mustafaozbag.org

130. Mesnevi Şerhi (800-810 Beyit)

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 2 Ocak 2021 · 26:17

Kısa bir hatırlatma, bir Yahudi vardı, ateşleri doldurmuştu her tarafa, ve insanları atıyordu, öyle normalde inananların hepsini atıyordu, inananların hepsini atarken bir kız çocuğunu da atmıştı, bir kız çocuğunu atınca da kız çocuğu başladı feryat etmeye, herkesi içeri çağırmaya başladı, en başta annesini çağırıyordu, annesine diyordu ki, anne gel içeride hayat var, bu Yahudi'nin, padişahın zinuvası olduğu söylenir, tarihi kayıtlarda, içeri gel, başkalarını da çağır ki, padişah ateş içinde sofra kurmuştur, ey Müslümanlar, hepiniz ateşe girin, din lezzetinden başka her şey, azaptan ibarettir, ey ahali, hepiniz yüzlerce baharı olan bu nasibe pervane gibi gelin,
atılın diye bağırdı, kız çocuğu içeriden, ne yaptı, dışarıdaki kimselere dedi ki, gelin, zünivasın size ateşe atmasını beklemeyin, bu ateşe kendiniz girin, iman, ateşten bir kordur, hadis-i şerif, ahir zamanda elinde tutanın eli yanacak, atan dinden imandan olacak der, atan dinden imandan olacak, ve aslında, insanın nefsiyle mücadele etmesi, kendisine ateşten kor gibi gelir, haramlardan uzak durmak ateş gibi gelir insana, namaz kılmak insana zor gelir, sıkıntılı gelir, veyahut da Allah'ın emirlerini yerine getirmek zor gelir, sıkıntılı gelir, hani bazen derler ya, namaz kılarken daralıyorum diyor, bu kolay bir şey değildir çünkü,
veyahut da işte bayan kardeşler, örneğin işte bunu çok dinlemişimdir, işte başımı örttüğüm zaman sanki dünya benim başıma yıkılıyormuş gibi olur derler, Veyahut da işte böyle nefse zor gelen, başı örtmek gibi, namazı kılmak gibi, nefse zor gelen, haramı terk etmek gibi şeyler, veya nefse zor gelen bir sünnet-i seniyeyi normalde işlemek, onu yerine getirmek, nefse zor gelen şeylerdir, ve normalde bu ateş gibidir insana, ama sırf Allah için, Allah'a davet edenler, insanları bir şekilde ateşe çağırırlar, yani dine davet etmek, insanları ateşe çağırmak gibidir, çünkü nefse çok zor gelen bir şeydir,
bazen zaman zaman söylerler ya, hani işte, ya din öyle bir şey yok, işte hani haşa, veyahut da işte hak olduğu nereden belli, birisine öyle dedim, namaz kılmak çok zor geliyor, değil mi dedim, ben evet, yani hak olmamış olsaydı dedim, neden namazı emretsin, insanların nefislerine zor gelen şeyleri neden emretsin Allah, veya din, insanların nefsine zor gelen şeyleri neden söylesin, veyahut da bir sufi cemaate, bir topluluğa gidersiniz, sufi cemaat, sufi topluluk, veya oranın öğretisi insana acı gelir, sert gelir, yani oranın öğretisine tabi olmak nefislere zor gelir,
ben onu işin hakikat olduğunu delil olarak görürüm, eğer o kimse, hani kendine adam toplamaksa, veyahut da işte ne bileyim, boş muhabbetse, o zaman o nefse ağır gelen şeyleri söylemeyecek, nefse hoş gelen şeyleri söyleyecek, diyecek ki, yiyin, için, boş verin, gönlünüzü gün edin, dünyanızı dünya edin, diyecek, işte o kız çocuğu da diyordu ki, diyor ki, anne gel, ateşin içerisinde ayrı bir hayat var, ve başkalarını da çağır, o padişahlar padişahı, Allah ateşin içerisine sofra kurmuş, kendi aşıklarını besliyor, kendi inananlarını yedirip içiriyor, gel, neden?
Ateşin içinde, hani İbrahim'i ateşin içerisinde sofra kurmadı mı? İbrahim'in, Nemrut İbrahim'i ateşe attı da, İbrahim ateşin içerisinde serin ve selamet olmadı mı? Ve kafirler, bu noktada gavurlar, gavurlaşmış insanlar, Müslümanları maddi, manevi, hep ateşin içerisine atmak isterler. Onlar kendilerince Müslümanlara sıkıntı verdiklerini, Müslümanlara zorluk verdiklerini düşünürler. Ama Müslümanlara olan her zorluk ve sıkıntı, Müslümanların güllük ve gülistanlığıdır. Müslümanların bu noktada, kendilerince lütuf sofralarıdır. Bir hastalık, Müslüman için zorlukmuş gibi görünür dışarıdan, ama o hastalık bir lütuf sofrasıdır. O kimsenin günahlarının affına sebeptir. Veyahut da bir sıkıntı, bir yokluk, bir darlık, Müslüman için bir lütuftur.
Bir ikram sebebidir. O Müslüman, o gelin başına gelen o bela, musibet, sıkıntıya sabretmek değil. Onu yalayıp yutarsa, onun için bir lütuf, bir ikram olur. Ey Müslümanlar, hepiniz ateşe girin. Bu iman sofrası, iman sofrası ateşin üzerine kurulu. Bu iman bahçesi, bu ateşin üzerine kurulu. İman ettim dediğinde, başına sıkıntılar gelecek. Ben Müslümanım dediğinde, başına sıkıntılar gelecek. Sıkıntısız bir iman ediş yoktur. Öyle olunca, ey Müslümanlar, hepiniz ateşe girin. Din lezzetinden başka her şey, azaptan ibarettir. Bu dünyada, insanın alacağı lezzet, imandandır. İman lezzetinin haricindeki bütün lezzetler, azaptan ibarettir. Neden?
Sen iman lezzetinin dışına çıktığında, heva ve heves lezzetine düşersin. Şeytanın ve nefsin lezzetine düşersin ki, bu sana azap olarak geriye döner. Sen bu dünyada, heva ve hevesine uyar. Şeytana ve nefsine duyarsan, aksi seda. Sen ötelerin ötesinde, cehennem lezzeti tatarsın. Ama bu dünyada, din lezzetinin peşine düşer. Din lezzetini alırsan, ötede cehennem lezzeti almazsın. Sen cennet lezzetini, burada almaya başlarsın. İmanın lezzetini alırsın. O yüzden, haram, harama gidiş, haramla yoruluş, insana cehennem lezzeti. Bu dünyada, nefse tatlı gelir, ama cehennem lezzetidir. Bu dünyada, insana hoş gelir, ama cehennem lezzetidir. Din lezzeti, bu dünyada acı gelir, ama cennet lezzetidir.
Bunu normalde, sufi gönlü, sufi kalbi, iman etti de, imanını yaşamaya başladığında, ona zor gelmez. O yüzden, sufiler, Allah'a iman etmeyi severler, namaz kılmayı severler, oruç tutmayı severler, ne bileyim, ibadetleri yapmayı severler. Sevdikleri için, ibadetler, onların nefislerine acı gelmez. Sevdikleri için, ibadetler, onların nefislerine zor gelmez. Veyahut da, bir üstada imtisab eder, bağlanır ya, o kimse, üstadı sevdiği için, onun öğretisi, ona acı gelmez. O kimse, üstadı sevdiği için, üstadının ona olan nasihatti, hatta azarlaması, ona kızması, ona lütuf gibi gelir. Hatta, üstadın, eskiler öyle demişler, üstad bir şeye kızdıysa, azarladıysa, bir kimseyi bu noktada, hani, böyle, bugünkü dille fırça çektiyse, onu lütuf bil demişler.
Sebep, o seni seviyor, senin iyi olmanı istiyor. Allah tehdit eder, peygamberini bile tehdit ediyor. Neden? Tehdit, bir sevgi dilidir, aynı zamanda. Sevgi dili. Peygamberine diyor, sakın ha, onlara gönlünü çevirirsen, senin gönlünü o tarafa çeviriveririz. Kime? O heva ve hevesini ilah edinmiş. Mal ve mülkünü kendisine ilah edinmiş. Şeytanın ve nefsini kendisine ilah edinmiş. Ona diyor, gönlünü çevirirsen, onu gözünü çevirirsen, seni onlardan ederiz. Bu tehdit, aynı zamanda sevdiğini koruma, sevdiğini muhafaza etme, sevdiğini hıfz etme dilidir. Hani bir kimse der ya, sana bak, şöyle yaparım, böyle yaparsan. Şöyle yaparım sen, böyle yaparsan demek, onu korumaya almaktır.
Onu muhafaza etmektir. Veyahut da onun eksiğini, yanlışını gördü, ona nasihat ediyor. Diyor ki, bak, böyle bir daha yapmayacaksın. Onu o sevdiğini gösteriyor. O yüzden bu dil, aslında bir veçeden sevgi dilidir. Sevgi dili. Eğer o ne yapıyorsan yap, hiç karışmıyorsa onu sevmiyor o. Sen göz göre göre sevdiğinin ateşe gitmesini ister misin? Sen göz göre göre sevdiklerinin cehenneme gitmesini ister misin? Sen göz göre göre bir kardeşinin, bir arkadaşının kötülüğe düşmesini ister misin? Sen göz göre göre bir kardeşinin helak olmasını, çukurlara düşmesini, perperişan olmasını ister misin? Seviyorsan istemezsin ve onu nasihat edersin, onu ikaz edersin, onu irşat edersin, yapma dersin, bu yoldan yürüme dersin.
Bu onun sevdiğini gösterir. Ama o inat eder, hala da aynı yerden gidiyorsa, sen vicdanen rahatsın artık. Sen nasihatını yapmışsın, sen söylediğini yapmışsın. O yüzden bu dünyada iman edip, iyi amel işlemek ve salihlerle beraber olmak nefse ateş gibi gelir. Nefis onu istemez. O yüzden Hazreti Pir, o kızcağızın ağzından sesleniyor Müslümanlara. Ey Müslümanlar, hepiniz dışından ateş gibi görünen din lezzetine girin. Dışarıdan ateş gibi görünüyor. Namaz kılmak ateş gibi görünüyor. Oruç tutmak ateş gibi görünüyor. Bakın, Ramazan gelecek şimdi. Bir kısmı Ramazan geliyor diye seviniyor. Bir kısmı Ramazan geliyor diye üzülüyor.
Bir kısmı Ramazan geliyor diye nefret ediyor. Nefret edenler gavur, kafir. Üzülenler nefsine uyanlar. Ya oruç tutacağız yine ya. İşte bu o nefsine uymuş o. Müslüman ama nefsine uymuş. Ama Ramazan geliyor diye seviniyor. O imanın hakikatini tatmış. O ibadetin hakikatini tatmış. O lezzeti almış. Allah cümlemizi onlardan eylesin. İşte hakikat ehli olan insanlar, hakikat ehli. Din lezzetinin haricindeki bütün lezzetleri azap gibi görürler. Sakın bunu siz öyle görüyorsanız, etrafınızı böyle görecek diye dayatmayın. Böyle görecek diye etrafınızda onları dayatmayın. Ey ahali!
Hepiniz yüzlerce baharı olan bu nasibe pervane gibi gelip atılın diye bağırdı. O kız çocuğu dedi ki, Ey ahali! Bu ateş bahar bahçesidir. Bir lütuftur. Bir ikramdır. Hepiniz buna atılın dedi. Hepiniz kendiliğinden girin. O zünivet zaliminin sizi atmasını beklemeyin. O zünivet zaliminin askerlerinin elinden kolundan tutup sizi zorla oraya atması için beklemeyin.
Ya siz kendiniz oraya atın. Kendiniz oraya gidin. Kendiniz oraya atın. Ve insanlar öyle seslenmeye başladı. Ve insanlar bu öğütçünün öğüdünü kendilerine kabul ettiler. Bu normalde ardından diyor ki o cemaat ortasında böylece bağırmakta. Halk sesinden heybet içinde kalmaktaydı. Bunun üzerine kadın, erkek kendilerini ihtiyarsız ateşe atmaya başladılar. Bunun üzerine ne oldu? Bütün halk o kızın tebliğinden, o kızın nasihatinden, o kızın feryadından hayrete düştü. Ateşin içinde bir kız çocuğu bağırıyor. Ve onlara diyor ki bu ateşe kendinizi atın. Yani o ateşten kaçın diyen yok. Ateşe atın diye feryat var. Ateşe gelin diye feryat var. Demek ki kızın nasihati, kızın öğüdü, yerini buldu.
Ama öğüt vericinin bu noktada, öğüt vericinin güzel öğüt vermesi lazım. Her öğüt verici doğru öğüt verici değildir. Doğruyu söylemiş olsa da. Öğüt vermek ayrı bir incelik isteyen bir şeydir. Ayet-i Kerime, Nahl Suresi Ayet 125 Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et. Bakın, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin öğüdündeki en büyük hikmetlerden birisi budur.
Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin nasihat sistemi, dini tebliğ sistemi diğer peygamberlerin üstündedir. Hazreti Peygamber insanları korkuyla tebliğ etmez. İnsanlara nasihat ederken insanların dünyalarıyla, ahiretleriyle tehdit etmez. İnsanları mal varlıklarının, çocuklarının gitmeleriyle tehdit etmez. Hani geçmiş peygamberler böyle tehditler etmişlerdi ya, Hazreti Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri öyle tehdit etmez. Hazreti Muhammed Mustafa'nın tebliğ metodu hikmettir. Ve güzel öğüttür. Hikmet, hikmet nedir? Hikmet, bir meselenin özüdür. İlmin özüdür.
İlmin özü. Bir şey vardır, bir şeyin özü hikmettir. Siz bir kitap okursunuz, kitabın özü bir cümledir. Kur'an-ı Kerim, Kur'an-ı Kerim 6666 ayet-i kerimeden müştekildir. Ama Kur'an'ın özü Fatiha-i Şerife'dedir. Bakın bütün Kur'an'ın hikmeti, öyle söyleyelim. Fatiha'da cem olmuştur. Fatiha'nın içerisinde Elhamdülillahi Rabbil Alemin'de cem olmuştur. Fatiha'da. Diyebiliriz ki Kur'an Elhamdülillahi Rabbil Alemin'de cem olmuştur. Hikmet, öz, özün özü, özün özü, bir şeyin özü, dışından görünenin değil. İçinin özü. Bakın içinin özü. Ramazan geliyor şimdi.
Ha, açların halinden anlamak için oruç tutuyoruz. Değil kardeşim. Bu değil. Ramazan, Allah'a emretmiş tutuyoruz. İki, bu hikmet ehli için. Allah emretmeseydi de o oruç tutandan ben razıyım deseydi yine oruç tutardık. Bakın, bu hikmet ehlinin düşüncesi. O yüzden Rabbinin yoluna hikmetle, korkutaraktan değil, ürküterekten değil, cehennemle korkutaraktan değil, hikmetle, aklın kabul edeceği şeylerle, kalbin kabul edeceği şeylerle ve güzel öğütle, tatlı, güzel öğütle davet et. Yani, o kız çocuğu ateşe çağırıyor onu, ateşe çağırınca insanları, insanlar bölük bölük ateşe gidiyor.
Bakın, bölük bölük ateşe gidiyor. Hani Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Hz. Mekkeli müşrikleri demişti ya, ben, bu dağın arkasında çok büyük bir düşman var, bu düşman gelecek desem inanır mısınız? İnanırız ey Muhammed. Bakın, hikmetle, güzel öğütle onları anlatıyor. Diyor ki, işte Allah var, din bu, iman bu. Bakın, Mekkeli müşrikler, Mekke'de Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine savaş açamıyorlar. Burası çok önemli. Savaş açamıyorlar. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinde öyle bir dil var ki, o dille, müşrikler dahi ona savaş açamıyor. Şimdi Müslümanların dilini düşünün siz.
Şimdi kendi dilimizi düşünelim. Şimdi çocuklarımıza, eşlerimize, arkadaşlarımıza, etrafımıza olan dilimizi düşünelim. Mimiklerimizi düşünelim, tavrımızı düşünelim. Tarzımızı düşünelim. Bir peygamber var, müşrik bir devlet ve müşrik bir sistem var. Ortalık müşrik ve o güne kadar onların inancı olan bir inançları var. Müşrik inançları var. Tek başına o hem bir devlete, hem oradaki müşrik bir topluluğa diyor ki, sizin inandıklarınızın hepsini de reddediyorum. Ve yerine bunu size tavsiye ediyorum. Ve o müşrikler, oradaki devlet, Hz. Muhammed Mustafa'nın dilinden ve tebliğinden dolayı ona düşmanlık yapamıyorlar. Enteresan bir şey. Bugün Müslümanların dilini siz düşünün.
Kendi dilimizi düşünün. Etrafımızda nasıl konuştuğumuzu düşünün. Nasıl anlattığımızı düşünün. Hakaret etmek, küfretmek, yüksek tepeden konuşmak, kibirli davranmak. Sen bilmezsin noktasında insanları görünmek. Ve kendini çok bilgiç görmek. Dil. Öğütçünün ihtiyacı olan dil. Hikmetle ve güzel öğütle. Tebliğ et. Yine Gâşiye ayet 21-22 Artık sen öğüt verip hatırlat. Sen öğüt verip hatırlat. Sen yalnızca bir öğüt verici, bir hatırlatıcısın. Onlara zor ve baskı kullanacak değilsin. Bunu Hazreti Peygamber, Hazreti Peygamber'e Allah emrediyor. Artık sen öğüt verip hatırlat.
İnsanlara zor koşma. İnsanları zorlama. İnsanları dövme, sövme, hakaret etme. Onlara tepeden bakma. Onlara insanlık dışı davranışlarda bulunma. Hatırlat. Öğüt ver onlara. Onlara zor ve baskı kullanma. Din zor ve baskı kullanılacak bir nesne değil. Öğüt verip de anlatılacak şey. Öğüt verip anlatılacak şey. Devlet, devlet kendi tebaasına baskı yapamaz. Din adına baskı yapması mümkün değil. Devlet ancak tebaasına öğüt verir. Öğüt vericiler öğüt vermekle mükelleftir. Suç işledi. Muhakkak onun cezasının verilmesi gerekir. Bu ayrı bir şeydir.
Ama öğüt verenler zorla, baskıyla öğüt veremezler. Yine Kaşi'ye 43-44 bunu kime söylüyor? Musa ile Harun'a söylüyor. İkiniz de firavuna gidin. Çünkü o azdı. Öğüt alacağını veya korkacağını umarak ona yumuşak söz söyleyin. Diyor ki ikiniz de Harun da Musa Aleyhisselam'ın da. Diyor ki firavuna gidin. Ama ona yumuşak bir şekilde öğüt verin. Firavuna. Müslüm'den hadis-i şerif yumuşak huyluluk herhangi bir şeyde bulunursa onu muhakkak ziynetlendirip güzelleştirir. Sökülüp koparıldığı herhangi bir şeyi de muhakkak çirkinleştirir ve kötüleştirir. Allah bizi yumuşak huylulardan eylesin.
Ve işte o kız çocuğu böyle yumuşak bir şekilde öğüt vererekten onları ateşe davet edince insanlar kendiliklerinden ne yaptılar? Ateşe atmaya başladılar kendilerini. Ve insanlar normalde kendilerinden ateşe atmaya başlaması hayrete şahen bir şeydi. Hem de memur olmaksızın, kimse kendilerine cebretmeksizin memur olmadan, asker olmadan, onlara bir baskı olmadan onlar kendilerini ateşe atıyorlardı.
Yalnız dost aşkıyla, çünkü sevgili her acıya lezzet verir. Ve insanlar kendilerini ateşe atarken sadece ve sadece dost aşkıyla, sevgili aşkıyla, yani Allah aşkıyla kendilerini ateşe atıyorlardı. Ve nefis mücadelesinde bir kimse Allah aşkıyla o mücadeleye katlanır. Nefis mücadelesinde o Allah'a olan aşıklığından dolayı nefis mücadelesi ne kadar acı gelirse gelsin ona katlanır, ona dayanır.
Yoksa Allah aşkı yoksa bir kimse de nefisle mücadelede ne yapmaz? O bu sıkıntılara, bu dertlere, bu ızdıraplara katlanmaz. Neden ashab onca sıkıntıya katlanıyordu, onca problemlere katlanıyordu? Çünkü Allah ve Resulünü her şeylerinden fazla seviyorlardı. Fazla sevdikleri için öyle gidiyorlardı. Nihayet öyle oldu ki, hademe halkı ateşe atılmayınız diye men etmeye başladı. Öyle bir hal geldi ki, artık bir memur tayin edildi. O memura, o zinuvas dedi ki, söyle insanlara, artık ateşe atılmasınlar. Önceden ateş, zinuvas onlara ateşle ızdıraf verecekti. İnsanlar kendilerinden, kendilerine ateşe atmaya başlayınca, bu sefer de zinuvas ne yaptı? Onları ateşten men etmeye başladı. O Yahudi yüzü kara ve mahcup bir hale geldi.
Bu sebeple pişman oldu, gönlü sıkıldı. Zira halk, imana eskiden olduğundan daha ziyade aşık, kendilerini feda etmekte daha fazla sadık oldular. Şükrolsun ki, şeytanın hilesi ayağına dolaştı. Şükrolsun ki, şeytan da kendisini yüzü kara gördü. Halkın çehresine sürüp bulaştırdığı zillet, tamamıyla o adamlıktan dışarı padişahın yüzüne bulaştı. O pervarsızca halkın elbisesini yırtardı, kendininki yırtıldı. Halkın elbisesi sağlam kaldı. Allah bizleri Kur'an ve sünnet yolunda dimdik yürüyenlerden eylesin inşallah. Haklarınızı helal edin, bizden yana da helal olsun, geceniz hayır olsun. Selamün aleyküm.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi