mustafaozbag.org

165. Mustafa Özbağ Efendi Dergah Sohbetleri

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Dergâh Sohbetleri · 12 Ocak 2012 · 51:30

Dinî yaşayışları vardır, dinî anlayışları vardır. Herkes bu noktada bakışı, yaşayışı ve anlayışı farklıdır. Oysa doğru bir tanedir. O doğruya herkes kendi gözlüğüyle, kendi rengiyle, kendi mantığıyla, kendi yaşadığıyla bakar ve kendi kendisine bir şey çıkarır. Ve onun doğru olduğunu biliyorlar. Anlayış, bunun kendisini bağlar, kendisine göre doğrudur. O yüzden o kendi doğrusunu yakalamaya çalışır.
Kendi doğrusunu yakalayabilirse, kendi kendisine mutlan yapar. Bir de insanlar kendi doğrusunu görmezler. Derler ki, doğruyu olduğu gibi ben kabul etmek istiyorum. Kendi gözümle, kendi mantığımla, kendi aklımla, kendi duygularımla değil, o doğruyu doğru olarak koyup nitelendirenin gözüyle, mantığıyla, bunun düşüncesiyle almak istiyorum derler.
Bu da ikinci zümredir ki, az bulunur onlar. Dünya üzerindeki insanların meselelere bakışları, üç aşağı beş yukarı hep birbirlerine yakındır. Mantıkları da birbirlerine yakındır. Bunların içinden kim, kendi doğru bilgilerini, kendi doğru düşüncelerine ve kendi gözlüğünü, bir müttefizamı kenara bırakır da, gerçek doğrunun gözlüğünü ve gerçek doğrunun aklını kendisine göz ve akıl olarak alırsa, o zaman doğru, gerçek mevziline ulaşmış olur.
Yoksa, kendi dairesinde kendisine göre bir doğru oluşmuştur. Sabrı sorsam, hepiniz de sabrı biliyorsunuz. Hepiniz de sabırla alakalı mutlaka bir şey söylersiniz. Öyle değil mi? Öyle değil mi? Ve hepinizin de sabır hakkındaki söyledikleri, üç aşağı beş yukarı kendisine göre doğrunuz. Bu sorulan, soruların hepsinde, kendi dairelerinde, soranların da kendi kafalarında bir doğrular var.
Yüzde doksan dokuzunun kendi kafasında, o noktada bir doğrusu var. Ya doğrusunu teyit ettirmek için soru soruyor, ya da doğru olduğunu, onun hakkındaki bir fikri var, soru sormak için soruyor. Bu da şunu gösteriyor. Hepiniz belli bir düşüncede, belli bir yaşantıda, belli bir mantığa sahipsiniz. Bunun haricinde, düşünce, mantığa ve yaşantıya sahip olan içinizde ender insan var.
Yok. Doğruda öngörülen bir şey değil. Velayet yolunda böyle bir şey öngörülür. İnsanlar koyun gibi olması gerektiğinden, hepsi de bir doğruda, bir düşüncede, bir gözlükte olacaklar. Ve o doğruda, o düşüncede, o gözlükte, irdelemeden, araştırmadan, doğrunun gerçek menfezine ve merkezine inmeden hayatlarını devam ettirdiler.
Oysa, doğru bizim kendi aklımızın öngördüğü gibi değildir. Biz zannederiz ki her olayda, her hadisede ayrı bir doğru çıkar. Bu zannımız doğru mudur, doğrudur. Her hadisenin, her olayın kendi tarihinde bir hükmü vardır ve o hüküm doğrudur. Öyle değil mi? O hüküm. Biz diyebilir miyiz ki bu hüküm doğru değil, doğrudur. İşin öz noktasında öyle değildir. Öyledir de öyle değildir. İşin öz noktasında Allah var. Ve gerçek doğru Allah'tır. Gerçek doğrunun sahibi de Allah'tır. Allah Celle Celaluhu her şeyin hakimi ve sahibidir.
Her şeyin hakimi ve sahibi olduğu için, onun için yarattıkları adedince doğru yoktur. Doğru bir tanedir. Bunu şeye benzetebilirsiniz. Hepinizin gözleri farklı renkte görüyor. Orta yerde bir nur var. O nura hepiniz bakıyorsunuz. Ve hepiniz de kendi göz renginizi onda görüyorsunuz. Diyorsunuz ki bu nur yeşil. Öbürkü diyor ki kırmızı yakurttan. Öbürkü diyor ki beyaz. Öbürkü diyor ki sarı. Öbürkü diyor sarının başka bir tonu. Öbürkü diyor ki kırmızının başka tonu. Öbürkü diyor ki bu nur siyah. Öbürkü diyor ki işte şu renk. İşte öbürkü diyor ki bu renk. İşte öbürkü diyor ki bu renk. Aslında nurun rengi nur. Nurun rengi eşittir nur.
Cismi eşittir nur. Nurun üzerine ne sorarsan eşittir nur. Ama biz nura bu noktada baktığımızda Kendi rengimizi görürüz onda. Kendi cismimizi görürüz onda. Kendi hayalimizi görürüz onda. Kendi varlığımızı görürüz onda. Kendi aklımızı, kendi düşüncemizi görürüz onda. Nuru gerçek mahiyette görmekten uzakız. Nuru gerçek mahiyetinde görebilmemiz için Örneğin kendimizden geçmemiz gerek. Kendinden geçmek demek kendini yok bilmek demek. Kendinden geçmek demek kendi doğrularını silip atmak demek. Kendinden geçmek demek kendi aklını bir kenara koymak demek. Kendinden geçmek demek kendi ibadetlerini kenara atmak demek.
Yok görmek demek. Kendinden geçmek demek kendinle alakalı bir zerrenin dahi var olma ihtimalini dahi görmemek. Ancak o zaman biz nurun gerçek mahiyetini görebilme imkanına sahip oluruz. Ve ondan sonra nura bakmamız gerek yok. Nereye bakarız? Gerçek mahiyetteki rengini görürüz. Din, insanlara zorlaştırılmak için indirilen bir anayasa değildir. İnsanların hayatlarını tanrımı ağrı etsin, alt üst etsin. İnsanlara lüzumsuz bir sürü fikir ve düşünceler topluluğunu beynine indirsin diye indirilmiş bir oluşum olgu değildir. Din, insanlar Allah'ı tanısın, Allah'ı bilsin diye indirilmiş bir olgudur. Allah'ı tanımak ve Allah'ı bilmek.
Tasavvufun maksadı, gayesi ve Allah'ı bilmektir. Bunun geçtiği yol bellidir. Bunun geçtiği yol Allah'ı sevmektir. Bunun geçtiği yol Allah'a, bunun geçtiği yol Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine ümmet olmak, onu tanımaktır. Bunun geçtiği yol Allah'ın yapma dediklerini yapmamaktır. Tefarratlar insanın bela ve musibete görürsün sabır, bela ve musibet geldiğinde konuşmamak değildir. Sabır, bela ve musibet anında susmak demek değildir.
Sabrın özü, bela ve musibetin ondan geldiğini bilir, ona güler yüzlü davranmaktır. O zaman ona güler yüzlü davranıyorsan onu anasın. Onu bilmiyorsan sen gözüne erişirsin. Onu biliyorsan sen bidatların içinde konuşursun. Onu bilmediğin an millet sevdasına düşersin, vatan millet sakar yetersin.
Onu biliyorsan bütün insanların Adem'den geldiğini bilir, bilir bir millet felsefesinin boş olduğunu anlarsın. Milletse bir tek millet var. O da nedir? İnsan milleti, Adem milleti. Onun için neyi karıştıracaksan, o zaman ayrıştırdın, o bir de ümmet-i Muhammed gelir başka bir şey gelmez. Ama onun gözlüğüne bakarsan, üstün olanlar, üst vası nedir?
Milliyetsiz o Müslüman olursa, mümin olursa, takvah olun olursa, sırt diye kenara mı atacaksın? Atmayacaksın. O zaman senin milliyetin kalmadı bu manada. Ha o zaman onu bilen insan zaten sebebi sülükte girmiştir. Onunla girmeyen insan sebebi sülükte değildir. Bilme, muhtanıma yok bir kimsenin makamı sülük başlar.
Zaten bir makam kendinde, kulluktan başka bir makam mı var ki? Sülük'e girecek olan bir kimsenin makamı olsun. Kime karşı bir makam konusu olacak ki? O kimsenin kullara karşı herhangi bir sorumluluğu mu var? Kulların üzerinde herhangi bir yaptırımı mu kullarına karşı kendilerine bir makam isnat etsin? İnsanlar kulların önlerinde kendilerine bir makam isnat edecekler ki, kullar onların razında ne yapacaklar? Bir kul gibi dönecekler. O zaman onu tanıyan bir kimsenin kendisine makam atfetmesi kadar gülüç bir şey olmaz. Kendisini herhangi bir makamla tasnif etmesi, makamla takdip edilmesi kadar gülüç bir şey olmaz. Bir kimse nasıl kendisine makam isnat edebilir ki?
Onu tanıyan bir kimse nasıl herhangi bir işin onun hakimiyetinin dışında olacağını bilir ki, tanır ki böyle bir şey mümkün mü? Mümkün değil. O zaman onu tanıyan kimse bu noktada kaderin cilvesine bakar ki kaderi yaratan, kader böyleymişler, çekilir. Onu tanıyan, kendi aklı yok. Kendi aklı olmaması demek yemesini, içmesini, karıştırması demek değil.
Kendi aklımın olmaması demek, evini, barkını, işini, aşını dağılması demek değil. Ya meselelere bakarken onun aklıyla bakmaya çalışır. Meselelere bakarken onun gözlüğüyle bakmaya çalışır. Ve onun gözlüğüyle bakar. Ve hadisi kutsu tecelli eder. Yok benimle görür. Kutsu tecelli, benimle tutar. Hadisi kutsu tecelli eder. Benimle yürür. Dünyanın kendisini isnat edecek ki işimiz onu bilmektir. O zaman işimiz onun emirlerini yerine getirmektir.
O zaman işimiz normal insanlar gibi, normal insanlar gibi diyorum bakın. Bakın ve düşünmek değildir. Biz sabahleyen kalkıp işimize gidip, yemeğimizi yiyip, işte akşam eve gelince oturup çay içecek. Onun için yaratılmıyor. Bunun için yaratıldıysanız böyle devam edeceksiniz. Sizin hayvanlardan bir farkınız kalmaz. Bunlar da sabahleyin çıkarlar, avlanırlar, yevlenirler, kırılarlar. İlişki zamanı geldiğinde birbirleriyle ilişkiye girerler. Çocuklar olur. Onlar da çocuklarını korurlar, yumurtalarını korurlar. Hayatları biter, birisi gelir bir gün onların yer biter. Kenara çekildiğinizde onlardan bir farkınızın olmadığını görürsünüz. Eğer böyle yaşıyorsanız, onların da kendilerine göre aileleri var.
Onların da kendilerine göre alanları var. Bir aslan kendine alan biçiyor, gidiyor her tarafın çişini yapıyor. Bu alan bana ait bir, o alanı başka kimseye katmıyor. Sizin de eviniz var, siz de evinize kimseye katmıyorsunuz. Onlar da kendi lisanlarıyla Allah'ı zikrediyorlar. Siz de kendi lisanınıza göre, kendinize göre Allah'ı zikrediyorsunuz. Ama sizi siz yapacak olan unsur farklıdır. Bu ne? Allah'ı tanıma ve bilme. Eğer bu Allah'ı tanıma ve bilme noktası olmaz ise, o zaman o kimsenin söyleyecek bir şey yok, yapacak bir şey yok. Normal bir şekilde hayatına devam edecek. Etliye sütliye karışmayacak. Eğer onu tanıma ve bilme noktasına geliyorsa, o yola girdiyse, gelenleri de normal karşılayacak, geçecek, gidecek, gidecek.
Ha onu tanıma ve onu bilme yoluna girdiyse, o zaman severken de bir şey karşılığında sevmeyecek. Bir şey karşılığında birisini seviyorsa, o zaman o şeyin, o şeyin, sevdiği şeyin, yani karşılık olarak sevdiği şeyin, yani siz bir arkadaşınız beni sevsin diye seviyorsanız, siz onun kulusunuz aslında. O sizin padişahınız oldu. O sizin büyüğünüz oldu. Yok siz onu fi sevilillah seviyorsanız, o zaman o sizin hiçbir şeyiniz oldu. Sevdiğiniz bir kimse, siz eğer ki üstadınızı severken, üstadınız sizi sevsin diye seviyorsanız, o sevginizle sonuca ulaşamazsınız. O sevginiz sizi merkeze, menzile ulaştırmaz. Eğer Allah'ı severken, siz Allah beni sevsin diye seviyorsanız, hayır o zaman Allah'ın o sevgide bir hesabımız, bir kitabımız var demektir.
Hayır, bir sevgilirken insan hesapsız ve kitapsız sever. Severken. Eğer ki sevginize baktığınızda dernece bir hesap, kitap görüyorsanız, o zaman siz o sevginizi yeniden yenilemeniz gerekir. Sevginin özü o değildir. Yani biz Allah'ı severken Allah'tan bir şey mi bekleyeceğiz? Severken diyorum bakın, Allah'tan bir şey mi bekleyeceğiz? Yani Allah bize bir şey verirse mi seveceğiz? Allah bize bir şey gösterirse mi seveceğiz? Bizim önümüzde mutlaka bir lütuf, bir ikram mı koymasın gerekiyor sevmemiz için? Ve sevgimizin karşılığı oysa, o zaman bizim hayvandan bir farkımız yok, o da bizim gibi seviyor Allah'ı. O da sabahleyin kendi lisanıyla zikrediyor, diyor ki bana bir tane ceylan.
Ceylan da kendi lisanıyla zikrediyor, bana güzel kork diyor. Ve odu bulduğunda Allah'a şükrediyor, daha fazla seviyor. Öbürkün de ceylanı yedinde Allah'ı daha fazla seviyor. İnsanı buradan ayıran şeyin ne olması gerekir? Hayır, biz ot veya ceylan için Allah'ı sevmeyiz. İçin ceylan için Allah'ı seviyorsak, eğer ki biz hadın için, çocuk için Allah'ı seviyorsak, o sevgimizde hesap var. O renksiz, o renksiz olan nura kavuşamamıştık biz daha. O zaman kendi kendimize diyeceğiz ki, bu üzerimizden atalım. O hayvan kokusunu üzerimizden atacağız. Deceğiniz ki ya bu ağır bir söz.
Yani bu ağır bir söz değil. Bizi biz yapan şey ne? Onu tanıma ve onu bilme. Onu tanıma ve bilme noktasında değilse, o zaman... Hiç şeytan bize vesvese vermeyecek. Adem meyveyi yiydiyse, bunda bir hikmet varmış diyeceğiz.
Adem meyveyi yemeseydi, dünyaya gelmezdik biz de. Adem meyveyi yedi, dünyaya geldik, iş bitir diyeceğiz. Adem Havva'nın vesvesesine uydu, Havva ve şeytanın vesvesesine uydu, uydu, Allah uydu. Anlat, Allah anlat. Yok yet ya. Sebep, onu tanımayan bütün sihirlerin içinden uyanış. Ne oldu?
Anında işi değil, yılanın da işi değil. Ya, Musa'nın, Rabbisinin işi değil. Musa bundan onun korkusu var diyecek. Nereden tanıcam, tanınmamı mümkün değil.
Yürü, gel, durma orda. Denizde de o iz yok olur mu? O biter. Senin gidecek bir yerin olmaz.
İz dediğinde toprakta... İz dediğinde senin orada aklına geliyor. Orada aklın bitiyor. Ama o zaman sen toprak gitmez ya. Yorum devam eder. Denizde biter. Havva diyorum devam eder. Havva devam eder. Başka yerde iz devam eder. İz bu şarjleri tanı Kutçular.
O nefis dedikleri şeytan vesvese verir. İnsanları putlaştırır. Putlaştırır. Evet, tarih kaldığında için Kutçularından muhafaza eylesin. Orada dolaştın.
Ona mücadele edeyin. Onu tanıyor ya. Onu tanımıyorsa mücadele etmez. Sen mücadele noktasında değildir. Onu tanımıyorsa. O dinlen dolayı, sen her vakit dinleniyorlar. Gece uyumak.
Kendime gel. Sen gece uyursan herkesle beraber bir anlamın kalmaz. Geceyi kendisinin tanımayı. İçimde der ki, ben insanları aldatıyorum ki ben.
Aldatmıyor. Gecesiz yemeniz için yaratılmıyor. Dedi ki ya Aişe müsaade eder misin? Dümle konuşayım ben Rabbimle hemen.
Hâl olayım. Müsaade eder misin ya? Geceleri dinlenin. Gündüz dizinde olsun. Neden? Sömürecek seni. Dütçek seni. Sen de kendine edersin ki ya. Dünyanın ne kadarı haram, ne kadarı helal. Ne kadarı lazım değil. Sana lazım. Yok, elbisenin şu kadarı mı lazım?
Elbisesi olacak yazdık. İki takım elbisesi olacak. Kiştık. Kime? Kendisini o ölçü alacak. Yüz tane bundan çek. Yüz tane bundan çek.
Sayılı mı Serpil? Sayılı mı Serpil? Şeyhi öldü. Bitti. Mezara kadarmış. Denizde kadardı değil. Mezarlık da bitti. Mezarda bittiyiz. Birçek bir yer yok. Yol da biter. İz de biter.
İş de biter. Aç da biter. Biter. O zaman işimiz onun hapları duymuyor. Aslında değil.
O kitabı oyduğun zaman otun ufak. Öyle değil mi? Tutunca ona başka bir sorumluluk var mı? Öyle yaşamamışlar. Ne peygamber sallallahu aleyhi ve sellem öyle yaşamış. Ne geç bir peygamberler öyle yaşamış. Otuz ramazan orucu tuttum attım kenara dememiş. Ne de onu tanıyanlar öyle yaşamış. Ne Ebu Bekir, ne Ömer, ne Osman. Ne Ebu Zeri Gifari öyle yaşamamış da o zaman bir cetrefillilik var. İki çeşit yemek var. Bugün sofrafi. Bunu tanıyan diyorken orucu bırakıp çok yersen senin yemen bir tek şu.
Başka bir şey için yemek caiz değildir. Başka bir şey için yemek caiz değildir. Bu evin ne kadar iş yapıyorsun ona kitapta lazım. O yaptığın işe göre yemek yiysem. Git bir de hesaplıyorlar ya ne kadar kalacak diye onu da hesaplattım kendine. Kendine anıla kalıp protein aldı, hesap kitap etti. Onu tanıyorsan hesabın kitabı yok. Sen bir tane ot pati yok, o seni oran. Sen bir kaşık. Bidatla işin de yok.
Neden? Bidat zaten. Ne? Onu dinlemek lazım. Onu dinleme lan. Sen kitaba bakacaksın. Kitaba bakacaksın.
Öyle değil mi? Onu tanımıyorsan düşün kendi kendine. Ben mutmainle de şu hayla öyle dedi değilim. Ne işin var? Rabi'ye'yle, madi'ye'yle, safi'ye'yle, mutmainle'yle, ne mah... Tost topraklı olur. Gürbet artmış. Hepimiz üstümüz kirli. Bak için mutmainle de böyle olur desin. Radya'da böyle olur. Safiye'de böyle olur. İyi sen safiye'de ol. Radya'da, madiye'de ol. Ya biz. Olmadı olacak hem gözükler hem de diyecek ben hangi makamdayım? Ey ey ey ey sen makam mı istiyorsun kardeşim?
Var git başka sofralar diye. Bu sofrada makamı. Orada seni baş köşeye oturttururlar. Sen o... Sen olmasan memleketi kalır derler. Sen olmasan kalır. Bizim hesabımız. Bir kimse kendinde bir varlık görüyorsa zaten onu tanımıyor. Onu tanımayanı sal git hiç kimse tanımasın. Onu tanımayanı kim tanır ki? Onu tanımayanı kim? Kim tanımıyor?
Görüyor. Oraya bir tane yap içeriden çok tembiyek. Hızır gelsin otursun buraya.
Sen de hesabı ol git. Asladım ev sağ. Hız mümkünüz olur. Oğa gider de avsız gelir.
Dönler ikinci gün tanımaz. Üçüncü gün Nutak'a indirir. Altına bir ceylan. İndirmez miyim? İndirir. Ava çıkan insan av bulur kendine. Sen yol bulursun kendine. Ulusun kalırsın. Arabanın en lüksüne de binersin. Evin en lüksünde de oturursun. Eğer menzinin oysa. Eğer isteğin oysa. Vallahi hiç seks şüphe etme. Hiç seks şüphe etme. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazret demiş. Onun ardından. Niçin hicret edersen onu bunu. Değil.
Ya. Onun sevgisini kalır. O zaman dersin ki ya yok. İnsanların eline bakmamış. Artar artar. Resulullah demiş benden sonra siz çok zengin olacaksınız. Zengin. Şimdi insanlar paranın pulunun içinde rahatın, rehavetin içinde dolaşırlarken nankör. Onu gayet diyorlar ki ya. Bu ne ki daha fazlası lazım. Yamanı giymiyor enfikarda. O manada. Neden?
Demiş hepimiz. Dediği bir yerde. Kim kendisinde zenginlik görürse ahmaktır o. Ahmaktır. Hepiniz fakirsin derken sen kendini nerede zengin görüyorsun? O hepiniz fakirsin derken kendini nasıl nakibini kapat, şeyh, ulema görüyorum ki. Geç, geç, geç. Senin yerin değil. Geç, yürü. Fakirsin diyor. O da diyor ben şeyhim. O diyor ki hepiniz fakirsin diyor ki bana manevatta buluverdi. O diyor ki hepiniz hiçbir şey yok. O bana rüyamda böyle böyle derdi. Eeeyy. Onu tanımıyorum daha. Tanıyacağım ben yavaş. Yavaş yavaş tanıyacağım.
Neden? Bize şunu verirdi diye bir adam vereceğiz ki.
Sen seversin diye seni sevmedim. Ben başımı okşayasın diye. Ben gözümün yaşına bakasın diye gözümün yaşına akıtmadım. Sen beğenirsin diye namaz kılmadım. kılmadın. Sen beğenirsin diye oruç tutmadın. Beni beğensin diye değil. Cennete girmek için zamanın zevkine varın.
Anlamak için onu seveyim. Aşık olmaya çalışsın. Peygamberi de tanırsın, yolu da tanırsın, izi de tanırsın. Onu tanımıyorsan sana söyle sen ne olacak ki? Söyle sen ne olacak? Onu tanımaya çalışıyorsa o zaman onu anlatan, ondan haber getiren, ondan bir şey seyrenin önünde elbence divan olursun. Ondan bir haber. Ondan. Bizi sevdiğinden size mektubun karşıdan gösterse ne yaparsın? Ya sevdiğim bir mektup göndermiş. Bana da onun üzerinde onun üzerinde paran de atmaz mısınız? Atarsınız. Neden sevdiğinizden postacı bir mektup getiriyor? Önceden postacılara hemen askerden, sevginciden, yardan bir mektup gelirse ne? Onlara insanlar evinde ne varsa en güzel şeylerini hediye ederler de. Ne der? Sevdiğinden bir haber var. O zaman sen birini seviyorsan ve sevdiğinden birisi sana haber veriyorsa sen ona zaten duramayacaksın ki gitsen peşinde.
Öyle değil mi? İnsanın sevdiğinden bir şey göreceksen gider. Iki de bir de bakar. Bankaya birisi paraya donatacaksın. Orada çalışan bir bayan. Sanki paranın sahibi o, bankanın sahibi o. Işte şu hanım, şu bey. Havalimiz gelmedi. Gelmedi. Özür dilerim, rahatsız ettim. Havalimiz geldi mi? Gelmedi. Özür dilerim, rahatsız ettim. Ne? Sen parayı sevdin. O senin sevginin. Ondan bir haber bekliyorum. Nasıl arıyorsun? Gidiyorum bankaya, canını sıkıyor, geliyorum. Gidiyorum bankaya, canın sıkılıyor, geliyorum, dönüyorum. Ama canın sıkılsa da bir derlik yok. Sevdiğinden kim konuşuyor sakin sıkma. O zaman sevdiğinden haber kimseyi sen yok sayamaz. Seni varsayacağım. Ve sevdiğinden haber getirelim. Der ki ne? Demez mi? Ben sağlık yapma sevdiğinden haber getirelim. Sevdiğinden haber getirelim yok
sayma. Sevdiğinden haber getirelim hiç sayma. Sevdiğinin adı bir postacı kullanır. Sevdiğinin huyudur o. Senin, senin ne postacıyla konuşuyor. Sevdiğinin huyudur. Bir zaman böyle oyalar. Sen sakın ha. Deme bırakıyor adım değil diye. Postacı der ki hadi git. Sevdiğinden nasıl haber alıyorsan al. Sen onu seviyorsan seviyorsan. Sen onu seviyorsan mektup. Sen onu seviyorsan vallahi postacısındayı seveceğim. Hürmet edeceğim. Niçin?
Öldüğünden dolayı. Anlayacağım ben seni seviyorum. Neden? Ahmak der. Ahmak. Beni seviyorum. Benim postacımı seviyorum. Beni seviyorum. Benim mektubumu seviyorum. Oh. Ney nasıl sevgi? Yok. Biz seviyoruz. Onun postacısını da mektubunu da haberi ver. Uçandışını da. E sen yerini de. Ya ya. E sen yerini de. Yıldızım da seviyorsan. Aynı süslü. Aynı olarak görüyoruz. İnsanlar aynı süslüyor.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi