleler, bazı kavimler, İbrahim'iydi.
Şimdi kaldığını zannetmiyorum, ama olur ki, bir köy vardır, bir böyle sülale vardır, hala da İbrahim'ili yaşıyordur. Olabilir. Onlara din ulaşmamıştır, Muhammed'ilik ulaşmamıştır. Olabilir. Dağ başlarında yaşayan, ne bileyim işte, çöllerde yaşayan, değişik kavimler olabilir. Olabilir. Onlara Muhammed'ilik ulaşmamıştır. Mümkündür. O zaman onunla da evlenilebilir. Onlar çünkü, namaz kılarlar, oruç tutarlar. İbrahim'i olanlar. Kurban keserler. İbrahim'i olanlar. Onlar tek ilahat, tek tanrılıdır. Onlar, işte Allah doğmadı, doğurmadı noktasında dururlar. Şirk ehli değillerdir yani.
Takdir edersiniz ki, her dinleyici, konuşma yapan, hatibin yüzünü görerek, ve gözlerine bakarak, sohbeti dinlemek ister. Zat-ı aliniz, masa ve sandalye kullansanız, bizler konuya daha çok, bizler konuya daha çok olacağız. Doğru söylüyorsunuz ama, bunu arkadaşlar da bize teklif ettiler. Allah razı olsun. Biraz ben böyle, yaşlanayım biraz daha da, ayaklarım iyice, üzerinde durulmaz hale gelirse, inşallah böyle bir şey düşünürüz. Ama, tekke kültüründe, tekke kültüründe, bu biraz zor. Yani bir konferans salonunda, bu mümkün. ne bileyim bu başka, işte değişik yerlere, sohbetlere filan gidiyoruz, konferans salonlarında, veyahut da işte değişik salonlarda, değişik etkinlikler oluyor, sohbetler oluyor, hizmetler oluyor.
Oralarda mümkün bu. Ama burada tekkenin içerisinde, ben böyle otantikliği, naturelliği, kaybetmek istemiyorum. Yani, işin açıkçasını, doğrusunu söylemek gerekirse, adamın herhangi bir fiziki, rahatsızlığı yok ise, ben böyle tabure, sandalye konulmasına dahi, uygun görenlerden değilim. Hatta bazen misafirler, geliyorlar buraya işte, kalbimdekini söyleyeyim, yani burada hizmet eden arkadaşlar da, alınmasın, içimdekini, kalbimdekini söylüyorum.
Yani, ben gönlümü arzu eder ki, kim gelirse gelsin, otursun dizinin üstüne. Ama işte, dışarıdan turistler geliyor, hadi onlara neyse, bir kısmını, önceden bayanlar yukarı geldiğinde, böyle turist kafilesi veya şey yapanlar, uygun kıyafetleri olmuyordu, onlara işte sandalye verelim de, hiç olmazsa, görülmesin yerleri diye, öyle düşündük. Ama, ben buranın otantikliğinin, bu noktada kaybolmasını istemiyorum. Burada arkadaşlar, gelenler istiyorum ki, yani bu onlara zorluk çıkması için değil. Yani otursunlar yere, dizlerinin üzerine otursun. Biz rahatlata rahatlata insanları, kendi kendisini, bir kimsenin disiplin etmesini, kendi kendisini terbiye etmesini, kendi kendisini, hayatın kendi zorluklarının içerisinde, katlanılması gerektiği, gerekli olan şeylere, katlanamayacak hale getiriyoruz.
Çocuklarımıza, kendimize, eşlerimize. Oysa dizinin üstünde durmak, burada böyle, dizini pişirmek, insan için kendi nefsini de terbiyedir. Farkında değildir insan, onun terbiye olduğunu. Adamın ayağı arır, benim gibi, bir o ayağının üzerine oturur, bir o ayağının üzerine değiştirir. O kendisi ayağı aklına gider. Ama üç tane oturuş şekli vardır. Ya bir iki dizinin üzerine oturur, kardeşin oturduğu gibi, kardeşin oturduğu gibi. Sen üzerine alınma, otur, sana örnek vereceğim şimdi. O yüzden otur. Ya da bu kardeş, bu bağdaş kurmuş burada. Mesela, bu oturuş şekli de sünnettir. Bağdaş kurmuş. Bu kardeşin oturduğu gibi, bu kardeşin oturduğu gibi. Siz sandalyeye oturuyorsunuz diye, üzerinize alınmayın.
Fiziki rahatsızlıkları söyledim. Bir de bir dizini ayağa kaldırmak vardır. Esad'ın oturduğu gibi, bak şurada. Şurada bir arkadaş oturuyor, Esad Efe var, Beyindir'dan. Onun o oturuşu da normalde sünnettir. Üç oturma şeklidir bu. Ya bir kimse bir dizini diker, öyle oturur. Sünnettir. Bağdaş kurur, böyle oturur, sünnettir. İki dizinin üzerine oturur, sünnettir. Sufiler, bunu, iki diz üzerine oturmayı, kendilerine adab ederler. Yine böyle oturanlar, üzerlerine alınmasınlar. Bu sünnete aykırı değil, bu oturuş. Ama sufiler, iki dizinin üzerine oturmayı, kendilerine edeb ederler. Adab odur.
Bu da nedir? Bu disiplindir. Allah rahmet eylesin, Şeyh Efendi'nin zamanında, biz iki dizinin üzerine otururduk. Şeyh Efendi, aklına geldiğinde, kalbine düştüğünde, rahat oturun derdi. Rahat oturundan anlamak, ya badeş kurmaktı, ya da dizini dikmek. Rahat oturun demek, yayılmak, yan gelmek değil. Bu üç oturuş şekli var. O yüzden, o yüzden, burada, tekke de, ben biraz daha işin, otantikliği, biraz daha naturelliği, biraz daha böyle, tekke edebi, adabı, uygun olsun, biraz daha baskın olsun diye, genelde iki diz üzerine oturmayı hedefliyorum. Yaş geçiyor, ömür geçiyor bizim de. Rahatsızlıklar da var, ayakta, dizde, şurada, burada bizim, belde.
E bazen biz de burada, kendimizi disipline etmekte zorlanıyoruz ama, herhalde biraz daha zamanımız vardır. O zaman belki de, bir masa, bir kürsü, belki de lazım olur. Hakkınızı helal edin inşallah. Kalıcı dövme yaptırmak, caiz değil diye biliyorum. Doğru. Günümüz gençlerin çoğunda dövme var. Allah affetsin. Abdest kabul oluyor mu? Ben şimdi buna kabul olmuyor desem, o dövme yaptıranlar, namazı terk edecekler. Böyle fetva verenler var. Bunlara aykırı fetva vermek, onları kerih görmek değil. Ama bu sefer zaten namaz kılmakta, abdest almakta, nefsinden zorlanan gençler, ya nasıl olsa abdestim olmuyor diye, atıyor namazı kenara.
Velev ki hata yapmış, kusur işlemiş, din ona ulaşmamış daha. Şöyle düşünün, cahiliye döneminde yaşayan bir Müslüman düşünün, yaşamış bir kimse olarak düşünün. Cahiliye döneminde yaşamış, cahiliyeden kalma üzerinde adet, gelenek ve örfler var. Cahiliye döneminde kızını gömmüş diri diri. Cahiliye döneminde her türlü melaneti işlemiş, sahabenin içerisinde de bu tip örnekler var. Şimdi onlar İslam olmuşlar, iman etmişler. Cahiliyedeki yaptıklarından dolayı biz onları sorunlu mu kılacağız? Hayır. Din onları sorunlu kılmıyor. Bunun gibi, biz şöyle düşünüyoruz, bizim evimizde Allah peygamber konuşuldu, herkesin evinde konuşuldu zannediyoruz.
Veya konuşmakla iman ettik gibi zannediyoruz biz. Evde Allah'tan, peygamberden bahsettiler ya, tamam bitti. Ya din öğretisi yok. Din öğretisi alınmamış. Zaten bazen sohbetlerde diyorum, Buhari okumaktan dolayı yargılanmış bir insanım ben. Daha bundan 3-4 ay önce, buradaki sohbetimden dolayı basın savcılığının önündeydim ben.
Yani bu bizim gerçeğimiz. O yüzden velev ki o kimseye din ulaşmamıştır. Böyle bir dövme yaptırmış. Allah affetsin. O kimse mümkün ise oradan dönsün, dövmesini temizleyebiliyorsa temizlesin. Temizleyemiyorsa, tövbe etsin, abdestini alsın, namazına devam etsin. Ya onun kıldığı namaz kabul değil demek kolay. Ümit var edelim biz. O kimseyi dine, İslam'a, namaza, abdeste, sıcak edelim. O kimseyi kazanmaya çalışalım. Allah değiliz ya, onun namazının kabul olunmadığının fetvasını vereceğiz. Sufiler şöyle düşünürler, hani bir Hızır kıssası var ya, hani bir çobana denk gelir. Çoban bir yüksek bir yere çıkar, yuvarlanırmış aşağı.
Ne yapıyorsun demiş, namaz kılıyorum demiş. Hızır Aleyhisselam demiş ki, dur ben sana namazı öğreteyim. şöyle abdest alacaksın, şöyle tekbir getireceksin, şöyle kıbleye yöneleceksin, namazı böyle kılacaksın demiş. Tamam mı tamam, belledin mi belledin. Yürümüş Hızır Aleyhisselam. Tabii, bir Hızır makamı vardır. Bir Hızır Aleyhisselam yaşamıştır. Hala da zamanın Hızırları vardır. Ve Hızır hiç eksik olmaz. Herkes zanneder ki, o Hızır yaşıyor. Seyri sülükte, Sufi'nin yaşadığı bir Hızır makamı vardır. Burasını kapatayım parantezi. Hızır Aleyhisselam yürümüş, Dicle'den karşıya geçmiş.
Bakmış ki, çoban koşa koşa geliyor ve Dicle'yi koşaraktan geçiyor üzerinde. Islanmadan. Demiş, dur çoban. Ne oldu demiş, Hızır Aleyhisselam bakmış. Suyun üstünden koşa koşa geliyor adam. Demiş, ne oldu? Ben demiş, yaptığın, bana söylediğin, öğrettin, tarifi unuttum, namazı gene demiş. Bu, Sufi menkıbesi. Dileyen kabul etmesin. Veya, desin ki, gene bu uydurukça bir şeyler söylüyor. Hızır Aleyhisselam demiş ki, dön, bildiğin gibi kıl demiş. Dön, sen bildiğin gibi kıl. Sen bildiğin gibi kılaraktan, suyun üstünde koşan insansın. E, demeyin. bunu Allah kabul etmez demeyin. Bir kimsenin niyetidir önemli.
Ha, niyeti önemli deyip de, o kimse farzları, vacipleri terk edecek. Böyle bir şey de değil benim söylediğim. Ama o kimse, velev ki, bir dövme yaptırmış. Namaz kılmak istiyor. Ne diyeceğiz şimdi biz ona? Senin namazın kabul olmaz demek kolay. Allah bizi affetsin. Dövme yaptırmanın dinimizde yeri nedir? Haram. Dinimizde fıtratı bozmak haram. Fıtrata müdahale etmek haram. Ancak fiziki bir gereklilik olacak. Bir kimsenin burnu yamuk, onu düzeltecek. Yok burnunu kaldırmak, yok öyle. Burnunu düzeltecek yamuksa. Buradan bir yarık var. Onu ameliyat ettirecek, estetik olarak. parmağı kopmuş, taktıracak, estetik olarak.
Ne bileyim işte başka bir fiziki, böyle bir, fıtratın dışında bir şey var. Onu düzeltecek. Bunda bir sıkıntı yok. Ama fıtratı bozmak, bu şeytani bir şey. Allah bizi affetsin. Dinimizce uygun olan, kız ve erkek isimlerinden, örnek verebilir misiniz? Bu isimleri koymazsınız ki şimdi. Kimse Mustafa, Ahmet, Mehmet, Hüseyin, Hasan, Ayşe, Fatma, Hatice, Sümeyye, örneğin.
Bunları koymak istemiyorlar. Gidiyorlar, buluyorlar bir yerlerden. Yok ne, Aleyna. Buluyorlar, ya bir kuş ismi, ya bir taş ismi, ya bir dağ ismi, ya bir ova ismi, ya bir çiçek ismi. Hadi çiçeğe kabulüm yine de. Çiçeğe kabulüm. Dinen sakıncası yok onun. Ama böyle bir sürü isim buluyorlar insanlar. Çocuk olacak ya, çocuk olmaktan daha fazla dert isim bulmak. Anne, baba, ne internet kalıyor, ne defter kalıyor, ne kitap kalıyor, ne bizim gibiler kalıyor. Telefon açıyor. Bu isim, yok bir isim.
İşte bu uygun mu? Ben sanki, ne o, iti sözlüküm. Orta yerde dolaşan. Allah affetsin. Bana sorarlarsa, ben kalbime ne geliyorsa onu söylüyorum. Kalıyor şimdi bu sefer be. Veya kimisine diyorum ki, zikir, perşembe günü hatırlat. Ben aklıma gelirse, ilk kimi gördüm onun ismini koyuyorum. Onların da isine, hoşuna gitmiyor kimisinin. Ben diyorum eşinle görüş. Çünkü kadının hoşuna gitmezse, isim çocuğunun ismi, bizde öyle bir şey vardır. Hani işte kadının hoşuna gitmezse, kadın ondan mutsuz olursa, sütü kesilir. Öyle olmasın diye eşine danıştıyorum ben. Eşinden bitmiyor. Eşinin annesi var, babası var, böyle bir şey çıkıyor ortaya.
Halbuki, çocuğa isim koyacak olan baba, sünnet olan bu. Baba alacak çocuğunu kucağına, okuyacak sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet, ismi söyleyecek. Ya falan, ya falan, ya falan, bitti. Ya da, sufi adabıdır. Şeyhine danışır, ne koyalım diye. Şeyhi bir şey söylüyorsa, söyler, söylemiyorsa, siz kendiniz kararlaştırın diyorsa, kararlaştırırlar, biter. Adab bu. Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, hazretleri isim koymaya gitmiş, ama velakin, o güne kadar, Yahudiler, bir söylenti çıkarmışlar. Muhammedilerin çocukları olmuyor diye.
Bunlar kısır, bunların çocukları olmayacak diye, böyle bir söylenti çıkarmışlar. Medine'de ilk çocuk doğunca, Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, hazretleri, o söylentiye bir cevap oldu diye, gitmiş isim koymuş. E ondan sonra hangi birisine isim koysun? Allah bizi affetsin inşallah. Peygamber Efendimiz, sallallahu aleyhi ve sellem, her çeşitli namazı kılmıştır diye doğru mu? Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, hazretlerinin kıldığı namazlar bellidir. Sabah namazı, sabah namazından önce iki rekat sünnet, işrah namazı, güneş doğmazdan evvel, bir rivayette güneş doğduktan, bir mızrak boyu çıktıktan sonra, öğlen namazından bir buçuk, iki saat önce duha namazı, öğlen namazının dört rekat farzından önce, iki rekat farzından sonra, bazı rivayetlerde dört rekat farzından sonra, ikindi namazının farzından önce, dört rekat, bazı rivayetlerde iki rekat namaz kılma, ondan sonra ikindi namazının farzı,
akşam namazının farzından önce, iki rekat nafile namaz, akşam namazının farzından sonra, iki rekat nafile namaz, hanefiler önceki iki rekatı kılmazlar, malikiler kılar, hanbeliler kılar, şimdi şeyde, hacca ömreye gidenler, ezan okununca bazıları namaz kılıyor, bu ne namazı kılıyor, fıkıhtan haberi yok adamın, yazsı namazının farzından önce dört rekat, bazı rivayetlerde iki rekat namaz kılmak, yazsı namazının farzından sonra dört rekat, bazı rivayetlerde iki rekat namaz kılmak, sonra vitir namazı kılmak, vitir namazı da gecenin sonunda,
gecenin yarısında uyumadıysa gece namazı kılmak, iki ile altı rekat, akşam namazından sonra iki ile altı rekat arasında, evvamin namazı kılmak, akşam namazından sonra, yatsıdan sonra uyumadan kılarsa, gece namazı hükmünde, öğlenin vakti gelince, gece, ya biraz yatar kalkarsa, teheccüh namazı kılmak, iki ile on iki rekat arasında, işte hacet namazı kılmak, istihare namazı kılmak, yağmur duası için namaz kılmak, Allah rızası için, ne ya?
mescide girdiğinde iki rekat namaz kılmak, tahıyyetil mescid namazı, bunlar sünnet olan namazlar, unuttuklarım vardır, bayram namazları, örneğin, cuma namazı, örneğin, ama, üniversiteye girme namazı yok, yok pirincin üzerine, bilmem kaç tane, bilmem ne, her seferinde yutacaksın, şu kadar namaz kılacaksın, üniversiteye küldür, tek gireceksin, böyle bir şey yok, yok adam cezaevinden çıksın diye, bilmem kaç sabah, bilmem ne namazı kılacaksın, yok böyle bir şeyler, namazla, Allah'tan, namazla sabırla, Allah'tan isteyin,
fisebilillah, Allah rızası için, nafile, kıl ne kılıyorsan, bir sıkıntıdan kurtulmak için, kıl Allah rızası için, niyet ettim ya Rabbi, senin rıza şerifin için, namaz kılmaya, ya Rabbi, şu sıkıntıdan beni kurtar, eyvallah, eyvallah, ya Rabbi, şu hastalıktan defi bela olsun, şu hastalık benden uzaklaşsın, ya Rabbi, niyet ettim, namazla ondan yardım dilemek, şu borçtan kurtulayım ya Rabbi, namazla, namazı vesile ederekten, yardım dilemek, bunlar var, veyahut da, ya Rabbi, şu üniversite imtihanlarına, iyi hazırlanıyorum,
ya Rabbi, senin yardımına da ihtiyacın var, kılalım iki rekat namaz, eyvallah, dört rekat kılalım, altı rekat kılalım, ama adam oraya yazmış, üniversiteyi kazanma namazı, böyle bir şey var mı ya, Allah bizi affetsin, din bu değil, veya bilmem kaç tane, bilmem ne çekersen, işte şu işin hal olur, oldu, veya boynunda şunu takarsan, bu işin hal olacak, boynuna taktığından medet umuyor kimse, takıyor boynuna bir şey, birisi de yazıyor, üfürükten teyare, selam söyle oyare, koyuyor buraya, bazen getiriyorlar, büyü müyü yapmışlar filan,
işte getiriyorlar bana, açıyorum, adam dalga geçer gibi, elif de değil, bir çizgi, norm harfi gibi, yazmış yazmış yazmış, böyle bir tane çizgi, mesela tek çizgi, bir sıraya yazmış, öbür bir böyle yatırmış, bir öyle yatırmış, gerçekten tabii geçer gibi, onunla muskayı adam kafasında dolaştırıyor, veya büyü yaptırdım diyor, onu gidiyor, kim bilir kaç para alıyor, bir de onu sarıyor güzelce, jiletine, muma, bir de demiş ki, açarsanız helak olursunuz, getirmiş, eli titriyor, dediler ki diyor, açarsanız helak olursunuz,
iyi dedim, ben de masadan aldım, ben de böyle bir, mektup açacak, bıçak var, açıyorum titriyor da, Allah'tan korkmuyor, dedim Allah'tan korksaydın, Allah'tan korksaydın, yetecekti dedim, cennetlik olacaktın şimdi, muskadan korkuyorsun dedim ya, hocam sizin maneviyatınız vardı, o yüzden korkmuyorsunuz, e sen Allah'a inanmıyorsun o zaman dedim, ne uğraşıyorum ki ben dedim, ben şimdi bıçakla açtım, Allah'tan, bu dedim, hiçbir şey yoktur bunda, sakin ol, o diyor ki, işte helak olacaksınız dedi, benim evimde şunlar oldu,
şu şöyle oldu, diyorum ki kardeş, bu diyorum, senin ahlakınla alakalı, adamın ahlakıyla alakalı, sizin evde, İslami bir hayat yaşanmaması ile alakalı, bu muskayla alakalı değil, yok, açtım muskayı, tiril tiril titriyor kadın, böyle bir esniyor, böyle bir gözlerini döndürüyor, diyorum bunların hepsi de boş diyorum ben ona, söylüyorum şimdi, dinlemiyor, açtım gösterdim, aha dedim, yazdığı bu, titremesi mitremesi bitti, kör olasıca adam dedi, kaç para verdin dedim, kör olasıca adam deyince, kaç para verdin dedim ben,
ben dedi, kurtulmak için ver dedim, başkasına dedi, bundan mı kurtarmaya çalıştılar seni dedim ben, evet dedi, bunların hepsi de ortak dedim ben, biri yazıyor, öbürkü de diyor ki, o diyor, papaz büyüsü yapmıştır sana, bitiyor, onu ancak ben çözerim diyor, öbürkünün yaptığını, öbürkü çözüyor, öbürkünün yaptığını o çözüyor, bir de en enteresanı şuydu, birisine gitmişler, bakmış böyle suya, bugün Antalya'da hava kapalı demiş, bulutlu, bakamayacağım yani, cinniler dolaşamıyor, bulutlu olunca, buluta takılıyorlar, Allah bizi affetsin,
geçen haftada okuyamadık, kaçıncı beyt, kaç, 148, hekim yumuşak yumuşak, nerelisin sen diye sordu, çünkü dedi, her şehir halkının ilacı ayrıdır, o şehirde yakınlarından kimler var, kime yakınsın, neye bağlısın, elini nabzına koymuş, bir bir feleğin cefalarını sorup duruyordu, şimdi, her şehrin şifası, derdi ayrıdır, şehri, böyle algılayabilirsiniz, Bursa şehri, Bursa şehrinin kendine göre dertleri vardır, maddi manevi, Bursa sanayi ve ticaret merkezi, buranın dertleri vardır,
burada faiz çok olur, kandırma çok olur, aldatma çok olur, para çoktur, paranın çok olduğu yerde, şehvet çok olur, paranın çok olduğu yerde, makam çok olur, hırs çok olur, dünya çok olur, ama gitse bir kimse, bir köyde yaşamış olsa, böyle olmaz, hastalıkları ayrıdır, dertleri ayrıdır, onun şifası da ayrıdır, bunu bir şehir olarak algılayın, bir de, bunu bir cemaat olarak algılayın, her şehrin hastalığı ayrıdır, her cemaatin de hastalığı ayrıdır, bunu bir de birey olarak algılayın, şehri, her birey bir şehirdir, her birey bir şehir olarak algılarsanız,
her bireyin hastalığı ayrıdır, her bireyin devası da ayrıdır, işte o yüzden, her birey, bir mürşide gider, bir mürşidin sohbetine oturur, ve o sohbetten hastalığına şifa bulur, ve her hastalık sahibi şöyle düşünür, bu sohbeti bana yaptı, bunda beni kastetti, bunda bana söyledi, bunu hastalığına tedavi olmak isteyen, tedavi maksatlı sohbeti üzerine alır, kimisine ilaç ters tesir yapar, diyeceksiniz ki ilaç ters tepki, ters tesir yapar mı?
Yapar, kime yapar? Hastalığından kurtulmak istemeyen de der ki, gördün mü bu lafı bana söyledi, burada beni kastetti, böyle şey mi olur? Nasıl sohbette benim bir meselemi anlatır? Nasıl sohbette beni kenayesine böyle konuşabilir? İsim yok ama bu benim, böyle bir şey mi olur der? duyar arkadaşlar bunları, ben şimdi, benim, ne diyorlarına, tweet'im var, Twitter'de bir hadis yazıyorum, 10 gün sonra, o hadisi bana yazdın diyor, birisi, veya birkaçı, veya başkaları, ya bir hadis paylaşmayacağım mı ben orada, bir ayet paylaşmayacağım mı, bir söz paylaşmayacağım mı, ama o kimse direkt, kendi üzerine alır, benim için söyledin onu, iyi, senin için söylediysem, o hastalıktan kurtul o zaman, yok, daha suizan eder, daha cepheleşmeye çalışır, o, hastalıktan kurtulmaya niyeti yok onun, hastalıktan kurtulacak olan kimse,
cepheleşmez, kabul eder, bir doktora gitmişsin, doktora müracaat etmişsin, demişsin ki, böyle bir ağasızlığın var, ben gittim, dedim doktor, şeker benim dedim, tavan yaptı, ne yapacağım, ölçlü bir işti, dedi ki, son iki ayın, 239, 240'de yürümüş, herkesin şekeri ayrı dedi, senin dedi, 240 etkiliyor demek ki, ne yapacağız dedim ben, hemen hapa başlayacağız, ben hap içmek istemiyorum dedim, o zaman dedi, çok sıkı diyet yapacaksın, her gün kontrol edeceğim, her gün dedi, bana mesaj çekeceksin dedi, şeyini, şekerini, ben ona her gün mesaj çekeceğim diye,
sıkı diyete başladım, şimdi hem doktora gideceksin, doktor hastalığını teşhis edecek, sana tedavisini söyleyecek, sen diyeceksin ki, bunun bana kastı var, tedaviyi uygulamayacaksın, dedim doktora, hocam dedim, ben disiplinli insanımdır, ben dedim, senin koyduğun çizgiye uyarım, hemen başladı yazma, unlu, yasak, şekerli, yasak, asla dedi, unlu mamül yemeyeceksin, asla dedi, şekerli mamül yemeyeceksin, günde bir tane meyve yiyeceksin, yersen dedi, bol bol su içeceksin, orucu bırakacaksın, sinirlenmeyeceksin, üzülmeyeceksin,
kızmayacaksın, olur dedim, bu dedim, yeme içme olur, yalnız bu dedim, mümkün değil benden, e dedi, hiç olması, yeme içmeye dikkat et, iyi yeme içmeye dikkat edeyim, dedim, ben bu şekeri Allah'ın izniyle dedim, ben diyetle dedim, bunu hallederim, Allah'ın izniyle dedim, tamam, Cenab-ı Hak denk getirdi, bir de çay yaptık, ha iyi, yani iyi dedim, gene sabahları 175, 180, 185, gidiyor gene açlık şekeri, aman, iki yüzün üstünde değil, Allah'ım şifa versin herkese, şimdi hem doktora gideceksin, hem diyeceksin ki, ben rahatsızım,
bir kimse o yüzden mürid olur, bir mürşide, bir kimsenin, bir tekkeye, bir tarikata, bir mürşide bağlanmasının sebebi budur, bende manevi hastalıklar var, ben buraya bu manevi hastalıklardan, birinci derecede kurtulmaya geldim, ikinci derecede, ben Allah'a vuslat yolunda yürümeye geldim, üçüncü derecede, ben Allah'a vuslat olma ümidiyle buradayım, bu yolun, bu yolun istikameti budur, niye geldin, hepimiz hastayız biz, ben dahil, biz hastalıklarımızdan kurtulmaya geldik buraya, ben dahilim, buna, ben de buradayım,
hastalıklarımdan kurtulmak için, zannetmeyin ki bende hastalık yok, zannetmeyin ki bana hastalık bulaşmıyor, ben de bu dünyada yaşıyorum, ben de bu dünyanın içindeyim, ben de sizin gibi sabahleyin işe gidiyorum, ben de sizin gibi, ne yaşanacaksa yaşıyorum gün içerisinde, bende de eş var, bende de çocuk var, bizim günler kapının arkasında süpürge değil, bizde, ben de sizin gibi yiyorum, içiyorum, bu bölgede, bu şehirde, ne bir hastalık varsa, bana da bulaşıyor, kim değil ki, o zaman hep beraber biz bu tekkede, maddi manevi hastalıklarımıza şifa için buradayız,
işte Hz. Mevlana diyor ki, her şehrin hastalığı ayrıdır, burada hepimizin hastalığı ayrıdır, kimimizde kibir vardır, kimimizde gösteriş vardır, kimimizde makam sevdası vardır, kimimizde mevki sevdası vardır, kimimizde mal sevgisi vardır, kimimizde çocuk sevgisi, kimimizde eş sevgisi vardır, kimimizde normalde büyüklenme vardır, kimimiz malım deyip, dört elle sarılmışızdır, kimimiz param deyip, dört elle sarılmışızdır, hepimizde vardır, kimimiz deriz ki, aman ya tekkeye gidersek, bizim paramızı yerler, aman gitme oraya,
demişlerdir size de, aman gitme, sağlığını kaybedersin, paranı kaybedersin, aman gitme, makamını kaybedersin, aman gitme, o adam sizin paranızı yer, demişlerdir hep, derler, derler, o arabaya o nereden biniyor, tabii, o evleri nereden yaptı, derler, hepinize söylerler, İstanbul'da birisi dayanamadı, attıydı orta yere, dedi ya iste bu gece de, bitsin de, ne olur dedim ya, ne isteyeceğim, dedi her gece buraya gelirken, dedi ailem diyor ki, dedi o hoca sizden para isteyecek, dedi ya 3 yıldan beri geliyorum, dedi hiç istemedin dedi,
dedim ömür boyu istemeyeceğim, merak etme, dedim bu yaşa kadar ben istemedim, hiç bu yaştan sonra hiç istemem artık, dedim, ama dinlemez, hatta Bursa'daki, bazen arkadaşlar örnek veriyorum, diyor, dedim ki diyorum bir derste, arkadaşlar, eğer sizden kendi nefsim için, bir şey istersen vermeyin, verirseniz de hakkım helal değil, dedim, bunu tekrar söylüyorum, bir gün yanılır, yenilir, sizden ekmek parası dahi, istersen vermeyin, aç kaldım, naçar kaldım, susuz kaldım, yemeksiz kaldım, ekmeksiz kaldım, der de, sizden bir şey istersen,
vallahi vermeyin, billaha vermeyin, vermeyin, yeminle söylüyorum vermeyin, kendi nefsim için, bu bütün dergaha bu sözüm, internetten dinliyor herkes, bütün dergaha, Mustafa Özbağ, bir gün yanılır, yenilir, sizden bir kuruş, isterse, vallahi vermeyin, billaha vermeyin, ve sizden bir kuruş, istersem, dilim bir sefer değil, bin bir sefer kopsun, sizden bir sefer değil, bir sefer istersen, bu dilim, bu dilim, mahşerde 18 arşın değil, 1800 arşın, büyüsün, taşıyamayayım ben onu, bir sefer istersen,
bir sefer, bakın bir sefer diyor, bir tane ekmek, bir tane bir lokma ekmek, bir yudum su, bir tane zeytin, istersem, dilim bir sefer değil, bin bir sefer kopsun, Allah istetmesin inşallah, Cenab-ı Hak kendisinden, başkasına çevirmesin inşallah, Cenab-ı Hak kendisinden, başkasından istetmesin inşallah, ama, şehir hastalığı ya, o şehirde para pul çoksa, herkes ona sevdalanır, mal mülk çoksa, herkes ona sevdalanır, o şehirde, ticaret çoksa, şehvet de çoktur, herkes ona doğru, hastalanır, Allah muhafaza eylesin, işte Hz. Mevlana diyor ki,
her şehrin hastalığı farklıdır, sen hangi şehirdensin, her nefsin hastalığı farklıdır, her nefis farklıdır, her nefsin ilacı da farklıdır, nasıl, her hastalığın ilacı farklıysa, öyle değil mi sefa, eczacısın sen, değil mi, eczacılık değil mi meslek, gözlükçüsün, her gözün, numarası aynı mı, değil, adam gözüm görmüyor diyor, kimisi yakın, kimisi uzak, benim yakın da gidik, uzak da gidik, e şimdi normalde, her gözün, numarası aynı mı, değil, sen sokaktaki gözlükçüden alırsan, o sana bir takıyor, görüyor mu görüyor, gördün mü gördün,
hangi görüyor, hangi görmüyor, bilmiyor, gideceksin göz doktoruna, baktırıyor, kapatıyor bir tanesini, oradan, benim birisi, birisi az görüyor, birisi çok görüyor, yani az çok dediğim, %25 fark var, benim, sol daha az görüyor galiba, öyle miydi, değil mi, sol daha az görüyor, enteresan, halbuki sağ daha az görmesi lazım, bende sol daha az görüyor, neden sağ daha az görmesi lazım, biliyor musun, beyne giden, arkadaki damarlardan, sağ taraftaki daha fazla tıkalı, halbuki o gözün daha az görmesi lazım, bende tersine her şey,
benim sol az görüyor, tersine, ama bakın, aynı gözlüğü kullanamıyorsun, onun derecesi farklı, aynı, hastalıklar da farklı, her nefisteki hastalık da farklı, işte, hekim diyor ki, cariyeye, hangi şehirde yaşadın, her şehrin hastalığı ayrıdır, her nefsin hastalığı ayrıdır, anlat, hangi şehirden geldiğini, ne iş yaptığını, şimdi sufi gelir, sorarım ben şimdi, sen hangi mahallede oturuyorsun, filanca yerde, ne iş yapıyorsun sen, şu işi yapıyorum, o kendisi de der ki, sorguluyor beni, sorgulamam, adamın yaptığı işe göre,
hastalığı farklıdır çünkü, adamın yaşadığı ortama göre, hastalığı farklıdır, devam ediyor, elini nabzına koymuş, bir bir feleğin, cefalarını sorup duruyordu, ama ondan önceki şu, o şehirde, yakınlarından kimler var, kime yakınsın, neye bağlısın, sen nefis olarak, kime yakınsın, bana arkadaşını söyle, senin dinini söyleyeyim, Hz. Ebu Bekir Efendimizin sözü, sen kime yakınsın, senin en yakın arkadaşın kim, senin dostum dediğin kim, sen yarın mahşere, huzurullaha çıktığında, kim benim dostum demek isterdin, Ya Rabbi benim en kıymetli arkadaşım bu,
benim en çok sevdiğim bu, kimi demek isterdin, Allah'ın huzuruna çıkarken, kimle kol kola çıkmak isterdiniz, huzurullah'ta mahşerle, kiminle halk olmak isterdiniz, hani diyor ya hadis-i şerifte, kişi sevdiği iledir, kim sevdiğin, kimle mahşerde beraber olmak isterdin, kimin yanında olmak isterdin mahşerde, şimdi normalde dünyayı seven der ki, ben koç, benim arkadaşımdır, kim? Vehbi koç, veya kim? İşte Mustafa koç, ooo, ne büyük adamsın ya, kim? Sabancı benim dostumdur ya, kahve içeriz beraber, muhteşemsin ya, Bursa'nın zengini kim? X kimse,
adam iş görecek ya, filanca benim dostumdur ya, harika, dünyevi de iş, tamam, mal alacaksın, soruyor ya, kimlerden alışveriş ediyorsun sen? Mal alacaksın, sen de diyorsun ki, kim iyi tüccarsa onun ismini veriyorsun, kim zenginse onun ismini veriyorsun, diyorsun ki ya filanca, arkadaşım olur, dostum olur, yer içeriz biz onunla, harika, kendine kabul ettireceksin orada, eyvallah, ve hatta adam der ya, benim savcı arkadaşım var, aa ne kadar güzel ya, yani kabul edeceğiz onun dediğini, veyahut der filanca, vali benim arkadaşım,
harika ya, tamam, vali senin arkadaşınsa, bütün kapılar açıldı sana, bu dünyada, hekim soruyor, kim senin yakının, bana arkadaşını söyle, senin dinini söyleyeyim, bana sevdiğin kimseyi söyle, senin ahlakını söyleyeyim, kim senin dostun, de bana dostunu, geçen gün, the end dedim ya, kafa yapıyorlar, benden, mail çekmiş birisi, the end diye bana, kızacağımı zannediyor, evet, bu akşam, vefat ettin, öldün, the end oldu, ne üzerine öleceksin, Allah, sondan başa doğru bakar, bakın kuluma, nereye gitmiş, tekkeye gitmiş, ne almış orada,
sema izlemiş, Allah'ı zikretmiş, sondan başa bakıyor ya, eğer kulun en son hali, iyi amellese, Cenab-ı Hak der ki diyor, Cenab-ı Hak der ki, mahşere bıraktım onun hesabını, sondan başa bakıyor, baştan sona bakmıyor, bu akşam namaz kıldı, hasbelkader, bu gece ilk defa namaz kıldı o kimse, sondan başa bakıyor, ya bir gün önce kılmadıydı, bugün kıldı ya, öyle bir Allah, normal muhasebecilerin muhasebesi gibi muhasebe tutmuyor, sondan başa bakıyor, kaldın, kim senin dostun, kim gelecek cenazene, kim gelecek mezara,
kim en kıymetli dostun, seni kim indirecek mezara, İzmir'e, cenazeye gittik, Hacı Mehmet burada, akrabalardan birisinin babası vefat etti, adamı cenazeye indirecek olan kimse yok aşağıya, hatırladın mı Hacı Mehmet? cenazeyi kabre koyacak kimse yok, Hacı Mehmet'e dedim, Hacı Mehmet in kabrin içine, Hacı Mehmet indi, hatırlamıyorum ben indim mi, inmedim mi bilmiyorum, Hacı Mehmet indi yalnız, Hacı Mehmet'e dedim, Hacı Mehmet insan kabre indi, birisi daha indi herhalde değil mi, kim indirdi? Öyle mi? İşte herhalde, bilmiyorum şimdi, tam hatırlamıyorum, Hacı Mehmet'in indiğini biliyorum yalnız, kendi kendime o gün onu düşündüm, o gün bakın, haa yıllar geçti üstünden, dedim ki ya, arkamdan, seni mezara, kabre indirecek bir adam dahi yok,
akrabaların hepsi de, görüntüde akraba, herkes bakıyor, oğlu dahil buna, oğlu dahil, damadı dahil adamın, kardeşi dahil, kardeşinin çocukları dahil, yeğenler, kuzenler dahil, dostun kim? Kim arkadaşın? Kim? Kimle haşr olmak istiyorsun? Mahşerde kimle beraber olmak istiyorsun? Yanında kim olsun isterdin? Bu dünyada da onun yanında ol. İşte diyor ki, Hazreti Mevlana, hekim dedi ki diyor, yakınların kim?
Kimlerle arkadaşsın? Kimlerle akrabasın? Kimlerle dostsun? Kimlerle yemek yedin? Kimlerle su içtin? Kimlerle yolculuk yaptın? Hangi sofrada oturdun? Elini nabzuna koymuş, bir bir feleğin cefalarını sorup duruyordu. Soruyor ki, ona göre şifa verecek. Allah bizi onlardan eylesin. 150. beytte kaldık. El-Fatiha'ma selam. Amin. Son bir soru var. Kur'an-ı Kerim'de geçen Hristiyanları ve Yahudileri, kendinize dost edinmeyeniz mealindeki istinaden, ehli kitap sayabileceğimiz bu insanlardan uzak mı durmalıyız? Yoksa Resulullah'a anlatmak için, sosyal hayatta ilişki kurup, komşuluk yapabilir miyiz demiş.
Komşuluk yapabiliriz, ilişki kurabiliriz. Buradaki bu dostluk, devletsel manada. Buradaki bir dostluk, dinsel manada. Yani böyle bir onlara tebliğ etmek için muhakkak ki biz, onlarla dost olacağız. Selamun Aleyküm.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi