Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Dergâh Sohbetleri · 22 Aralık 2011 · 28:21
Allah gecenizi hayır etsin, Cenab-ı Hak gündüzünüzü hayırlı eylesin, ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin, umduklarınıza nail eylesin, korktuklarınıza hırsı muhafaza eylesin inşâAllah. Dervişe lazım olan, bir sufiye lazım olan önce, uyanık olmaktır. Uyanmaktır ilk önce.
Uyanmak, insanın yapmış olduğu hataları, kusurları, eksiklikleri, yanlışlıkları fark edip, oradan tövbe kapısına yönelmesidir. Eğer derviş bu uyanışı, sufi bu uyanışı gerçekleştiremezse, onun tövbesi sahih olmaz. O yüzden, uyanıklığı, gafletten, hatadan, kusurdan, günahtan, yanlıştan, eksiklikten, eksikliği fark edip, ondan geri dönüp, tövbe kapısında durmaktır.
Derviş, o uyanmayı, kendi içinde o dirilişi gerçekleştiremezse, önüne gelecek olan merhaleleri, önüne gelecek olan engelleri, önüne gelecek olan bela, musibet, sıkıntıları, önüne gelecek olan maddi ve manevi sevgileri ve imtihanları aşması güç olur. O yüzden, sufi, o uyanıklığı her dem elinde tutması gerekir.
Ardından bu uyanıklığı sağlayan bir sufi, bir derviş, tövbe ile o uyanıklığını devam ettirir. Tövbe ise, geçen haftaki dersten aktardığımız gibi, bir kimsenin diliyle tövbe etmesi değil, bunu haliyle, kalbiyle, sırrıyla o tövbeyi gerçekleştirmesi gerekir. O yüzden, tövbe öyle olmalı ki, o kimse bir daha yanlışa, eksiğe düşmemeli.
O kimse bir daha günah kebare düşmemeli. O kimse bir daha yanlışlıklara, eksikliklere, noksanlıklara düşmemeli. Evet, düşer mi? Düşer. Ama o düştüğü yerden birden hızla kalkmalı, düştüğü yeri bir hızla terk etmeli. Dervişe lazım gelen, ondan sonra inabe halidir. İnabe-i ehli tasavvufun büyük bir kısmı, tövbe almak. İnabe-i büyük, sufinin büyük bir kısmı, bir mürşide bağlanmak, bir üstada bağlanmak olarak nitelendirmişler.
İnabe, bir veçesiyle, belki de bir mürşide teslim olmak, bir mürşide bağlanmaktır. Burada eskilerle kavga etmek, dövüşmek, onların söylediklerini yermek, onların söylediklerini beğenmeme noktasında değilim. Allah bizi affetsin. Ama asıl inabe, tövbenin sağlamlaşmasıdır. O kimsenin bir daha o günahlara, o kusurlara, o hatalara, o yanlışlıklara, o eksikliklere düşmemesidir. İnabe'nin sahih olması, o kimsenin gönül kâbesinin bir daha yıkılmaması ile alakalıdır. O kimse artık gönlün kâbesini yıkmaz. Yani gönlünde hatalara, kusurlara, yanlışlıklara karşı bir kapı aralamaz. Gönlünde günah-i keballere karşı bir kapı aralamaz. Gönlünde eksikliklere, noksanlıklara, isyana, tuğyana kapı aralamaz ki o kimsenin inabesi sahih olsun.
O kimsenin yolu sahih olsun. O kimsenin duruşu sahih olsun. O kimse o zaman ancak o üstada sımsıkı bağlanır. O zaman o kimse üstadın dediklerini harfiyen yerine getirir. İnabe bu noktada üstadın Kur'an ve sünnet dairesinde söylediklerini harfiyen yerine getirmektir. Üstadın demiş olduğu, ona vermiş olduğu vazifeleri veya ona aktarmış olduğu ahlak umdelerini veya ona aktarmış olduğu doğruları olduğu gibi kabul edip hayatını ona göre çeki düzen vermesi, hayatını ona göre dizayn etmesidir.
Gerçek inabe, o yüzden üstada bağlılığı tam olan ve üstada olan bağlılığı tam manasıyla hal olarak da tecelli eden kimsedir. Dervişe, sufiye ilk adımda lazım olan şey bu üç haldir. Bir, uyanık olma devamlı ve uyanma. Uyanmayı ve uyanık olmayı asla ve asla sufi hatırından çıkarmamalı. İki, devamlı tövbe halinde olmalı. Ve tövbesini asla terk etmemeli. Tövbesini asla, asla ve asla unutmamalı. Üç, inabe ehli olmalı. İnabe, o da üstada sımsıkı bağlanmalı. Üstadın söylediklerini yerine getirmeli. Ve artık inabe halinde olan kimsenin tövbesi zikir gibidir. Çünkü o tövbe, o veçeden baktığında Allah'a şükürdür. Tövbeye o veçeden baktığımızda Allah'a duadır.
Tövbeye o veçeden baktığımızda Allah'ın lütfunu, ihsanını, ikramını devamlı görmektir. O yüzden inabe ehli sufi, devamlı tövbe halinde, devamlı şükür halinde, devamlı üstadının nazarında olması gerekir. Eğer sufiliği böyle algılamaz, böyle yaşamazsa, yaptığımız şeyler yüzeysel kalır. İçinde bulunduğumuz nokta, içinde bulunduğumuz dairenin anlamı anlaşılmaz olur.
Allah cümlemizi böyle sufilerden ve dervişlerden eylesin. Kıymetli dostlar, insanlar bu dünyada gelip geçici yaşayacaklar. Dünya gelip geçici ama yaşadığımız şeyler gelip geçici değil. Evet bu dünya geçici. Bu dünyada yaşan bir noktada son bulacak. Ama dünyada yaşadıklarımızı yanımızda alıp götüreceğiz. Dünyada yaşadıklarımızı dünyada bırakıp gitmeyeceğiz. Dünyada yaşadıklarımızı dünyaya kilitleyip gitmeyeceğiz. Dünyada her ne yaşıyorsak, onu cebimizde alıp götüreceğiz. Dünyada her ne yaşıyorsak, onu kalbimizde alıp götüreceğiz. Dünyada her ne yaptıysak, onu yanımızda alıp götüreceğiz. Evet dünya geçici, yaşadığımız şeyler geçici değil.
Yaşadığımız şeyler kalıcı. Yaşadığımız olaylar, yaşadığımız hadiseler, söylediğimiz söz, söylediğimiz söz, işlediğimiz günah, işlediğimiz sevap, sevgimiz, muhabbetimiz, nefretimiz, kinimiz, beğendiklerimiz, beğenmediklerimiz, dostlarımız, düşmanlarımız, arkadaşlarımız, kırdıklarımız, kırmadıklarımız, üzdüklerimiz, üzmediklerimiz, sevindirdiklerimiz, sevindiremediklerimiz, bunların hepsi de kalıcı. Biz bize dünya geçici derlerken, biz de dünyaya geçici bakarken zannediyoruz ki dünyadaki yaşadığımız şeyler de geçici. Dünyada yaşadığımız hadiseler geçici değil. Dünyadaki sevdiklerimiz geçici değil. Dünyadaki nefretimiz geçici değil. Dünyadaki kinimiz geçici değil. Dünyadaki aşkımız geçici değil.
Dünyadaki yediğimiz, içtiğimiz, giydiğimiz geçici değil. Baktığımız, duyduğumuz, konuştuğumuz geçici değil. Onların hepsi de bizle beraber gidecek. Bizle beraber yürüyecek onlar. Ve bizimle beraber yürümekte şu anda. Bizimle beraber gitmekte. Sufi her an bunun böyle olduğunu bilmeli. Ve sufi bunun her an böyle olduğunu bilerekten, her anını hayır yazdırmalı. Her anını temiz olarak Allah'ın katına göndermeli. Eğer varsa yanlışlıkları, eksiklikleri, onu temize çevirmeli. Onu hayra çevirmeli. Onu nura çevirmeli. Bu neyle mümkün? Tövbe ile mümkün. Kim tövbe eder ise, iman eder, tövbe eder, iyi ameller işlerse, Allah onun geçmiş günahlarını hayra çevirir. O zaman bir kimsenin uyanması, uyanması, tövbe etmesi, inabe ehli yani hayır işlemesi gerekir ki Allah onun geçmiş günahlarını hayra çevirsin.
Bu üç hal o kimsenin üzerine zuhur ederse, geçmiş günahları hayra çevirenlerden olur. Sufi her daim tövbe, uyanık olma ve inabe noktasında sımsıkı durur ki, geçmiş günahları yapmış olduğu hatalar, yapmış olduğu eksiklikler hayra tebdilesin. Allah hayra çevirir. İnsanlar eğer tövbe eder, o kimse tövbesinde sahih bir şeklinde durursa, tövbe eder, tövbesinde yiğitçe durursa, tövbe eder, tövbesinde dost doğru kalırsa, dost doğru kalırsa, inabe ehli olur, inabe ehliliğini devam ettirirse, müritliğini dost doğru yaşarsa ve dost doğru bir mürid olursa ve dost doğru bir mürid olan kimsenin Allah geçmiş günahlarını hayra çevirir.
Ama kah bozulan, kah düzülen, kah gidip başka noktalara, kah gidip başka noktalara gidilen kimseler istikamet ehli değildir. İnabet ehli olma aynı zamanda istikameti gerektirir. O kimse istikamet ehli olur ki yolunda sadık olur. O kimse istikamet ehli olur ki dilinde sadık olur. O kimse istikamet ehli olur ki gönlünde sadık olur. O kimse istikamet ehli olur ki uzuvlarında sadık olur. Ve o kimse sadık olma noktasıyla sıddıklardan yazılır. Sadık olmayanlar sıddık olmazlar. Ancak sadıklar sıddık olur. Ancak Allah yolunda sıddık ile mücadele edenler sadık olur. Ancak Allah için dimdik duranlar sadık olur. Ve onlar sıddıklardan yazılır.
O yüzden bir mürid sıddıklardan olma yolunda olacak. Bir kimsenin peygamber olması mümkün değildir. Peygamberler bellidir, seçilmiştir. Bakmayın siz televizyonlarda orada burada kendisini peygamber gibi tanıtanlara. Hepsi de deccaldır. Kim bu zamanda ben nebiyim, ben peygamberim, ben resulüm derse o kimse sapıktır. O kimse deccaldır. O deccaliyete düşmüştür. Allah muhafaza eylesin. Bunu eğer bir kimseler belirli zamanlarda bunları açıkladılarsa bunları söyledilerse yine o açıkladıkları televizyonlarda, açıkladıkları programlarda peygamberliklerden vazgeçtiğini, nebi ve resul olduklarından vazgeçtiklerini ve bu halden tövbe ettiklerini ilanen herkese tebliğ edilmesi lazım ki insanlar onun üzerindeki hükümlerini değiştirsinler.
yoksa perdenin arkasında kendisini nebi resul peygamber görenler ve bunu herhangi bir rahatsızlığından veyahut da sapıklığından veya herhangi bir gafletinden dolayı bunu söylediyse bunun üzerinden o kimse muhakkak tövbe ettiğinin geri döndüğünü aynı basın yayın organlarıyla ilan etmeli ki onların tövbeleri sahih olsun. Bu bütün Müslümanlar için geçerli. Siz birisi için iftira atarsanız, birisi için gıybet edersiniz, birisi için arkasından konuşursanız, konuştuğunuz kimselerin önünde söylediğinizden geri dönmeniz, konuştuğunuz kimselerin önünde helallık almanız lazım ki tövbeniz sahih olsun. Yoksa tövbeniz sahih olmaz. O zaman bir kimse eğer ben peygamberim dediyse, televizyonlarda bunu söylediyse, ben Mehdi'yim dediyse, bunu televizyonlarda söylediyse, o Mehdi ala resul noktasında bunu dediyse yine televizyonlara çıkıp oradan geri döndüğünü söylemesi gerekir.
O yüzden peygamberlik sondur, bitmiştir. Hazreti Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri son peygamberdir. Bir başkası kendi nebiliğini, peygamberlerinin, resullüğünü ilan ediyorsa, söylüyorsa o sapıktır ya da hastadır. İkisinden biri. Eğer bundan geri döndüyse, bundan tövbe ettiyse, Türkiye televizyonları açık, bunu ilanen açıklayabilirler, ilanen bunu söyleyebilirler. Söyledikleri zaman, biz de deriz ki bunlar tövbe etmişler. Bunlar her kim olursa olsun, ister Amerika'da, ister Türkiye'de, ister Rusya'da, ister orada burada yaşasın, bu önemli değil. Hadis-i şerif açık ve net. Kim peygamberlik ilan ederse, Hazreti Muhammed Mustafa'dan sonra, sallallahu aleyhi ve sellem'den sonra, o deccaldır.
Çünkü Hazreti Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, kıyamete yakın, benden sonra otuz tane yalancı peygamber çıkacak diyor. Ve bu yalancı peygamberler için deccal diyor. Deccal! Deccal! O kimseler size ayet okuyabilir, deccal da ayet okucak. O kimseler size hadis-i şerif söyleyebilir, deccallar da hadis-i şerif söyleyecek. O kimseler size fıkıhtan, hakaipten bahsedebilir. Size Müslümanım diyebilir, İslamım diyebilir. Ben de sizdenim diyebilir. Diyebilir. Bu noktada bir sıkıntı yok. Müseylemetül kezzap, ben İslam değilim demedi. Ben Kur'an'ı reddediyorum demedi. Örnektir, Hazreti Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin zamanından bize Kur'an ve sünnet ölçü olarak yeter.
Ve yaşanacak olan dünya üzerindeki her şeyin küçük küçük numuneleri, nüveleri o altın çağda yaşanmıştır. Bugün yaşanan büyük olayların küçük numunelerini, bizim gözümüzde küçükmüş gibi görünür. Biz o sultanlar sultanı, nebiler nebisi, Muhammed Mustafa'nın sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin hayatından örnekleri görürüz. O altın devirden, o cihar yeri, güzün efendilerimizin devrinden görürüz. O kimse de ben Kur'an'a iman etmiyorum demedi. Ben Kur'an'ı reddediyorum demedi. Kur'an bizim kitabımız dedi. Ben onu kitap olarak kabul ediyorum. Ben de nebiyim dedi. Bana yeni bir kitap indirildi demedi önce. Kendince ama kitap yazmaya başladı.
Kendince. Her deccalın, her sapığın bir kitabı vardır. Kimisinin adı yeşildir, kimisinin adı beyazdır. Kimisinin işte bilmem nedir. Ölçü Kur'an ve sünnettir. Ölçü Kur'an ve sünnettir. O yüzden peygamberlik kapısı kapanmıştır. Bir kimse peygamberlere yakın olur. Peygambere yakın olur. Sallallahu aleyhi ve selleme. Ondan sonraki makam sıddıklar makamıdır ki peygamberlere en yakın makamdır. Arada çok ince bir perde vardır. O sıddıklar geçmiş nebiler, geçmiş peygamberler derecesinde olsa dahi peygamber değildirler. O ince perde ile ayrılırlar. Hiçbir sıddık kendisini nebi veya peygamber görmez.
Görürse şirke düşmüştür, küfre düşmüştür. O sıddıklardan değildir. Allah muhafaza eylesin. O yüzden o ince perdeyi anlamayanlar şeytanın vesvesesine kanmış insanlardır. Şeytan onları aldatmıştır. Şeytan onları aldattığı için kendilerini nebi ve resul görürler. Şeytan onları aldattığı için kendilerini peygamberlerle denk görürler. O zaman şeytandan bir anlamı kalmaz. Şeytan Adem ile ala Adem aleyhisselam ile alakalı dedi ki benim ondan ne farkım var. Ben ondan daha yükseğim. Ben ondan daha yüceyim. Benim yaratılışım ondan daha mükemmel dedi. İşte böyle bir kimse nebilerle, peygamberlerle kendisini denk tutarsa o şeytanın vesvesesine kanmış olur.
O kovulmuş şeytanın, o hasetçi şeytanın, o lanetlenmiş şeytanın emrine girmiş olur. O yüzden hiçbir zümreye, hiçbir kimseye peygamberim demek peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinden sonrasına mümkün değildir. O kapı kapalıdır. O zaman ona yakın sıddıkların makamı vardır ki sıddıkların özü, sıddıkların sahihi, sıddıkların sağlamı asla kendisini nebi ve peygamber görmez. Hazreti Mevlana'nın dediği gibi ben o Muhammed-i Mustafa'nın yolunun tozuyum der. Eğer bir kimse o Muhammed-i Mustafa'nın yolunun tozuyum demiyorsa ve kendisini nebi ve sıddıklarla eş tutuyorsa o şeytanın vesvesesine kanmıştır. O sıddıklardan sonra ise şehitler gelir. Şehitler de hem zahiren savaşta yakapaça olmuş, can almış, can vermiş kimselerdir.
Ama sufi erbabı der ki nefsiyle mücadele eden her an yakapaça halindedir. Nefsiyle savaş halinde olan her an yakapaça halindedir. Ve o nefsiyle savaşında galip çıkanlar ve nefsiyle mücadele edenler, o nefsinin yakasından, paçasından kurtulmaya çalışanlar, nefsinin hile ve deshiselerinden, nefsinin oyunlarından kurtulmaya çalışanlar ve nefsine uymayanlar da şehitler zümresinden olur. Sufi bu manada şehitler zümresindendir. Bir üstü sıddıklar zümresindendir. Sakın ha sıddıklar zümresine gelmeden kendini sıddıklardan sanma. Hatta herkes senin sıddıklar zümresinden olduğunu söylese dahi sen kendini oradan görme. Oradan da deseseye düşebilirsin. Şeytan seni oradan da kandırabilir. Sakın kendini sıddıklardan görme.
Sakın kendini şehitlerden görme. Sakın kendini sağlam, has, müminlerden görme. Hep kendini mürid gör. Mürid görmek dahi tevazudan dışarıdadır. Yunus gibi ol, ben derviş olamadım de. Yunus gibi ol, ben derviş olamadım de. Yunus gibi ol, ben bulamadım de. Yunus gibi ol, ben olmadım de. En güzel sufilik budur. O yüzden sufi bu üç hali gözünün önünden hiç ayırmaz. Uyanık olma, uyanma, tövbe ve inabe. Bunu asla ve asla, bu üç hali asla ve asla içinden çıkarmaz. Allah bizi onlardan eylesin inşallah.
Üç ihlas bir fatiha şerife. Asıl olan sevabı, evvelen bir zât, fahirin kâinat, ule sayı mevcudat. Sevgili Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem efendilerimizin ruh-i şeriflerine hediyeledik sen, vasıl ve hissedâr eyliya Rabbim. Adem Aleyhisselam'la her ikisi arasında gelmiş geçmiş bütün Peygamber-i Zişan efendilerimizin de ruhlarına hediyeledik sen, vasıl ve hissedâr eyliya Rabbim.
Cihar, yâri, gözünün, Bökür, Sıddık, Ömer, Faruk, Osman, İzzunureyn, Ali El Murtaza radiyallahu anh'ın ruhlarına, evlâd-ı Resulullah, zevcât-ı Resulullah, ashab-ı Resulullah, İmam Ashan, İmam Hüseyin'in, yetmiş iki şöyedanın imam ve imameynin de ruhlarına hediyeledik sen, vasıl ve hissedâr eyliya Rabbim. İmamımız İmam-ı Azam Ebu Hanife, İmam Şafi, İmam Malik, İmam Ahmet bin Hanbel'in de ruhlarına hediyeledik sen, vasıl ve hissedâr eyliya Rabbim. Üç ihlas bir fatih-i şerif. Pirimiz Pir Seyyid Abdülkadir Geylani, Ahmet'e Rufay, Ahmet el Bedevi, İbrahim Dursiki, Şeyh Ebul Hasan Aleyhüs Şazeli, Şahı Nakşibendi, Muhammed-i Bağattin, Hacı Bektaş Veli, Hacı Bayram Veli, Mevlana Celaleddin Rumi, Muhammed Mehmet Üftade ve bütün Pir Efendilerimizin de ruhlarına hediyeledik sen, vasıl ve hissedâr eyliya Rabbim.
Üç ihlas bir fatih-i şerif. Bütün geçmiş Şeyh Efendilerimizin, Mürşid-i Kamillerin, Velilerin, Salihlerin ruhlarına, Üstazımız Bayındırlı Hacı Mustafa Özban, Ruhan etik üslerlerine, hali hazırda sağlanan bütün Mürşid-i Kamillerin, Velilerin ruhlarına hediyeledik sen, vasıl ve hissedâr eyliya Rabbim.
Tarikat-ı alemizden, Osman aileden gelmiş geçmiş aşıkan, sadıkan, muhibban, La İlahe İllallah, Muhammedun Resulullah diyen, mümin, müminat, müslüm, müslüman, kahve, ehl-i imanında ruhlarına hediysek sen, vasıl ve hissedâr eyliya Rabbim. Estağfurullah, estağfurullah el-azim el-kerim el-lezi la ilahe illa hu. El-hayyil gayyumu ve tüm bile gönzü billahi mineşşeytanirracim. Bismillahirrahmanirrahim. Eftali zikrfâle menna hu. Hak Muhammeden Resulullah'a cemiyel enbiyel vel mürselen velhamdülillahi rabbil alemin. El-Fatiha mâzele mâzele mâh.
Destur ya Allah.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.