Üstad Mustafa Özbağ

15 Eylül 2012 - Karabaşi Veli Tekkesi Sohbeti

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 16 Eylül 2012 · 1:14:19

Allah geceniz eylesin, inşâAllah. Cenab-ı Hak Gündüz, Zahir eylesin, inşâAllah. Zahir eylesin, korktuklarını Allah her şeyini bilemez.
Bu manada Cenab-ı Hak'ın bilgisi sonsuzdur. Allah ezelî ve ebedî olduğu gibi sıfatların da ezelî ve ebedî. Allah'ın bir ismi âlindir. Biler. Cenab-ı Hak o bilgisiyle kulunun nerede ne yapacağını, nerede nasıl yaşayacağını bilir. Kulunun ecelini de bilir. Kulunun rızkını da bilir. Kulunun amellerinin neticesinde sahit veya şafi olacağını, yani cennetlik veya cehennemlik olacağını bilir. Allah'ın âlemlerinde bilmediği ve bilemeyeceği hiçbir şey yok. Allah'ın bilmesi bir şeyin farklı bir şeydir.
Takdir etmesi farklı bir şeydir. Bir şeyin ne olacağını bilmek farklı bir şeydir. O şeyin öyle olmasını emretmek farklı bir şeydir. Mesela Cenab-ı Hak bir kulunun tembel olacağını ve tembellikle hayatını geçireceğini bilmesi farklı bir şeydir. Farklı bir şeydir. Ama o kulunun tembel olması için irade buyurup onun üzerine cebretmesi farklı bir şeydir.
Cebretmek, yani onun üzerine tembelliği yazmak, kulun iradesini iyice saymaktır ki cebriyeye giren bu küfürdür, şirktir. Ama o kulun tembelliğini bilmek farklı bir şeydir. Bir kimsenin doğumunu takdir etmek Allah'a ayırır. Takdir. Kulun bunda iradesi yoktur. Ölümün takdirdir ecel. Kulun bunda iradesi yoktur. Rızkın yediği ağzından çıkan, ağzına giren, bir veçesiyle, bir veçesiyle, takdir değildir. Ve bu manada rızkı cebri, yani o kimsenin kaderi noktasında görmüyorum. Rızık, rızıklanmak bu noktada kaderin içindedir.
Ama rızkın elde ediliş yeri cebri değildir. Nasıl ölüm cebridir, o kimse ecel geldiğinde ee, ölümünü geciktiremez ama sonunu o kimse kendi iradesiyle yürür. Sonu kendi iradesiyle yürür. Bu noktada, yani bu ne demektir? Hadis-i şerif nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle demektir. Eğer benim anladığım din anlayışı ve benim anladığım sufi anlayışı, sufi anlayışı, kulun, aklının var olduğunu, iradesinin var olduğunu, aklıyla ve iradesiyle doğruyu, yanlışı, güzeli, çirkini, eksiği, fazlayı, hikmetine inananlardan.
Müslüman ile mümin arasındaki fark dedi, bunu çok bir fark olarak görmeyin ama bazıları işte, Müslüman olup, dinini yaşayanlarla mümindir demişler. Cevşer-i Kebir'in hikmeti nedir? Cevşer-i Kebir bir zikirdir, bir terstir. Bedirullah'ın saygı nusasetleri bunu tanzim etmiştir. O yüzden bu noktada her zikir hikmettedir. Aklı ile aşk birbirinin zıddıdır, aklı basamadıkça aşk bile kucaklaşamazsınız demiştiniz. Bu sözün hikmeti nedir? Demişimdir bu esnanda, bu esnanda soracağınız, ayrılık nedir? Zik, sikkenizin ortasındaki bununla yukarıdan aşağıya doğru inen bütün hikmeti nedir?
Tasavvum, kavm ve keder anında gönlünde ferah kurmaktır. Biz kişi olarak gönlümüzde o ferahı nasıl kurabiliriz? demiş. Güzel. Allah şifa arasınıza. Başlayalım. İbraniler, günah işleyenleri, Kudüs yakınlarındaki Hinnom vadisini atarmış.
Buraya Geyhim ne olmadığını vermişler. Cehennem denimi buradan gelmektedir, sonradan Arapça'ya geçmiştir. Bu vahidye göre ölümden sonra yaşamın değili, Allah'ın iradisi, kudreti ve kubahandaki vahid. Bununla birlikte hem yeniden verilmişe hem de yeniden yararlılışa inananlar, imanın temel ülkelerinde yine de görüş birliği için derler. Zira her iki görüş yanları içinde. Gelecek bir hayat için ümidin kaynağı, kendi doğal gücüne dayalı olarak ruhun ölümsüzlüğüne değil, Allah'ın varlığı ve yeniden dirilme, yaratma iramesine bağlı.
Allah yedil, İslam'i tasfettir. Ahiretteki ödüllendirmeler ve cezalandırmaların fiziksel mi, yoksa ruhsal mı, dünyadaki bedenimizle tecrübe ettiğimiz acılar ve hazlara benzer mi, yoksa onlarda tamamen farklı mı olacak? Normal bir Müslüman inancına göre Kur'an'ın hem cennetin hem de cehennemin somut bir tasfiğini sunar. Buradaki insan hayatı tamamen bedenlidir. Ve birçok okumdan dünyadaki hayatımıza benzer. Gazali ihya. İnananlar ve hayırlı işler yapanlara kendilerinden altlarından ırmakta arkan cennetler olduğunu müjdeler. Onlara buranın bir ürünü rızık olarak verildiğinde daha önce de rızıklandığımızdır derlerdi. Kur'an, Bakara, Ayet 25.
Tabi bir de bunu eliyle itenler var. Yani bu cennet hayatını itenler var. Cennet, cennet dedikleri birkaç köşk ve birkaç huri başkasına ver onu. Bana seni, gerek seni. Yunus. Mubahidliğe göre İslam inancasının cennet ve cehennem cehennem hayatı tam olarak bedenli bir hayat. Kur'an'da vaat edilen hazlar ve acıları tamamen ruhsal olarak anlayanlar da varlar. Farabi ve İbn-i Sina gibi bazali de bedenlerin haşrini inkar ettikleri için onlar ağır biçimde eleştirir. Muhammed İkbal'e göre cennet ve cehennem meraklı bir yerin adı değil, ekonun çeşitli durumlarıdır. Kur'an'daki ifadelerin iç gerçeğin yani insani karakterin canlı birer tecellisi vermez mu?
Cehennem kalplere yaklaşan Allah'ın özür dilerim. Cehennem kalplere yaklaşan Allah'ın yaktığı ateştir. Kur'an ayet 104'ü aldı. Başka bir deyimle cehennem insanın bir insan olarak başarısızlığını acı bir şekilde hissetmesi. Mehmet Aydın'ın dediği gibi Kur'an'ı aşırı yorumlara başvurumadan anlamaya çalışırsak, orada söz konusu olan ölümsüzlüğün sadece ruhun ölümsüzlüğünden ibaret olmadan anlarız. İnsanlar öte dünyada birbirlerini tanıyacak, hatta insanın kendi elleri ve ayakları kendisi hakkında şahitlik edecek. Mermed Aydın'ın bir felsefesi. Dünyadaki sınırlı yetirlerimizle ölümden sonraki hayatı tam olarak anlamamız mümkün olmayacaktır. Bu böyle bir beklentide makul değildir. Nitekim Hz. Peygamber 1 hadisinde Allah, ben iyi kullarım için hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulların işitmediği ve hiçbir beşer kalbine gelmeyen bir takım nimetler hazırladım buyurdu.
Muharri. Yaptıklarına karşılık onlar için saklan. Müjdeyi kimse bilmez. Saklanan müjdeyi kimse bilmez. Kur'an 32'ye 17. 3 farklı dönüş var. 3 farklı dönüş var. Öte dünyada ödül ve cezanın fiziksel doğamında ilgili olduğunu kabul edilir. 3 farklı dönüş var. Öte dünyada ödül ve cezanın fiziksel doğamında ilgili olduğunu kabul edilir. Ruhsallık, ruhsallık lehine fiziksel olanın inkârı, bu iki alternatifin ortası. Kur'an'ın ifade ettiği cehennem, intikam ateşiyle yanmakta olan bir Allah'ın kulları için hazırlanmış olduğu ebedi bir işkence çukuru değildir. Öte yandan cennette bir dahin zek ve safa, eğlence, tatil yeri değildir. İkbal sayfa 120. Sayın Sadık yansız uçanlar.
Diyor ki, Harabi, Harabi babanın dilini ancak gönlünde aşk olanlar çıldırdı. Harabi babanın sıkı bir eğitim aldığı, son derece zeki olduğunu, tabi bunlardan önemli size rüsullük yapması, ilahi hakikat, yani Hakk'ın kendi nefsinde bütün mertebelerde idrak etmiş olmasıdır. Teşkil dergisi Bahar 22. Dördüncü bir fikirde yazıp sorumuzu soralım. Asılsız, asılsız, hasılsız yaptık cenneti. Kumri gılmanlara verdik ziyneti. türlü vayetlerle her bir milleti sevindirip şad-ı handan eğlendirir. Bir cehennem kazdık. Gayet de derin. Laf ateşiyle evlilik tezim. Kıldan gayet ince, kılıçtan keskin, üstüne bir köprü, mizan eğilir. Harabi.
Hesat vermenin ve sonunda ahiretteki ödüllendirme ve cezalar bedeli mi? Soru işareti ruhsal mı? Soru işareti sonlu mu? Soru işareti ebedi mi? Soru işareti. Şimdi bunca girişten sonra en son bedenli mi, ruhsal mı, sonlu mu, ebedi mi dediğinde ceza sisteminin hem buraya gelip bu meseleyi yanlış anlaşılmasın, soruyu hazırlayana böyle saygısızlık gibi algılamasın.
İki cümleyle cevabı hazır. Ondan önce not düşmemiz gereken yerler var. Nasıl bu? Mesela ceza da, sevap da bedenli. Ben o buraya bir not olayım. Bedensizlik değil. Bir hadis-i şerifte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'a da dedi, der ki cehennemliklerin bir baldığı, bir baldığı, umutluğu kadardırlar. Demek ki cehennem bir bedenli bir şahısa cehenneme girecek olanlar o azabı daha şenit tatsın diye büyütülecek. Bedenli. Mahşerde o bedenler geri verildiğinde günahları çok olanlar güneşin altında çölün içerisinde yürüyecekler.
O köle batırılmış vaziyetler. Bedenli. Başa gelecektir. İmraliler, günah işleyenleri, Budüs yakınlarındaki Hinnom vadisine atarmış. Buraya da Gehinnom adını verirlermiş. Cehennem terifi buradan gelmektedir. Sonradan Arapçaya geçmiştir. İtibaren cehennem ve cennet anlayışı vardır. Bazen cenneti görmüştür, cennette yaşamıştır.
Delilidir ve ispatlıdır. Delili ispatı cehennetten gönderilir, cennetten yeryüzüne gönderilirken, eline aldığı Hacirel Esret taşıdır. Delilidir. Cennetinde bütün ilahi dinlerin, insanallahu aleyhi ve sellem hazretlerine kadar gelmiş olan bütün peygamberler hak, peygamberlerin getirmiş olduğu bütün kitaplar, emirler, surluhlar, sayfalar haktır.
Ve bunların hepsi de cennet ve cehennemle müjdelenmiş ve korkutulmuşlardır. Kutsal ve ilahi dinlerin karşısına çıkmış olan, dinsiz ve kendince yeni bir din üretenlerin, bu cennet cehennem ödül ceza ikilemine verecek, yemek zorunda oldukları bir cevap varmış.
Zorunda oldukları bu cevap, kendilerince bir vadidir. Onlar cehennem vadisi diye bir korkunç bir vadiyi, cehennem vadisi yapmışlar ve kendilerince cezalandırılması gereken insanları, o cehennem vadisini ataraktan cezalandırdıklarını söylemişler. Ve o adı onun cehennem olmuş. O cehennem ismini, cehennem lafzını ilahi dinlerden çalmışlar. Cennet ismini de ilahi dinlerden çalmışlar. Yoksa insanoğlu kendi kendisine din üretmeye kalktığında, üretecek elinde bir argüman olması gerekir. Eğer din ilahi bir hakikat olmamış olsaydı, insan kendi kendine bir din yaratma, kendi kendine bir peygamber yaratma, kendi kendine bir ilahi kitap yaratma orgusunu nereden bulacaktır?
Bir kimse kendi kendisini peygamber görüyorsa, ve peygamber ilahi diyorsa, demek ki ilahi bir peygamberlik silsilesi var ki, o kimse de kendini peygamberlerden görüyor. Bir kimse ilahi kitap olduğunu söylüyorsa elindeki kitabı, demek ki ilahi kitaplar silsilesi var ki, sahte tanrılar, sahte ilahlar da, kendilerince kendilerine birer kitap indirildiğini söylemişler.
Şimdi aynı cennet cehennem vadisi Tarsus'ta da var. Tarsus'a gittiğinizde bir bakarsınız bir yer cehennem vadisidir, bir bakarsınız bir yer de cennet vadisidir. Bu nereden kaynaklanmasıdır? İlahi dinlere karşılık olarak bunlar, karşılık olarak irad edilmiş, ilahi dinlere karşılık olarak geliştirilmiş şeylerdir. Bakın dünya üzerinde tarih boyunca ilahi dinlerin karşısına hep değişik felsefeler, değişik inançlar, değişik kimseler çıkmıştır zaman zamanında. Ve bunlar kendilerini ama Tanrı görmüşler, ama kendilerini peygamber görmüşler, ama kendilerini peygamberler üstü bir kimse görmüşler, ama kendilerini Tanrılar üstü Tanrı görmüşler.
Ve bunların hepsi de gerçek dinin karşılığında çıkmıştır. Gerçek dinler savaşmak için üretilmiş şeylerdir. Çünkü gelen ilahi dinler, o gün ki zalim ve zulmeden yöneticileri alaşağı eden din anlayışıdır. İslam dini Adem'den itibaren zalimliğe, zulme, kan dökücülüğe haksız kazanacak insanların telinden, insanların namusundan, insanların emeğinden geçinmeyi yasaklamıştır.
Gerçek hak din, bu arşiyi, bu türlü emperyalizmi, bu türlü sömürüyü reddet. Şimdi benim bu sloganlaşmış gibi sözlerimi yine tekrar böyle siyasileşmiş gibi görmeyin. İlk, Hz. Adem'in oğlu, ilk hukuksuzluk, Hz. Adem'in oğlunda başlamıştır.
İslam, hukuksuzluya, nefisten ve hevadan gelen her gibi inanca ve hukuka, tarih boyutca savaş açmıştır. Musa'nın savaşına, Firavun'ladır. Musa'nın savaşına, Nemrut'ladır. Musa'nın savaşına, önce zalim kardeşleriyle, sonra Mısır'dadır. Musa'nın savaşına, zalimlere, zalimlere, zulmedenlere, kişisini şia edilenlere, halkı soyup soğanlara, ezerlere, ve kendi tevasını, kendi vatandaşını, katledenlere karşı olmuştur.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin hayatına ve savaşına, Mekke müşrikleri o gün için zalimdir. Ve karşı Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine mücadele etmiştir. O zaman gerçek hakikat noktasında bir din, yeryüzünde hakkı, yeryüzünde dini, imanı, İslam'ı savunup ve yaşatmak için vardır. Öyle olunca, onun karşısındaki zalimler, onun karşısındaki Nemrutlar, Firavunlar, onun karşısındaki Yezidler, onun karşısındaki Evi Sufyanlar, muhakkak kendilerince bir din üretecekler, muhakkak kendilerince bir cehennem ve cennet üreteceklerdir. O yüzden baştaki İbraililerin bu yaptıklarına katılmıyorum bu tespite. Eğer İbraililer, böyle bir cezalandırma yöntemi olarak cehennem vadisi diye bir vaadi, insanları o vadide cezalandırdıklarına katılmıyorum.
Çünkü İbraililer gerçek, İslam olsun. Gerçek İslam olan bir kimsenin, böyle bir anlayışı olması mümkün değil. Muahidiye göre ölümden sonra yaşamın delili ya da garantisi, Allah'ın iradesi, kudreti ve Kur'an'daki vaadidir. Evet. Biz ölümden sonraki hayata iman ederiz. İmanın birisi öldükten sonra dirilmeye, dirilmek durumunda yeniden yaratılmak değildir.
Yaratı bir şeydir, yeniden yaratı bir şeydir. Yeniden yaratılma varmış gibi görünse de, dirilmek bir şeyden bir şeyin oluşması demektir. Yaratılması ise, hiçbir şey yok iken bir şeyin yaratılmasıdır. Allah'ın iki türlü yaratması vardır. Ya bir şeyden bir şeyi yaratır, ya da hiçbir şey yokken bir şey yaratır. Ama Cenab-ı Hak, Hz. Peygamber'in dilinden ve Kur'an'daki tabirinden diriltmek sözü vardır. Diriltmek nedir? Bir şey vardır, bir şey vardır. Bir şey yok ise, Allah onu yaratır.
Diriltmenin arasında bu fark vardır. Bir ağaç kuru, toprağa ektiniz, suladınız, yeşerdi. Kimeye inanır. Buradan sonra yeniden diriltir.
Bu cesedi yeniden dirilecek. Yeniden dirilecek. Hepsinin ruhunu kabzeder. Bu, kıyametin son noktasıdır. Kıyametin son demidir. Kudsi'de der ki, en son Asrail Aleyhisselam, kendi ruhunu da kabzeder. Kendi ruhunu da, şeytan dair. Hepsinin ruhları tekrar kabzedecek,
kalmayar. Bütün yaratılmış olan her şey, Allah'ın nefsine geri döndürecek. Yaratılmış olan her şey, Allah'ın nefsindeydi. Yaratındaydı. Kendi zatından yarattı. Ve Cenab-ı Hak yeniden her şeyi, kendi zatına döndürecek. Bunu ben, ölü görenlerden değilim. Bunu, ses içerisine koydum, kapattım. Şimdi bu soruyu soran kardeş, biliyorum ki, bu meseleyi bir daha araştıracak.
Buraya özellik de onun için açtım. Onun için açtım. Bence yeniden yaratılışa inananlar, imanın temel ülkelerinde, yine de görüş birliği sürediler.
Zira her görüş yapmaları da içinde, gelecek ve hayat içinde, kendi doğal gücüne değerli olarak, doğrudur, ölüm üstünde değil, Allah'ın varlığı ve yeniden diriltme. Yaptesine bağlı. Eyvallah. ...fiziksel, yoksul, uçsal mı? Dünyadaki bedenimiz de, tecrübe ettiğiniz acılar ve hazdallığa benzer mi? Onlardan tamamen farklı mı? Olarak. Ödüllendirmeler ve cezalandırmalar, fizik sadece fiziksel değildir. Sadece ruhsal da değildir. Ödüllendirmeler de, cezalandırmalar da, hem fizikseldir, hem de ruhsal. Bunu fiziksel görmemek, sadece ruhsal görmek, ruhsal görmek, İslam inancının dışındadır.
Bunu sadece fiziksel görüp, ruhsal görmemek de İslam inancının dışındadır. Çünkü İslam, ahiretteki ödüllendirme ve cezalandırmayı, hem fiziksel hem de ruhsal olarak görür. Müslüman inancına göre, Kur'an hem cennetin hem de cehennemin somut bir tasvirini sunar. Buralarda insan hayatı tamamen bedenlidir, ve birçok bakımdan dünyadaki hayatımıza benzer. Gazali İhyan. Evet. İslam inancı budur. İslam inancına göre, cennetteki ve cehennemdeki, cehennemdeki hayat da, hem bedenseldir, ruhsaldır. Cennetliklerin bedeni ile, cennetliklerin bedenleri aynı kategoride ve aynı standartta değildir. İnananlar ve hayırlı işler yapanlara, kendilerine altından ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdeler.
Onlara buranın bir ürünü rızık olarak verildiğinde, bu daha önceden rızıklandığımızdır derler. Kur'an-ı Kerim ayet 2'ye 25. Evet. Cennetteki nimetlerin, nimetler bizim için uzak şeyler değil. Çünkü cennette mümin için, mümin için zorluk yok. cennetlik müminlere Allah, onların istedikleri, arzuladıkları şeyleri yaratacak cennetler. Fakat insanoğlu, dünya üzerindeki tatmış olduğu tatları, dünya üzerinde yemiş olduğu meyveleri, dünya üzerinde yaşamış olduğu hayatı, orada da hatırlayacağından, mesela kendince, şöyle bir elma yediyorum diye. Cenab-ı Hak, o şak onun o hayalinden geçirdiği meyveyi, dalında bitiriverecek onun gözünün önünde.
Bu biraz böyle, benim hayal dünyam olsun. Benim hayal dünyam. cennetlik olan kimse, o elmayı ısıracak, diyecek ki, ya biraz daha ekşi olsaydı, şu tat biraz daha ekşi olana gelecek. Onu yiyecek, diyecek ki, ekşisiz biraz fazla kaçınmış, şak, o gelecek. Hayal ya bu. Öyle değil. Bizim ne istediğimizi çok yedirdiğinden, istediğimizi bizim önümüze koyuvercek. İstediğimizi bizim önümüze koyacak. İnsan hatırası, burada yaşadığı tatları anlayacak. Cennetdekinler de, cehennemdekinler de, birbirlerini tanıyacaklar ya, hafıza var. Hafıza buradan oraya taşınacak. Birbirlerini sevenler, orada birbirleriyle beraber oluyor.
Ve cennet halkı, birbirlerini tanıyacaklar dünyada. Cehennem halkı da, birbirlerini tanıyacaklar. Ve cehennem halkı, cennettekinleri görecek. Döğünecekler. Cennetdekinler, cehennemdekinleri görmeyecekler. Çünkü cennetdekinlerin, cehennemdekinleri görmesi, büyük bir üzüntü ve hüzün. Oysa cennet halkının, üzün ve hüzüntü yok. Cennet halkı, cehennemlikleri görmeyecekler. Peki, cennet halkının, istekleri bitmeyeceğine göre, Allah da onların istediklerini vereceğine göre, cennet halkından bir kimse diyecek ki, işte örneğin, Mustafa cennete girmiş. Mustafa cennete girince, işte diyecek ki, cennete, ya bizim bir cennet vardı ya.
Cennet nerede acaba ki? Ya Rabbi ben cennetle konuşmak istiyorum. Cennet benim cennette, benim dünyada iyi arkadaşımdır. Dostumdur deyip de. Cennet de onun aklına getirdiğinde, Cenab-ı Hak cennet halkı, üzüntü yok, onlara hüzün de yok dediğinden, cehennemden çıkaracak cevdeti. Cevdet'i cehennemden çıkaraksak, onu havuz var, havuza kadaraktan, onu temizleyerekten cennete sokacak. Ve cehennemin hiçbir kokusu ve izi onda kalmayacak. Çünkü cennet hayatında, yok yok, hayır yok. Kategorisine, durumuna, konumuna göre, Cenab-ı Hak onlara bu manada ne yapacak? Müsaade edecek. Şimdi, cennetlikten bu noktada, rızık olarak onlara bir şey verildiğinde, dünyadan o rızkı hatırlayacaklardı.
Tabi bir de, bunu eliyle itenler var diye kardeş söylemiş. Eliyle itmek yok burada. Lütfunu kim eliyle iterse, nankörlerden olur. İkramını kim eliyle iterse, nankörlerden olur. Kudus'un dediği, cennet cennet dedikleri birkaç şuuru, birkaç kıvman, isteyene versen onu, bana seni gerek, seni demesi, cennet hayatını eliyle itmesi değil. İbadet ve iman, ve ihlas ve samimiyet noktasında, ben mükafat için sana iman etmedim. Ben mükafat için sana ibadet etmedim. Ben cennetin için de sana ibadet etmedim. Ben senin için ibadet ettim. Ben sana ibadet ettim. Ben seni seviyorum. Ben seni istiyorum. senin nimetlerini reddetmek değil. Senin lütfunu, ikramını, ihsanını, elinle itmek değil.
Ey sevgililer sevgilisi, ben sana koşmak istiyorum. Ben sana gelmek istiyorum. Bundaki Yunus'un durduğu nokta, Allah alem bu nokta olması gerekir. Allah'ın verdiği bir lütfu, Allah'ın vermiş olduğu bir ikramı reddetmek, namkörlük olur. Yunus'un üzerinde ve Sufilerin üzerinde bu düşünülemez. Ama Sufiler bu nimetler için secde etmezler. Sufiler bu nimetler için oruç tutmazlar. Sufiler bu nimetler için zikretmezler. Sufiler bu nimetler için tövbe etmezler. Sufiler bu nimetler için iyiliklerden ve güzelliklerde bulunmazlar. Sufiler der ki, ey ben senin için varımlar. O nimeti, cennet ve cennet edenli bir hayattır.
Cennet ve ruhi. İbn-i Sina gibi. Onları ağır biçimde eleştirir, devrilendirir.
Bütün felsefecilerin ve felsefeye düşenleri, yerden yere devrilendirirken vurmuş, kendisinden sonra gelecek olan, felsefecilere de cevap vermiş olur. Ve şu ana kadar, ne İslam dünyasında, Batı dünyasında, ne de Doğu dünyasında, benim felsefecilere vermiş olduğum, cevabları, hiç kimse çürütememiş, baş köşede orada oturmaktadır. Bu noktada, ara şehadet hiç kimse yoktur. Ama İbn-i Sina ve Farabi gibi insanlar, Batılıların, kendi felsefelerini, ve kendi felsefetilerini, biraz böyle incelemeden, kendisini ölçe ettiklerinden dolayı, İslami felsefe noktasında sattığı noktalar vardır. Ve o sapılan noktaları da, Gazali tespit edip, onları lime lime etmiştir.
Fikri manalar. O yüzden, Gazali'nin bu noktadan, doğru biçimde eleştirisine, İbn-i Sina ve Farabi gibi insanların, yanlış değildir. Can'in felsefe noktası. Eksik ve noksanları vardır. Herkesin eksik ve noksanı olacağı gibi. Cennet ve cehennem herhangi bir yerin adı değil, Egon'un çeşitli durumlarıdır. Kur'an'daki ifadeler, bir iç gerçeğin, yani insani karakterin, canlı bir ateşin tecellisi ve anlatımıdır demiş. Bu noktada cehennem, kartlara yaklaşan Allah'ın yaktığı ateştir. Kur'an, yüz dörde altı. Muhammed İkbal, bu manada çok tartışılan, İslam dünyasında, çoğunun kabul ettiği bir kimse değildir.
Çok benim tarzım değildir. Ama melakim, bu analizi yapmak zorundayım. Muhammed İkbal biraz böyle, kendince reformist noktalara girmiş. Kendince batı dünyasının, felsefesinin altında, kendi ezikliğini yaşamış. Ne yazık ki, sünnet dairesinde, ehli sünnet dairesinde durum, meseleleri tam olarak analiz edebilen bir kimse olarak görmüyor. O yüzden Muhammed İkbal'in cehennet ve cehenneminle, herhangi bir yerin adı olmayıp, sadece nefsin, onun değişik unsurları noktasına asla ve asla katılmam, zaten İslam dünyasında hiç kimse katılmamıştır daha. Muhammed İkbal biraz, kendisinden daha doğduğunun felsefesiyle, kendisinden çok çok, kimselerin felsefesinin arasında sıkışmış kalmıştır.
O yüzden Muhammed İkbal'ın bu noktada, bu tip meselelerle, tam bir Kur'an ve sünnet dairesinde duran bir kimse olarak, görenlerden değilim. Allah beni affetsin. Bu da cehennem kalbi, Allah'ın yaktığı ateştir dedi, o ateşi görür. Ve insanlar o ateşi görürler. Cehennem insanın bir insan olarak, başarısızlığın acı bir şekilde hissetmesidir.
Sözüne katılabilecek noktada değilim. Her başarısız insan neye göre başarısızdır? Neye göre başarılır? Ve başarısızlığımızı neye göre algılamamız gerekir? Yani bu başarısızlık ve başarılılık, neye göre ölçülendirecektir? Çok ahli bir kimse, dünyeli işlerde başarısız olunca, biz onun başarısızlığını cehennem ateşi olarak mı göreceğiz?
Bir kimse, dünya işlerinde başarılı olursa, o kendisini çok rahat hissedince, biz onun cennet hayatını yaşadığını mı söyleyeceğiz? Neye göre başarı? Kime göre başarı? Hangi arlanda başarılı? Bir kimse ticari hayatını çok iyi başarılı yapamayabilir, ama ahlaki ve ibadet hayatı çok başarılıdır. Bir kimsenin, o zaman neye göre biz başarısını ve başarısızlığını tespit edeceğiz? Mehmet Ayrın'ın dediği gibi, Kur'an'ı aşırı yorumlara başvurmadan anlamaya çalışırsak, orada söz konusu olan ölümsüzlüğün, sadece ruhun ölümsüzlüğünden ibaret olmadığını anlarız. insanlar öte dünyada birbirlerini tanıyacak, hatta insanın kendi elleri ve ayakları kendi aklında şahitlik edecektir. İslam inancı budur. Bizim inancımıza göre bizim ellerimiz ve ayaklarımız, iyiliğimize ve kötülüğümüze şehadet edecektir.
Sonuçta dilimiz bize şehadet edecek, gözümüz bize şehadet edecek, elimiz bize şehadet edecek, uzunlarımız bize şehadet edecektir. Bu da şunu gösterir ki, öbür aletlerimiz olacaktır. Dünyadaki sınırlı yetimlerimizle, önünden sonraki hayatı tam olarak anlamamız, mümkün olmayacağı gibi, böyle bir beklenti de makul değildir, buna katılmıyoruz. Buna neden katılmıyoruz? Bu noktada kesinlik bir hacmi, kendince bir öğretisi vardır. Kendince hacmi ve öğretisi olanlar, öte dünya dediğimiz, dünyayı kendince tanımlayabilirler ve tanıyabilirler. Bu, sufilerin kendi içerisindeki seyri sülukuyla alakalıdır. O yüzden, dünyadaki yetilerimizin sınırlı olduğuna inananlardan değil, dünyadaki yetilerimizin sınırlanılığını zorlamadığımıza inananlardan olalım.
Biz dünyevi, dünya için, dünyevilik için sınırlarımızı zorlayan, yetilerimizi ve sınırlarımızı zorlamayanlardanız. O yüzden, öte dünya ile alakalı, öte dünya ile alakalı yaşam standartını, bilme yetisine sahip olduğumuza inanıyorum. Nitekim Hz. Peygamber bir hadisinde, Allah'ın için hiçbir gözünü görmediği, hiçbir kulağını işitmediği, ve hiçbir beşer kalbine gelmeyen bir takım nimetler hazırladı.
Evet, Cenab-ı Hak cennette öylesine nimetler hazırladı ki, kulun aklına, fikrine gelmeyecek bu. Bu nimet, sakın bu nimeti, Hz. Peygamber'in söylediği bu nimeti, muzlu, elmayla, armut olarak görmeyin. Bu hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği şey, Allah'ın zatullahıdır. Nis-i Şerif'i sadece, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, ve hiçbir beşer kalbine gelmeyen bir takım nimetler hazırladığı nimetini, bütün sufi dünyası, Allah'ın gerçek manada zatullahının tecelliyatı olarak algılamış, ve Allah'ın zatullahının tecelliyatının sınırı ve sonu yoktur.
Bu tecelligatında hiçbir tecelligatı, hiçbir tecelligatına benzemeyeceğinden, hiçbir aklın ve kalbin, tahakkül edemeyeceği tecelligatlar yaşatacaktır. Bütün sufiler, bütün sufi dünyası, bu hadis-i şerifi, böyle algılar. Bunu, böyle algılar. Bunu cennetteki huriler, cennetteki meyveler, cennetteki gılmanlar, cennetteki ırmaklar olarak algılamalar. Bütün dünyanın bu algılaması, kitabi değildir. Bu sufi dünyanın bu algılaması, ilm-i lehdimlidir. İlm-i lehdim olan zahir ulema ve zahir tefsirciler, çünkü onlar için Allah'ın tecelligatı, onlar için makul ve malum bir şey değildir.
Bilmedikleri bir şey değildir. İmam-ı Azam haktır deyin. Rüyamda doksan dokuz kez Allah'ı değişik suretlerde, rüyamda gördüm deyin. Bununla alakalı Risale yazın. Bir kısım bu meseleye akıl haldiremeyen insanlar, bir müddet imam-ı azama cevap verme, cehaletinde bulunmaya kalkıp battıkları gibi, bu meselede de bir kısım zahir ulema, sufilerin bu kendi hay dünyalarına, kendi im-i lehdim dünyalarına bilmeden dil uzatmaya kalkmışlar ve batmışlar.
Hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir aklın idrak edemediği ve hiçbir kalbin hayyul edemediği bir rızıktır Allah'ın zatının tecelligatı, tecelliyatı. O bitmez, tükenmez, bitmez miyen bir rızıktır. Bir kısım Müslümanlar veya cennet halkı, cennetteki hurilere, gılmanlara, cennetteki muza, elmaya, cennetteki şaraba süde, ne bileyim işte bal şerbetine doğru koşacak olabilir.
Sufi dünyaya bakmaz. O yüzden cennet cennet dedikleri birkaç huru, birkaç kıvam isteyene versen onu diye Yunus, cennet nimetlerini reddetme değil, ben senin o sonsuz, bitmez, tükenmek bilmeyen, o tecelliyatına aşığın deyip, bitmek, tükenmek bilmeyen, tahayyülden uzak olan hızı, bu manada tecelliyatıdır.
Bu, ilmilerin bir bilgidir. Bu hayır. Bu ancak dervişin senin sülukunda yaşayacağı bir şeydir. Hiçbir kimse gecenin yarısında memekkur ederken, zikrederken, veya bir yedimin başını okşarken, veya bir dulun ihtiyacını görürken, veya bir kimsesizin kimsesi olurken, veya bir açı doyururken, veya bir yoldan çıkmışı yola katarken, bir hedefsizin önüne hedef koyan, hitabına mazhar olmanın tadını, hiçbir şeyde bulamayacaktır.
Hissedecek bir gerçektir. Nimetin, nimetin o hitabiyet olduğunu, büyük nimetin o tecelliyat olduğunu anlayacaktır. Bir Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin tadını, lezzetini, halini ve ahvalini, bir kimse sarhoş olup, uzun müddet kendinden gelemez.
Tam cemaliyle görürse, yeryüzüne dönen bir yüzü ve gözü olmayacaktır. Bir gölge gibi yaşayacaktır. Çünkü Hz. Muhammed Mustafa'nın o tecelliyatı, Muhammed-i Mustafa'nın o rahmaniyeti, o lütfiyeti, o kudret ve kuvveti, Hz. Muhammed ve Mustafa'nın o cezvesi, o aşk, o çekiciliği, onu bu dünyadan alıp götürecektir.
Haşa. Onunla konuşmak, onunla sohbet etmek, onunla hafzına, onun bir ahzazına, onun bir anına mazhar olmak, dünya nimetlerinde ne kadar nimet var ise, onun üstündedir. Dünya nimetlerinin hiçbir tadı, onun tadını bulamayacaktır. O kimse, dünya nimetlerini tanıdığı için, o kimse cennetin nimetlerini tanımış olsa, cennet nimetlerini tanısa, o cennet nimetlerini tanısa dahi, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretini görmenin nimeti, ona cennet nimetlerinden de üstün gelecektir.
İşte hasreti Allah'ın tecelliyatının nimeti, rızkı, kainatta, dünya üzerinde ve alemlerin içerisinde, bütün rızıklardan ve nimetlerden, o kimseye üstün yaptı. Bunu anlatabilmek, bu manada mümkün değildir. yaptıklarına karşılık onlar için saklanan müjdeyi kimse bilmez. Eğer, iyilikte bulunanlar, namaz kılanlar, iman edenler, zekat verenler, hayır hak olanlar, ve salgı tavsiye edenler, nimetler saklamıştır ki, tahmin etmesi mümkün değildir.
Öte dünyada, ötül ve cezanın fiziksel doğalımızla ilgili olduğunun kabulü, ruhsallık değine fiziksel olanın inkarı, bu iki alternatifin ortasıdır. İslam dünyası, sufiler, ödülün de cezanın da, ruh fiziki olduğunu düşünün. İfade ettiği, ateşiyle yarmakta olan bir Allah'ın kulları için, hazırlanmış olduğu ebeli bir işkence çukuru değildir.
Öte yandan, cennet de bir daimi zevk ve sefa, eğlence ve tatil yeri değildir demiştir. İkbal, İkbal'in sözlerine bu noktada katılmıyorum. Evet. Yalnız, cehennemdeki, bunun için değil, cehennem ebedi, ama cehennemdeki cezanın ebedi olmadığı inananlardan, ve buna inananlar, cehennemin de, cennetin de ebedi olmadığına inananlar, yansız uçanlar, diyor ki, yine ancak gönlünde aşk olan, Arabi babanın sıkı bir eğitim alması, son derece zeki olmadığı tabi, tabi, tabi bunlardan önemlisi, seyir-i sülük yapması, ilahi açıklar.
Yani hakkı kendi nefsinde, bütün mertebelerde ihrak etmiş olmasıdır. Keşkil dergisi. Dördüncü bir Bekir de yazıp, sorumuzu soralım. Asılsız, fasılsız yaptık cenneti, guğri gılmanlara verdik zihin. Türlü vayetlere her bir milleti, sevinirim şad-ı handan eylerim. Asılsız fasılsız yaptık cenneti. Yani cennetin aslı faslı yok. Guğri gılmanlara verdik zihin. Yani güzelliği takı ve umurları bulmanlara verdik. Türlü vayetlerle her bir milleti, yani milleti de bütün değişik vayetlerle, yani bir şeyi vaat etmekle, sevindirip şad-ı handan eyledik. Onları cennete vaat ederekten, onları sevindirdik şad-ı handan eyledik. Yani kendisini haşa, diyi olarak söylemiş.
Yani kendisinden bu sözü söyleten Allah. Bir cehennem kazdık gayet de derin, laf ateşiyle eyledik tezgin. Kılıçtan keskin, üstüne bir köprü mizan eyledik. Yani insanları bu sözlerle kandırdık, kimisini korkuttuk, kimisini sevindirdik. Ama bunların aslında aslı hastaları yok, diyor harabi. Bunu tabi kendisi Allah'ın dilinden söylediğini söylüyor. Haşa insanların kimisini ümitle, kimisi korkuyla aldattık, fasılsız yaptık cenneti. Fasıl, haraklısız deyince asl yok.
Bir fasılası da yok, bir beklemesi da yok. Huri dummalara verdik zihni. Cennetin aslı faslı olmadığı gibi, huri dummanın da aslı faslı yoktur. Türlü vaatları sevindirip şad-ı handan eyledik. Vaat ettik bütün insanlara, sevindirdik onları. Yarın sana cennet var dedik, o da sevindi. Aslında yarın sana cennet var, deyişimizin aslı faslı yoktur. Yarın cehennemde huriler ve dummanlarla zayıf-ı sefa edeceksin dedik, aldattık bunu. Gelsin ibadet etsin diye. Gelsin iyi olsun diye. Bir cehennemde cehennem kazdık. Gayet de derin. Laf ateşiyle eğridik tezgin.
Bir cehennem var, çok derin. Laf ateşiyle biz onu düzenledik. Lafla yani. Aslında ateş mateş yok. Yani cehennem diyor. Gayet ince kılıçtan keskin, üstüne bir köprü mizan eyledik. Lafla kıldan keskin, bir tane de üzerine bir ıslat köprüsü koydurlar. Cennet de yok, cehennem de yok. Boşuna, Allah bize cennetten ve cehennemden bahsediyor.
Peygamber sallallahu ve sellem adetlerine, bütün Peygamber cennetten ve cehennemden bahsediyorlar. Aslı faslı yok. Harabinin söylediği asıl. Evet. Bu kimin felsefesi biliyor musunuz? Pavlus. Pavlus kim biliyor musunuz? Nisa'nın yoldan çıkan havarilerinden birisi. Dünya üzerinde bir felsefe vardır. Bu felsefe şudur. Cennet ve cehennem hayalidir. İnsanların kendi ürettikleri bir şeydir. Aslında gerçek manada cennet ve cehennem yoktur. Aslında gerçek manada hesap da yoktur. Ama bunu böyle dillendiremezler insanlar.
Bunu böyle dillendiremeyip de, direkt böyle bir söylemiş olsa, bütün ilahi dinleri karşısına alacaklar diyorlar. Bütün ilahi dinleri karşısına almak istemez. Bir kimse, kendi mana aleminde, cenneti de cehennemi de, bir kanaldan geldiğini görmesi farklı bir şeydir. Cennet ve cehennemi asılsız görmesi farklıdır. Bu seyr-i sülûk değil. Eğer harabi, şöyle söyleyeyim, girmiş olsaydı, hem billahi de hem tillahi de, cenneti de görüldü, cehennemi de görüldü.
Çorum ile Hacı Mustafa Efendi Hazretleri'nin, seyri sülüküne girmiş olsaydı, cennetten ve cehennetten öte, def-i mafuzu da görüldü. Vesellem Hazretleri'nin seyri sülüküne girseydi, hem billahi de hem tillahi de, dilini, bin bir kez lime eder, lime lime eder, parçalar atardı köpeklere yem olarak.
Sen bunu nasıl söyle? Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin, öğretisine, kürsüsüne, onun mana eğitimine, bir ağrısını açıp da, ona gösterilseydi, sen billahi de, ilahi bulur.
Bunların seyr-i sülûk dedekleri, su değil, tırnağının üzerindeki su gibi. Bunların seyri sülüklerini Hazreti Mevlana'dan şöyle anlatayım ben, Hazreti Mevlana, sinekten bahseder. Bir sinek, mam çöpünün üzerine konmuş, bir sidiğin üzerinde yüzmekte, sidiği derya görür, tamam çöpünü de gemi, kendisinin de o geminin kaplanı görür der. Bunların seyri sülükü buna benzer. Ve seyr-i sülûk, keşkülün yazarları da, bunu alırlar, koyar, seyr-i sülûk ehlidir, ehlidir deyip, keşkül dergisine koyarlar.
Çünkü keşkül dergisindeki yazı yazanların, seyri sülükten, hiç bir hiç haberleri yok. Desin ki, hayvansal gıda yer, güneşe çıkmadan, günlük yetmiş bin tehdit çektim desin.
Çıkardın, günlük yetmiş bin tehditle, hayvansal gıda yememekle. Çıkardın, birinci gün bir dilim ekmek, ikinci gün, ikinci gün iki lokma ekmek, üçüncü gün bir lokma ekmek, dördüncü gün yemek yok, beşinci gün yemek yok, altıncı gün yemek yok, yedinci gün yemek yok, sekizinci gün yemek yok, dokuzuncu gün yemek yok, bahsedemezler.
O yüzden il milletinden bahsedemezler. O yüzden hal aleminden bahsedemezler. O yüzden kabir haline yok değillerdir. O yüzden zikullah halakasında, geneliyatlardan haberdar değillerdir. O yüzden zikullah halakasında, sema esna değillerdir.
Sufilerinin cenneti tanıt, sufilerinin cehennemi tanıtamırlar. Sufilerine manevi hayattan. Onların seyr üstlülükleri, Hz. Mevla'nın mesnevide dediği gibi, sineğin sapan zaman çökünün üzerine konu, sidiğin üzerinde bir avuç, at sidiğin üzerinde dolaşmalarıdır.
O yüzden öyle yazarlar, asılsız fasılsız yaptık cenneti diye. Hesap vermenin ve sonunda ahiret ödüllendirme ve cezalar, bedenli mi, ruhsal mı, sonlu mu, ebedi mi? Evet, hesap ve ceza bedenli, ve ruhsal, ruhi. Sonlu mu, cennet hayatı da, cehennem hayatı da sonsuzdur. Ya sonsuz olarak cennette yaşarsınız, ya da sonsuz olarak cehennemde yaşarsınız. Cehennem hayatının sonsuz olması, cezanın da sonsuz olmasının gerekemez. Cezanın sonu vardır. Ama cennet hayatı sonsuzdur, oradaki nimetler de sonsuzdur. inancımız budur.
Hz. Mehdi kimdir, dünyaya geldiğinde neler olacak demiş. Bir sürü Mehdi var, onlara bak kim oldu tabi var ya. Var ya televizyonlarına çıkıyorlar. Ama birisi Mehdi Resul. Önceden sadece Resul'de, şimdi Mehdi Resul olmuş. Birisi Mehdi. Sık konuşuyorum, o yüzden fazla konuşmaya gerek duymuyorum. Çünkü sulandırdılar bu meseleyi.
Sahtesi var ki ortalıkta şimdi, birisi dese ki Mehdi çıktı, kimse inanacak. Abdestte, namazda, temizlikte ve niyette vesvese olan bunlardan nasıl kurtulur? vesveseye bakmayacak hiç. O diyecek ki abdestin oldu mu olmadı mı? Oldu. Namazın oldu mu olmadı mı? Oldu. Temizlik oldu mu olmadı mı? Oldu. Namazın kabulü oldu mu olmadı mı? Oldu. Namazın kabulü oldu mu olmadı mı? Oldu. Abdestte diyor sen yıkadın mı yıkamadın mı? Yıkadın. Kusunda ağzına su verdin mi vermedin mi? Verdin. Namazı üç mü kıldın, dört mü kıldın? Üç kılmışsındır. Kıl bire kapat. Üldü, dört müdü? Dört dur ya tamam. Bitti. Şerinin altını açık mı? Unuttum, kapalı mı unutmuş?
Bırak, yağsın ev yağını açık. Girsin, vesveseye düşenlerin derdi yok. Haklık görmemiş, sıkıntı görmemiş, problem görmemiş, çile görmemiş.
İşi yok, gücü yok, ilgilenecek bir şey yok. Vesvesesi olman gelsin bana, bir raf indirsin, bir raf kaldırsın, hiçbir sesi kalmazsın. Kimin vesvesesi varsa gelsin. Tedavi değil, vesvesen de yok yani. Kurtar hem kendini vücudan. Sen buna vazifelisini indirtir, kaldırır, tamam.
Bütün dikkatini indirtirecek, kaldırır, yarım gün dayanamayacak. Deyecek ki vesvese, vesvese, hiçbir şey kaldırırlar. Yalnız tedavi ücreti alır mı ona? Bedava, tedavi yok öyle. Allah bizi affetsin. Hakkınıza emanet olun. Ama bu tıbbi bir şey. Vesveseyi yenilmesi için gidip doktorlar o parayı indirecek mi? Yedirecek? Vesveseyi yenmek için psikoloğa gidecek, adam da yan anı böyle koyacak, onu dinleyip ver, para edecek mi? Edecek. Ona verirken verecekler Mustafa Özbağa neden vermesin? Gerçekten ciddi, bütün vesveseler gelsin. Günlük yüz milyonlara şans. Kendine İklam'ı bunu da yapmayacağız. Hakkınızı emanet olun. El Fatiha wa ta'la. Amin.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi