Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Dergâh Sohbetleri · 12 Ocak 2012 · 1:00:51
Dini yaşayışları vardır, dini anlayışları vardır, herkes bu noktada bakışı, yaşayışı ve anlayışı farklıdır, oysa doğru bir tanedir, o doğruyu herkes kendi gözlüğüyle, kendi rengiyle, kendi mantığıyla, kendi yaşadığıyla bakar ve kendi kendisine bir şey çıkarır ve onun doğru olduğunu giderir. Bu kuş bunun kendisini bağlar, kendisine göre doğrudur. O yüzden o kendi doğrusunu yakalamaya çalışır. Kendi doğrusunu yakalayabilirse, kendi kendisine mutlan yapar.
Bir de insanlar kendi doğrusunu görmezler, derler ki doğruyu olduğu gibi ben kabul etmek istiyorum. Kendi gözümle, kendi mantığımla, kendi aklımla, kendi duygularımla değil, o doğruyu doğru olarak koyup nitelendirenin gözüyle, mantığıyla, onun düşüncesiyle almak istiyorum derler. Bu da ikinci zümredir ki az vurulur, onlar. Dünya üzerindeki insanların meselelere bakışları üç aşağı beş yukarı, hep gözlüğüne yakındır.
Mantıkları da birbirlerine yakındır. Birbirlerinin içinden kim, kendi doğru bilgilerini, kendi doğru düşüncelerine ve kendi gözlüğünü bir müttefesamı kenara bırakır da, gerçek doğrunun gözlüğünü ve gerçek doğrunun aklını kendisine göz ve akıl olarak alırsa, o zaman doğru gerçek menziline ulaşmış olur. Yoksa herkesin kendi dairesinde kendisine göre bir doğru oluşmuştur.
Sabrı sorsam hepiniz de sabrı biliyorsunuz. Hepiniz de sabırla alakalı mutlaka bir şey söylersiniz, öyle değil mi? Öyle değil mi? Ve hepinizin de sabır hakkındaki söyledikleri üç aşağı beş yukarı kendisine göre doğrunuz. Bu soruların, soruların hepsinde kendi dairelerinde soranların da kendi kafalarında bir doğrular var. Yüzde doksan dokuzunun kendi kafasında o noktada bir doğrusu var. Ya doğrusunu teyit ettirmek için soru soruyor, ya da doğru olduğunu onun hakkındaki bir fikri var, soru sormak için soruyor. Bu da şunu gösteriyor. Hepiniz belli bir düşüncede, belli bir yaşantıda, belli bir mantığa sahipsiniz. Haricinde düşünce, mantığa ve yaşantıya sahip olan içinizde ender insanlar var.
Yok. Bu tasavvufta öngörülen bir şey değildir. Velayet yolunda böyle bir şey öngörülür. İnsanlar koyun gibi olması gerektiğinden, hepsi de bir doğruda, bir düşüncede, bir gözlükte olacaklar. Ve o doğruda, o düşüncede, o gözlükte irdelemeden, araştırmadan, doğrunun gerçek menfezine ve merkezine inmeden hayatlarını devam ettirdikler.
O doğru bizim kendi aklımızın öngördüğü gibi değildir. Biz zannederiz ki her olayda, her hadisede ayrı bir doğru çıkar. Bu zannederimiz doğru mudur? Doğrudur. Her hadisenin, her olayın kendi tarihinde bir hükmü vardır. Ve o hüküm doğrudur. Öyle değil mi? Doğrudur o hüküm. Biz diyebilir miyiz ki bu hüküm doğru değil? Doğrudur. Ama işin öz noktasında öyle değildir. Öyledir de öyle değildir. İşin öz noktasında Allah vardır. Ve gerçek doğru Allah'tır. Gerçek doğrunun sahibi de Allah'tır. Allah Celle Celaluhu her şeyin hakimi ve sahibidir. Her şeyin hakimi ve sahibi olduğu için onun için yarattıkları adedince doğru yoktur. Doğru bir tanedir. Bunu şeye benzetebilirsiniz.
Hepinizin gözleri farklı renkte görüyor. Orta yerde bir nur var. O nuru hepiniz bakıyorsunuz ve hepiniz de kendi göz renginizi onda görüyorsunuz. Diyorsunuz ki bu nur yeşil, öbürkü diyor ki kırmızı yakulttan, öbürkü diyor ki beyaz, öbürkü diyor ki sarı, öbürkü diyor ki sarının başka bir tonu, öbürkü diyor ki kırmızının başka tonu, öbürkü diyor ki bu nur siyah, öbürkü diyor ki işte şu renk, işte öbürkü diyor ki bu renk, işte öbürkü diyor ki bu renk. Aslında nurun rengi nur. Nurun rengi yok. Bu noktada yok. Nurun rengi eşittir nur. Nurun cismi eşittir nur. Nurun üzerine ne sorarsan eşittir nur. Ama biz nura bu noktada baktığımızda kendi rengimizi görürüz onda. Kendi cismimizi görürüz onda. Kendi hayalimizi görürüz onda. Kendi varlığımızı görürüz onda. Kendi aklımızı, kendi düşüncemizi görürüz onda.
Nurun gerçek mahiyette görmekten uzakız. Nurun gerçek mahiyetinde görebilmemiz için önce kendimizden geçmemiz gerek. Kendinden geçmek demek kendini yok bilmek demek. Kendinden geçmek demek kendi doğrularını silip atmak demek. Kendinden geçmek demek kendi aklını bir kenara koymak demek. Kendinden geçmek demek kendi ibadetlerini kenara atmak demek. Yok görmek demek. Yok görmek demek. Kendinden geçmek demek kendinle alakalı bir zerrenin dahi var olma ihtimalini dahi görmemek demek. Ancak o zaman biz nurun gerçek mahiyetini görebilme imkanına sahip oluruz. Ve ondan sonra nuruna bakmamız gerek yok. O zaman biz her yerde o nurun gerçek mahiyetteki rengini görürüz. Din, insanlara zorlaştırılmak için indirilen bir anayasa değildir.
İnsanların hayatlarını tanrımar etsin, alt üst etsin, insanlara lüzumsuz bir sürü fikir ve düşünceler topluluğunu beynine indirsin diye indirilmiş bir oluşum olgu değildir. İnsanlar Allah'ı tanısın, Allah'ı bilsin diye indirilmiş bir olgudur ve Allah'ı bilmek içindir. Tasavvufun maksadı gayesi Allah'ı tanımak ve Allah'ı bilmektir. Allah'ı tanımak ve Allah'ı bilmektir. Bunun geçtiği yol bellidir. Bunun geçtiği yol Allah'ı sevmektir. Bunun geçtiği yol Allah'a, bunun geçtiği yol Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine ümmet olmak, onu tanımaktır. Bunun geçtiği yol Allah'ın yapma dediklerini yapmamaktır. Tefalatlar insanların, insanların bela ve sabır, bela ve müsübet kalbinde konuşmamak değildir.
Müsübet anında susmak demek değildir. Sabrın özü, bela ve müsübetin ondan geldiğini bilir. O zaman ona güle erişirsin. Bunu biliyorsan sen bidatları terk edersin. Bidatların içinde konuşursun. Bir anda sen millet sevdasına düşersin, vatan millet Sakarya dersin. Onu biliyorsan bütün insanların Adem'den geldiğini bilir. Bir millet felsefesinin boş olduğunu anlar. Milletse bir tek millet var. O da insan milleti, Adem milleti. Onun içindeyi ayrıştıracaksan, o zaman ayrıştırıp başka bir şey gelmez.
Ama onun gözüyle bakarsan, bilenin müslüman olursa, mümin olursa Sırp diye kenara mı atacaksın? Atmayacaksın.
O zaman senin milliyetin kalmadı bu manada. O zaman insan sülükte değildir. Onu bilmem, utanamayıp kimsenin kulluktan başka bir makam mı var ki? Sülükte girecek olan bir konusu olacak ki, o kimsenin kullara karşı herhangi bir sorumluluğu mu var?
Kulların üzerinde herhangi bir yaptırımı mı var? Hütümü mü var ki? Kullarına karşı kendilerine bir makam mı isnat etsin? Yani insanlar kulların önünde kendilerine bir makam isnat edecekler ki, Kulların etrafında ne yapacaklar? Padişah gibi, kul gibi dönecekler. O zaman onu tanıyan bir kimsenin kendisine makam artı etmesi kadar gülüşmüş olmaz. Kendisine herhangi bir makam bilmesi kadar gülüşmüş olmaz. Bir kimse nasıl kendisine makam isnat edebilir ki? Onu tanıyan bir işin onun hakimiyetinin dışında olacağını bilir ki, tanır ki. Böyle bir şey mümkün mü? Mümkün değil. O zaman onu tanıyan kimse bu noktada kaderin cilvesine bakar ki, Der ki kaderi yaratan da sensin, kader böyleymiş der, çekilir.
Onu tanıyan kimsenin bu noktada ona benzer. Kendi aklı yoktur onun. Kendi aklı olmamak, yemesini, içmesini, karıştırması demek değil. Kendi aklımın olmaması demek, evini, barkını, işini, aşını dağılması demek değil. Ya meselelere bakarken onun aklıyla bakmaya çalışır. Meselelere bakarken onun gözlüğüyle bakmaya çalışır. Ve onun gözlüğüyle bakar. Ve hadisi kutsi tecellere yok benimle görür. Benimle tutar. Kutsi tecellere benimle yürür. O zaman onu tanımaktır. O zaman işimiz onu bilmektir. O zaman işimiz onun emirlerini yerine getirmektir.
O zaman işimiz normal insanlar gibi. Normal insanlar gibi diyorum bakın. Bakıp ve düşünmek değildir. Ben kalkıp işimize gidip, yemeğimizi yiyip, işte akşam eve gelince oturup çay içecek. Onun için yaratılmıyor. Bunun için yaratıldıysanız böyle devam edeceksiniz. Sizin hayvanlardan bunlar da sabahleyin çıkarlar, avlanırlar, yemlenirler. Akşam olunca yuvalarına dönerler. İlişki zamanı geldiğinde birbirleriyle ilişkiye girerler. Çocuklar olur, onlar da çocuklarını korurlar, yumurtalarını korurlar. Hayatları biter, birisi gelir bir gün onların yer biter. Kenara çekildiğinizde onlardan bir farkınızın olmadığını görüyorsunuz. Eğer öyle yaşıyorsanız. Onların da kendilerine göre aileleri var.
Onların da kendilerine göre alanları var. Bir aslan kendine alan biçiyor, her tarafı çişini yapıyor. Bu alan bana ait bir. O alanı başka kimseye katmıyorsunuz. Sizin de eviniz var, siz de evinize kimseye katmıyorsunuz. Onlar da kendi lisanlarıyla Allah'ı zikrediyorlar. Siz de kendi lisanınıza göre, kendinize göre Allah'ı zikrediyorsunuz. Ama sizi siz yapacak olan unsur farklı. Bu ne? Allah'ı tanıma ve bilme. Allah'ı tanıma ve bilme noktası olmaz ise, o zaman o kimsenin söyleyecek bir şey yok, yapacak bir şey yok. Normal bir şekilde hayatına devam edecek. Etliye sütliye karışmayacak. Eğer onu tanıma ve bilme noktasına geliyorsa, o yola girdiyse, gelenleri de normal karşılayacak, geçecek gidecek.
Ha onu tanıma ve onu bilme yoluna girdiyse, o zaman severken de bir şey karşılığında sevmeyecek. Bir şey karşılığında birisini seviyorsa, o zaman o şeyin, o şeyin, sevdiği şeyin, yani karşılık olarak sevdiği şeyin. Yani siz bir arkadaşınız beni sevsin diye seviyorsanız, siz onun kulusunuz aslında. O sizin padişahınız oldu. O sizin büyüğünüz oldu. Yok siz onu fi sevilillah seviyorsanız, o zaman o sizin hiçbir şeyiniz oldu. Sevdiğiniz bir kimse. Siz eğer ki üstadınızı severken, üstadınız sizi sevsin diye seviyorsanız, o sevkinizle sonuca ulaşamazsınız. O sevginiz sizi merkeze, menzile ulaştırmaz. Eğer Allah'ı sev... Siz Allah beni sevsin diye seviyorsanız, hayır o zaman Allah'ın size bir hesabınız, bir kitabınız var demektir.
Hayır, bir sevilirken insan hesapsız ve kitapsız severken. Eğer ki sevginize baktığınızda dernece bir hesap, kitap görüyorsanız, o zaman siz o sevginizi yeniden yenilemeniz gerekir. Sevginin özü o değil. Yani biz Allah'ı severken, Allah'tan bir şey mi bekleyeceğiz? Severken diyorum bakın, Allah'tan bir şey mi bekleyeceğiz? Yani Allah bize bir şey verirse mi seveceğiz? Allah bize bir şey gösterirse mi seveceğiz? Allah bizim önümüzde mutlaka bir lütuf, bir ikram mı koyması gerekiyor sevmemiz için? Ve sevgimizin karşılığı oysa, o zaman bizim hayvandan bir farkımız yok, o da bizim gibi seviyor Allah'ı. O da sabahleyin kendi lisanıyla zikrediyor, diyor ki bana bir tane ceylan.
Ceylan da kendi lisanıyla zikrediyor, bana güzel kork diyor. Korktu bulduğunda Allah'a şükrediyor, daha fazla seviyor. Öbür gün de ceylanı yediğinde Allah'ı daha fazla seviyor. İnsanı buradan ayıran şeyin ne olması gerekir? Halkı sevmeyiz. Onun için ceylan için Allah'ı seviyorsak, onun için çocuk için Allah'ı seviyorsak, o sevgimizde hesap var. O renksiz, o renksiz olan nura kavuşamamışız biz daha. O zaman kendi kendimize diyeceğiz ki, bu hayvanı üzerimizden atalım. O hayvan kokumusunu üzerimizden atacağız. Deyeceğiniz ki ya bu ağır bir söz.
Yani bu ağır bir söz değil. Biz yapan şey ne? Onu tanıma ve onu bilme. Eğer onu tanıma ve bilme noktasında değilse, o zaman Adem... Hiç şeytan diyeceği vesvese vermeyecek. Adem meyveyi yediyse, bunda bir hikmet varmış diyeceğiz. Adem meyveyi yemeseydi dünyaya gelmezdik diyeceğiz. Adem meyveyi yedi, dünyaya geldik, iş bitireceğiz. Hava ve şeytanın vesvesesine uydu. Hava ve şeytanın vesvesesine uydu. Uydu, uydu, Allah uydu. Bir kelimeyle, lazımmış. Lazımmış.
İnsanın sebeplerinin hükmü yok burada. Sebep, onu tanımayanların hüküm sahibi. Sebep, onu tanımayanların bütün sihirleri yüttü. İçinden uyanış.
Ne oldu? Dey, yılanın da işe dedi. Ya Musa'nın, Rabbesinin işe dedi. Kimin gözlükleri içinde, hepsi de verilir diyecek.
Onu tanıma yolunda insan. Onu tanıyor sanıyorsan, bundan onun kokusu var diyecek. Kokusu olanı. Nereden tanıcam, tanınmamı mümkün değil. Yürü geç, dur burada. İz geldiyse, denizde de öyle iz yok olur mu? O biter.
Senin gidecek bir yerin olmaz. Sen iz dediğinde toprakta iz arıyorsun. İz dediğinde senin orada aklına geliyor. Orada aklın... O zaman sen toprakta izin bitmez, yorum bitmez ya. Denize dayandı, denizde yorum devam eder. Denizde biter, yorum devam eder. Dedikleri şeytan vesvese verir. İnsanları putlaştırır.
Putlaştırır. Evet tarikatın... Kurtçularından muhafaza eylesin. Aralarında dolaştın. Ortasında değildir. Onu tanımıyorsa...
Bize gece uyumak. Kendime gel. Sen gece uyursan herkesle beraber bir anlamın kalmaz.
Onu tanıyorsan geceyi atarsana batar. Geceyi kendisini tanıyanlara abardı. Kendisinin tanıma... İçinde der ki... Hayır ya ne öyle söyledim ki... Neden insanları aldatıyorum ki ben? Aldatmıyor. Gece sizin dinlenmeniz için yaratılmadı. Bu için yarattı. İbadet etmeyecek. O kendi kendine işi var.
Yatacak ya, uyuyacak. Hastanlar da gece yatıp uyuyor. Horu horu. Hakkı kaşır. İşte müsaade eder misin? Konuşayım ben Rabbim.
Müsaade eder misin? Geceleri dinlenin. Günümüz dizinde olsun. Neden? Sömüreceksin. Nasıl ütecek seni? Kendi kendine ne dersin ki ya? Dünya malına... Bu dünyada yetecek kadar yeter bize dersin. Dünya malına ne kadar haram, ne kadar helal. Ne kadar lazım değil. Sana lazım. Sana lazım. Haram söylüyorsun.
Yok er misin? Ya ne kadar verirse o kadar lazım. Ocak yazdık, iki takım elbisesi olacak, kışlık. Kime? Kendisine o ölçü alacak. Her bir takım yazdık, iki takım kışlık lazım. Onu tanıyor. Sana hiçbir şey yardım değil. Sana lazım olur. Yüz tane bundan çek, yüz tane bundan çek.
Şeyhi öldü bitti. İzin mezara kadarmış, denize kadar da değil.
Mezarlık da bitti. Mezarda bittiyiz. Gidecek bir yer yok o zaman. İz de biter, iş de biter. Aslaka. Hepsi biter. O zaman işimiz kitaplara uymuyor. Kitaplara da uymuyor. Aslında değil.
Uyduğun zaman oturun fark. Öyle değil mi? Tutunca ona başka bir sorumluluk var mı? Yok. Ne Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem öyle yaşamış, ne genç bir peygamberler öyle yaşamış. Otur zaman o zaman hücum attım kenara dememiş. Ne de onu tanıyanlar öyle yaşamış. Ne Ebu Bekir, ne Ömer, ne Osman, ne Ebu Zerifari. Öyle yaşamamış da. O zaman bir cetrefillilik var. Öyle değil mi? Onu tanıyan bak burada iki çeşit yemek var. Hadi bugün sofra bir içecek. Onu tanıyan diyor ki eğer sen orucu bırakıp çok yersen.
Senin yemen bir tek şu noktada. Başka bir şey için yemek caiz değildi. Başka bir şey için yemek caiz değildi. O yüzden gücün kuvvetli. O iş yapıyorsun ona kitapta lazım. O yaptığın işe göre yemek diysen. Git bir de hesaplıyorlar ya ne kadar alacak diye. Onu da hesaplattın kendine. Kendine ona göre protein aldın, hesap kitap et. Onu tanıyorsan hesabın kitabını yiyor. Sen bir tane olsun değilsen o senin oran kuvvetli.
İşin de yok. Neden? Onun harici. Bidat zaten. Sen at kenara. Evinin haricinde hepsi de bidat. Ne ne lan? Senin kitaba bakacaksın. Senin kitaba bakacaksın o zaman.
Onun sözünün haricinde hepsi bidat. Öyle değil mi? Kendi kendine. Ben mutmainle de şu halde de değilim. Peşim var. Rabi'yle, madi'yle, safi'yle, mutmainle. Biz hep etmalenin altındayız. Etmalenin altında. Üzerimizde toz topraklı olur. Gürbet artmış. Hepimiz üstümüz kirli. Bir yerlere varmak için mutmainle de böyle olur desin. Radiye'de böyle olur. Safiye'de böyle olur. İyi. Sen safiye'de ol. Radiye'de, madiye'de ol. Allah mübarek. Ya.
Biz onu tanımada görüyoruz. Tanımada olacak. Hem gözükler hem de diyecek ki ben hangi makamdayım. Hey, hey, hey. Sen makam istiyorsun kardeşim. Var git başka sofralarda yemektir. Bu sofrada makam yok. Orada seni baş köşeye oturttururlar. Sen ooo. Ne yapayım? Su kabahat. Halit etsin. Çalışsın. Sen olmasan bu neketi kalır tabii. Sen olmasan bu neketi kalır tabii. Sen olmasan kalır. Bizim hesabımız bu. Bir kimse kendinde bir varlık görüyorsa zaten onu tanımıyor. Onu tanımıyor. Onu tanımayalım. Sağ ol git.
Hiç kimse tanımaz ki onu. Utan filancayı sen. Kim tanıtıyormuş?
Görüyor. Sen yap içeride çok tembih hep. Hızır gelsin, otursun.
Sen de ey sahibi ol git. Sen de ey sahibi ol git. Sen de ey sahibi. Hız mülkünüzde olur.
Yer kurdumuzda olur. Hiç, hiç. Aslan ağız geri döner mi? Bir gün geri döner. İkinci gün tanımaz. Üçüncü gün mutlaka indirir. Altı eylem. İndirmez miyim? İndirir. Ağa çıkan insan ağ bulur kendini. Yola çıkar. Yola çıkar. Yol bulur kendine. Yola çıkmışsın. Sonluklar köperinden ama doğru ama. Bir yol bulursun kendine. Alırsın kardeşim. Arabanın en yükseğine de binersin. Evin en yükseğinde de oturursun. Eğer menzilin oysa. Eğer isteğin oysa. Vallahi bir şey şüphe etme. Hiç şey şüphe etme. Kim demiş?
Ya. O zaman dersin ki ya yok. İnsanların eline bakmamak için şuraşıyorsa mal nefretin. Artar artar. Resulullah demiş benden sonra siz çok zengin oldunuz. Zengin. Şimdi insanlar paranın pulunun içinde rahatın, rehavetin içinde dolaşırlarken nankör. Onu gayet diyorlar. İki daha fazlası. En fukarası. Yamalı giymiyor şimdi. Yamalı giymiyor en fukarası. O manada. Neden? O demiş hepiniz.
Hepiniz fakirsiniz dediği bir yerde. Kim kendisinde zengin olursa ahmaktır o. Ahmaktır o. Hepiniz fakirsin derken sen kendini nerede zengin görüyorsun? O hepiniz fakirsin derken kendini nasıl nakibini kabba, şeyh, ulema görüyorum ki? Geç, geç, geç. Senin yerin değil olasın. Geç, yürü. Fakirsin diyor, otur diyor. Ben şeyhim. O diyor ki hepiniz fakirsin diyor. Bana manevatta bu verirdi. O diyor ki hepiniz fakirsin diyor. Bana manevatta bu verirdi. O diyor ki hepiniz fakirsin diyor. Bana rüyamdı böyle böyle derdi. Tanıcam ben yavaş yavaş. Yavaş yavaş tanıcam. Yavaş yavaş tanıcam. Allah diyor ki. Yok.
Yani benden diyor. Bize şunu verirdi diyelim. Biz eski. Eee.
Sen seversin diye. Seni sevdim. Başımı okşayasın. Yaşına bakasın diye. Gözümün yaşını akıtmadım. Sen beğenirsin diye namaz kınmadım. Sen beğenirsin diye oruç tutmadım. Beni beğensin diye. Beni beğensin diye değil. Cennete girmek için değil. Allah bizi affetsin. O zamanın zevkine varın. Anlamak için onu sevin. Ona aşık olmaya çalışsın. Peygamberi de tanırsın.
Yolu da tanırsın. İzi de tanırsın. Onu tanımıyorsan. Sana söyle sen ne olacak ki. Söyle sen ne olacak. Onu tanımaya çalışıyorsan. O zaman onu anlatan. Ondan haber getiren. Ondan bir şey söyleyenin önünde elbence divan durursun. Niçin? Ondan bir haber var. Birisi sevdiğinden size mektup göstersen. Sevdiğin bir mektup görmemiş. Bana da onun üzerinde, onun üzerinde paran yapmaz mısınız? Atarsınız. Neden? Sevdiğinizden postacı bir mektup götürüyor. Önceden postacılara hemen askerden, sevginciden, yardan bir mektup gelirse ne? Onlara insanların evinde ne varsa en güzel şeylerini hediye ederlerdi. Ne der? Sevdiğinden bir haber var. O zaman sen birini seviyorsan ve sevdiğinden birisi sana haber veriyor.
Sen ona zaten dururmayacaksın ki. Gitsen peşinden. Öyle değil mi? İnsanın sevdiğinden bir şey göreceksen gider. İkide birde bakar. Bankaya birisi parayı ötürecekse bana ben açarız. Bizim havalemiz geldi mi? Orada çalışan bir bayan. Sanki paranın sahibi o, bankanın sahibi o. İşte şu hanım, şu bey. Havalemiz geldi mi? Gelmedi. Özür dilerim, rahatsız ettim. Havalemiz geldi mi? Gelmedi. Özür dilerim, rahatsız ettim. Ne? Sen parayı sevdin mi? O senin sevgilin. Ondan bir haber bekliyor. Nasıl arıyorsun? Gidiyorum bankaya, canın sıkılıyor, geliyorum, dönüyorum. Gidiyorum bankaya, canın sıkılıyor, geliyorum, dönüyorum. Ama canın sıkılsa da bir derdik yok.
Seninle sevdiğinden kim konuşuyorsa sıkma. O zaman sevdiğinden haber, kimseyi sen getirenin varsayacağım. Ve sevdiğinden haber...
Müstahlık yapma, sevdiğinden haber getirenin. Sevdiğinden haber getireni yok sayma. Sevdiğinden haber getireni hiç sayma. Sevdiğinin arası bir postacı kullanır. Sevdiğinin huyudur o. Seninle, seninle postacıyla konuşur. Sevdiğinin huyudur. Seni bir zaman böyle oyalar. Sen sakın ha. Deme bana postacı lazım değil diye. Postacı der ki, hadi git o zaman. Sevdiğinden nasıl haber alıyorsan al. Onu seviyorsan, postacısını da seveceksin. Sen onu seviyorsan... Postacısını ayaklısındayı seveceksin. Net edeceksin.
Niçin? Ben sendeceğim ben... Beni seviyorum, benim postacımımı seviyorum. Beni seviyorum, benim mektubumu seviyorum. Oh! Mevutsuz sevgiyi. Yok! Biz seviyoruz. Onun postacısını da, mektubunu da, haberini de. Uçan kızını da, esen yerini de. Yağlı yavuz! Arkadaşını da. Yıldız'ı da seviyoruz. Ayrı süslüyor. İnsanlar ayrı süslüyor. Onu eşek görüyor. Onu yuvarlan görüyor.
O zaman kokusu yok. Sen onu sevmeyin. Sen için seviyorsanız. Bunu geçme.
Ceylan mı yok memlekette? Ceylan mı yok? Onun için değil. Yok, onun için değil. Yok, on tane. Yok, şimdi Kamil varmıştı. Yok, beş tane veli varmış. Allah! Sayısını mı biliyorsun sen? Oturdun yardım. Kendindesin. Musa kendinden geçmiş kırk gün.
Demek ki sen kendindesin. Yok. Senin ondan haberin yanında olacak. Senin aklında dolaşırdı.
Dışarıda arama. Senin şeytanın. Bak sen onu tanımaya çalış. Onu bilmeye çalış. Nefesi bana misaf bir de. Kısımdan da isteme.
Kimse ne yapacak mı oradaki çobandan isteyecek? Çobanın sahibi var. Bozunların, koyunların sahibi var. Akıllı olmuş olsa. Onların sahibi de olmuş olsa gider. A'dan ister. Der ki A'm. Bir tane ver. Verir mi? Bir tane istersen. Ağama sorar. Bu tanımaya gider. Çobandan ister. Hey! Çobandan isteme. Var git sahibinden ister. Sahibi diyor ki isterseniz veririm.
O öyle zengin. Bildiğin köy ağzına benzemiyor. Diyor ki isteyene veririm. Karibiyiz yollardayım. Sırgız.
Ne vermeyecek ki? Benim sevgili de ödeme aldım yok varken. İsteyene her şeyi ürüyor. İsteyene. Yok yok. İstemiş cennetten alın demiş. Sen cennet nimeti istiyorsanız alın size cennet nimeti. Cennet nimetinden uğraşma. Ne yapacağım cennet nimetini? Sen durursan bir daha ölmek için uğraşacağım. Var git.
Bir seferler utanır. Başka yerlerde değilmez. Başka bir şey değil. O zaman görürüz onlara dönmülenler.
Dünya bitecek. Heva ve hemese dönmülenler. Bitecek. Şehirde dönmülenler. Bitecek. Şehirde dönmülenler. Bitecek. Şehirde kalmayacak. Çoluğun çocuğu dönmülenler. Çoluğun çocuğu evlenecek gidecek. Kuş olacak. Kuşacak kalmayacak. Lazım değil mi? Onlar lazım. Sevgilimin emaneteti. İyi bak onlara. Başım gözüm üstüne. Vermiş. Hatun vermiş. Çocuk vermiş. Arkadaş vermiş. Dost vermiş. Hayat vermiş. Hasat vermiş. Araba vermiş. Ev vermiş. Sevgilimin emanet vermiş.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.