Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 23 Ocak 2021 · 33:56
Selamun Aleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin inşâAllah. Cenab-ı Hak gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin inşâAllah. Geçen hafta Allah isterse bizzat gam, neşe, ayakkabı, ayak boğu azatlık ve hürriyet olur. Bunu işlemiştik. Buradan devam ediyoruz inşâAllah.
Sesim için özür dilerim. Hakkınızı helal edin. Rüzgâr, toprak, su, ateş, kölelerdir. Benimle, seninle ölüdürler. Hakla diridirler. Ancak onun emrini tutarlar. Ateş, Allah huzurunda daima emre hazırdır. Aşık gibi gece gündüz daima kıvrınıp durmaktadır. Malum eskiler dört anasırı erba derler. Ateş, hava, su ve toprak.
Bunlar varlığın hemen hemen temelini teşkil eden maddesel boyuttur. O yüzden eskilerin hepsi de bütün varlığı bu anasırı erba'dan oluştuğunu söylerler. Bu manada Hazreti Pir'de rüzgâr, toprak, su ve ateş kölelerdir diyerekten onların hepsinin Allah'ın emrinde olduğunu, Allah emredince bir yerde cem olup insan olur, bir yerde cem olup hayvan olur, bir yerde cem olup ağaç olur, bir yerde cem olur, denizler olur, dağlar oluşur, deryalar oluşur, yıldızlar oluşur, kesegenler oluşur.
Hepsi de sonuçta bu dört anasırı erba'dan oluşur. Ve bunların hepsi de bütün varlık Allah'ın emrinde olduğu gibi bunlar da Allah'ın emrindedir. Allah'ın emrinde olmayan hiçbir şey yoktur, hiçbir şey. Ayet-i kerimede İsra ayet 44'te Cenab-ı Hak buyurur ki yedi gök, yer ve onlarda bulunan varlıklar Allah'ı teşbih ve tenzih ederler.
Aslında hiçbir şey yoktur ki hamd ile Allah'ı tesbih etmesin. ne var ki siz onların teşbih ve tenzih etmesini anlamazsınız. Şüphesiz ki Allah çok yumuşak davranan ve çok affedendir. Cenab-ı Hak bizi bütün göklere doğru seyrillah yaptırıyor. Diyor ki bütün göklere doğru bakın. Dışarıdan yine çok gürültü geliyor. Sohbeti dinlemekte güçlük çekiyor insanlar. Dışarıda bir sessizlik olursa mutlu olacağız. Cenab-ı Hak kendi mülkünde seyrillah yaptırıyor bize. Diyor ki bütün göklerde ve orada olanlar.
Göklerde, gökler ve orada olanlar. Demek ki bir gök halkı var. Gökte yaşayanlar var. Meleklerin, cinnilerin haricinde gök halkı var. Melekler var, cinniler de var. Bunların hepsi de ve gökte ne var ise varlık noktasında bir gezegen de dahil buna. Zerresinden küreye kadar her şey Allah'ı zikrediyor.
Ve baktığınızda bir teşbih var, benzetme ve bir de tenzih var, reddetme. Ve bütün bu varlıklar Allah'ı zikrederken hem teşbih ediyorlar, hem de tenzih ediyorlar. Teşbih ve tenzih Allah'ı tanıma bilme dairesidir. Göktekinler, marifetullah'a erişmek için gayret gösteriyor. Çünkü teşbih ve tenzih insanı marifetullah'a götürür. Teşbih, benzetme, tenzih, benzettiğin şey değildir. İkisinin arasında bir hayal perdesi vardır.
Teşbih ve tenzih, ben sarkaç saatin sarkacına benzetirim. Tik tak, tik tak. Teşbih'te durursan kabız hal olursun, ilerleyemezsin. Tenzihte durursan yine kabız hal olur, yine ilerleyemezsin. Teşbih, tenzih, teşbih, tenzih, teşbih, tenzih. Teşbih için bir kimsenin görmesi gerekir. Görmezsen teşbih edemezsin. Görmek şahit olmaktır. Şahit olmak. Gören kimse teşbih eder, benzetir. İki kimseyi gören kimse veya bir şeyi görürse bir kimse, onu bir şeye benzetir. Deriz ki, kaşları yay gibiydi.
Bir kimsenin kaşı yaya benzetmesi için yayı görmesi gerekir. Yay görmemiş bir kimse, yay ne der? O çünkü yayı görmedi. Onun yayı tarif etsen yine bilmez, tanımlayamaz. Onun yayı görmesi lazım. Yayı görecek ki, kaşlarının yay gibi intizamlı olduğunu görecek. Ve diyecek ki, kaşları yay gibiydi. Ve saçları simsiyahtı. Ve koluma doladığımda saçlarını ayrı bir bahar kokusu geldi. Bir baktım ki, sadece koku değilmiş gelen.
Ben bahar bahçesindeymişim. Onun bahçesinden başka bir bahçe mi var ki, bu bahçe kimin diye sorayım. Onun mülkünün haricinde bir mülk mü var ki, burası kimin diye sorayım. Saçlarıma onun saçlarını dolasaydım. Der miydim ki, bu saçlar benim, bu saçlar senin. Birbirine dolanmış saçlar, ha senin, ha benim. O zaman, o bahar bahçesini görmeyen kimsenin teşbih etmesi mümkün değildir. Yok, hayır. Sen, her türlü bahar bahçelerini üst üste toplasam, onları bine çarpsam. Sen muhakkak ki, onlardan da güzelsin.
Dünyadaki en güzel kadınların saçlarını, saçlarıma dolasam. Bilirim ki, sen ondan da güzelsin. Bildiğim, bilmediğim bütün kokuları burnumun ucuna sersem. Ve bütün kokulardan ayrı ayrı senin kokunu alsam. Bilirim ki, senin kokun hiçbir kokuya benzemez. Ey sevgili, ben günlerce, gecelerce ağlasam, seni teşbih etsem, dil yetmez, kulak yetmez, kelimeler yetmez, harfler yetmez.
Ve bütün teşbihlerimi toplasam, bir tenzihte red etsem, tenzih yetmez, teşbih yetmez. Hey Mustafa, senin sözün, kelimen biter, onun kelimesi bitmez. Gel, sen yolun kısasına bak, teşbihten de geç, tenzihten de geç. Sen onu hamd ile zikret.
Eğer hamd ile zikredersen, bir gözün teşbih eder, bir gözün tenzih ama sırrın hep zikreder. İşte teşbih, akılcılar için lazım olan bir şeydir. Akıl delil ister, tenzih ise hikmet ehli için lazımdır.
Zikir ise marife de ehli içindir. O, her daimi zikirde kalır. İşte, yedi göğe baksanız, yedi göğü dolaşsanız, göktekinleri görseniz ve göktekinleri duysanız, hepsini ayrı bir teşbih de görürsünüz. Ve aynı zamanda da, ayrı bir tenzihte görürsünüz. Gözünüzü dikseniz, yer ve yerin içindekinlere baksanız, bütün hepsi de, tenzihte ve teşbih de görürsünüz. Ve her şey, tenzih ve teşbih arasında gelir gider. Ama, Ankavut ayet 45, en büyük iş, Allah'ı zikirdir.
En büyük iş, Allah'ı zikirdir. Ve Cenab-ı Hak diyor ki, siz onların teşbihini, tenzihini göremezsiniz. Duyamazsınız. Ve anlamazsınız da, şüphesiz ki Allah, çok yumuşak davranan ve çok affedendir. İşte, Cenab-ı Hak bütün mükevanatı, kendi külli iradesi altında tutar. O külli irade, teşbihle, tenzihle ayakta durur.
Ve ateş diyor ki, Hazreti Pir, malum ateşi konuşturmuştu. Ateş diyor ki, rüzgar, toprak, su, ateş, hepsi de Allah'ın emrindedirler. Ve benimle, seninle ölüdürler. Ölü, onlara hayat veren, onları canlı kılan Allah'tır. Allah'tır, harfe mana yükleyen Allah'tır. Sayıya mana yükleyen Allah'tır. Yoksa sayı sayıdır, harf harftır. Hiçbir şeysi yoktur. Ateşe mana yükleyen Allah'tır. Toprağa, suya mana yükleyen Allah'tır. Allah emrederse, hepsi de cem olur, ev olur. Hepsi de cem olur, ağaç olur. Hepsi de cem olur, adem olur, insan olur.
Ve bütün bu dört ana sır-ı erba, Allah'ın emrinde hazır beklemektedir. Su, Allah'ın emrindedir. Ne yaptı Nuh'a? Ey arz! Suyunu bırak dedi. Dünya'nın her tarafından su fışkırmaya başladı. Göğe dedi ki, yağıl, yağmur ol. Gökten öylesine yağmurlar yağdı ki, dünya su altında kaldı. Şimdi siz onların işte bir bölge su altında kaldıydı dediklerine bakmayın. Bütün dünya su altında kaldı. Nuh tufanı. Ve tufan bittikten sonra, Cenab-ı Hak toprağı emretti. Cenab-ı Hak suya emretti.
Dedi ki, ey arz! Ey toprak! Suyu yut! Ey gök! Yağmuru dindir, yağmuru kes. Şakkadık durdu. Yağmur yağmıyor. Toprak hızla ne yaptı? Suyu yutmaya başladı. Sular çekildi. İş oldu, bitti. Vakti saati gelince, Nuh aleyhisselam bir güvercin uçurdu. Güvercinin muştucu olması çok eskidir. Müjdeci olması, haberci olması çok eskidir. Kadim bir meseledir. Güvercin birinci gün gitti, uçtu, geldi.
Ayağında bir şey yok. İkinci gün uçtu. Ayağında bir şey yok. Üçüncü gün geldiğinde, ayağında çamur tanesi gördüler. Demek ki Cenab-ı Hak üç gün içinde, suyu yutturdu. Toprağa. Toprak onun emrinde. Su onun emrinde. Gök onun emrinde. İbrahim'i Nemrut ateşe atıyordu. Yaktı. Kocaman, devasa bir ateş. Ateşin yanına yaklaşmak mümkün değil. Rivayet edilir ki, ta Basra'dan ateş görünüyordu. O kadar devasa bir ateş yaktı. Gök günlerce kım kızıl göründü.
Öylesine ateş yaktılar. Ve Nemrut emretti. İbrahim'i mancılıkla ateş attılar. Ateş Allah'ın emrinde. Cenab-ı Hak ateşe dedi ki, Ey ateş!
Serin ol. Selamet ol. Dostumu yakıcı olma. Selamet ol dedi. Üşütücü de olma dedi. Ateş, İbrahim'i yakmadı. Allah'ın emri gelirse, ateş yakmaz olur. Bazen zaman zaman anlatırım, kendimi kıymetlendirmek için değil. ben ateşin yakmadığını şehadet ederim. Ateş burhanı, bir tane kendi kızdırdığım demir ne yaptı? Benim elime verdiler, yala dediler, yaladım. Yakmıyor ateş. Yakmıyor. Şehadet, ateş Allah'ın emrinde.
Mükavenat, O'nun emrinde. Hani, Salih Aleyhisselam'ın kavmi vardı ya, hani bir gökten bir ses geldi. Gökten bir ses gelince, o donakaldı bütün herkes. Ama, Salih, ve inananlarına, o ses, hiçbir zarar vermedi. İman etmeyen, müşrikler, donakaldılar durdukları yerden, gökten bir sesle. Cenab-ı Hak diyor ki, gökten onlara korkunç bir çığlık gönderdik. Çığlık. Kur'an-ı Kerim'de çığlık olarak geçiyor. Korkunç bir çığlık. Kıymetli dostlar, o çığlığı, kafirler, müşrikler, mürtedler, çok affedersiniz, inancı bozuklar, o çığlıktan nasibini aldı.
Salih Aleyhisselam, ve inananlarına, o çığlık dokanmadı. O çığlık dokanmadı. Demek ki, her şey, onun emrinde. Her şey, onun kulu. Hani Cenab-ı Hak, Hud'a, Hud Aleyhisselam'a, rüzgarı vermişti ya emrine onun. Hud Aleyhisselam, iki eliyle, rüzgara yön veriyordu. Elleriyle bir tarafı gösteriyordu, buz gibi olup, parçalanıveriyordu. Dağılıyordu, toz dağılır gibi hepsi de. Ve Hud Aleyhisselam, geliyordu, bu mümin evi, evin etrafına bir çizgi çiziyordu, rüzgar ona dokunmuyordu. İnsanın etrafına bir çizgi çiziyordu. Rüzgar o insana dokunmuyordu.
Hud Aleyhisselam, rüzgarı iki eliyle, sevk ve idare ediyordu. Bunu da müşrikler istemişti ondan. Demişlerdi ki, ey Hud, biz sana inanacağız. Ama şu rüzgara yön verebilir misin sen? Herkes istediğiyle imtihan oluyor. Müşrikler bunu isteyince, Hud Aleyhisselam secdeye kapandı. Allah'tan yardım diledi. Dedi ki, bunlar inanacaklar, iman edecekler. Bana yardım et. Cenab-ı Hak Hud'a, rüzgarı, Hud'un emrine verdi. Rüzgar, Hud'un emrinde. Müşriklerin önünde, rüzgara bir yön verdi. Rüzgar esiyor, rüzgarı durduruyor, rüzgarı sağa, rüzgarı sola, rüzgarı arkaya, rüzgar öne.
Elleriyle rüzgarı yönetiyordu. Müşrikler dediler ki, sen bir büyücüsün. İnanmadılar. Ve Cenab-ı Hak, onların, istediklerini, onlara helak olarak, felaket olarak gönderdi. Ve onlar, rüzgar, o kimseye böyle dokunduğunda, hemen buz gibi oluyordu. Bildiğiniz buz, tıkır tıkır buz. Ve ondan sonra, parçalanıveriyordu. Hücrelere dağılır gibi dağılıyorlardı. Ve rüzgar, Hud aleyhisselamın, şehrinde, tabiri caizse, yılan gibi dolanıyor. Nerede kafir var? Pişşt!
Anında dondurup, anında fırlatıyordu. Evlerinin içinden dahi. Evin içerisinde yemek yiyor. Yemek yiyor. Dikkat edin. Ekmek donmuyor elindeki. Ama, kafir donuveriyor. Ve kafir donduktan sonra, bir rüzgar, un ufak oluyor. Enteresan, müthiş bir şey bu. Bu öylesine müthiş bir şey ki, bunu görenin, secdeden kafasını kaldırmaması gerekir. Öylesine müthiş bir şey bu. Öylesine şehadet edilecek bir şey. Bu böyle, işte rüzgarın böyle, işler yaptığını gören, o kafirler, saklanacak yerler arıyorlar.
Kimisi odalara saklanıyor. Kimisi sandıklara saklanıyor. Kimisi mağaralara saklanıyor. Kimisi devasa villalarında, hizmetçilerinin arkasında, öyle enteresan bir şey ki, rüzgar kapının deliğinden giriyor. Anahtarın deliğinden giriyor. Kapının altında küçük bir aralık var ya, rüzgar o aralıktan giriyor. Süzülüyor rüzgar. Rüzgar. Ve odanın içerisine girdiğinde, vahşi bir aslan gibi oluyor. Anında böyle çoğalıp, köpürüyor daha bir rica etse, adam buz gibi oluyor. Ve vurduğu zaman duvara, un ufak oluyor. Bildiğiniz toz oluyor. Bildiğiniz toz bulut oluyor. Bu, insanın gece bir taraftan, uykularını kaçıran bir şey.
O hudun, kavminin başına gelen helakı bir kimse, görse, şek şüphesi kalmaz. Günlerce azap bekler. Öylesine muhteşem bir incelik var. Öylesine muhteşem bir sanat var. Allah'ın kudretinden, kuvvetinden kurtulmak mümkün değil. O bir şeye ol dediğinde, alternatifi yok onun. O Salih Aleyhisselam'ın kavmine gelen, o çığlık var ya, seyretmek dahi büyük ürperti. Seyretmek. O çığlığı, sadece kafirler ve müşrikler duyuyor. Sadece mürtedler duyuyor çığlığı. Ve, bir Müslümanla, bir kafir, çarşıda yan yana giderken, birisi donup kalıyor.
Birisinin annesi, kafir, oğlu mümin, annesi, o çığlıkla donup kalıyor. Oğlan hayretle ona bakıyor. Hani buna ne oldu diye. Her şey Allah'ın emrinde. Sanki, bir çift var. Kodlanmış. O çığlık kodlanmış. kime gideceğini biliyor. Hani, Ebrehe fillerini toparlayıp gelmişti ya, Ebrehe fillerini toparlayıp geldiğinde, devasa bir orduyla, Mekke'nin kapısına dayanmıştı ya, ve, bir ebabil kuşunun, ağzındaki küçücük çamur, nükleer bir silah gibi olmuştu.
Ve o devasa fillerin, vuracağı yer, beynine odaklanmıştı. Her ebabil kuşunun bıraktığı, çamur, toprak, bir nükleer silah gibi, filin tam beynine giriyordu. Beyninin tam ortasına girip, infilak ediyordu içeride. Ve bütün filler, bütün filler, dışında hiçbir şey yok. İçi infilak etmiş vaziyetteydi. Ve baktıklarında, filleri dışarıdan gayet normal görüyorlardı. Ama fillerin içi infilak etmişti. O ebabilin, o kuşların ağzında taşıdığı, küçücük, küçücük, çamur tanesi, nükleer birer bomba gibi oluyordu. Çünkü, toprak onun emrindeydi.
Çünkü rüzgar onun emrindeydi. Bütün her şey, onun emrindeydi. Ve, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Hazretleri, Bedir'de, bir avuç toprak alıp, lanet olasıcılar, namazımı kılamadım. namazını kılamadım. Namazı için. Namazını kılamadığı için. Çünkü gözünün doğru namaz. Çünkü dinin direği namaz. namazsız bir Müslüman düşünülemez. Namazsız bir mümin düşünülemez. Namazını kılamamıştı. sormuştu Ömer'e, sen, bakın, can alıp can veriyorlar. Can alıp can verirken, Hz. Ömer, Radiyallahu anh, Hazretlerine sordu.
Ey Ömer, sen namazını kıldın mı? Sen kaç kişi öldürdün? Sen nasıl savaştın? Sen ne yaptın? Deyip, ey Ömer, namazını kıldın mı? Savaşın ortasında, her yer kan revan iken, o Ömer'e namazı soruyordu. Namazı kıldın mı? Hz. Ömer enteresan. Dedi ki, ben kıldım, ey Muhammed. O zaman, Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, Hazretlerinin, canı sıkıldı. Bir anda daraldı, namaz, namaz, namaz. Bir avuç toprak aldı. Lanet olasıcılar dedi. Namazımı kılamadım. Namazımı kılamadım. Namazı kılamamıştı.
Namazını kılamadığı için, bir avuç toprak attı. Bir avuç toprak attı. O bir avuç toprak, tank oldu. Top oldu. Gülle oldu. Mızrak oldu. Ok oldu. Mermi oldu. Rüzgar oldu. Fırtına oldu. Düşman karıştı. Hallaç pamuğu gibi atılır oldu. Hepsi de geri çekilmek zorunda kaldı. Her birinin gözleri görmez oldu. O çünkü, Hz. Muhammed Mustafa'ydı. Ölmekten korktuğu için atmadı. Savaştan korktuğu için atmadı. Namazı için attı. Namazım dedi, namazım. Ve onun, başka bir rivayette, elinden su akan, ashabını açar, ashab susuz, ashab perişan, ne yapacaklarını bilmiyorlar susuzluktan.
O, sevgililer, sevgilisinin sevgilisi, elini uzattı, çeşme oldu. Bütün ashab su ihtiyacını gördü. Bütün ashab. Su onun emrinde. Onun eli de onun emrinde. Herkes suyunu içmişti. Onun elinden. İhtiyacını görmüştü. Onun elinden. O ne kutlu bir el. Öyle dedi ya Kur'an'da. Onun elini tutan, gerçekte benim elimi tutmuştur. Onun elini tutana ne mutlu değil mi? Düşündüğü zaman insan, demin rüyamızda tutsak elinden. bize lütfetse, ikram etse, elimiz eline değse, gözümüz gözüne değse, yüreğimiz yüreğine değse onun.
Ah! İki avucun içine alıverse, elimizi, yüreğimizi, gözümüzü, on iki avucunun içindeyken, nefesimizi veriversek. Ne büyükmüş. İşte onun, rahmet dağıtan, merhamet dağıtan, rızık dağıtan, eli, Allah'ın ilmi, izni, keremiyle, bir anda, top tüfek oluvermişti.
Çünkü, elde onun emrinde, toprak da onun emrinde, su da onun emrinde, her şey, onun emrinde. Ah! Allah'ın kulları, öyle bir Rabbin, eline girmiyor. Allah bizi, onun emrine giren kullardan eylesin. İnşallah. Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun inşallah. Aramızda, Güney Kore'den çekim yapan, belgesel çeken, kardeşlerimiz var. İnşallah, onlara da arkadaşlar, yardımcı olsunlar.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.