Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 15 Şubat 2015 · 1:50:43
Selamun Aleyküm. Allah gecenizi, gündüzünüzü, ömrünüzü hayırlı eylesin inşâAllah. Cenab-ı Hak, hayatınızı Kur'an ve sünnet noktasında geçirmeyi nasip eylesin inşâAllah. Ben işitme engelliyim. Sema ilk nereden çıktı, nasıl başladı, ne anlama geliyor? Bizim gibi işitme engelli olanlar, dinlerini nasıl yaşarlar, nasıl devam ettirler, bizler ne yapmalıyız?
Adımızı bile yazamıyoruz düzgün bir şekilde demiş. Kardeş, burada mı kendisi? Kim onlara tercümanlık yapacak? Tercümanlık yapacak olan kim? Yani anlattıklarımızı, öyle mi? Anlayamadım tam. Sen işaret diliyle onlara anlatabiliyor musun? Ne kadar anlatıyorsun? Tam anlatabiliyor musun?
İşaret diliyle anlatabildiğin yere kadar anlatacaksın, öyle mi? O zaman şuraya yakın gel. Ya da şurada ortada dur, ayakta dur, sen onlara işaret diliyle anlat. Yok yok yok, sen ortada dur, onlar değil. Onlar otursunlar. Şu an orada sen, onlar otursunlar. Çağır onu. Yok aynı yerde, orada otursun onlar. Ha orada otursun, otur sen oraya.
Tamam, tamam. Sen şimdi ayakta kal, sen onlara tarif et, anlat şimdi. Hah. Onlar seni görsünler, o yüzden seni ayağa kaldırıyor. Seni görsünler, o yüzden seni ayağa kaldırıyor. Allah kadiri mutlaktır. Bu noktada normalde eğer doğuştan bir kimse özürlü ise, yani görmemek gibi, duymamak gibi, Cenab-ı Hak onlar için hafifletici sebepler uygular.
Bir kimse bu noktada, mesela şimdi işaret diliyle konuşan bir arkadaş var, ama böyle bir işaret diliyle konuşamamış olsa bir kimse, o anlayabildiği yere kadar, duyabildiği yere kadar, yapabildiği yere kadar sorumlu olur. Aslında bu noktada devlet, İslami bir devlet veya sosyal bir devlet, bu tip engelliler üzerinde özel projeler üretip, onları normalde hem dinlerini öğrenmesinde, hem de topluma kazandırılmasında, hem aynı zamanda da günlük hayatlarını yaşayabilecek şekilde, ortamı veya hayat standardını düzeltip yükseltmesi gerekir.
Bu noktada, tabii bu veçeden bakılırsa, ülkemiz gün geçtikçe bu meselede daha ileriye gidiyor, ama daha iyisini, daha güzelini, daha tatlısını, daha mükemmelini arayıp bulmakla mükellefiz, devlet olarak. Bu noktada, şimdi kardeşler bize demişler ki, Sema ilk ne zaman çıktı? Sema'nın çıkış tarihi belli değil. Bu mitolojik, milattan önceden itibaren, insanların birisine olan sevgisini göstermenin dili olmuş. Bu noktada bir kimse, sevgisini bir şeylerle ifade etmek isterse, ilahi noktada, Sema ile göstermiş. O yüzden Sema, Hazreti Mevlana, Celaleti Ruma Hazretleri ile başlayan bir ritüel değil.
Kesin tarihçesi bilinmiyor, ne zaman başladığı bilinmiyor. O yüzden bunun üzerinde kesin bir tarih vermek mümkün değil. Bu kardeşler de, kendilerince, kendi dinlerini öğrenmede, mümkün olduğunca, bütün argümanları kullanarak da, dinlerini öğrenip, o şekilde yaşamaya gayret edecekler. Tamam. Sen sohbetin geri kalan kısmını da, onlara mümkün olduğunca, tercüme etmeye devam et.
Kefir içmek caiz midir demiş. Bu kefir, at sütünden olan şey mi? Yoksa normal sütün mayalanmasıyla elde edilen şey mi? Normalde eğer normal sütün mayalanmasıyla elde edilen bir şeyse, bunda bir sıkıntı yok. Ondan sonra bu noktada, bütün yiyeceklerin ve içeceklerin, kendiliğinden içerisinde bir mayalanma oluşur. O mayalanmadan dolayı, bir problem olmaz. Ama ve lakin, eğer gerçekten mesela, arpa suyunun mayalanıp da, alkol olması gibi, böyle alkol oluyorsa, o zaman caiz olmaz. Ama, kefir hiç içmedim. Bu konuda da, eski fıkıh kitaplarında, bir kaide görmedim ve okumadım. ticarette, salyongoz topluma karan mıdır? Ticaretteki içerik değildir. Normalde salyongoz yemek, hanefilere göre caiz değildir.
Hanefiler, salyongoz yemezler. Normalde, ama salyongoz, el cevap yenilmesine, fetva verenler olabilir mi? El cevap olabilir. Ama hanefiler, salyongoz yemezler. Normalde yiyen kimseye, satılır mı bu? El cevap satılır. Ovadan, bayırdan, salyongoz toplamak, bu noktada bir sıkıntı yok toplamak. Fabrikalardan, dış ülkelerdeki insanlara, satılması ve tüketilmesi, sıkıntı yok. Peygamber Efendimiz, sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki, münafıklar ile aramızda, iki açık fark vardır. Onlar sabah ve yatsı namazlarına gelmezler. Onları yerine getirmezler. Hadis-i Şerif'te münafıklık alametinin namazı terk etmek mi, yoksa cemaatı terk etmek mi olduğu belirtiliyor. Bundan anlayacağımız şey, namazı terk etmek.
Eğer bir kimse sabah namazını ve yatsı namazını terk ederse, hiç kılmazsa, ama normalde bunları terk ettiği halde, öğleyi ve ikindiği namaz kılıyorlar diye, görünsün diye böyle bir şey yapıyorsa, bu münafıklık alameti. Bu biraz da böyle münafıklık alametleri, Kur'an ve sünnet dairesinde anlatılmış geniş bir mesele. Bakara'da, ondan sonra, işte Nisa suresinde, değişik Kur'an ayetlerinde, münafıklık alametleri ve münafıklık hep anlatılmış.
Bu noktada, aynı şekilde, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri de, münafıklığı anlatmış, ve münafıklık alametlerini anlatmış. anlatmış. Şimdi, o günün münafıklığını, bugünün münafıklığıyla aynı noktada görmek, aynı kategoriye koymak, mesela herhangi bir noktada bir şeyi böyle, ya işte orada böyleydi deyip, ondan sonra bu da öyledir demek, normalde her ne kadar zahiri noktada doğruysa da, fakat bugünün münafıklık meseleleri farklıdır.
Bugünün münafıklıkları, bunların normalde örnekleri, Kur'an'da ve sünnette anlatılır. Ama bu meseleye bakarken, biraz daha geniş perspektiften bakmamız lazım. Mesela Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin zamanında münafıklar, işte sanki Hz. Peygamberden yanaymış gibi, Müslümanlardan yanaymış gibi davranıyorlardı. Ve kendilerini Hz. Peygamberden yanaymış, Müslümanlardan yanaymış gibi gösterme zorunluluğu hissediyorlardı kendilerinde. Devlet, hukuk, siyaset, ticaret, askeriye komple Müslümanların elindeydi. Buraya dikkat edin. Devlet Başkanı Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem, ticaret hukukunun, ticaret hukukunun, aile hukukunun, nikahdı boşanmaydı gibi birbirleriyle problemlerin hukukunun, kanun koyucu hükmünde ve uygulayıcısı Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem.
Yani din. Din bütün her şeye hakim ve bütün her şeyi kontrol altında tutuyor. Her şeyi. Öyle bir noktada münafıklar kendilerini İslammış gibi göstermek zorundalar. İslammış gibi gösteriyorlar. Şimdi tersine çevrili. Şimdi İslam hukuku İslami değil, aile hukuku İslami değil, ticari hukuk İslami değil, sokak İslami değil, devlet İslami değil. Ondan sonra devletin bağlı bulunduğu anayasa ve bütün kanunlar İslami değil. Bütün kurum, kuruluşlar İslami değil. Bu şartlar içerisinde bir kimsenin münafıklık yapması çok zor, gereksiz. Sebep, ona niçin İslam olmadın diye bir baskı da yok.
Hemen hemen şu anda insanlar iki kutuplu. İki kutup ne? Bir kutup var, inanmayanlar ve kafirler. Bir kutup var, inananlar. Bu benim kendi şahsi kanaatim. Bir kimsenin şimdi münafıklık yapmasına gerek yok ki. İhtiyaç duymaz adam. Ona sen neden namaz kılmıyorsun diyen yok. Sen neden oruç tutmuyorsun diyen yok. Sen neden hacca gitmiyorsun diyen yok. Sen neden zekat vermiyorsun diyen yok. Sen hadi cihata denecek bir nokta yok. Yok, hiçbir baskı yok ki. Dini olarak hiçbir baskı yok. İslam hukuku yok, İslam'ın adaleti yok, hiçbir şey yok. Daha Müslüman iman ettim diyenler ağzını açayım derken daha bütün herkes onun ağzını tıkamak için koşturuyor.
Tıkıyorlardı zaten. Burada münafıklığın oluşabilmesi için dinin ve dindarların hakim olması lazım. Ancak menfaatçiler vardır. Çıkarcı insanlar vardır. Bunlar da neyin etrafındadır? Bunlar da menfaat ve çıkar üreten, menfaat ve çıkarı olan yerlerde, kurumlarda, kuruluşlarda ürer bu tip insanlar. Nereden olur?
Siyasetçiler de olur. Bir siyasetçinin etrafında münafıklar oluşur. Oradan bir ihale kapayayım, oradan bir masa kapayayım, bir kasa kapayayım, oradan bir iş kapayayım. Aman beni belediyeye alsın, aman beni memur etsin, amir etsin, aman bir ihale versin bana deyip etrafında yalaklar salaklar dolaşabilir. Ama biz buna münafık diyemeyiz. Çıkarcı insanlardır bunlar. Çıkarcı, menfaatçı insanlardır bunlar. Ben siyasetçilerin etrafında bu tip çıkarcıların ve menfaatçıların olacağını düşünürüm. Bir, ikincisi cemaat ve tarikat oluşumlarının içerisinde menfaatçı ve çıkarcı insanlar vardır. Bunlar da nedir?
O cemaatin veya o tarikatın işlettiği işletmeler vardır. Bizde olmadığından biz bu konuda da rahatız. Bizim cemaat olarak, tarikat olarak, içinde bulunduğumuz yol olarak işlettiğimiz herhangi bir işletme yok. Bizde market yok, hastane yok, postane yok, okul yok, kurs yok, hiçbir şey yok. Varsa da var olanlar ücretsiz. Bizde sema kursu var, ücretsiz. Ne kursu var? Ücretsiz. Bendir kursu var, ücretsiz. Burada bazen erkeklere ve bayanlara işte mümkün olduğunda dershane gibi işte derslerine kurslar açılıyor. Ücretsiz. Bizde her şey ücretsiz. Eğer dergah bir işe hizmet ediyorsa ücretsiz. Geliyorlar bana mesela bazen işte şöyle bir kurs açacağız.
Ücretsiz var, açacaksanız buyurun açın diyorum. Pılısını pırtısını toplayıp gidiyor herkes. Biz o yüzden ben kendimi Cenab-ı Hakk'ın lütfuna mahzar olmuş olarak görüyorum. Bir cemaatin, bir tarikatın içerisinde şirketler varsa, çünkü var, tarikatlarda da var. Turizm şirketi var, hacca ömreye götürüyor, otel açıyorlar cemaat adına. Market açıyorlar, benzinlik açıyorlar. Tabii bu paralar nereden geliyor buna da bakmak lazım. Yani ehli tarikatın bu tip işlerle paranın, şirketin içerisine girmesi bu çok hoş değil. Osmanlı'da vakfiyeler vardı, bir dergahın vakfiyesi vardı. Dergahın vakfiyesinin başında vakıflar müdürlüğünün, o günkü efkaf başkanlığının tayin ettiği bir vakıfların mallarını idare eden bir kimse vardı.
Bazı şeyh efendiler de o vakıflardan maaş alırdı, vakıftan maaş alırdı. Bu sefer dergahlar, tekkeler çatırdadı. Buradan vazifelerini yerine tam anlamıyla getiremez oldular. İşin içerisine para girdi. Para girince o vakfiyenin başındaki memur, amir neyse o şeyhin üzerinde kendince parayla otorite kurmaya çalıştı. Şeyh ile vakıfların o adamı atıştığı zamanlar oldu.
Bu sefer şeyhin parasını kesti vakıfların memuru. Bu sefer arada bir daha atışma çıktı. Bir sürü şeyler oldu Osmanlı'da. Oldu bunlar. Oldu. Tarikatlaşınca oldu bunlar. Ben o yüzden sufiliği derim ki tarikatlaştığı anda battığı andır. Batar sufilik. Tarikat hayatına devam ettirir. Sufilik batar. Neden? İşin içerisine işletme girdi. Şimdi bir şeyh efendi vefat ediyor, 4-5 tane işletme var. Kim geçecek başına? Şeyh efendinin oğlu geçiyor. Şirketlerdeki bütün hissedarlar şeyh'e ait. Vefat etti, öldü. Kime geçti hisseler?
Oğluna geçti. O şeyh şirketleri kendi parasından mı kurdu? Değil. Neren kurdu? Cemaatin parasıyla kurdu. Bunları da açık açık konuşan herhalde bir ben varım. Ondan sonra bana bir sürü mail döşeniyorlar. Herkesi kendisi gibi görüyorlar. Ne zaman işin içerisine şirketler girer, ticarethaneler girer, orada çıkarcılar ve menfaatçılar doluşur. Adam dergahın veya cemaatin şirketinde çalışmak için salla başını al maaşını olur. Adam diyor ki, Kur'an kursu açtık. İyi kardeş, kaç para aylık? Şu kadar para. Bu Kur'an kursunu kim yaptırdı? Müslümanlar yaptırdı. Hangi cemaattan, hangi tarikattan olursa olsun.
Kardeş, burada çalışanların bir tek öğretmen maaşlarını veriyorsan al. Buranın giderlerini yapıyorsan al. Al bunu öğrencilerden veya öğrenci velilerinden. Ama buradan kar ediyorsan, vallahi de billahi de hainlik yapıyorsun sen. Sen hainlik yapıyorsun. İşte menfaat ve çıkar buradan giriyor. Bunların içerisinde menfaat ve çıkarlarını düşünen insanlar var mıdır? El cevap vardır. Ama ben onlara münafık diyemem. Ben diyemem. Bunlar yolun münafığı olabilir. Ben onlara yol münafığı diyorum. Bu ne demek? Yolun adaf ve erkanının çizgisinden dışarı çıkmak. Kafana göre iş yapmak. Heva hevesine göre iş yapmak. Heva hevese.
O yol münafığı. Bu ayrı. Allah bizi affetsin. Ama bu noktada dini imanı olarak, akidevi olarak bir kimseye münafık demem, birilerine münafık demem benim işim değil. Zaten bunun münafıklık bu noktada tarif edilir. Birine münafık diyemezsiniz. Küfür tarif edebilir. Birine sen kafirsin diyemezsin. Bunlar tehlikeli sözler. Sonra münafıklığı anlatacağımıza biz bugünkü zamanda imanı anlatalım. Biz doğrunun nasıl olması gerektiğini anlatalım. Biz bir kimsenin bir noktada hakikatinin nasıl olması gerektiğini anlatalım. Doğru olan bunu olduğunu düşünüyorum.
Allah bizi onlardan eylesin. Sizden el almak isteriz. Bunun usulünü, adabını sohbette bahsederseniz memnun kalarız. Biz gücümüz yetince, sufilin ilk çıkış noktasındaki ilk yıllardaki hal ve hareketleri uygulamaya çalışıyoruz bugün için. Sufilik kendine has, kendine özel bir yoldur.
Herkes bu yolda olacak diye bir kaide yoktur. Bu yola girecek diye de bir kaide yoktur. Bu bir kimsenin severek, muhabbet besleyerek yürüyeceği bir yoldur. Böyle insanlara zorunlu kılmak, insanları mecbur tutmak, bu noktada etrafındaki kimseleri bu noktada göz açtırmamak. Ne bileyim kendince, kendi dairende bu tip böyle zorunluluklar koyulacak bir yol değildir.
Herkes kendince, kendi dairesinde kendi hayaline koşar. Benim arzu ettiğim, benim kafamda hayalimde tasarladığım, kendim için bu noktada Kur'an ve sünnet dairesinde kendime yol olarak gördüğüm, Kur'an ve sünnet dairesinde Allah'ı sevme, Resulünü sevme, insanları sevme bu dairede ve bu sevgiyle insanın nefisle mücadele ederekten manevi kemale ermesidir.
Yol. Bu, ben sufiliği özel bir yol olarak gördüğümden, buna özel ruhlar aleminden seçilmiş, ayrıştırılmış, ayrılmış insanlar olarak görürüm. Ve bu ne kadardır insanın bu nasibi, nereye kadardır? Bunu da insanın, biliyorum böyledir demesi de zordur. Bunun kendi içerisinde, kendince, Kur'an ve sünnet dairesinde, ilk sufilerin, ilk yolda gidenlerin yolu olarak kendime hayal ettiğim şey, o kimsenin rüyasında görerekten yürümesidir.
Bir kimse, bir üstada bağlanacaksa, bu kim olursa olsun, o kimse zahiri olarak, o üstadın, Kur'an'a, sünnete, imamların iştahına bağlı olup olmadığına bakmalı. Manevi olarak da, o kimse, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleriyle beraber görülmeli, Hz. Pirlerle beraber görülmeli, o kimse, sahih rüyalarda görülmeli.
Bu da bu işin manevi delilidir. O kimsenin dervişlerinin içerisinde, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini görenler olmalı. Dervişlerin içerisinde, Hz. Cebrail aleyhisselam'ı gören, Hz. Cebrail aleyhisselam'la görüşen, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'le görüşen, sahabelerle, Adem aleyhisselam'la Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri arasında, geçmiş olan, geçmiş peygamberlerle konuşan, görüşen dervişler olmalı.
O yolun, zahiri ve manevi olarak, hüccetli ve delilli olduğunu gösterir, işaretler olmalı. Bu kimin, hangi Şeyh Efendi'nin, hangi tarikatın yolu olursa olsun, ölçü bu olmalı. Ve bu ölçüyü bulan insanlar, bu ölçüyü gören insanlar, rüyalarına tabi olur. Salih rüyalar mübeşşirat kapısıdır. Hadis-i Şerif, bu insanlar, rüyalarına tabi olur. Veyahut da, gerçekten, zahirine bakarak da, mutmain olarak da, o yola intisap etmeli. Ve o yolda, o yolda, üstad olarak gördüğü kimsenin sözünden, Kur'an ve Sünnet dairesinde, hiç çıkmadan, o eksende, o çizgide yol yürümeli. Hiç çıkmadan diyorum.
Bu, özel mahrem bir yoldur. Bu yol, bu noktada ince davranma, ince düşünme, ince konuşma, ince hareket etmeyi ister. Haramlardan uzak durma, nafilelerle Allah'a yaklaşma, Allah'ı sevme yoludur. Öyle bir dergaha, tarikata girdin, bir şeyhe bağlandın, işte yine haramlara eskisi gibi devam ediyorsun.
Bu yol değildir. Bu yolcu da değildir. Bu bir kimse, hakiki manada tövbe etmeyi, hakiki manada intisap etmeyi, hakiki manada tuttuğu eli ebediyen bırakmamayı, hakiki manada yolda başına gelecek olan zorlukları, sıkıntıları göğüslemeyi, hakiki manada o yolda yürürken, yürürken sendelese de, yalpalasa da, yıkılsa da, yeniden ayağa kalkaraktan, o yolda yürümeyi kendine cehd edip, gayret edip, bu noktada böyle niyet etmeli.
Bunun, o zaman o kimseye bunun faydası olacaktır, o zaman o kimse bu noktada faydalanacaktır. Bu tip meseleler böyle hafife alınacak şeyler değildir. Ne yazık ki, gün geçtikçe, bir taraftan ümit var oluyoruz, bir taraftan da ne yazık ki ümidimizi getiriyoruz. Ümit var oluyoruz, bu meseleler şimdi açık, rahat bir şekilde konuşuluyor, anlatılıyor, ümit var oluyoruz.
Böyle bir mekanda, böyle bir yerde, bu noktada özgür ve hür bir şekilde bu tip meseleleri anlatabiliyoruz. 86-87'de, benim dervişliğimin ilk yıllarında, millet telefonda dahi konuşamazdı bunları, konuşamazdı. Bu bir taraftan iyiydi, iyi olmasının sebebi şuydu, çok affedersiniz, yepildek yoktu hiç. Yepildek, bir ağırlığı olmayan, bir rüzgar estiğinde bir taraflara uçup giden şeydir. Bizim orada yepildek derler ona. Bir taraftan iyiydi, o zorluktan, o sıkıntıdan, o mücadeleden, basılmaktan, karakola götürülmekten, herkes kendini uzak tutar. Herkes kendini uzak tutar. Buna girmesi için adamın feda olması lazım.
Öyleydi. Bu son, işte 10 yıla varıncaya kadar, öyle söyleyeyim, yine böyleydi. 11-12 yıla varıncaya kadar böyleydi. Şimdi kim yıkılır, kim yıkılmaz, kim zorluğu görünce ne olur bilemiyoruz şu anda. Herkes şimdi hastalıktı, sıkıntıydı, eşiydi, aşıydı, işiydi. Bunları kendince imtihan görüyor. Bunlardan yıkılıyor, gülüyoruz biz bunlara. İşin doğrusu bu. Şimdi benim için hayatın dönüm noktası 28 Şubat. 28 Şubat'ta beraber olduğumuz kardeşleri ben Bedir gibi görüyorum. Herkesin bir Bedir'i vardır ya. 28 Şubat'ta benim Bedir'im.
Polis tuttuğu yerde götürüyordu bizi. Beni tuttuğu yerde götürüyordu. Bildiğiniz trafik çevirmesine giriyordu. Eğer bakıyorsam makineden oradan, makineden gördüğü anda polisin insafına kalmışım. Telefon açıyordu hemen. Siyasi şube büro amirliğine veya siyasi şubeye sordum sonra onu. Dedim nereye arıyorsunuz? Siyasi şubeyi arıyoruz dediler. Arıyorlardı, oradaki siyasi şube müdürünün insafına kaldın sen. Alın getirin diyorlardı. Biz güldür güldür güldür trafik çevirmesinden gidiyorduk. Karakola, emniyete. Bekliyorsun. Siyasi şube müdürü ne zaman gelecek? Oradaki amir ne zaman gelecek? Bekliyorsun, bekliyorsun.
Üç saat, beş saat, sekiz saat, on saat, on iki saat. Ne tutuklayıp içeri atıyorlar, gözaltına alıyorlar, ne bırakıyorlar. Orada bankın üstünde bekliyorsun sen. Bildiğin bank. Soruyorsun neyi bekliyoruz diye. Önce kibar davranıyorlar. Amirimiz gelecek. Hacı abi bekle. Sıkıntı yapma. İyi. Çok kibarlar. Amir bekliyorsun. İki saat, üç saat, dört saat, beş saat. Asap bozuluyor. Kardeşim beni burada tutmaya hakkınız yok diyorsun. O da diyor ki, Hacı abi seni şimdi memura muhalefetten içeri atarım. At diyorum ben. Balıkesir'de attı. Bir de dedi ki, şehrin dışında memura muhalefet yaptığından jandarmaya teslim etti beni. Evet.
Aldılar, koydular. Balıkesir İl Jandarma Komutanlığı'na. Oranın en alt katı var. Gidin görün. En alt katı tutuk yeri. Bildiğiniz cezaevi gibi şey var. Ne o? Demir sürgülü şey var. Ne diyorlar? Nezarethane var. Evet. Aynı şey şeyde de var. Ne o? Kaçakçılık var ya şeyde. Acemler. Acemlerin altı da öyle. Bana sorun gittiğim yerleri. Acemlerin altı kayıtsız götürüldükleri yer. Acemlerin altında karakol ne o avukat ne o avukat girmiyor. Buranın da var merkezde.
Söyleyeyim artık kolay kolay. Merkezde üç kat var. Dört beş kat var aşağı doğru. Aşağı doğru. En alt kata indin mi? En alt kata indirdikleri zaman unut her şeyi. Evet. Oranın en alt katı var. Karanlık zaten. O açıyorlardı o zaman için ışıkları duvardaki kanları göresin diye. Oraya zaten anadön üryan soyaraktan indiriyorlar. O zamanlar öyle. Üryan soyuldu, soyarak indirdiklerinde en hafifi sana soğuk su tutuyorlar. Tazdikli. Duş filan düşünmeyen. Tazdikli. Yani sen sırtını dönmek zorunda kalıyorsun duvara. Sırtına senin böyle çok affedersin aşağı doğru apışarana senin tazdikli suyu tutuyor.
Bu Türkiye'de oluyor bunlar. Sen kendini koruyamıyorsun o tazdikli sudan. Onlar o işin uzmanı. Sen edeb yerlerini örteceğim diye uğraştın da o senin husisi edeb yerlerine sıkıyorsun. Öyle değil. Bunlar Musatçı. Bu memleket oradan gelme. Onlar beni dinliyorlar. Ben onlara oradan söyledim. Bu yaptıklarınızı dedim. Ben sohbetlerde hep anlatacağım dedim. Siz de beni dinleyeceksiniz dedim. Ve dedim ben mahşeri bekleyeceğim dedim. Herkesten fazla.
Herkesten fazla. Mahşerde dedim. Böyle dedim tutacağım sizin dedim. Boğazınızdan. O günün dedim kabadayısı ben olacağım dedim. Boğazınızdan tuttuğum zaman dedim. Böyle dedim salkılacağım sizi dedim mahşerde. Ve dedim Allah'ın huzuruna çıkaracağım böyle sizi dedim. Diyeceğim ki dedim işte bunlar. Oranın bir yüz katı daha var. Orada da demir parmaklıklar var. Onun içerisinde o zaman oturacak ranza yok. Orada sumu yok. Oturacak yer de yok orada. Bir üstü var. Ranzalı oturacak yer var. En aşağıya indirilirken herkes görüyor seni aşağıya indirildiğini.
O zamanlar öyle. Şeyde ne o? Acemlerde psikolojik her şey. Acemlerde normalde katıyor seni. Bir saat sonra kal diyor. Gel ne oldu? Amirimiz geldi. Seni sorguya çekecek. Çık çık çık … Çıkıyorsun yukarı. Bir bakıyorsun orada bir odanın içinde 25 kişi 30 kişi toplanmışlar. Başlıyorlar. Anan neydi? Baban neydi? Onu orada ne yaptın? Bunu nerede? Ne yaptın? O böyleydi 28 Şubat. O Bedir. Şimdi 28 Şubatçılarla beraber olan, beraber olan cemaat, tarikat, şeyh, derviş, koca, müftü adına ne derseniz deyin siyasetçi. Bunların hiçbirisi de, hiçbirisi de, o 28 Şubat'ın zulmünde inleyenlerin ahı onları ne dünyada rahat bırakır, ne mahşerde rahat bırakır, ne mahşerden sonra rahat bırakır.
Onlar ebediyen ama, ebediyen, bu ah onları yeter yakmaya ve yıkmaya. Yeter. Şimdi yıkılıyorlar ya, bakıyorum ben, herkes üşülüyor, yıkılıyor diyor. Ben içimden üzülmüyorum, üzülemiyorum. Diyorum ki sizi gidiyor 28 Şubatçılar sizi. Siz diyorum, o zalimlere çanak tuttunuz. O zalimlere yardım ettiniz. O zalimlere destek oldunuz. Onlarla kol kola gezdiniz. Onları alkışladınız. O içeri girenlerin ahı, içeride işkence görenlerin ahı size yeter diyorum içimden. Yeter. Hiç unutmuyorum. Bir gün beni bıraktıklarında, aynı günde Kayserili bir hocaefendiydi bıraktılar bunlar. Kayserili o hocaefendiyi Ankara'nın kenar sokağında bırakmışlar.
Biz aynı anda, aynı anda bakın. Normalde ben bir alındım, ben alındığımda onu da almışlar. Onu bir ay tutmuşlar. Nerede tuttularsa. Adam bir vakfın başkanıydı. Adam Türkiye'yi terk etti. Takip ettim ben onu. Şimdi ismi aklıma gelmiyor. Adam Ankara'nın kenar mahallesinde yarı baygın bir şekilde buluyorlar bunu. Kayseri'den alıyorlar. Ankara'da yarı baygın bir şekilde buluyorlar. Şimdi yol o gün için sıkıntılıydı gitmek. Öyle şimdi konuşuyoruz işte adam ne eşindenmiş, çocuğundanmış fedakarlık edecek, işinden fedakarlık edecek. Kusura bakmayın ama arkadaşlar.
Tırıvırı. Tırıvırı. Şimdi adam evinden rahat, yatağından fedakarlık etmiyor. Geç. Yola yolcu lazım. Şimdi böyle bir imtihan yok. Bir taraftan şükür, hamd, sonsuz ve sayısız. Ama bir taraftan da ateş olacak ki, cürüfı altının sahtesi gerçeği ayrıl dedilsin.
O gün için bizim içimizden de arkadaşlar ayrılanlar oldu. Şeyh Efendi'ye dediler ki, efendim bizim kimisi dedi ki dükkanımız var, kimisi dedi ki bizim çekimiz var, senedimiz var, tarlamız var, takkamız var, memurluğumuz var. Şeyh Efendi dedi ki, oğlum siz ayrı toplanın dedi, o gündür bugündür onlar da ayrı toplanıyorlar. Hakkı adamın yolun adabı bu manada, gitmek isteyen için o kimse bunları göze alaraktan yola girecek. Bizde makam yok, mevki yok, burada halife olacağım, şeyh olacağım diye uğraşırsa yok burada. Bunları da söyleyelim.
Bizde şirket yok, iş yeri yok, işveren yok, işçi yok. Dışarıda çay dağıtıyorlar, dağıtan arkadaşlar fisebilillah dağıtıyorlar. Lokma dağıtıyorlar fisebilillah. İşte öyle bir fisebilillah bir işin ucundan tut diyen yok, tutma diyen yok bizde. Yani böyle bir menfaat söz konusuysa, çıkar söz konusuysa hiç gelme buralarda yok. Bizde yok. Biz öyle, aman herkes gelsin derviş olsun diye bakanlardan da değiliz öyle. Aman herkes toplansın, yığılsın, çok kalabalık olalım. Yok. Biz gücümüzün yetince Kur'an ve sünneti anlatmaya gayret ediyoruz herkese. Ama herkes bize derviş olsun diye uğraşmıyoruz. Böyle bir uğraşımız yok. Ama olanları da kovalım, böyle işte reddedelim, dövelim, sövelim, hakaret edelim.
Öyle bir şeyimiz de yok. Gelenin hizmetçisiyiz. Bu kadar. Hizmetçi olmak isteyenler gelecekler. Hizmetçilik yapacaklar Ümmet-i Muhammed'e. Bu noktada bir sıkıntı yok. İnsanlar dünyadaki işlerine göre haşrolunur. Bazıları çalgı çalmakla ve dinlemekle meşgul olmuştur. İbadetleri Kur'an-ı Kerim ve zikir okumayı çalgı ile yapmak da dahildir. Çünkü hiçbir çalgıda Allah-u Teala'nın rızası yoktur. İmam-ı Gazali. Doğrudur. Siz asla böyle bir şeye girmeyin hakkınızdır. Biz zikrullahi ilahilerle yapıyoruz. Kudümle neyle yapıyoruz? Bunu normalde çalgı çalmak olarak nitelendiren bir düşünce İslam'ı bilmiyor. Cahil.
Çalgı şarkıcılık. Çalgı çalaraktan şarkıcılık yapmak ile zikrullahta ilahi söylemeyi aynı kategoride gören zihniyet yemin ediyorum İslami olarak cahil bir kimsedir. Bu konuda bir eser okumamıştır. Bu konuda bir hadis okumamıştır. Bu konuda bir risale okumamıştır. Bu konuda araştırma yapanların araştırmalarını okumamıştır. Kıymetli kardeşler, şarkı söylemek, şarkıcılara çalgı çalmak şeytan ve şeytana hizmet edenlerin işidir. Çünkü şarkı bu noktada heva ve hevesi, fahşiyatı ve fuhşiyatı çağrıştırdığından dört mezhebin dördünde de caiz değildir.
Bu sanatı yapmak, bu işi icra etmek, şarkı söylemek, insanları eğlendirmek için, bakın insanları eğlendirmek, nefsaniyetini, şehvaniyetini, hayvaniyetini ayağa kaldıracak, şarkıcılık yapmak. Şarkıcılık adı ne? Şarkıcı. Ve bu şarkıcıların altın arkasında çalgıcılık yapmak haramdır. Bunu normalde İmam-ı Azam, İmam Şafii, İmam Maliki, İmam Muhambeli bu işleri icra etmenin haram olduğunu ve bu icradan para kazanmanın da Müslüman için haram olduğunu beyan etmişler.
Burası anlaşıldı mı? Evet. Ama Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretinin huzurunda iki cariye bu as meselesiyle alakalı sözler söylüyorlar. Hz. Aişe annemiz diyor ki bunlar şarkıcı değildiler. Bu cariyeler şarkıcı değildi. Hz. Aişe annemizin böyle bir şerhi var. Bu cariyeler bu asla alakalı meseleyi söylerken bunlar şarkıcı değillerdi. Hz. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri onları men etmedi. Onları dinledi. Hz. Ebu Bekir Efendimiz onları men edeceği zaman da Hz. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Hz. Ebu Bekir Efendimiz'i men etmekten men etti.
Dikkat edin. Demek ki sahabe ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri kahramanlıkla alakalı Allah'ı anlatan, Allah'ı söyleyen, Allah ve Resulünü anlatan şiir, gazel, ilahi adına ne dersek diyelim bunları dinledi. Mesela yine bir şair vardı meşhur, daha önce müşriklerin meşhur şairiydi. Sonra Müslüman oldu. Mekke'nin fethinde müşriklerle hicveden şiirler okuyordu. Hz. Ömer Efendimiz onu durdurmaya kalktı. Dur ya Ömer, onun sözleri mızraklar kadar müşriklerin hoşuna gitmez, acı verir dedi. Dur, onun sözleri müşriklere mızraklar kadar acı verir dedi.
Dur, sus. Sen ona karışma. Şimdi kıymetli dostlar, zikrullah esnasında ilahi söylemek, sem'a yapmak, gudüm vurmak, zil vurmak İslam tarihinde haram diyen bir ulema çıkmamış. Çıksa dahi onlara hemen şerh yazmışlar. Cüneyd-i Bağdadi'nin dahi sem'a ile alakalı Risalesi vardır. Sem'a sadece sem'a etmek değildir. Allah ve Resulullah için, bu yol için güzel sözler terennüm etmektir. Bu önümüzdeki günlerde zikirle alakalı, faziletleriyle alakalı dersler devam ediyor ya, bununla alakalı da inşallah hazırlıyorum şimdi, Allah izin verirse, bununla da alakalı ayetlerle, hadislerle, imamların iştahatlarıyla kardeşlere anlatacağız, yol adabı olarak kalacak.
O yüzden bu kardeş, böyle buradaki ney üfleyen, burada gudüm vuran kardeşlere çalgıcı sözü ağır bir söz. Bu kardeşler insanların heva ve heveslerin efsaniyetini, şeytaniyetini mi ayağa kaldırıyorlar? İmam-ı Gazali'nin bu normalde çalgı ile yapmak, yani buradaki çalgıdan ne?
Çalgıdan kastı ne? Çalgı denilince aklınıza şu gelecek, şeytaniyetin ve nefsaniyetin işini yapan insanlar, Allah muhafaza eylesin. Kaldı ki, kaldı ki, Gazali, Hanefi de değildir. Düğünlerde def vurmanın ve düğünlerde kadınların kına eğlentisi yapması, hadis-i şeriflerle sabittir, caizdir.
Ya Ayşe filancının nikahını kıydınız mı? Kıydık ya Resulallah. Def vurdunuz mu? Hayır ya Resulallah. Ensar defi severdi. Niçin vurmadınız ya Ayşe? Defsiz nikah nikah değildir. Nereye koyacaksınız bu hadis-i şerifi? Birileri bunu kendine ölçe etmeyebilir. Der ki evet böyle bir hadis-i şerif var ama ben düğünümde def vurmak istemiyorum. Allah yoluna açık etsin kardeş. İslam adab erkanına uygun kına gecesi yapana da seslenme. İslam adab erkanına uygun erkek düğünü yapana seslenme. İslam adab ve erkanına uygun bir bayram eğlentisi yapana seslenme. İslam adab ve erkanına uygun kendi kavminin bir sevinç gününü kutlayan o sevinç gününde eğlenen insanlara seslenme.
Bunların hepsi de caiz. Allah bizi affetsin. Evimizde misafir kabul ettiğimizde kadınlarla erkekler ayrı oturmaya dikkat ediyoruz. Ancak başka birine misafirle gittiğimizde ev sahibine uyum sağlayıp beraber oturduğumuzda oluyor. Bu durumda tavsiyeniz ne olur sünnette dinde yeri nasıl olmalı? Allah razı olsun. Şimdi bu konuda sonradan gelenler tedbir amaçlı haremlik selamlık koymuşlar.
Bu Allah alem Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin zamanında yok. O noktada böyle kesin keskin bir şekilde ayrışma yok. Yani Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri eşleri yanındayken Hz. Ömer efendimiz gelebiliyor yanına. Hz. Ebubekir efendimiz gelebiliyor yanlarına. Hadisler bunu gösteriyor. Veya bir meşhur hadis-i şerif var ya bir misafir geliyor tanınmayan bir kimse. Bunu kim götürecek diyor. Sahabeden birisi götürüyor. Sahabeden o götüren kimsenin eşi anlatıyor bunu. Kadın. Ben diyor çocukları uyuttum yiyecek bir şeyimiz yoktu diyor. Lambayı da kıstım diyor kararttım biraz. Bir kap yemeğimiz vardı diyor.
Bir bardak suyumuz vardı. Ben diyor sofraya kurdum. Hepimiz sofraya oturduk. Biz diyor eşimle yiyormuş gibi yaptık. Biz onunla içiyormuş gibi yaptık diyor. Misafiri diyor yedi içti. Ve diyor biz onu yatırdık. Bizim fazla yatağımız da yoktu diyor. Kendi yatağımıza yatırdık. Ve diyor biz diyor yan tarafta sabaha kadar bekledik. Bunun meydana çıkmasının sebebi Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri. Cebrail aleyhisselam geliyor o aileye müjde veriyor. Bu sefer Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri misafiri ve onları çağırıyor. Siz ne yaptınız akşam? Siz akşam ne yaptınız? Onlar da bunu anlatıyorlar. Böyle böyle böyle … yaptık diyor.
Bu meseleyi hem o erkek sahabe anlatıyor. Hem hanımı anlatıyor. Hem de bunu dinleyenler rivayet ediyorlar. Hem kadından rivayet var. Hem de erkekten rivayet var. Her iki rivayet de aynı. Kelimeler farklı olsa da. Demek ki sahabe evine gelen tanımadığı bir yabancı ile oturup yemek yemişler. Bunu ben söylediğimde birisi böyle anlattıydı buna.
Hemen ertesi gün meyil döşemiş. Onlar sahabeydi. Şimdi sahabe mi var ki bunu söylüyorsunuz? Kardeş, hukuk çıkacaksa hakkında Kur'an ve sünnetten bize işaret lazım. Bir delil lazım. Ben demiyorum ki hep beraber oturun. Böyle bir derdim yok benim. Bu tokalaşma ile alakalı, biatlaşma ile alakalı mesele gibi. Hani tokalaşma var mı yok mu kadın erkek arasında bir mesele var ya.
Haram diyenler var. Haram demeyenler var. Haram diyenlerin dayandıkları bir tek hadisi var. Hazreti Aişe annemiz diyor ki, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin eline hiçbir kadın eli değmedi. Ha mahrem olarak bir kadın eli değmedi. Hazreti Aişe annemizin sözü. Hazreti Peygamber Efendimizin sözü değil. Ama değdiğine dair hadisler de var. En önemli Süfyan'ın hanımı Hint elini uzatıyor. Hazreti Peygamber'e biatlaşmak için Mekke'nin fettinde. Bu el kadın eli midir, erkek eli midir diyor. O da diyor ki kadın elidir. Bu kadın eline benzemiyor ki diyor. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem.
Hint gidiyor, eline kına yakıp geliyor. Tekrar elini uzatıyor. İşte çocuklarınızı öldürmeyeceğinizi diyor. Çocuk mu bıraktın ki bizde diyor. Tabi onun Hint olduğunu yan tarafta da Hazreti Ömer Efendimiz biatlaşmalıyor. Hazreti Ömer Efendimiz onu tanıyor. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de tanıyor. O Süfyan'ın hanımı Hint. Tebessüm ediyor oradan. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir şey söylüyor. İşte biz de mal mı bıraktınız? Biz de çocuk mı bıraktınız? Hani gibisinden böyle tabiri caizse kinayesine sözler söylüyor. Madem Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri onun elini tutmayacaktı.
Neden elini uzattı? Madem tutmuyordu. Neden elini uzattı? Ve Hazreti Peygamber Efendimiz bu kadın eli midir, erkek eli midir diye neden sordu? Bunun gibi Hazreti Ömer radiyallahu anh hazretleri Medine'de, Medine-i Münevvere'de kadınlar bir eve toplanıyorlar. Biyatlaşmak için haber gönderiyorlar. Hazreti Ömer radiyallahu anh hazretleri gidiyor. Pencereden elini uzatıyor biatlaşmak için. Kadınlar odanın, evin içindeler. Pencereden elini uzatıyor. Niçin elini uzattı ki Hazreti Ömer Efendimiz? Siz gitseniz bir yere biatlaşmaya gittiğinizde normalde bir kimsenin pencereden içeri elinizi neden uzatırsınız? Ya birisi elinizi tutacaktır ya öpecektir ikisinden biri ya da siz oradan bir şey tutacaksınızdır, bir şey kavrayacaksınızdır.
Elin evinin içerisine bir insan pencereden elini uzatır mı? Bunun gibi. Siz tanımadığınız bir kimseye eşinizi çıkarmak zorunda değilsiniz. Değil. Bunu kimse zorunlu kılamaz. İlla ki herkes bir yerde oturacak diye bir kaide koyamazsınız. E siz bir yere gittiniz. Gittiğiniz yere de kaide koymanız için ya hakim ya amir ya alim hükmünde olacağınız. Kaide koymak için. E onlar kültürleri o örneğin hep beraber oturuyorlar. E sen hanımını tesettüre uygun bir şekilde oturtturabilirsin orada. Ya çok uygun bir yer değil. Selamünaleyküm der çeker gidersin.
Sıkıntı yok. İnsanın aklı idrakıyla mı alakalıdır? İnsan aklını geliştirebilir mi? Allah'ın verdiği kaderini mi kullanır? Allah'ın ne verdiğini bilmiyoruz ki. Ne kadar verdiğini de bilmiyoruz. Biz geliştirmekle mükellefiz. Bu noktada akıl toplar bütün bilgileri. İdrak dediğimiz şey analiz eder. Hepsi de birbirinin içerisinde bağlantılıdır, ilintilidir. Gelişmeye de müsaittir. Dost kimdir? Allah'tır. Arkadaş kimdir? Kur'an'dır. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleridir. Arabistan'daki imamların vahhabi oldukları söylenir. Ümre olsun, aç olsun. Bu zamanlarda vakit namazı kılarken imama oysak namazımız olur mu? El cevap olur, tekrar iade etmemiz gerekir mi? Hayır.
Normalde bu son döneme kadar, şimdi ne yapıyorlar bilmiyorum. Bunu özellikle ben sormuştum orada. Normalde Medine-i Münevvere'de ve Mekke-i Mükereme'deki imamların hepsi de Maliki mezhebindendi önceden. Ama son dönem artık o Südeysi'yi herhalde çıkarmıyorlarmış. Südeysi'yi o haç zamanında hiç dinlemedik değil mi? Öyle mi? Eski şey, o eski kral onu şeye ne o? Filistin'e dua etti diye onu atmışlardı oradan. Öyle bir söz duyduk. Doğru yanlış bilmiyoruz. Öyle miydi? Atmıştı değil mi ölen kral? İki sefer mi atmıştı kral onu? Evet.
Atmaz sebebi de bu Filistin'le alakalı meseleden değil mi? Ben öyle duydum. Filistin'e dua ederken, İsrail'e yardımcı olanlar da kahrolsun deyince, e Suud da yardımcı oluyor ya ona. Ne zor bir şey öyle değil mi? İnsanın kendi devletinin İsrail'e destek olması. Tezat. E tabi en son meselede bu Mısır meselesini atmış değil mi tekrar? E tabi Mısır'da da ihvana darbe yapılınca, gene bu dua edince orada yine sıkıntı oldu tabi. Enteresan tabi Mısır ihvanına darbe yapanların içerisinde Selefiler de var. Yani Mısır ihvanına darbe yapan Selefi Vahabi takımı. Şimdi bir de bu tarafı var. Yani Suriye'deki, Irak'taki IŞİD takımı Mısır'da da ihvana darbe yaptı.
Aynı paralellikte onlar. Ve IŞİD'i destekleyen de şu anda Suudi Arabistan, Mısır, onlar destekliyorlar IŞİD'i. Tabi IŞİD'de şimdi Irak'ta Şia'yı hedef alıyor kendine. Diğer Müslümanları da hedef alıyor. Herkes hedefinde onun. Onlar tekfir ediyorlar ya zaten. Bir kimse sakalını kesse kafirsin sen diyor. Tekfir onlar için çok basit bir şey. Bu çok büyük bir tehlike. Bu İbni Teymiye'den sonra İbni Teymiye'nin kendisi değil. İbni Teymiye'den sonra. İbni Teymiye alim bir zat. Herkesin hatası, kusuru, eksiği, yanlışı olur. Moğol istilası zamanında Moğol istilasına karşı mücadele etmeyi söyleyen, bu noktada Moğol istilasına karşı duran bir yapıya sahip. Ama sonradan gelen teymiyeciler tekfire çok alıştılar.
Ve buradan çıkmadır vahabilik. Teymiyecilerin içerisinden çıkar vahabi. Teymiyeyi biraz kendilerini ölçü alırlar. Ondan sonra ve teymiyenin içinden çıkmadır. Vahabiler o yüzden tekfir ederler. Bir kimsenin sakalı kısa olsa tekfir eder. Namazını normalde bir vakit kılmasa tekfir eder. Tekfir. İslam ümmetinin içerisinde en büyük problem şu anda tekfir. Adamın yüzüne çok basit bir şekilde, La ilahe illallah Muhammeden Resulullah diyen bir kimse, sen kafirsin demek. La ilahe illallah Muhammeden Resulullah diyen bir kimsenin yüzüne, sen münafıksın demek. Onun küfrüne fetva vermek. Tekfir etmek.
Aynı hastalık ümmetin içerisinde, yani ümmetin içerisinde, sünni kesimin içerisinde de var. Sünni diyenler de tekfir hastalığına tutuldu. Adam bir hata yapıyor, tekfir ediyor onu. Bir yanlışlık yapıyor, hemen tekfir ediyor onu. Aynı şey hastalık farklı boyut kazanaraktan dergahların içerisinde, cemaatlerin içerisinde dolaşıyor. Cemaatlerin içerisinde, dergahların içerisinde nasıl dolaşıyor? Birisi bir hata yapıyor, bir kusur yapıyor, bir yanlışlık yapıyor. Bütün herkes onu tekfir ediyor. Tekfir edercesine reddediyor. Ondan ilgiye alakayı kesiyor, samimiyeti kesiyor, muhabbeti kesiyor. Onu ötekileştiriyor. Bu büyük bir hastalık. Aynı şey ailelerin içerisine girdi.
Kadın, kocası, Kur'an ve sünnet dairesinde hataları var. Kadın hemen karşı cepheye koyuyor adamı. Tekfircilik oraya kadar geldi. Çocuk hata yapıyor evde. Anne baba hemen çocuğu karşı cepheye koyuyor, ötekileştiriyor. Tekfir. Dergahta da var. Bizde de var. Bir bayan, zakir bir hata yapıyor. Hemen etrafından 3-4 tanesi tekfir edeceğim diye uğraşıyor ona. Erkekler de yapamıyorlar, biraz böyle tırsıyorlar. Kadınların işine çok karışmıyoruz ya biz. Onlar da dara attı biraz böyle. Ya ne yapıyorsunuz siz? Ne yapıyorsunuz? Sizin ablanız, sizin kardeşiniz, sizin arkadaşınız.
Hata yaptı, seyipti. Hemen ötekileştiriyor onu. Hemen karşı cepheye koyuyor. Erkekler de zakirlere karşı yok, birbirlerine karşı var. Erkekler de zakirlere karşı yok. Erkekler de de bizim kendi içimizde. Birbirlerine karşı. Vay ya Erkan abi böyle yapmış ya. Tamam bitti Erkan'ın işi. Ulan adamın 20 yıllık dervişliği var ya. Sen nereye bitiriyorsun adamı? Vay be işte. Cevdet abi de böyle yapmış ya. Yok bakmam ondan sonra Cevdet'in yüzüne. Ulan nereye bakıyorsun bakmıyorsun sen? Arkadaşın değil mi? Kardeşin değil mi? Beraber zikrolah yapmıyorsunuz bu. Aynı yerdesiniz. Ne ötekileştiriyorsun? Ne ötekileştiriyorsun?
Bakın bir tekfir hastalığı insanları ne hale getiriyor? Bir kimse adam namazı işte kasten terk etmiş ya. Hemen tekfir ediyor onu kafir bu diyor. Ya kardeş ne yapacaksın kafir olunca sen kazanacak mısın onu? Bu millet 200 yıldan beri dinini öğrenmemiş. 200 yıldan beri din cahili.
Sen nesin kendine baksana? Yok. Allah muhafaza eylesin. O yüzden bu Suudi Arabistan'da da Vahabiler bu noktada tekfirciler. Biz şimdi her gün ömrü yapıyoruz. Her gün ömrü yaparken işte tıraş yani kesilecek bir şey yok. Bazı günlerde iki sefer ömrü yapıyoruz. Üç sefer ömrü yaptığımız günler oluyor. Dört sefer ömrü yaptığımız günler oluyor. Şimdi Hanefi'ye göre böyle olduğunda diyor ki o kimse jileti başında dolaştırır. Kesilecek bir şey yok. Ben bir iki gün böyle işte üstünü bıraktım kenarları kesiyorum. Üstünü de ellemedim. Hani dedim sıcak micak bir sürü şey ne o? Bir de kabuk atıyor boyuna.
İki gün ben jilet dolaştırmadım. Tabii iki gün orası böyle büyüdü. Az bir şey. İki günlük ya. Diğerleri tabii günde iki üç sefer ömrü yapıyoruz ya. Ben alıyorum şimdi buraları kesiyorum üstü bırakıyorum. Hem güneşten korunayım hem böyle şey olsun diye. Gördü birisi beni. Hemen geldi. Hemen tebliğ ediyor bana. Bu tıraşın sünnette yok diye. Gülüyorum ben. Mahir de yanımda. Mahir anlatıyor şimdi böyle böyle. Allah razı olsun. Teşekkür ederiz dedim. Nasihatinden dolayı. Ardından devam etti. Ben teşekkür ederiz. Nasihatinden dolayı. Dini bizden öğreneceksiniz dedi. Mahir dedim. Söyle şuna.
Irgalatmasın çalıyı söyletmesin deliyi dedim. Şimdi Mahir döndü ona. Ondan sonra işte Üstaz Mustafa dedi. Üstaz Mustafa dedi. Diyor ki dedi ırgalatmasın çalıyı söyletmesin deliyi. Bu böyle şey. Yani din bilgini o. Ondan sonra böyle işte söyleyecek oldu. Mahir söyle şuna dedim. Biz onlara dedim. Beş yüz yıl din öğrettik. O zaman çıldırdı zaten. Dedi ki Üstaz Mustafa diyor ki. Biz onlara beş yüz yıl din öğrettik. Şimdi onlar bize mi din öğretmeye kalktılar diyor dedi. Oh oh.
Hoştun bu işini. Tabii bir şey. Ben hiç istifimi bozmuyorum. O boyuna söylüyor Arapça tabii. Mahir dedim ben. Buyur dedi. Söyle ona dedim. Bu adam senin dilinden anlamıyor. Rabça anlıyor de dedim ben. Bakın cahillik hani kibirlilik var ya. Bu şimdi Mahir ona tekrar döndü. Dedi ki Üstaz Mustafa diyor ki. Ben senin dilinden anlamıyorum. Ben Rabça anlıyorum. Konuşacaksan Rabça konuşacakmışsın diyor dedi. Bu ne dedi biliyor musunuz? Rabça diye bir dil yok dedi. Mahir söyle şuna dedim ben. O önce dedim tecid-i iman tecid-i nikah getirsin dedim. Bütün dillerin dedim sahibi Allah'tır.
Ve dedim Allah bu dillerin üzerinde dile sahiptir. Ve Cenab-ı Hak dedim konuşması Rabçedir. Söyle ona dedim evliyse nikahı düştü. Ama tecid-i iman gerekli dedim. O yüzden dedim din bilmez insanların din öğretmesi kadar da büyük cehalet yoktur dedim. Koptu ip zaten. Çekti gitti. Şimdi Araplarda böyle bir yani şimdikilerde. Bilhassa böyle Arap milliyetçisi olan. Böyle Arap milliyetçiliğini öne tutan. Yani bir insanın kavmini sevmesi hakkıdır. Hakkı. İnsani hakkı.
Adam ben Kürdüm diyor. Alah. Önce kendi akrabasını, kendi kavmini sevmesi kadar fıtri bir şey yoktur. Alah. Sakın itiraz etmeyin. Adam diyor ki ben Çerkez'im. Alah. Diyor ki ben Arap'ım. Alah. Diyor ki ben Farisi'yim. Alah. Alah. Diyor ki ben Hinduyum. Alah. Hiç sıkıntı yok bunda. Diyor ki ben Türk'üm. Alah. Hiçbir problem yok. Biz insanları kavim kavim yarattık. Anlatsınlar diye. Kavmi reddetmek cehalet. Türkiye Cumhuriyeti devleti bunu yüz yıldan beri yapıyor bu cehaleti. Yüz yıldan beri yapıyor. Adamın kavmini nerede diyorsun? Ana dilini nerede diyorsun?
Bu şuna benziyor. Siz burada Türkçe konuşmayacaksınız. Olacak bir şey mi bu? Ben Doğu Beyaz'te askerlik yaptım. Dış postaydım ben devamlı. Her gün çarşıya çıkıyorum. Her gün. Bütün taburun ihtiyacını ben görüyordum. Subay, as subay hepsinin ihtiyacını ben görüyorum. Boyasından çivisine kadar tabura da. Ekmeğinden, tost ekmeğinden tutun. Normal ekmeğinden. Ben tosta işte, çay ocağında orada kantinde satılacak malzemelere varıncaya kadar. Her gün. As subayların işi var. Ben götürüyorum. Ben yapıyorum işte. Teğmen, üst teğmen, yüzbaşı, albay. Ne işleri varsa çarşıda hepsini ben görüyorum. Ben de bir tane Tugay komutanından bir kart var. Ne saatim var, ne dakikam var.
Emrimi bir tane şoför, bir tane araba var. Ben kendime bile görev çıkarıyorum. Ekmek bitti diyorum. Çıkıyorum çarşıya gece saat 12'de. 10'da, 9'da hiç önemli değil. Görev kağıdım var, benim görev kartım var. Kimse karışmıyor benim. Herkes de tanıyor beni. Subayı, as subayı, hepsini de tanıyor. Bütün Tugay tanıyor. İzmirli çavuş, ya İzmir çavuş git. Tabur komutanının bir de yemeği vardı. Ben o tabi daha eski meyaneciyim ben. Eski restorancıyım. Hem içici hem satıcı. İstediğiniz gibi ne derseniz. Bir yemek düzenledim ben orada evinde. Bizim tabur komutanı 118 köşe. Mustafa, oğlum diyor beni çağırmaya çağırdığı zaman. Öyle çağırıyor adam beni. Bir sofra hazırlatıyorum ben ona.
Oğlum nerede öğrendin bunları diyor bana. Oturuyoruz 12'ye, 1'e kadar, 2'ye kadar. Ben görmeyeyim. Hadi sen ben görmeyeyim. Hani sen iç, ben görmeyeyim seni. Olur mu komutanım sizin huzurunuzda içer miyim diyorum ben. Aferin. İçiyorum halbuki. Ama huzurunda içmiyorum. Yalan değil. Mutfağa gidiyorum bir şey hazırlatıyorum atıyorum ben orada. Benimki orada açık. Kapanmıyor hiç. Şey değil. Bir orkestra düzenliyorum. Bir gece düzenleniyor. Mustafa aşağı, Mustafa yukarı. Benden daha sevgili kimse yok da burada. Nerede Murtaza be? Benim dönemim Murtaza. Tabii o zaman o dönem ama o tankçı ama. Biz muhteşemiz o zaman.
Hiç unutmuyorum. Resmi dairelere de gidip geliyorum. Bütün işleri ben yapayım. Nüfusa gittim. Nüfusta birisi gelmiş. Çocuğunu yazdıracak. Soruyor nüfus müdürü şimdi. Hanımının adı ne diyor? Güzeldir diyor adam. Kendi şivesiyle. Şimdi nüfustaki memur böyle hani böyle bir haince bakış ve haince böyle dudak altından süzüşle kafaya parcasına böyle güzel mi diyor. Hanımın güzel mi diyor. Böyle söz bu. Adam diyor ki güzeldir efendim. Ha demek güzel ha diyor. Orada bitti film koptu. Ben yakasını toparladım gibi. Sen adamın karısının güzelliğinden sana ne de haydi asker ağa dur yapma bir curcuna. Ben bunu müdürün odasına langırtak kattım adamım. Dedim ben bunu vuracağım şimdi.
Müdür ayağa kalktı ne oluyor dedi. Dedim böyle böyle böyle yapıyor. Gözümün önünde dayanamadım ben dedim. Kafam esti benim dedim. Müdür baktı böyle. Dedi ya çavuş ne yapıyorsun sen dedi. Bu adam dedim terbiyesizlik yapıyor. O zaman Teoman Koman sonradan mit müsteşar olan bizim o zaman Tugay komutanın. Ve ilk çatışmaların başladığı zaman o Tugay komutanın yapmış olduğu yanlışlıklardan ev bastırıyor millete orada. Köy bastırıyor. Türkiye buralardan geldi. Şimdi adam türdüm diyor bırak elleme. Onun ne o? Irkı kavmi. Bunun gibi. Arabın da Arabım demesi. Çerkezin Çerkezim demesi hakkı. Ama kendine üstündük peydah etmesi hakkı değil. Allah bizi affetsin. Kaç? 420 mi dedin?
Yanlış yerlere gitmişim o zaman ben. Aaa. 470 ama 420 mi dedim? Kafam yerinde değil o zaman. İyi aferin. İkisini de yakaladın yalnız. Tamam. İnsanın etrafında zeki insanların olması kadar mutluluk verici bir şey yoktur. Ben nerede kaldığımı şimdi gördüm.
Padişahla vezirin arasında gizlice haberler gelip gitmedi. Padişah ona vaatlerde bulunmadaydı. Vezir böyle insanların dinlerini ifsat etmek için uğraşıyor. Tezgah devam ediyor. Oyun devam ediyor. Ve padişahla ikisinin arasında da devamlı haberler gelip gidiyor. Birbirleriyle haberleşiyorlar. Birbirlerinin yaptıklarından haberleri var. Çünkü amaçları Hristiyanlığı alaşağı etmek. Hristiyanları alaşağı etmek. Dini ifsat etmek. Amaçları bu. Sonunda isteğinin ele geçmesi. Hristiyanların toprağını yele vermesi için. Yani normalde bu istek yere gelecek. Ve Hristiyanlara yele vermek. Hani böyle ağırlığı olmayan bir şeyi rüzgarda savutturursunuz.
O uçurur götürür onu. Buğdayı samandan ayırmak gibi. Buğdayı samandan ayıracak olanlar. Buğdayı normalde yele verirler. Buğday yere düşer. Saman uçar gider. Bunun gibi. Ona ağa benim devletti vezirim. Vakit geldi çattı. Gönlümden bu dert çıksın gitsin artık diye mektup yazdı gönderdi. O padişah vezire mektup yazdı. Dedi ki artık şu gönlümdeki derdi sıkıntıyı bitir. Şu Hristiyanları bir yele verelim. Şu dindarlara bir yele verelim. Şu dindarları bir al aşağı edelim. Şu Kur'an ve sünnet dairesinde, din dairesinde duranların bir altını üstünü getirelim. O da padişahım o işin üstündeyim. İsa dinine fitneler salacağım diye cevap verdi.
O da dedi ki, a padişahım ben o işle ilgileniyorum. Ben dinin içerisinde fitne çıkaracağım. Dindarları fitneye boğacağım. Fitneye boğacağım. Dinde fitne çıkaracağım. Hadis-i şerif fitne uykudadır. Fitne uykudadır. Onu uyandırmamak gerek. Bir toplulukta fitne çıkarmak. Bir cemaatta fitne çıkarmak. Bir memlekette fitne çıkarmak. Ümmetin içerisinde fitne çıkarmak. Allah muhafaza eylesin. Fitne ne? Eğer işe İslam dairesinden bakarsak, Kur'an ve sünnetin dışındaki her şey fitne. Din fitnesi. Memleket fitnesi ne? Bir memleketin hayrına, bir memleketin iyiliğine, güzelliğine, doğruluğuna, gelişmesine faydalı olacak bir şeye karşı çıkıyorsan, memlekette fitne çıkarıyorsun.
Fitne, bir şeyin hayırına olmayan şey. Hayırmış gibi görünüp şer çıkarmak. Allah muhafaza eylesin. O hüküm, o hükümet devrinde İsa'ya uyanlara buyruk yürüten 12 bey vardı. İsa'nın tabilerinin içerisinde 12 tane bey var. 12 tane kavim düşünün. 12 kavmin başında 12 bey var. Bakın bu 12, İsevilikte 12 tarikat vardır. Muzevilikte 14 tarikat vardır. Hani bazıları da Hazreti Muhammed'lik de yani bugünkü İslam'da tarikatları sıralamaya kalkarlar ya, 12 tarikat, 14 tarikat diye. Tehlikelidir. Neden?
Bunda İsevilik, Muzevilik kokusu vardır. Öyle 12 hak tarikat var deme. 14 hak tarikat var deme. Ya 4 hak mezhep var. Değil mi? 4 mezhebin tabileri fazla. 30'un üstünde mezhep var. Ve 30'un üzerinde mezhep de sünni olarak adlandırılan mezhepler. Bizde şimdi böyle bir kısır bir bilgi var. 4 mezhep hak. Neden? Geri kalanlar bunu normalde şey olarak söylüyorum. Sünni mezheplerin içerisinde tabisi olmayan mezhepler var. Onlara hak değil diyebilir misin? Diyemezsin.
Millet kendisini öyle adlandırmış. Ona bakacak olursanız, İmam Muhammed de bir mezhep imamıdır. İmam Yusuf da bir mezhep imamıdır. Ama onlar İmam-ı Azam Hazretlerinin çizgisinde kaldıklarından dolayı mezhep imamı gibi algılanmazlar. İmam Malik'ten ne farkları var? İmam Malik'in de hocası İmam-ı Azam Hazretleridir. İmam Malik de İmam Yusuf ders arkadaşıdır. İmam Malik İmam-ı Azam'da da okur. İmam Yusuf da İmam-ı Azam'da okur. İmam Muhammed hem İmam-ı Azam'da hem İmam Malik'te hem İmam Yusuf'da okur. O yüzden böyle mezhepsel açısından da bir kategori yapmak. Ya dört mezhep hak. Bu biraz böyle işi kısırlaştırıyor. Deme. Deme.
Sen Kur'an, sünnet ve bir mezhep imamının peşinden git. Eyvallah. On iki tarikat hak. Ya deme. Deme. Biz şimdi normalde örneğin Ahmet Yesevi'nin 12 hak tarikatı içerisinde Yesevi'lik yok sıralamada. Birisi öyle sıralıyor bana. Dedim Ahmet Yesevi'yi nereye koyuyorsun? Bu durdu. Onu dedim hak tarikat olarak görmüyor musun? Ya Yesevi'lik her ne kadar var ise de. Bak şimdi. Dedim ya yapma cahillik. İsim koyma boş ver. Sen ne, hangi yolu takip ediyorsun? Rıfaizsin. Biz rıfaiziz de. Veya sorarlar ya şimdi bazen soruyorlar.
Siz hangi tarikattansınız? Bize söylüyorlar. Hatta arkadaşlar diyorlar ki. Biz hangi tarikattanız? Hz. Mevlana bağı çöz diyor ya. Bağı. Hangi tarikattan olsan ne olacak? Kadiriyiz desen ne olacak? Rıfaiz desen ne olacak? Sen öyle olmadıktan sonra Allah bizi affetsin. Bunun gibi. İşte 12 tane bey vardı. Her bölük bir beyin buyruna uymuş. Ondan ümitlere düşerek o beye kul olmuştu. O 12 bey ile onlara uyanlar o kötü vezire bağlanmışlardı. Hepsi de onun sözüne inanmadaydı. Hepsi de onun gidişatına uymadaydı. O öl dese hangi solukta, hangi saatte derse her bey hemen karşısında can verirdi. Bu öylesine bir bağlılık ki.
Kur'an ve sünnet dairesinde bunu ele almak mümkün değil. Evet sizden olan emir sahiplerine itaat ediniz. Ama hadis-i şerifte bir komutan ateş toplatıyor, yaktırıyor, atın kendinizi diyor, atmıyor sahabe. Hazreti Peygamber Efendimiz diyor ki, atsaydınız kendinizi ebediyen ateşte kalacaktınız. Tabi olma, Kur'an sünnet dairesindedir.
Tabi olma. Tekrar söylüyorum. Tabi olma. İtaat etme, Kur'an ve sünnet dairesindedir. Siyasete, komutana, şeyhe, zakire, çavuşa, kim olursa olsun, kadının kocasına, erkeğin babasına, itaati, çocuğun annesine, babasına itaati, Kur'an ve sünnet dairesindedir. Kur'an ve sünnet dairesindedir. Bakın imamların iştahatını koymuyorum. Niçin? Bu noktada bir kimsenin şeyhi, iştahat edebilir Kur'an ve sünnet dairesinden. Bir kimsenin babası, evin içerisinde iştahat edebilir Kur'an ve sünnet dairesinden. Evi ilgilendiren bir mesele. Bir siyasetçi devlet başkanı, Kur'an ve sünnet dairesinde iştahat edebilir devletini ve milletini ilgilendiren bir konuda.
Bir askeri komutan iştahat edebilir Kur'an ve sünnet dairesinde. Onun bölüğünü, onun takımını, onun askerini, onun ordusunu ilgilendiren bir meselede iştahat edebilir. Biz bu yolları kapattığımızdan dolayı geri kaldık. Biz bu yolları kapattığımızdan dolayı bir türlü İslam ümmeti gerekli olan sıçramayı sağlayamadı. Hakikati arama, hakikati bulma, hakikate doğru koşma noktasında bir kimse isabet ettirmese iştahatında bir sevap alır.
İsabet ettirirse on sevap alır. Biz şimdi hala da kız çocuklarımızı üniversitelere gönderirken Hanefi'ye göre 80 kilometre ileri gitmesi caiz değildir. Burada takıldık kaldık. Burada takıldık kaldık. Biz hala da oturup bazı meselelerin içerisinden çıkamıyoruz. İştahat edebilecek, iştahat hükmünü koyabilecek şeyhler, alimler, diyanetin müftüleri, ilahiyet fakültesinin profesörleri çıkıp iştahat edemediklerinden dolayı. Bir, ikincisi dini ifsad etme şüphesi üzerlerinde bulunduğundan dolayı. Biz iştahat edene de şimdi böyle bakıyoruz önce. Neden?
Çünkü dinimizi ifsad etmeye çalışan gruplar var. Dinimizi ifsad etmeye çalışan alim, ulema gibi görünen takım var. Sünnetleri reddeden, hadisleri inkar eden bir güruh var Türkiye'de. Böyle olunca onların vermiş olduğu fetvalara da biz şüpheyle bakıyoruz. Onların yapmış oldukları iştahatlara şüpheyle bakıyoruz. Diyanet bir fetva yayınlıyor. Ne? Organ nakli caizdir. Ben soruyorum. Hüküm şu. Aklen ve hukuken. Yok. Nasıldı? Hukuken ve? Bir şeydi daha. Öldüğüne inanılırsa. Tıbben ve hukuken ölmesi. Tıbben ve hukuken öldü. Tıbben ve hukuken.
Onun organlarını siz yağmalayabilirsiniz. Kim verecek bunun hükmünü? Soruyorum. Bunun hükmünü kim verecek? Açtım telefon. Diyanetin telefonlarına cevap veren fetva makamı var. Bursa'da. Telefon açtım. Selamun aleyküm aleyküm selam. Dedim bu cuma vaazında böyle böyle dediniz. Vaaz şeyde cuma hutbesinde. Tıbben dedim. Öldüğüne kim hükmetecek? Hukuken bunun öyle olduğuna kim hükmetecek? Ölüm ne demek? Nefes alıp vermiyor artık. Ölü bu. Nefes alıp veriyor ama makinede ama orada ama burada. Nefes alıp veriyor mu? Veriyor. Sen göz göre göre nasıl öldüreceksin onu? Nasıl fişini çekeceksin onu? Bu kararı kim verecek?
Hastanın fişini çekme kararını kim verecek hocam dedim. İşte tıbben bu böyle söyleniyor da profesörler öldü diyorlar da. Ya 25 yıl sonra Avustralya'da adam normalde komadan çıktı. 25 yıl sonra. 25 yıl makineye bağlı yatmış. Ben bunu böyle söylerken bir arkadaş gazete küpürü gönderdi. Sizin dediğinizin delili çıktı efendim. Ne oldu dedim ben? Dedi ki Avustralya'da bir hasta 25 yıl komada kalmış. Sadece makineye bağlı. 25 yıl sonra gözünü açmış. Sen yaşatmakla mükellefsin, öldürmekle değil. E nasıl şüpheyle bakmayalım şimdi? Bakıyoruz kendi kendimize. Şüpheyle bakıyoruz. Bir mesele oluyor gönderiyorum diyanete. Diyorum gidin bir diyanete sorun.
Mesele bazen anlatıyorum ya. İşin içinden çıkılacak bir mesele değil çünkü. Kadın kocasını terk etmiş. Gitmiş x bir ile. Orada 15 gün başka bir erkekle ilişkiye girmiş. Karı koca hayatı yaşamış. Onu da bırakmış. Oradan x bir ile gitmiş. Başka bir ilde. Facebook'ta tanıştığı bir adama. Oradan oraya gitmiş. Orada da bir bilmem kaç ay orada durmuş. Geri dönmüş. Bilmem kaç tane çocuk var. Nikahları olur mu? Diyanete sor. Diyanete sordular. Karı koca gittiler. Sordular. Tekrar dükkana geldiler karı koca. Diyanet demiş ki resmi olarak kimle evlisin? Bununla. Onunla nikahın duruyor daha demiş. Yürü git bak işine. Adama baktım.
Ne düşünüyorsun dedim. Bu nikah olmaz dedi. Kadına baktım. Ne düşünüyorsun dedim. Olmaz dedi. Diyanet olur demiş. Diyanet olur. Şimdi nasıl biz ona şüpheyle bakmayalım verdiği fetvaya? Kadın on tane adam dolaşacak gelecek. Resmi kimle evlisin filancalar. Nikahın devam ediyor senin diyecek. Böyle bir şey var mı? Şüpheyle bakıyoruz. Şüpheyle bakıyoruz bu sefer. Dedim olmaz. Gidin hemen dedim boşanın. Hemen boşanın dedim. Adama dedim çocukları da al. Bu kadında çocuk da bırakılmaz dedim. Dinen bu ölü hükmünde zaten dedim. Dinen bu ölü hükmünde.
Neden ölü hükmünde? Evli bir kadının gidip zina etmesi. Dinen ölüm cezası. Erkek için de aynı. Erkek evliyse gidip zina ettiyse. Dinen ölü hükmünde. Ölüm. Erkek bunu bir de açıkça söylüyorsa. İtiraf ediyorsa. Adamı itiraf ediyor. Zina etmiş. Zina ettiği anda ölü hükmünde adam. Bir adam öldürülürse, ölürse otomatikman nikahı da düşüyor. Hadi gel işin içinden çık. Bir kadın zina etti evli bir kadın. Dinen ölü hükmünde.
Nasıl çıkacaksın işin içinden? İtiraf ediyor bir de. Kadının birisi de yazmış bana şeyde ne o? Meyilde. Destan gibi. Ben eşimin beni aldattığını anlayınca. Ben de gittim eşimi aldattım. Ona da söyledim. Aramızda kavgalar çıktı. Ondan sonra anlaştık. O beni aldattı. Ben onu aldattım. Bizim nikahımız ne oldu? Neler yaşıyoruz? Hadi cevap ver. Ben atıyorum tacı diyanete. Diyorum diyanete sorun. Bağlı bulundunuz diyanete. Onların fetva masaları var. Fetva masalarından fetvayı alın.
Ondan sonra bana diyorum tekrar bildirir misiniz? Bir zahmet. Soruyorlar. Diyanetin fetvası aynı. Resmi olarak evliliğiniz devam ediyor mu? Evet. Nikahınız da devam ediyor. Tövbe edin. Allah affetsin. Dedim nerede oturuyorsunuz siz? Filanca yerde. Oraya telefon açtım. Hocam dedim. Siz mi veriyorsunuz fetvaları? Evet ben bakıyorum. Bilemediğim yerleri müftübeye danışıyorum. Filan fiçmen. Aa iyi hala dedim ya. Dedim bir bayan sizi aradı mı böyle böyle bu konuda? Sordu dedi. Siz dedim böyle mi cevap verdiniz? Evet dedi. Kaynak ne dedim. Kaynak ne? Neye binaen bu fetvayı verdiniz? Siz dedi alim misiniz?
Hayır dedim. Sizin bu meseleden haberiniz ne dedi? Bana sordular da dedim önce. Ben diyanete sorun deyin dedim ben. Siz böyle bir cevap vermişsiniz. İnanamadım. O yüzden aradım dedim. Biz dedi. Ben bunu dedi müftübeye sordum. Müftübeydi bana böyle dedi dedi. Dedi müftübeye sorar mısınız? Kaynak ne? Hangi ayet ve hadiste bunu fetvayı verdiniz? Nereden hüküm çıkardın? Ben dedim ciddi olarak soruyorum bunu. Kendime delil etmek istiyorum dedim. Hangi ayetten, hadisten, hangi olaydan bunu çıkardınız? Bu fetvayı verdiniz. Nasıl şimdi vermiş oldukları iştahada da biz güveneceğiz? Güvenemiyoruz. Allah bizi affetsin. Sıkıntı var burada. Sıkıntı büyük. Sıkıntı bu noktada Türkiye'de gerçekten büyük.
Allah muhafaza eylesin. O yüzden ölçü kuran sünnet. Bir erkek kendi evini ilgilendiren bir meselede iştahat edebilir. Eğer o kapasites ederse ve diyebilir. Benim evimin dirliği, birliği, beraberliği için şu ayetten, şu hadisten hareket ederekten böyle davranılmasını istiyorum. Hakkıdır. Bir komutan iştahat edebilir ayet ve hadisler ışığı içinde hakkıdır. Bir devlet başkanı iştahat edebilir hakkıdır. Bir şeyh, bir üstad kuran ve sünnet tarihinde iştahat edebilir hakkıdır. Ama bunu ne yapacak? Kur'an ve sünnete dayandırarak bunu söyleyecek. Bunu dayandırarak da söylerse hakkıdır. Ama öbür türlü itaatler bu noktada, öbür türlü biatlar, kuran ve sünnetin dışındaki hareketleri de içine alıyorsa orası bataklıktır.
Bir de vardır ya bir takım sufiler için, bir takım cemaatler için. Onun yaptığında hikmet vardır ya. Kardeş, kuran ve sünnetin dışında hikmet arama. Kur'an ve sünnetin dışında sen marifetullah arama. Kur'an ve sünnetin dışında kendine bir yol arama. Kur'an ve sünnetin dışında kendine bir hakikat arama. Allah muhafaza eylesin. İşte bunlar da, o kimseler öl dese ölecekler. Bir takım sufilerin içerisinde de vardır ya, bize şeyhimiz öl dese ölürüz. Hiçbir şeyhi duymadım bugüne kadar müridine öl desin. Ben hiç duymadım. Bir mürşidin yap dediğinin yapmayan nasıl öl dediğinde ölecek ya? Bunların hepsi de edebiyat.
Böyle olanlar var mıdır? El cevap vardır. Sakın ha bizim yolumuz ondan değil. Benim Kur'an ve sünnet dairesinde bir dairesinin dışında söylediğim bir şeye arkadaşların itaat etmesini istemiyorum. Hatta beni uyarsınlar, bana nasihat etsinler desinler ki bu Kur'an ve sünnetinin içerisinde yok. Bu Kur'an ve sünnete aykırı bir durum. Hakkınızı helal edin ama bundan bir geri dönseniz. Geri dönelim. Allah muhafaza eylesin. Herkes ölüp gidecek, hesap verecek. Hepimiz hesaba çekileceğiz. Cenab-ı Hak cümlemizi korusun inşallah. Hafta içerisinde, geçen haftanın sohbetiyle alakalı, onu da aklıma geldi, onu da söyleyivereyim. Darül Harp'te faizle alakalı bir kardeş soru sordu.
Bununla alakalı eser getirecektim buraya. Eserden okuyuverecektim ona. Ama ve lakin sonradan, yani burada şimdi az önce aklıma geldi. Öyle niyetlenmiştim ama nasipteymiş. Unutmazsam önümüzdeki haftaya Darül Harp'te faizle alakalı eser getireceğim buraya. Eserden okuyacağım size. Çünkü bir yerde İslam hukuku yok ise orası Darül Harp'tir. Darül Harp'te, Darül Harp'te müminin, malının, canının, namusunun, dininin bu noktada korunmasıyla alakalı emniyet olmadığı gibi gayrimüslim ve kafirlerin de emniyeti yoktur. Darül Harp, bir devlet ticaret hukuku noktasında bunu dediyse ki bu para hükmünde, bunu bir gün sonra para hükmünden çıkarıyorsa, senin o devlette mal emniyetin yoktur.
Darül Harp'tır. Anladınız mı? Bir ülkede İslam hukuku yok ise orada senin can emniyetin yoktur, namus emniyetin yoktur, din emniyetin yoktur. Bakın namus emniyeti var mı? Kadın dört tane adam dolaşıyor, geliyor. Diyanet diyor ki aynı adamla evliliğini devam ettireceksin. Senin kocan o. Senin karın o. Namus emniyeti kaldı mı? Kalmadı. Kalmadı bakın. Bir kimse haksız yere bir kimseyi öldürüyor. Şimdi herkes bağırışıyor değil mi? Kadınlar götürmüşler cenazeyi, bir kızcağızı katletmişler. Haince ve hunharca.
Evet. En fazla kaç yıl yatacak? On yıl yatacak. On yıl sonra çıkacak. On yıl sonra çıkacak o kimse. Can emniyeti kaldı mı? Kalmadı. Sen onu öldüreni bir as bak. Bir idam et onu. Bak nasıl hizaya gelecek herkes. Adam gitti. Şırnakta. Sivil. Dolaşan Aslı Bey'in ensesine sıktı gitti. Yakaladın. As onu bir. Bu adam asker. Vatan için orada. Bu adam polis. Emniyet için orada.
Bu adam öğretmen. Eğitim için orada. Bu adam tekçi. Memleket için orada. Ne yapık olursa olsun. İstersen sivil halk olsun. Adam hiç acımasızca. Dangıdak öldürüyor. Bir as bakalım sen onu. Nasıl can emniyeti gelecek? Bir as. Adam uyuşturucu. İmalatçısı. İmal ediyor satıyor. Sen as bakalım. İmal edeni yakaladın. Adam basıyor. Fabrika gibi. Televizyonda görüyorsun. Adam 500 bin metre. 2000 metre karaya. Fabrika gibi. Ne? Uyuşturucu adam üretiyor orada. Ulan millet tekstil fabrikası açar. Millette bile işte makine sanayi yapar. Bilmem ne yapar. Adam uyuşturucu sanayine girmiş. Bir as ya onu as. İdamın geri gelmesi lazım.
Bu memlekette idamın geri gelmesi lazım. Amerika'da idam var. Antidemokratik değil. Hiç kimse Amerika demokrasinin ondan sonra olmadığı bir yer demiyor. Biz idamı kaldırdık. Bir şey yaptık. Kimin için kaldırdık? Apo için kaldırdık. Neden o sözü aldılar bizden? Dediler ki asmayacağınıza söz verin biz de size Apo'yu verelim. Ecevit bile dedi. Neden bize verdiler bilemedim dedi. Elinde patladı top. Mayın elinde patladı adamın. Türkiye'nin elinde patladı. Biz şimdi nasıl halledeceğiz işi?
Halledemiyoruz. Can emniyeti yok. Mal emniyeti yok. Namus emniyeti yok. Din emniyeti yok. Yok. Hukuk yok. Birileri de hala da diyor ki Türkiye darilislamdır. Türkiye darilislam diyen cumhuriyet savcısının önünde solunu alır. Neden? Demokratik, layık, hukuk devletini teokratik sisteme dönüştürmekten. Dikkat edin. Türkiye'de İslam hukuku yok. Hazreti Mekkul radiyallahu anh hazretlerinin hadis-i şerif var. Haberi vahid bu. İmam-ı Azam bunu baz olarak almış. O yüzden diyor ki İmam-ı Azam hazretleri. Bir yerde İslam hukuku yok ise Müslümanlarla harbilerin arasında faiz yoktur diyor. Buna ölçü getiriyor. Bu İbn-i Abidin'de vardır. Fetevay-i Hindiyye'de vardır.
İbn-i Abidin'de var. Fetevay-i Hindiyye'de var. Mebsud'da var. El-i ihtiyar'da var. Dürer-gürer'de var. Elinde eser olanlar açıp bakabilirler. İki ciltlik emanet ehliyet var. Onda var. Açın bakın isterseniz. Hakkınızı helal edin. El-Fatiha. Amin. Amin.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.