mustafaozbag.org

144. Mesnevi Şerhi (888-895 Beyit)

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 5 Temmuz 2020 · 48:32

Selamun Aleyküm, hayırlı akşamlar. Allah gecenizi hayırlı eylesin, gündüzünüzü hayırlı eylesin, ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Cümle Ümmet-i Muhammed'i Kur'an ve Sünnet-i Sene'ye sımsıkı yapışıp, yaşama ve yaşatma mücadelesi verenlerden eylesin. Ümmet-i Muhammed'e Allah sevgisi, Resulullah sevgisi, mü'min sevgisi nasip eylesin. Ümmet-i Muhammed'e haramlardan uzak durmayı, her türlü haramdan kaçınmayı, iyi ameller, salih ameller işlemeyi nasip eylesin. Ümmet-i Muhammed'e farz namazlarını dosdoğru kılan, farz oruçlarını dosdoğru tutan ümmetlerden eylesin inşallah. Kıymetli dostlar, mesnevi sohbetlerine devam edeceğiz inşallah. Geçen hafta cumartesi gün, 1. cilt 888. beyitte kalmıştık.
O beyitten inşallah Allah izin verirse devam edeceğiz. Son okuduğumuz beyt oydu. Hani bu şevk ve cezbe o zevkin geldiği taraftan gelir. Bunu okumuştuk. Her kavmin gözü bir günce zevk sürdüğü cihette kalmıştır. Yani bir topluluk düşünün, o topluluğun gözü bir gün dahi olsa bir şeyde zevk edinir. O gün böyle neşelenir, o gün ağzı tatlanır, gönlü hoş olur.
Hep aklı fikri orada kalır. Onun devamını onu arzular, onu ister. Hani bayram günleri vardır ya, insanlar tekrar o bayram gününü arzu ederler. Veyahut da mutlu bir evlilik olmuştur. O mutlu evliliğin başlangıcı, düğünü, hep insanlar o başlangıcını, o düğününü arzular. Veyahut da bir zaman olmuştur, çok mutlu olmuştur bir meselede. O bir meselede mutlu olunca hep o mutluluğu hatırlamak ister. İşte bütün kavimler, bütün bireyler, aileler, topluluklar, milletler böyle mutlu oldukları günleri hatırlarlar. Mutlu oldukları günlerde o zevk sürdükleri günleri kendilerince yad ederler. Ve o mutluluğu yeniden yaşamak, o zevk sürdüğü anı yeniden yaşamak veyahut da yenilerini yaşamak ister.
İşte insanoğlu veyahut da müminler öyle söyleyelim. Kendilerince elest halindeyken ben sizin Rabbiniz değil miyim diye sorduğunda bütün insanlar, bütün ruhlar evet sen bizim Rabbimizsin dedi. Ve Allah-u Alem, bunu böyle tarif ediyorum ama ilk yaratılan o Nur Muhammed'in içerisinde ama Cenab-ı Hakk'ın sıfatsal boyutlarını, ama Cenab-ı Hakk'ın kelamını, ama Cenab-ı Hakk'ın bir tecelliyatına mahzar oldular.
O tecelliyatına mahzar olunca her daim onu arzular, onu ister oldular. Çünkü orada değilsiz, dudaksız, harfsiz sohbet etme, cemal ile cemalleşme Allah-u Alem vardı. Ve orada eğer öyle bir hal yaşadılarsa her daim insanlar o hali yaşamak istediler. Hani sufiler böyle bir güzel salih rüyalar görürler. Güzel salih rüyalar gördüklerinde o salih rüyanın vermiş olduğu bir zevk, vermiş olduğu bir neşe, vermiş olduğu bir tat vardır. Onu kaybetmek istemez insan. Sabah olduğunda o bütün gün belki de gözünün önünde görmüş olduğu o rüya gelir, takılır. Veyahut da gözünün önünde eğer Cenab-ı Hak ona hitap ettiyse o hitap hiçbir zaman onun gözünün önünden, kalbinden, dilinden, içinden, dışından eksik olmaz.
Veyahut da Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini gördüğünü düşünün. O her daim bütün günlerce o görmüş olduğu o halin, o rüyanın, o zevkin tadından aklına hiçbir şey gelmez. Gözü hep orada ister ve insanoğlu da hep o tatlılıkları, o neşeyi, o lezzeti arar durur. Bütün her şeyde arar. Bir lezzet almıştır ya, bir tat almıştır ya, bir mutluluk duymuştur ya, onu her daim arayıp sormak, her daim onu almak ister. Şimdi iyilikleri isteyen, iyiliklere doğru yol alan bir kimse hep böyle iyilik yaptıkça iyilikten tat alır, iyilikten lezzet alır, iyiliğe devam etmek ister. Çünkü o iyilikten tat almaktadır, iyilikten lezzet almaktadır.
Veyahut da Müslümanların bazıları mesela çok namaz kılar. Artık o namaz onun için böyle her şeyden evladır ve namaz kıldıkça mutlu olur, namaz kıldıkça tatlılaşır, zevklenir. Hep gözü namazdadır onun. Veyahut da bir Müslüman düşünün, Kur'an-ı Kerim ile yoğrulmuştur. Gözü hep onun Kur'an-ı Kerim'dedir. Çünkü o Kur'an-ı Kerim'den lezzet almakta, Kur'an-ı Kerim'den tat almaktadır. O her daim o tat aldığı, lezzet aldığı hal ile hallenmek ister. Veyahut da sufiler genel olarak Allah'ı zikirden tat alırlar. Her daim ondan tat aldıklarından, her daim Allah'ı zikretmek isterler. Bir de önlerinde müjde de vardır ya, kim Allah'ı zikrederse Allah da onu zikreder diye. O yüzden sufiler her daim gözleri zikirde olur.
Her daim o tat aldığı, o lezzet aldığı anı, o lezzet aldığı hali yaşamak ister. Hani arkadaşlar bazen diyorlar ya, zikirler ne zaman başlayacak? Zikirler ne zaman devam edecek? Ne zaman toplu zikir yapacağız? Şimdi neden? Onu tat aldı insanlar, oradan lezzet aldı. Oradan feyizlendi, bereketlendi, nimetlendi. Tekrar onu istiyor, tekrar onların başlamasını istiyor. Ama malum zikirhaneler bir AVM değil. Zikirhaneler turistik amaçlı bir yerde değil. Zikirhaneler öyle plaj gibi bir yerde değil. Yerli yabancı turist çeksin. Zikirhaneler öyle tiyatral bir yerde değil. Zikirhaneler böyle konser salonu da değil. Zikirhaneler ayrı. Öyle olunca da henüz daha zikirhanelere müsaade çıkmadı.
Yani vakıfların eğitimlerine, vakıfların bu tip çalışmalarına müsaade yok daha. Toplu olarak böyle bir ibadet etmeniz mümkün değil. Çünkü cumaları, erkekler cumaya gidiyorlarsa bilirler. Yani Allah affetsin, böyle ne yazık ki öyleyiz. Yani bunları, cumaları yaşıyoruz. Bir polis, görevli polis caminin kapısında maske sorguluyor. Caminin kapısında duruyor. İçerideki cemaatı işte sosyal mesafede oturtturmaya çalışıyor. Veyahut da benim gittiğim camide böyle, mahalle caminde. Bilmiyorum her tarafta aynı mı? Ama zannediyorum her tarafta aynıdır. Ama AVM'de sosyal mesafe tanıyan yok. Lokantalarda yok, restoranlarda yok, kafelerde yok. Veyahut da bilmiyorum, Bursa'daki belediye otobüslerinde sosyal mesafe yok.
Herkes üst üste veyahut da Bursa'daki ben zaman zaman metronun yanından geçerken görüyorum. Metro da aynı, hele iş çıkışlarında. Daha da sıkıntılı. Taksilerde korona yok, dolmuşlarda yok, minibüslerde yok, işte otobüslerde yok, metroda yok, AVM'lerde yok korona. Ondan sonra çarşıda, bacada, sazda, cazda, ne bileyim işte tiyatroda, dansta yok. Ama camilerde var. Bu korona nasıl bir koronaysa dönüyor, dolaşıyor, geliyor. Camilerdeki Müslümanlara bulaşıyor, onlara saldırıyor. Ve bu korona nasıl bir şeyse dönüyor, dolaşıyor, geliyor. Vakıfların binalarına saldırıyor. Enteresan bir koronayla karşı karşıyayız. Şimdi işte insanlar hoş, camiler bundan uzak dursa ne olacak?
Yani camilerde cemaat mı kaldı? Bir de işin bu tarafı var. Yani Ümmet-i Muhammed'in sanki böyle bir yasak bekliyorlarmış gibi. Bir yasak olunca herkes camiyi de unuttu. Camiye gitmeyi de unuttu. Birkaç saf millet orada namaz kılıyor. Hatta vakit namazlarında onlar da yok. Böyle işte camiler boşaldı desek yeri var. Daha da enteresan, yani nasıl bir akıl, nasıl bir fikirse, yani camilerin suları da kesik. Ti. Yani herhalde zannediyorum bu hafta açtılar galiba. Geçen haftaya kadar camilerin suları da kesik. Yani bir kimse camiye gelse, işte sözde camiler açıktı ama vakit namazlarında da hani cemaat de kılınmıyordu ama sular kesik. Yani böyle bir şey düşünülebilir mi? Bir Müslüman mescidinde sular kesik. Yani bu kimse tuvalete gittiğinde nasıl taharetlenecek?
Bu kimse abdest alacaksa nasıl abdest alacak? Bunları dile, aklıma geldikçe böyle üzüntümden ne diyeceğimi bilemiyorum. Ve ne yazık ki biz bunları yaşıyoruz ve yaşamaya devam edeceğiz böyle giderse. Çünkü bir caminin suyu kesikse tevmim mi edecek o kimse? Yani böyle bir mantık var mı? Böyle bir, nasıl bir mantık var? Bunu nasıl bir şey yapıyor? Yani abdest alırken Müslüman yanındaki kimse korona bulaştırmayacak. O yüzden caminin suyunu keselim, kapatalım. Eee, yani normalde bir yerli, yabancı bir kimse abdest alacak olsa, camide namaz kılacak olsa, caminin içerisinde sular akmıyor. Ayrı bir handikap. Şimdi, demek ki bir kimse bir yerden lezzet alıyorsa, bir yerden tat alıyorsa, daha önce orada lezzet ve tat aldıysa, manevi olarak bir feyizlendiyse, hep gözü oradadır.
Orayı arar, orayı ister. Onunla, o haliyle hallenmek ister. Ve o haliyle hallenmek istedikçe de, o kimse hiçbir zaman oradan gözünü çevirmez. Yakinen, her cinsin zevki kendi cinsi iledir. Yani normalde insanlara bakarsanız, veyahut da bütün mahlukata bakarsanız, herkesin zevki kendi cinsindendir. Hani biz, bir kumruyla bir kartalın arkadaş olması, birbirine muhabbet etmesini beklenmez. Veyahut da bir kumruyla bir karganın arkadaş olması, birbirine muhabbet beslemesi mümkün değil. Veyahut da işte bir yırtıcı kuş ile bir serçenin dost olması mümkün değil. Her cins, hani kuşlar kuşlarla arkadaşlık eder, dost eder ama, kuşlar da kendi aralarında kendi cinsleriyle arkadaşlık ederler.
O zaman kuşlar bir bütündür ama kuşların içerisinde yırtıcı olanlar, kendi yırtıcı olanlarıyla, yırtıcı olmayanlar da yırtıcı olmayanlarla dost olur, arkadaş olur, kardeş olur, bir şeyi paylaşırlar. İşte kendi cinsinden kimseyle o kimse zevklenir. Kendi cinsinin peşine koşar, ona inanır, onunla hemhal olur. O zaman kafirler de kafirlerle dost olur, kafirlerle arkadaş olur. Müminler, müminlerle dost olur, müminlerle arkadaş olur. Çünkü bunlar cins birliğidir. Bir tarafa bakarsanız mümindir, müminin kafirle dost olması mümkün değil. Çünkü ayet-i kerimede, ey iman edenler siz kafirleri kendinize dost tutmayınız. Veya ey iman edenler siz Yahudileri ve Hristiyanları kendinize dost tutmayınız.
Ey iman edenler sizin dostunuz ancak müminlerdir ve sizin dostunuz ancak Allah'tır der. Şimdi böyle olunca, bir ki müminler müminlerle dost olur, müminler müminlerle arkadaş olur. Ve müminlerin içerisinde de, müminlerin içerisinde aynı sıfatsal boyutta olan, aynı sıfatsal tecelliyatlara mazhar olanlar birbirleriyle dost olur. Mesela, hırsızlık yapan bir kimseyle, hırsızlık yapmayan bir kimsenin dost olması mümkün değildir. Veyahut da işte, fuhuş yapan bir kimseyle, fuhuş yapmayan bir kimsenin dost olması mümkün değildir. Veyahut beş vakit namaz kılan bir kimsenin, beş vakit namaz kılmayan bir kimsenin onunla dost olması mümkün değildir. Sebep, onun canı sıkılır, o beş vakit namaz kılmıyor çünkü.
Veyahut da zikre giden bir kimsenin, zikre gitmeyen bir kimseyle dost olması çok zordur. Sebep, o zikre gidiyor, ona diyecek ki, hadi zikruluğa gidiyoruz, o diyecek ki, ya ben gelmek istemiyorum. Dostluğu böyle yavaş yavaş, yavaş yavaş ne olacak? Son bulacak. Demek ki, her cinsin zevki de kendi cinsiyle, bakın kendi cinsiyle, yabancı kimseyle değil. O yüzden, derviş dervişi dakikada bulurmuş ya, derviş dervişi dakikada bulur. Sufi sufi dakikada sever, sufi sufiye dakikada katlanır, dakikada onunla dost olur, onunla muhabbet besler, onunla birliktelik peydah olur. Ama, sufi olmayanlar, sufinin dostluğu çok zor. Sufi olmayan kimse bakar, ya bunlar hangi dilden konuşuyorlar, anlattıklarının hiçbirisini anlamadım der.
Veyahut da mesela bu aynı dergahın içerisinde, aynı topluluğun içerisinde, dervişlerin arasında bile olur. Mesela nasıl olur? İşte, hal gören dervişler, genelde hal gören dervişlerle daha çabuk haşır neşir olurlar. Başlarlar anlatmaya çünkü, yok gözünün yumduğunda Mekke'yi gördürdün, yok gözünün yumduğunda Medine'yi gördürdün, yok gözünün yumduğunda Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemi gördün, yok onunla konuştun, yok bununla konuştun. Onların muhabbeti bu olur. Bakın, hal dervişi hal dervişiyle veya kal dervişi, çok laf üreten bir derviş de, laf üreten dervişle arkadaşlık eder. Çünkü ikisi de laf üretecek. Bir de kal dervişleri, bir de yal dervişleri vardır ya, yeme içme dervişi. O da derviş ama o yeme içmeyi çok sever. Nerede yemek var, nerede güzel yemek var, oraya gider.
Hoş kalmadı bizim dergahta şimdi bu tip, Adap Erkan, yani işte böyle evlerde orada burada yemekli zikirler yok artık. Şimdi önceden vardı da şimdi yok artık. Öyle olunca yal dervişleri de eskisi gibi yok artık bizde. Onlar çünkü bakıyorlar, öyle yağlı güzel yemekler yok. Olmayınca onlar dergâh bile terk ederler. Hatta bazı böyle insanlar vardır, hiçbir yerden ders almazlar. Ben bunu tecrübeyle sabittir. Onlar nerede yemek var, nerede böyle ikramlı bir zikrullah var, davet et giderler, hazır. Bizim o taraflar da kaşığı cebinde veya kaşığı belinde derler. Nerede davet edilirse onun kaşığı cebinde veya belinde gider. Allah muhafaza eylesin. O yüzden insanlar kendi hallerince de kendi halinde olan bir kimseyle zevklenir.
Onunla tatlanır. Çünkü öbürkünün öbürküyle bir başkasıyla tatlanması, zevklenmesi mümkün değildir. Buhari okuyacak olduğumuz hadis-i şerifi nakletmiş. Müminler birbirlerini sevmekte, birbirlerini acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzuvluğu hasta olduğu zaman diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tuturlar. Demek ki Müslümanlar birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benziyorlar. Bu şimdi ne yazık ki bu müminlik vasıflarında kaybetmeye başladık. Biz birbirlerimizi sevmekte, birbirlerimizi acımakta, birbirlerimizi korumakta bir vücuda benzemiyoruz artık. Bir vücuda benzemiş olsak Ümmet-i Muhammed'in sıkıntısı kalmayacak zaten.
Bir vücudu biz yaşamış olsak Ümmet-i Muhammed kalbi bir noktada bir dairede atacak. Veyahut da cemaatlerin, tarikatların, toplulukların da hali aynı hale geldi. Yani artık bir topluluk da bir cemaat da kalbi bir yerde atmıyor artık. Yani kalbi bir yerde atsın diye bir şey söylüyorsun, bir şey diyorsun. Ne yazık ki onlar o merkezde toplanmıyor. Herkes çok biliyor, herkesin kendince alimliği var, ulemalılığı var. O kendince aklı önde onun ve o çok biliyor herkesten fazla. Öyle olunca o kimsenin aynı kalbin ritmini yakalaması mümkün olmuyor. Ve orta yere orada bir laf söylüyor zaten, bir şey diyor. O ona laf söylüyor, o ona laf söylüyor. Ne yazık ki müminlerin birbirlerine karşı olan muhabbetleri ve birbirlerine karşı olan bağlılıkları zedeleniyor.
Yani bu hadis-i şerifler ne yazık ki şu anda tecelli etmiyor. Tecelli belki de biz ona mazhar değiliz, o da olabilir. Biz göremiyor olabiliriz. Çünkü birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta, birbirlerini korumakta vücuda benzecekler. Bakın birbirini de koruyacak. Yani birbirini korumak ne demek? Dışarıdan birisi ona saldırırsa onu muhafaza edecek. Dışarıdan onun birisi gıybetini derse onu susturacak. Dışarıdan birisi onun dedikodusunu yapıyorsa onu susturacak. Dışarıdan bir kimse ona iftira atıyorsa onu susturmaya gayret edecek. Bir kötülüğü gördüğünüzde elinizde mümkün değilse, dilinizde o da mümkün değilse kalben buğz ederekten önlemeye çalışınız ki bu da imanın en zayıf noktasıdır.
Hadis-i şerif. Şimdi böyle olunca müminler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımaktan uzaktalar artık. Ne yazık ki bu kapitalist sistem, bu deccalist sistem bizim dinimizi, imanımızı, bizim örfümüzü, adetimizi, geleneğimizi, göreneğimizi yok ediyor. Kardeşlerin arasında dahi sıkıntı var. İki kardeş bir karış toprak için birbirini yiyor. Veyahut da iki kardeş herhangi bir meseleden dolayı birbirine küs. Veyahut da artık çocuklar anne babalarına tavır koyuyorlar. Yani bir vücut gibi olacaklarına çocuklar anne babaya tavır koyuyor. Yani anne baba haksız, anne baba hatalı, anne baba suçlu, anne baba olmasaymış daha iyi olur. Daha iyiymiş. Yani topraktan biteymiş bunlar mantar gibi daha iyi olacakmış.
Bu hale geldi Ümmet-i Muhammed. Eşler arasında dahi aynı. Eşler birbirlerini sevmekte, birbirlerini acımakta ve korumakta şedid değiller, kuvvetli değiller. Yani bir kadın gidiyor, kocasının kendi annesine babasına şikayet ediyor, dedikodu yapıyor. Veyahut da işte bir kadın gidiyor, kocasına kendi annesine babasına şikayet ediyor, onun dedikodusunu yapıyor. Evlat anne baba ilişkisi, anne baba evlat ilişkisi de en azından saat müminlik dairesinde düşünülmüş olsa, birbirlerini sevip birbirlerini korumaları gerekirken ne yazık ki o da kalmadı. Bakın gün geçtikçe aile merhumunu yitiriyoruz. Gün geçtikçe dostluk, arkadaşlık merhumunu yitiriyoruz. Gün geçtikçe birbirimizle olan muhabbetimizi, birbirimize karşı olan sevgimizi, birbirimize karşı olan vazifelerimizi kaybediyoruz.
Artık öyle bir şey oluyor ki bu kapitalist, deccalist sistem bizi sadece bireysel düşünmeye, bireysel yaşamaya, bireysel hareket etmeye doğru yönlendiriyor. Yani aile kavramını yok ediyor. Bireylerin normalde kendi heva ve heveslerini, kendi nefislerini ortaya çıkıyor. Bir ve beraber değil müminler. Düşünebiliyor musunuz Osmanlı'dan sonra müminler bir daha bir ve beraber olamadılar. Yüz kusur yıl geçiyor şimdi. Ve bu parçalanmışlık, bu ayrılmışlık. Yüz yılda öncesinden koy, iki yüz yıl. İki yüz yıldan beri Ümmet-i Muhammed parçalanmış vaziyette. Ümmet-i Muhammed yıkılmış vaziyette. Ve bir Ümmet-i Muhammed birbirlerini sevmekte, birbirlerini acımakta, birbirlerini korumakta, ne yazık ki bir vücuda benzemiyor artık.
Almış oldukları eğitimler, almış oldukları bilgi, almış oldukları kültür, ne yazık ki İslami bir kültür değil. İslami bir eğitim değil, İslami bir bilgi değil. Öyle olunca müminler birbirlerini sevmekte, birbirlerini acımakta, birbirlerini korumakta, bir vücuda benzemez hale geldi. Benzemez haline gelince zaten her cins kendi zevki, kendi cinsi iledir. Hükmü de orta yere çıktı. Yani annesine, babasına itiraz eden, annesine, babasına bakmayan, kötülük yapanlar artık bir topluluk. Veyahut da çocuklarına kötülük yapan, çocuklarını korumayan, çocuklarını muhafaza etmeyen anne-babalar bir topluluk. Onlar onlardan lezzet alıyorlar. Veyahut da aynı günah-i kebari işleyenler bir topluluk.
Aynı helalı işleyenler bir topluluk. Mesela böyle böyle olunca herkes birbirini sever hali oldu. Oysa ümmet bütün Müslümanları birbirlerini sevmesi, birbirlerine muhabbet etmesi, birbirlerine destek çıkmasını emrederken ne yazık ki Müslümanlar bundan uzak durdular. İşte Muhammedi olanlar birbirlerini daha fazla severler, birbirlerine daha fazla birbirlerinden zevk alırlar. Örneğin, örnekliyorum, iyi seviler de birbirlerinden daha fazla zevk alırlar, birbirlerinden daha fazla mutlu olurlar. Demek ki yakinen her cins kendi cinsiyle beraber oluyor. Yine Riyay-ı Salih'inden geçer, Riyay-ı Salih'inde geçer bu hadisi kudüsü. Allah-u Teala sırf benim için birbirini seven, benim rızam için toplanan, benim rızam uğrunda birbirini ziyaret eden ve sadece benim rızam için sadaka verip iyilik edenler, benim sevgimi hak ederler buyurmuştur.
O zaman normalde bakın bu Allah'ın sevgisini hak etmek isteyenler, hak etme topluluğu ne yapacakmış? Sırf Allah için birbirlerini sevecekler ve sırf Allah için birbirlerini sevip onlar bir yerde toplanacaklar. Bakın başka bir hadisi kudside toplanıp Allah'ı zikrederler diyor. İlave metinler var bununla alakalı. Şimdi ve benim rızam uğrunda birbirini ziyaret eden ve Allah rızası için birbirlerini ziyaret eden, birbirinin yanına giden, birbirini yoklayan, birbirini kollayan, işte o yüzden hani müritlerin, mürşitlerin ziyaretlerini bu hadisi kudsiye bağlamışlar.
Allah için birbirini sevecek. Yani üstadını Allah için sevecek ve Allah için onu ziyaret edecek ve ziyaret ettiğinde orada da muhakkak bir toplantı olur. Orada da Allah'ı zikredecek. Ve rızam için, benim rızam için sadaka verip iyilik edenler ve Allah'ın rızası için etrafına sadaka verenler. İlim de bir sadakadır. Bir soruya cevap vermek de sadakadır. Tebessüm etmek de sadakadır. Aynı yerde mali olarak da yardım etmek de sadakadır. Bir misafiri yedirip içirmek de sadakadır. Bir misafiri yatırmak da sadakadır. Bir kimsenin ihtiyacını görmek de sadakadır. Her iyilik bir sadakadır. Her tebessümlü yüz bir sadakadır. O zaman bunu yaparken de sırf Allah'ın rızası için yapıp da normalde bir de iyilik ediyorsa o kimse, işte Cenab-ı Hak'ın sevgisini hak etmiş oluyor.
Bakın tekrar söylüyorum. Kıymetli dostlar, Allah'ın sevgisini hak etmek istiyorsanız, bir, Allah için insanlar birbirlerini sevecekler. İki, Allah için toplanacaklar. Üç, Allah için birbirlerini ziyaret edecekler. Dört, Allah için sadaka verecekler. Beş, Allah için iyilik yapacaklar. Bunları yaparlarsa eğer, o zaman Cenab-ı Hak'ın sevgisini hak etmiş oluyorlar. Bakın Cenab-ı Hak'ın sevgisini hak etmiş oluyorlar. Yani Allah onları seviyor. Bakın Allah onları seviyor. Rabbim sevdiği kullarından eylesin cümlemizi inşallah. Bak, cüz'ün zevki kendi küllünden olur. Yahut o şey bir cinse katılma kabiliyetinde olur da ona erişince o cinsten oluverir. Yani cüz'ün zevki kendi küllüğünden olur.
Yani bir su damlasının küllüğü deryadır. O su damlası deryaya gitmek için koşar. Ve deryaya ulaştığında zevkin doruk noktasına ulaşır. Neden? Cüz kendi küllüğüne gitti. Yani kendini tamam eden, daha büyüğe doğru gitti. Her cüz kendi küllüğünde şükun bulur. Kendi küllüğünde, kendinde zevke gelir. Veyahut da o şey bir cinse katılma kabiliyetinde olur da ona erişince o cinsten oluverir. Mesela vücut topraktan ve sudan yaratılma ya. Vücut topraktan ve sudan yaratılma olduğu için normalde topraktan ve sudan yetişen bir şey farklı cinste de olsa bizim vücudumuza girdiğinde ne olur? Bizim vücudumuza hemhal sağlamış olur. Et yeriz. Etin normalde özü su ve topraktır. Ve et vücuda girdiğimizde ne oldu?
Bizim vücudumuza girdiğinde kuvvet oldu. Bizim vücudumuza girince vücudumuzda değişik, faydalı organizmalara dönüştü, hücrelere dönüştü. Yani biz bir baktık ki mesela buğday, buğdaya baktığımızda cinsi insan mı değil ama insan vücuduna girince insan vücuduna faydalı oldu. Bir besin oldu insan vücudunda. Besin olunca da bizim vücudumuzda karıştı gitti, yok oldu, fena oldu vücudumuzda. Veyahut da sabahları, öğlenleri, akşamları yer içeriz ya. Yediğimiz, içtiğimiz her şey ne oldu? Vücudumuza girince bizde fena oldu, bizde yok oldu. Şimdi akşam yemeği yiyenler için, akşam yemeği vücudun dışındaydı. Biz yemeği yiyince vücudun içinde oldu. Vücudun içerisinde aslında işte etin, ekmeğin, suyun, nohutun, fasulyenin kendisiyle alakalı bir şey kaldı mı?
Hayır. Baktığımızda biz o öğütüldü çünkü. Öğütülünce hamur haline geldi. Fasulyeden eser kalmadı. Ama bizim vücudumuzun içinde fasulyeden eser kalmadı. Bir müddet sonra o kuvvete döndü. Kuvvete döndükten sonra ortadan kayboldu. Bakın bizim vücudumuzda fena oldu. Tekrar söylüyorum. Yediğimiz, içtiğimiz bizim vücudumuzda fena oldu. En sonunda vücutta, toprakta fena olacak. Topraktan yaratıldı vücut. Sonuçta toprakta fena olacak. Yine toprağa dönecek. Ruh, ruh bu aleme ait değil. Bakın ruh bu aleme ait değil. Bu alemden yediği, içtiği bir şey yok. Bu alemden herhangi bir faydalandığı bir şey yok ruhun. Ya o ötelerden faydalanıyor. Akşam olduğunda, uyuduğumuzda ruh bizden çıktı gitti.
Neden? Ötelere gitti. Karnını doyurmaya gitti. O da dinlenmeye gitti. O da karnını doyuracak. Ve aslında bu bedene ait olmayan şey, yine uyandığımızda bu bedenin içerisinde yaşamaya başlayacak. Ve baktığımızda biz onun ruhunu ayrı görmeyeceğiz. Vuslat olacak vücudumuzda. Vücudumuzda vuslat olunca, ruhtan bir eser kaldı mı? Hayır. Ama ruh var mı? Evet. Ve tecelli etti mi vücuda? Evet. Enteresan bir ölçü çıktı orta yerden. Bakın bazı şeyler aynı cüzünden, aynı cinsinden değildir. Aynı cinsinden olmamasına rağmen bir şeyin içerisine girer, bir şeyin içerisine, hulul denir ya buna. Bir şeyin içerisine girdiğinde aslında kendi özelliğini kaybetmez.
Ama ve lakin kendinden eser kalmaz. Kendi özelliğini kaybetmez, kendinden eser kalmaz. Sufilikte şöyle düşünelim. Sufi fena fişeyh oldu. Fena fişeyh olunca aslında kendinden ait bir şey kalmadı. Kendisi kayboldu mu? Hayır. O fena anında, yalnız fena anında kendisiyle alakalı bir şey kalmadı. Bakın aslında o şeyhten bir parça mıydı o? Hayır. O şeyhten bir cüz müydü? Hayır. Ama o şeyhte fani olunca kendisinden bir şey kaldı mı? Yine hayır. Ve bu fena, inkıtaya uğradığında yine kendisi oldu mu? Evet. Bakın o hal devam etti mi? Hayır. Ve o hal öyle olduğunda gözü onda kaldı mı? Evet. Hani diyor ya, o bir topluluk, bir diyor lezzet alırsa, bir günce zevk sürdürürse, döner diyor.
O zevki hep ister. İşte o fena fişeyh halini yakaladıysa o derviş, dönüp o hep fena fişeyh halini arzu edecektir, isteyecektir. Neden? O zevki tattı, o zevki gördü, o zevki yaşadı, onu yaşayacak. Bunun bir çıt üstü fena fiş resul. O da henüz o hal ile hallenmedi. O hali tanımıyor. O hali tanımadığı için fena fişeyhi en üstü makam zannetti. Ve fena fişeyhi üstün bir makam zannetti ve orada kalırsa, orada kabuz hali oldu. Neden? Onun üstü var daha. Üstü ne? Fena fiş resul. O fena fiş resulü yaşamadı. Ancak ilmel yakin olarak üstadından duydu. Aynel yakin olarak bilmiyor daha. Ya hakkel yakin olarak da bilmiyor. İlmel yakin biliyor. Fena fiş resul var. Şimdi bütün sufiler bilirler.
İlmel yakin olarak fena fiş şeyh var. Ama aynel yakin gördü mü onu kendi üzerinde? Görmedi. Veyahut da hakkel yakin şeyh oldu mu o? Olmadı. O zaman daha yolu var onun bakın. Ve bunu yaşadığında ancak o zevkin, o halin tadını aldığında o zevki tekrar isteyecek. O zevke doğru koşacak. Bu şuna benzer. Hani zikullahta bir hal görür. Geylihan Hazretleri gelir birden. Büyük bir ses ve gürültüyle gelir. Bir anda şoka uğrar o. Hayrette kalır. Yani böyle bir şey sanki bütün herkes duydu zanneder o. Böyle bir debdebo yaşanır. O debdebeyi yaşadığında onda büyük bir hayret uyandırır o. O böyle bir anda hatta zikrullahta bile korkar. Her şeyden korkar hale gelir o.
Onu sonradan tadını alır onun. O halin tekrar yaşanmasını ister. Gözü orada kalır. Oysa heyhat hiçbir zaman hiçbir şey aynı şekilde yaşanmaz. Rüya anlatırlar ya aynı rüyayı. Aynı değildir o. O hayali anlatıyordur. O rüyayı tekrar anlatıyor. Hiçbir zaman bir rüyayı insan aynı şekilde görmez. Hiçbir zaman bir hali aynı şekilde yaşamaz bir kimse. Aynı şekilde yaşıyorsa kırık plak gibi o zaman o onu hayalliyor. Orada yanlışlık var. Orada eksiklik var. O kimse orada saplantı halinde kalmış. Saplantı halinde kalmış. O rüyayı gördüğünü zannediyor. Şimdi bu nasıl bir hal yaşadı. Hep gözünü yumar artık o zikrullata. Allah Allah. Ben onlara derim ki böyle. Hele o gördü de.
Bir daha göremezse o böyle görsem Allah. Görsem Allah. Öyle zikrullah yapar o. Neden? O görmeye takar çünkü. O zevki alacak. Şimdi dışarıdan gören bir kimse onu der ki. Ya sen görmeye takılmışsın. Ah canım benim. Sen de görseydin. Sen de ona takılır kalırdın saplantı halinde. Küçük görme. O zevki tadan kimse. O zevki yeniden yaşamak ister. Sen onu hor hakir görme. Neden? Sen onu yaşamadın. Fena fi resulü yaşayan bir kimse. Aklı fikri orada kalır. Onu tekrar yaşamak ister. Tekrar o haliyle hallenmek ister. Sen onu kötü görme. Sen onu eksik görme. Veya fena fi Allah'ı yaşayan bir kimse. Hep onu isteyecektir. Hep onu arzu edecektir. Beka billaha ulaştığında hep oradan çıkmak istemeyecektir.
Orada durmak isteyecektir. Hep orada yaşamak isteyecektir. Dünyaya müsaade etseler sırtını değil bütün her şeyini dönecektir. Ama ne yazık ki onları tekrar dünyaya döndürürler. Ve onların hep gözü o geldikleri yerdedir. Veyahut da bir kimse öyle söyleyelim. Ayağın sabitedeki halini görmüş olsa. Veyahut da bir kimse Nur-u Muhammediye'nin içerisinde bir anlık da olsa o yaşantıdan bir kesit görse. Sevgiliyle bahçede gül kokladığını görse. Ve sevgiliyle bahçede gül koklamanın zevkini yaşasa. Dünyanın bütün kokularını onun önüne getirseniz. O hep sevgiliyle kokladığı gülü düşünecektir. Dünyanın bütün güzelliklerini onun gözünün önüne serseniz. O sevgiliyle bir an olsun. Cemalleşmenin zevkini tatmak isteyecek.
Onu yaşamak isteyecektir. Veyahut da sevgili ona bir kez hitap etse, bir kez ona seslenmiş olsa ve bütün vücudu onun kulak olsa ve bütün vücudu onun göz olsa, bütün vücudu onun anlayış olsa, idrak olsa, o dünyadan da ahiretten de geçip, o sevgilinin tecelliyatına ram olup isteyip, her daim bütün vücudu maddi manevi göz kulak olmak isteyecektir. O yüzden bir an dahi olsa, o sevgiliyle cemalleşmenin, sevgiliyle hemhal olmanın tadını hiçbir zaman bu dünya hayatında unutmayacaktır. Ve bu dünya hayatı ona her daim zindan olacak. O yüzden Hz. Muhammed Mustafa'nın dünya müminler için zindandır. Hadis-i şerifinin tecelliyatına mazhar olacak. Ve diyecek ki binlerce sefer, binlerce sefer, Saddak ya Resulallah, bu dünya müminler için zindanmış diyecek.
Müminler için zindanmış diyecek olan mümin kim o zaman? Sevgiliyle, o ayağını sabit ede, Arabi diliyle veyahut da sevgiliyle, Nur-u Muhammed'in içerisinde bir an için halleşen, bir an için cemalleşen, bir an için dahi olsa, kelamlaşan kimseler için geçerli. İşte, öyle anlar vardır, öyle zamanlar vardır, sen aynı cinsten değilsindir. Ama sen bir şeyin içine girersin, bir şeyin içerisine girdiğinde, o şeyden oluverirsin sen. Ve o şeyden sayarlar seni. Hani müminlerin içerisine girersen, seni müminlerden sayarlar. Kafirlerin içerisinde dolaşırsan, kafirleri seversen, seni kafirlerden sayarlar. Sen sufi bir topluluğun içerisine gider, gönlünü o tarafa verirsen, seni sufilerden sayarlar.
Sen aşıkların yanında dolaşır, aşıklarla beraber olmanın arzusuyla yanar tutuşursan, seni aşıklardan sayarlar. Hatta aşıklardan saydıkları için seni oradan ayırmazlar. Bakın, hadisi kutsi çok mühim, çok önemli, çok enteresan. Hani bir topluluk Allah'ı zikir için toplanmışlardı. Allah'ı zikir için toplanmışlardı ama birisi vardı, temaşa için gelmişti oraya, seyretmek için gelmişti. Ve orada zikrullah halakasına, zikrullah topluluğuna katıldı ama zikretmedi. Orada kenarda oturdu, seyretti benim gibi. Ama meleklere Cenab-ı Hak hitap eyledi. Dedi ki, ey melakelerim, orada oturup Allah'ı zikredenler, o topluluk var ya, evet onların hepsini de ben affettim. Meleklerden birisi dedi ki, ya Rabbi filanca kul vardı, filancası vardı, seyretmek için gelmişti.
Cenab-ı Hak hitap etti, o öyle bir topluluktur ki orada bulunanları ayırmak Allah'ın şanına yakışmaz. Hepsini affettim dedi. Bakın, bir kimse zikredenler topluluğuna geldi, zikredenlerden sayılıverdi. Oysa o zikredenlerden miydi? Değildi. Ama zikreden bir topluluğa geldi, zikreden bir topluluğa gelince, o da zikredilenlerden sayıldı, o da gitti. Ayrıştırılmadı. İşte siz bir hal yaşarsınız. Böyle bir tecelliyata rağm olursunuz. Bir tecelliyata hemhal olursunuz, onlardan sayılırsınız, oradan sayılırsınız. Hani olur ya, bir Hz. Muhammed Mustafa'nın, sallallahu aleyhi ve sellem hazretinin manevi olarak bir topluluğunda bulunursunuz ya, siz aslında o toplulukta hiçbir şey yapmamışsınızdır belki de.
Aslında böyle hani o toplulukta bulunanlar olur, o toplulukta görünenler olur. Aslında hiçbir şeyde haletleri yoktur. Onların konuşmaları dahi medalleri yoktur. Konuşmaları dahi imkanları yoktur. Ama onlar o topluluğa getirilmişlerdir. O toplulukta bulunurlar ya, o toplulukta bulunanlardan birisi, oradaki bulunanları gördüğünde, o da kendindenmiş gibi görür ya, o da orada der. Hele bir üstad düşünün, bir mürşid düşünün. Hz. Muhammed Mustafa'nın, sallallahu aleyhi ve sellem hazretinin huzurunda dururken, kendi derviş kardeşlerini orada gördüğünü düşünün. Onların orada gösterildiğini düşünün. Düşünün onun mutluluğunu, düşünün onun lezzetini, düşünün onun tadını, düşünün onun artık yaşamış olduğu o hali ve kendinden geçer o.
Der ki, değil mi ki ben burada kardeşlerimi gördüm? Değil mi ki ben kardeşlerimle beraber Hz. Muhammed Mustafa'nın manevi huzurundayım? Değil mi ki burada Ashab-ı Resulullah'ın huzurundayım? Hz. Ömer Efendimiz de orada, Hz. Ebu Bekir orada, Hz. Osman orada, Hz. Ali radiyallahu anh hazretleri orada, Hasan ile Hüseyin orada, Şüheda orada, hepsi de oradalar. Bir baksan, Pir-i Piran efendilerimiz orada ve fakirhane, acizhane, bir üstad da, bir mürşid de orada huzura çıkılmış. O da kendince Hz. Muhammed Mustafa'ya dert yanmakta, Hz. Muhammed Mustafa'ya hali arz etmekte belki de. O esnada işte bir bakmış ki, bütün dervişan kardeşleri orada. Bunun mutluluğu, bunun tadı, onlar da çünkü oradan sayılıverdi ya.
Onlar da oradan görülüverdi ya. Onlar da o topluluğun içerisinde bulunuverdi ya. O zaman belki de, hani bu haliyle hallenilen bir derviş, hiç konuşmasa dahi, hiç orada bir şey dahi söyleyemese, o huzuru görse, kendisi de orada olduğunu görse, kendisinin de onlardan sayıldığını görmüş olsa, bu lezzetten, bu tattan, bu zevkten, bu tecelliyattan asla gözünü alamaz. Düşünebiliyor musunuz? Bütün Ümmet-i Muhammed'in içerisinde özel bir estantene, bütün Ümmet-i Muhammed'in içerisinde, peygamberlerin huzurunda harikulade bir perde ve orada bir sufi, orada bir derviş fakirhane, acizhane ve görevlerini, belki de vazifelerini tam anlamıyla yerine getiremiyor. Ama onu da dervişlerden saymışlar.
Onu da sufilerden saymışlar. Sen kalsın, körsün, topalsın. Senin ağzın bozuk, dilin bozuk, senin ayağın bozuk, gözün bozuk, senin kulağın bozuk, sen haram da işledin, günah da işledin, sen şunu da yaptın, sen bunu da yaptın demeden, o üstadının bereketiyle, o Hz. Muhammed'in Mustafa'nın bereketiyle, Cenab-ı Hakk'ın lütfu, ikramıyla o toplulukta bulunmuş ya, o da buna şahit oldu ya, şahit oldu. Eşşedü dedi, şahit oldu. Şahit oldu, gördü, ayağın oldu. Ve Hz. Muhammed'in Mustafa'yı göreni, ateş de yakmayacak ya, hadis-i şerifte var ya, hatta bir an şüphe etmiş olsa onların içindekilerinden birisi, Hz. Muhammed'in Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, ne an bizi göreni asla cehennem yakmayacak diye, kalbine de ilham etse, onun tadını, onun lezzetini hiç kimse çıkaramaz, hiç kimse bozamaz.
Ve hep gözü onun orada kalacaktır. Hep onun kalbi orada kalacaktır. Fakirhane, bir sufi düşünün. Aciz, vazifelerini tam olarak yerine getiremeyen. Hani Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri'nin mektubatında bahsettiği gibi, adi ama samimi. Adi ama samimi. Silsile-i meşahiye muhabbetinden dolayı ümidini kesmeyen. Ümidini kesmeyen. Onlar olan muhabbetini kesmeyen. Silsileden muhabbetini kesmeyen. Benim Üstadım var. Üstadımın Üstadı, onun Üstadı, onun Üstadı. Hazreti Muhammed'in Mustafa'ya kadar. Sallallahu aleyhi ve selleme kadar. Silsilesi var Üstadının. Ve Silsilesi olan bir yolda. Ve o Silsilenin içerisine oturmuş ya o kimse. Ümidini de kesmemiş.
Böyle bir hal ile hallense. Ve onun halinden de Üstadının haberi olsa. Yani düşünebiliyor musunuz? Ve Üstad'ı o Sufi'yi o halin içerisinde görse. Onun için de büyük mutluluk değil mi? Evet. Müminler o yüzden bu açıdan bakılınca. İşte bir anda olsa herkesin bir zevki, bir tadı vardır ya. Onu yaşar. Ve belki de ondan değildir o. Ondan değildir. Ama onlarla beraber olduğundan ondan sayılmıştır. Bir değişim başka tarafı var. Hani müminlerin içerisinde müminlerden sayılıyor ama içi dışı münafık. İşte bir gün gelir o münafıklığını terk etmezse o da özüne dönüp cehennemlik olabilir. Bundan da korkmak lazım. Hani son böyle bazıları vardır ya.
Hadis-i Şerif vardır. Mümince yaşar kafir ölür. İşte o özünü İslam edemeyenlerden. Allah muhafaza eylesin inşallah. Bizleri Rabbim korusun. Şeytani yollardan ve şeytanın peşinden gidenlerden eylemesin. Bizleri Hazreti Muhammed Mustafa'nın izinde yolunda eylesin. İzinde ve yolunda gidenlerle beraber eylesin. Son nefese kadar bizi öyle eylesin. Kabirimizi, mahşerimizi de bizim. Nur hala nur eylesin inşallah. Su ve ekmek gibi ki bizim cinsimiz değilken bizim cinsimizden oluverdi. Ve vücudumuzu besledi, kuvvetimizi artırdı. Su ve ekmeğin sureta bizimle cinsiyeti yoktur. Ama sonucu bakımından onu cinsimiz bil.
Yani su ve ekmek bizim cinsimizde değil ama biz yer içeriz. Bizim cinsimizden olur. Bize kuvvet verir. Eğer bizimle cins olanlardan başka bir şeyden zevk alıyorsak, o da ancak bizimle cinsiyeti olana benzer bir şeydir. Yani biz başka bir şeylerden de zevk alıyorsak, yine cinsiyeti bize benzeyenlerden zevk alırız. O yüzden bazı şeyler vardır. İnsani değildir. İnsanın cinsinden de değildir. Ama normalde o insanın içine girince insandan sayılır. O yüzden mesela işte örneğin bir sürü dışarıdan proteinler alırız, besinler alırız. Onlar bizim cinsimizden değildir. Ama vücudumuzun içine girince ne olur? Onlar bizim cinsimizden olur. Eğer bizimle cins olanlardan başka bir şeyden zevk aldıysak, demek ki o bizle beraber hemhal olabilecek olan, bizim vustat olabileceğimiz şeylerdir.
Cinse benzeyenden alınan zevk daimi değildir. O zevk ariyettir. Yani böyle ekmekten sabahleyen ekmek çıktı, fırından buram buram koktu. Biz ondan yerken lezzet aldık, karnımız doyunca bitti. O lezzet geçici oldu, devamlı olmadı. Veyahut da iyi güzel bir akşam yemeği yedik, harika neyi sevdik, şunu sevdik. Harika bir akşam yemeği yedik, geçti bitti. Karnımız doyunca ondan zevk almayacağız. Bir şey geçiciyse, geçiciyse bizim için onun bakiyeti yoktur. Mesela bu dünya geçici ya, bizim için bakiyeti yok, baki değil. Veyahut kabir hayatı, bizim için baki değil, geçici. Veyahut da anne karnındaki hayatımız geçici, kalıcı değil. O yüzden onlar normalde o akıbetler ne olmuş oldu?
Baki olmadığı için geçti gitti. Onda devamiyet olmadı. Allah bizi muhafaza eylesin inşallah. 895. Beyt'ten devam edeceğiz.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi