mustafaozbag.org

118. Mesnevi Şerhi (762-763 Beyit)

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 1 Ocak 2021 · 47:43

Bir önceki sohbetimizde devletliler onunla eteklerini doldurmuşlardır. O nur saçıcısını bulan yüzünü Allah'ın gayrısından çevirmiştir. Onu okumuşuz. Kimin aşk eteği yoksa o nur saçıcısından nasipsiz kalmıştır. Cüzlerin yüzü küle doğrudur. Bülbüllerin aşkı güledir. Cenab-ı Hak nurunu saçtı. Cenab-ı Hak nurunu saçınca kim aşıklık yolunda bir payesi var ise o tabiri caizse mana eteğini açtı, doldurdu. Allah'ın nuruyla nurlandı.
Cenab-ı Hak hidayetini bütün insanlara açar. Allah'ın hidayeti bütün insanlara açıktır. Allah'ın tövbe kapısı bütün insanlara açıktır. Kıyamet kopuncaya kadar hidayet kapısı ve tövbe kapısı her daim açıktır. Kim tövbe eder geri dönerse Allah onun tövbesini kabul eder. Kim af dilerse Cenab-ı Hak ona mağfiret eder. Cenab-ı Hak hidayet kapısını da bütün insanlara açmıştır.
Kim hidayet olmak isterse Cenab-ı Hak'ın yüzünü döndürürse Allah ona hidayet eder. Kim aşık olmak isterse Allah onun kapısını açar. Kim ne tarafa dönmek isterse Cenab-ı Hak onu o taraftan nasiplendirir. Kim Allah'ı unutursa Allah da onu unutur. Kim Allah'a sırtını dönerse Allah da ona sırtını döner. Kim Allah'tan bir adım uzaklaşırsa Allah da ondan bir adım uzaklaşır. Allah'ın uzaklaşması bir adımdır. Ama kim Allah'a bir adım yaklaşırsa Allah ona on adım yaklaşır. Çünkü onun rahmeti her şeyini sarmıştır. O yüzden bir kimse eğer aşk eteğini açarsa Cenab-ı Hak onun aşk eteğini doldurur. Cenab-ı Hak'ın nuru bu noktada ancak müşriklere isabet etmez.
Husisi nuru. İman etmeyenlere husisi olarak iman etmeyenlere husisi olarak onlara gitmez. Öbür türlü Cenab-ı Hak nurunu bütün her tarafa saçmıştır. Nurunu her tarafa yaymıştır. Herkes için hidayet kapısı açıktır. Herkes için o nur saçıcısı nurunu saçmıştır. Ancak nankör olanlar, aptal olanlar o nur saçıcının nurundan nasiptar olmaz da. Ancak nankör olanlar, aptal olanlar o hidayet kapısını görmez veya hidayet kapısına sırtını dönerler. Bunlar insanların aptalları ve nankörleridir. Nankörler ancak hidayete ulaşamazlar. Sebep nankördür çünkü o. Aptallar ancak hidayete ulaşamazlar. Sebep o çünkü aptallık yolunu seçmiştir.
Ondan nankörlük yolunu seçmiştir. Yoksa Cenab-ı Hak bu noktada adalet noktasında adildir. Kim ona zikirle yaklaşırsa onu zikreder. Kim tövbeyle yaklaşırsa onun tövbesini kabul eder. Kim ona af, mağfiret isterse ondan onu affeder. Kim ondan rızık isterse Cenab-ı Hak onu rızıklandırır. Ve Cenab-ı Hak iki eli de açıktır. İki elin de insanlarını açmıştır. Varlığı tamamıyla açmıştır. Ondan kim isterse ondan istediğini alır. Ve hangi noktadan isterse, hangi noktadan giderse onu bulur. Ne yaparsa onu bulur insan. Hani Hazreti Mevla'na der ya bu alem aksi sedadır diye. Sen buradan Ahmet diye bağırırsan Ahmet diye sesi aksi seda olarak görürsün.
Sen Allah dersen aksi seda Allah diye sana döner. Aksi seda budur. O yüzden hani ayet-i kerimede de sizin önünüzde sizin işledikleriniz vardır. Senin önünde senin işlediğin var. Ne ektiysen onu bişeceksin. O yüzden bir kimse kendince aşk eteğinden uzaklaştıysa, o uzaklaşan kimsenin aşıklıktan payı olur mu? Olmaz. Aşıklıktan payı olmayan suçu Allah'a yüklemeyecek. O kendisinin aşıklıktan payı yok. O kendisi aşıklık yoluna yüz çevirdi. Ters döndü. Kendisi yaptı. Bir nimet sizden alınıyorsa bunun sebebi sizsinizdir. Sebebini dışarıda arama hiç. Bakın hiç sebebini dışarıda arama. Başınıza gelen bella, musibet, sıkıntı, dert, gam, kasvet hepsi de sizin elinizin ürünüdür.
Sizden giden her ne var ise nimet babında sizin elinizin ürünüdür. Siz nimete nankörlük yapmışsınızdır. Çünkü hamd edenlere nimetlerini arttıracağını vaat etmiş. Hamd edenlere nimetlerini arttırıyorsa, senin üzerinden bir nimet gittiyse, sen hamd edenlerden değilsin demek. Sen nankörlerden oldun veya aptallardan oldun. Senin üzerinde nimeti görmedin. O yüzden senden o nimet gitti. Başka bir sebepten dolayı değil. Başka bir sebep arama. Allah muhafaza eylesin. O yüzden o hidayet nurunu saçmışken, sana o nurdan isabet etmiyorsa, bunun sebebi sensin. O rahmetini, lütfunu, ikramını, ihsanını saçmışken, sana isabet etmediyse, bunun sebebi sensin.
Bir başkası değil. Cüzlerin yüzü küle doğrudur. Yani bir şeyin parçacığı, bütüne doğru gider. Yağmur tanesi, denizin üzerinden çıkar, buharlaşır, buharlaşır, bulut olur. Ortadan göremezsiniz siz onu. Buharlaşıp bulut olduğunu. Sonra rüzgar onu toparlar, hepsini bir yere, tekrar bir coğrafik olarak, hava şartları değişir. Hava şartları değiştikten sonra ne olur? O tekrar yağmur damlası haline gelir. Yağmur damlaları, birbirleriyle buluşur. Birbirleriyle birleşirler. Cenab-ı Hak onu toprağa indirinceye kadar, hiçbir yağmur tanesi, hiçbir yağmur tanesine dokunmaz. Hiçbir kar tanesi, yeryüzüne ininceye kadar, hiçbir kar tanesiyle sürtüşmez bile.
Cenab-ı Hak onu bir hesap kitap üzerine indirir. Yağmur taneleri, havada toplanmış olsa, ve komple kütle halinde, yere düşse, afat olur. Tufan olur. Seyreyle cümbüşü. Saatte işte bilmem kaç kilogram, işte gün içerisinde, metrekareye beş kilogram yağmur düştü. Beş kilogramın birleştiğini düşünüyor musunuz? Ve beş kilogramın, metrekareye tabaka halinde düştüğünü, bir hayal edin. Ne ev kalır, ne araba kalır, ne yat kalır, ne kat kalır. Dünya denilen bir şey kalmaz. Ne ağaç kalır, ne meyve kalır, ne hayvan kalır, ne insan kalır. Hepsi de cüz.
Hepsine ne deriz? Hepsi de yağmur tanesi. Ama o cüzler ne yapar? Küle doğru koşar. Yani, birbirleriyle buluşur. Yağmur toprağa düşünce, birbiriyle buluşur. Birbiriyle buluştuktan sonra, küçük su birikintileri olmaya başlar. Yağmur yağmaya devam ederse, küçük su birikintileri, akmaya başlar. Akmaya başlayınca, küçücük böyle, su, çay deriz biz onlara. Küçük küçük su birikintileri toplanır, bir yerde nehir olmaya başlar. Büyük çay ne olur? Nehirleşmeye başlar. O nehir ne yapar? Deryaya koşar gene. Geldiği yere koşar. Büyük göle doğru koşar. Büyük denize doğru koşar. Geldiği yer orasıdır çünkü. Cüz küle döner.
Yani, geldiği yere, o büyük deryaya doğru gider. O zaman, hepimiz birer, varlık noktasında, Allah'ın yaratmış olduğu cüzleriz. Dönüşümüz nereye? Tekrar, Allah'a. Cüzler nereye doğru gidecek? Küle doğru gidecek. Mecburi istikametimiz, O'na. Biz iman etsek de, etmesek de, iyi Müslüman olsak da, olmasak da, O'na döneceğiz. İman etmeyenler, zoraki döndürülecekler. İman eden, zaten yüzünü buradan döndürmüş kendisini. O zaten koşa koşa gidiyor. Sebep, o bir kez güzeller güzelini gördü. O bir kez nur yüzlüsünü gördü.
O bir kez cemalini seyretti. Ucundan da olsa, kenarından da olsa. O bir kez de olsa, onun kelamını işitti. Onun hitabını işitti. O bir kez de olsa, onun kokusunu aldı. Onu sen, hani bağlasan durmaz derler ya, o bağlasan da durmaz. O yüzünü o tarafa koşar, döndürür. O, o tarafa doğru koşar. Her cüz, kendi yüzünü, külüne doğru, yani, tamamına doğru koşar.
Her şey, kendisini tamamlayan, kendisinin tamamına koşar. Her şey. O yüzden, aşık da, kendi tamına koşar. Yani, aşka koşar. Aşık, ne zaman ki, aşkla yüzleşti, o zaman, kendisinin tam olacağını düşünür. Aşık, aşkla yüzleşmediği müddetçe, aşkla vuslata ermediği müddetçe, hiçbir zaman, sakin durmayacaktır.
Hiçbir zaman, sakin durmayacağından, o her dem, o aşka doğru koşacaktır. Çünkü, onun tamı oradadır. Onun tamı oradadır. Her aşık, bu noktada, aşkın, ayrı bir yüzü, tecelliyatıdır. Ve her aşık, aşkın ayrı bir yüzü, tecelliyatı olduğundan, her aşık, asıl yüze, asıl cemale, cemalullah'a, cemale, müştak olduğundan, hep o tarafa doğru koşacaktır.
Ve bakın, bütün varlık alemine, varlık, cüzlerden oluşur. Ama varlığın tamamı, bir küldür. Yani bir bütündür. Varlık, parçalı, bulutlu değildir. Biz onu çok görürüz. Biz bir sürü insan görürüz. İnsan bir tanedir. Biz bir insana baktığımızda, bir bütün insan görürüz. Yaklaştığında ona, onda bir sürü insan görürsün. Aslında, o cüzlerin toplamıdır, o insan. İnsanı o tutursan, cüzlere bölmüş olsan, binlerce cüz çıkar insandan. Milyonlarca cüz çıkar. Ve onların hepsini topladığınızda, bir tane insan çıkar. Şu bardağa bakın, milyonlarca bunda cüz vardır. Milyonlarca, milyarlarca.
Ama hepsi de bunun, bir noktada toplanmıştır. Biz onu bir görürüz. Biz onu derli toplu görürüz. Biz bunu yoğunlaştırdığımızda, bunun bir, orta yerde, olmadığını bile görürüz. Nasıl görürüz? Biz bunu yoğunlaşma, derecesine göre, bunun varlığının, kendince, değiştiğini görürüz. Biraz yoğunlaştır, farklı olur. Biraz daha yoğunlaştır, farklı olur. En sonunda buhara döner. Biraz daha yoğunlaştır, buharda kalmaz orta yerden. Bu bildiğiniz, yok olur bu. Bu madde, yok olduğunu görürsünüz. Yok. Fakat bunu anında şokla, anında şokladığınızda, bu tekrar varlığa görünür.
Düşünebiliyor musunuz? Dünya eksi 272'nin içinde yaşıyor. Dünya eksi 272'nin içinde yaşıyor. Yani, şoklanmış vaziyette. Şoklanmış vaziyette yaşıyor. Eğer dünya 272'nin içinde olmamış olsa, dünya ve içindekiler hepsi de bir anda buharlaşıp, yok olduğunu görürsünüz. Bir anda. Ve dünya bir gaz bulutu gibi görürsünüz, yoğunluğuna göre. Biraz daha değişirse, gaz bulutu da görmezsiniz. Hiçbir şey görmezsiniz.
Ama içinde insanlar yaşıyor, dünya yaşıyor. Evet, dünya denilen bir alem var. Evet. Evet. Düşünebiliyor musunuz? Güneş enerjisinin eksi 272'den içeri geldiğini. Ne kadar sıcak değil mi? Eksi 272 olmamış olsa, dünya buharlaşacak. Güneş enerjisi tam vursa, mümkün değil. Eksi 272'den soğutularaktan geliyor. Eksi 272'den soğutularaktan geliyor. Soğumuş, soğumuşsa haziyette geliyor. Biz diyoruz ki, öf ne sıcak oldu.
Ama evet. Tabii ne kadar sıcak. Eksi 272'den geliyor. İşte o cüzler, toplandığında kül oluyor. Bütün oluyor. Bunu en iyi hal görenler anlar. Şimdi zikrullah esnasında böyle şakkada kal görmeyen kimse, yavaş yavaş gören bir kimse, böyle işte zikrullah devam ediyor. Allah, Allah, Allah. O esnada böyle karıncalama gibi, bir süliyet oluşmaya başlar. Böyle karıncalama oluyor olmuyor. O heyecan yapar. Görüyorum herhalde. Allah, Allah. Dur sakin ol. Öyle görülmez. Sakin ol. O karıncalaşma devam edecek. Sen iyi tövbe et. İyi zikret.
İyi kul olmaya çalış. Ahlakını düzelt. İnsanlara hizmetini artır. İnsanlara iyiliğini artır. Etrafını incitme. Etrafını kırma. Etrafını üzme. Birinci derecede eşin, çocukların, annen, baban, akrabaların, arkadaşların, sakın, sakın, sizin, diliniz, diliniz, tatlı olsun, yüzünüz, güleç olsun.
İncitme kimseyi. O karıncalama gibi, zikrullah da, sandık ki beynin karıncalaşıyormuş gibi. Öyle mi, böyle miydi? O karıncalaşma, maddesel bir şey var mı? Yok. Bizler televizyona inanırız da, hale inanmayız. Televizyona inanır, binlerce kilometre uzaklıktaki bir görüntü, orada çekilen görüntü, vay canlıyız diyoruz ya, canlıyız diyor.
Onu dervişler de canlıyız diyor. Sen aynı anda, aynı anda oynanan futbol maçını izliyorsun, o da beş yıl öncesini izliyor. O da beş bin yıl öncesini izliyor. O canlıyız dedi. O da canlıyız dedi. Nasıl? Basbaya. Sen uzaktaki, spikerin anlattığına inanıyorsun. Abdülkadir Geylan Hazretleri'ne görmüş o kimse. İnanmıyor musun ona? Akılcılık, maddecilik böyle bir şey. O önce karıncalaşma, bunu şimdi, özür dilerim, bunu yaşayanlar, bunu daha iyi anlarlar. Mesela işte, önce bir sakal görür mesela. Bir sakal oluşur. Bir sakal, bildiğiniz sakal.
Zikrullah devam ediyor ama. Güldür güldür. O zikrullah'a verecek kendini. Zikrullah'a vermezse, tak kesilir. Gene hiçbir şey yok. O böyle gözünü sıkar, bilmem ne yapar, göreceğim diye, göremez ama. Öyle değil. Sen zikrullah'a ver kendini. Sen zakirine tabi ol, şeyhine tabi ol. Zikrullah'a devam et. Böyle çok özür dilerim, tabirimi hoş görün. Serseri mayın gibi bir sakalın dolaştığını görür. Böyle sakal topluluğu. Kalbine gelir. Bu Geylan Hazretlerinin sakalı. Veya bu Ahmet Errüfai'nin sakalı. Veya işte bu üstadının sakalı. Veya bu filanca zatın sakalı. Onun zikrullah da onun kalbine gelir. İlmi ledünün başlangıcı budur. O kalbine gelince, bütün vücut böyle kulak kesildi.
Bütün vücut böyle bir kendinden geçti. Anında o böyle şimşek gibi çak çakar anında. Çakar geçer. Kalmaz orada. Bakarsın bir sakal var. Ardından zikrullah devam ederken, eğer onun hali açılacaksa, işte sakaldan surete geçmeye başlar. Yüzü görünmeye başlar. Dudağı görünür. Burnu görür. Ondan sonra bir çift göz. Çocuğun oluştu. Bir bakmış bir tane böyle, bir kimsenin yüzü var artık, cemali var. İşte bir de onun bilgisi gelirse, bu Abdülkadir Gellan Hazretleri, vuh, vuh, koptu ortalık. Veya bu işte üstadın, bu filanca efendi. Bunlar böyle bir, şimdi bizim doktor oradan bakıyor, şizofreniye bağlayacak seni.
Gene diyecek tam şizofreni işleri. Ha doktor? Yok yok, doktorlar buna inanmaz değil mi? Ben şizofrenik bir hastayım değil mi? Evet. Teşekkür ederim. Tabii doktorumuz da var ya, teşhis eden. Tedavisi ne doktor bunun? Ne ilacı veriyorlar böyle bir kimseye? Ha görmeme ve aklına gelmemesi için bir de ilaç var.
Adam düşünemez hale geliyor yani. Evet. Bir de görmeyecek yani bunu, öyle mi? Evet. Bu şimdi o suret başlar, o suret başladıktan sonra kimisinde bu böyle yakıcı, yıkıcıdır. Bu yakıcı, yıkıcı olursa, meczup dediğimiz kimse öyle oluşur. Yani hiçbir şey yok. O oturmuş, zikrullah yapıyor. Allah, gün, bir perde, apayrı bir aleme, hemen anında geçiş yaptı. Anında. işte o esnada gitti. Tel yandı onun. Eğer çok kuvvetli değilse. Meczup dediğimiz kimse bu. Ona artık ne zaman nerede, ne vuracak belli değil.
Vurdu gitti onun. Ne zaman vurursa artık. Bizim, benim tercihim bu değildir. Böyle kimselerden verimi alamazsınız. Böyle kimseler, böyle, dervişlikte verimli bir dervişliği olmaz onun. Benim şeyim değildir onlar. Tasvip ettiğim şey değildir. Ben, Cenab-ı Hakk'a yalvarırım. Kimse böyle olmasın diye. Öyle kimseler işini kaybedebilir, eşini kaybedebilir. Yani karşıdaki kimse onu anlamakta güçlük çeker çünkü. Hamdolsun, bizde böyle yoktur yani. Yok denecek kadar azdır. Ben, öylesini çok tasvip etmem. Bu, o kimse de, birden böyle bir şey görünce, o şoku kaldıramıyor. Öyle söyleyelim. Öbür türlü, o böyle, aslında onun var olduğuna inanıyor, görüyor.
Ama onun, zahiri bir varlığı yok. Bu böyle dağılırken bazen, bunlar böyle hani, bitecek ya. Böyle dağılırken, bu böyle, bir şey hani, nasıl söyleyeyim, bu televizyonları falan böyle paketliyorlar. Köpük mü o? Köpük. Ne diyorlar ona? Strafor. Hani straforu böyle ufalarsınız, hepsi de küçücük küçücük şeyler olur, uçuşur ya. O görünen hal bazen, böyle küçücük, ııı şeyleri değişir, uçuşur böyle. O zaman cüz olduğunu anlarsınız. Ha dersiniz ki, cüz buymuş. veyahut da biraz daha cüzü açalım. Bir sufi biraz ilerler, biraz ilerledikten sonra, emmarele evvame mülhüme'ye geçer, mutmainliğe geldiğinde, bazen onu, tabiri caizse, cüzlere ayrıldığını görür kendisini.
Böyle aleme saçılmış olarak görür. Her bir baktığında, o esnada kendisini görür. O biraz daha böyle işin rengi değişmeye başladığında, bütün baktığı yerde kendi cüzlerinin doluştuğunu görür. Ne tarafa bakarsa baksın, kendi suretini görür. Burada ayağa kayar. O kimse kendince der ki, alemi kapladım ben. Şeyhi olmazsa. Orada kayar. Parçasını bulamazsınız. Allah muhafaza eylesin. Bu, bu artık, bir müddet sonra, bu kendisinin öyle, alemin küçücük küçücük dolaştığını gördü ya, Hz. Muhammed'i Mustafa'yı görmesi lazım öyle sonra.
Sonra bütün o küçücük parçalarda Cenab-ı Hakk'ın ismi, şeriflerini görmesi lazım. Ondan sonra onların hepsinin tekrar toplandığını görmesi lazım. Bunlar uzun mesele. O cüzlerin yüzü hepsi de ne tarafa dönüyormuş? Küle doğru, bütüne doğru dönüyormuş. Ve bülbüllerin de aşkı güleymiş. Bülbülün değil, bülbüllerin.
Bütün bülbüllerin aşkı neymiş? Güleymiş. Güllere değil. Söze dikkat edin. Bülbüllerin aşkı neymiş? Güle. Gül. Tekil bakın burada. Bülbüller çoğul. Bütün bülbüller neye aşıkmış? Güle. Bu varlık, tamamıyla sen, bülbül gör. Varlığı tamamıyla bülbül gör. Ve varlığın bir tek aşkı var. Gül. Bütün varlık tamamıyla güle aşık. Eğer bütün varlık zaten tamamıyla güle aşık olmazsa, varlık varlık olmaktan çıkar.
Bu varlığın içerisinde akıl sahibi bir tek insandır. Varlığın tamamıyla tabiri caizse cebri olarak güle aşıktır. Varlık tamamı olarak. Ve senin de varlığın, senin de varlığın sen istesen de istemesen de, güle aşıktır. Eğer güle aşık olmamış olsa, gül onu ayakta tutmaz. İnsan bunun içerisinde bu aşıklığın idrakine varırsa, insanı kamil olur. Bu, varlıkla senkarazisyonu tamamlamakla mümkündür. Varlık tamamıyla, mecburi istikamette güle aşık, sen de kendi cüz-i iradenle güle aşık olursan, varlıkla senkarazisyonunu tamamladın.
Bütün varlık sana aşina oldu. Bütün varlık. O yüzden aşıklar için, varlıkta yabancılık yoktur. O yüzden aşıklar için, varlığın her tarafın onlara tarla gibidir. O yüzden aşıklar, varlığın her veçesinde, varlığın her perdesine, aşina olmuş olur. Sebep, çünkü o baştan başa kendisi de aşık oldu. Aklıyla, fikriyle, gönlüyle, kalbiyle, içiyle, dışıyla, her şeyle ne oldu? Aşık oldu. E o zaman aşık olunca, o da cüz, küle doğru döndü. Cüz o zaman ne yaptı? Küle doğru veçesini döndürdü. Önemli olan, zaten o veçeyi döndürmesi. O yüzden, bütün, bütün her şey ama, bütün bildiğiniz canlı, cansız, var, yok, siz nasıl hükmederseniz hükmedin, bir şeyin adı var ise, bir şey varlık aleminde sudur ettiyse, göründüyse, o, güle aşıktır.
Güle aşık. ve her şey, her şey ama, gözünüzün gördüğü, görmediği her şey, ona olan aşıklığını terennüm eder. Ve, her şey bu manada, aşkın önünde, güzeldir. Aşığın önünde de güzeldir. Aşık, hiçbir şeyi çirkin görmez. çünkü aşık için, her şey, aşkın ayrı bir tecelliyeti olduğundan, her şey onun için güzeldir. Güzel, güzeli sever. Güzel, güzeli sever. Güzel, her şeyi güzel gördüğü için, her şeyi de sever. Güzel için, bu noktada, güzel seven için, aslında işin hakikatinde, çirkin yoktur.
O yüzden, aşıkların bu manadaki şeriatı ile, aşıklıktan pay almayanların şeriatı, farklıdır. Aşıkların şeriatı, aşkçadır. O yüzden, aşık olmayanların şeriatına benzemez. Ne yaptı, Hz. Muhammed Mustafa Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretleri? Herkes, yüzünü, gözünü saklarken, Medine topraklarının, tozundan, dumanından, o yüzünü, gözünü açtı.
Sebep, Medine güzel. Medine güzel olunca, Medine'nin tozu, toprağı da güzel. O Medine'nin, tozunun toprağını, gözüne sürme olarak çekti. Oysa, etrafındakiler, tozdan, topraktan korunmak için, ağzını, burnunu örtüyordu. Güzel, her şeyi güzel gördü. Çünkü her şey güzel. Herkes burnunu tıkıyordu. Burnunu tıkayıp da geçiyordu. Kokusunu duymak istemiyordu. Yüzünü örtüyordu. Niçin? Orada bir tane, bir hayvanın ölüsü vardı. O baktı, dedi ki, ne güzel dişleri var. Güzel, güzel görür çünkü. Güzel, güzel sever çünkü. Güzel, güzeli sever çünkü. Herkesin, çirkin ve kerih gördüğünü, o güzel gördü.
Herkesin, çirkin ve kerih gördüğü bir şey de, o güzelliği gördü. Çünkü, aşık, güzeldir. Aşık, güzeli sever. Aşık, güzele müştaktır. Aşık, güzeldir çünkü. O yüzden, aşıkların dili, birbirine anlaşılır. Aşığın dili, aşık olmayanlarca anlaşılmaz. O yüzden, aşık olmayanlar, aşığı dinleyince, onu küfür ehli gibi görür. Aşığı dinleyince, onu müşrik görür. Aşığı dinleyince, o ona kaba saba bir söz gibi gelir. Ama aşık, aşığı dinleyince, onun sözleri, mercan tanesi gibidir. Onun sözleri, okyanusta inci gibi gelir ona. Onun sözleri, kıymeti bulunmayan, kıymeti bilinmeyen, bir mercan gibidir.
Aşık olmayana ise, o sözler, alelada bir sözdür. O yüzden, aşıkların dili de, huyu da, suyu da, bakışı da, birbirine benzer. Birbirine benzer. Aynı paralelliktedir. Aynı paralellikte olmazsa, aşıklık değildir. Hani birisi geldi, Hazreti Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'ne, bir şey sordu, ondan bir cevap aldı. Sonra, Hazreti Ebubekir'e gitti, sordu. Hazreti Ebubekir, Efendimiz'den de aynı cevabı aldı. Sonra birisi gitti, yine ilk önce, Hazreti Ebubekir, Efendimiz'e sordu. Ondan bir cevap aldı. Aynı cevabı, Hazreti Muhammed Mustafa'dan da aldı. Hani geldi, Hazreti Ebubekir, Efendimiz'e sordu ya birisi, buranın emiri kim dedi?
Ümmetine hizmet eden, orada dedi. Orta yerde, Hazreti Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, su dağıtıyordu. Dedi ki, adamlar, bu herhalde mecnun olmuş ya. Yani, ne alakası var? Su dağıtan bir kimse, buranın emiri mi olur? Gittiler, Hazreti Peygamber Efendimiz, su dağıtıyor, ona sorular, ümmetine hizmet eden dedi. Aynı sözü söyledi. Aşığın dili de birdir. Bakın, aşığın, dili de birdir. Hazreti Ömer, radiyallahu anh, hazretleri, şu içki haram olsa dedi, ayet indi. Ve, henüz daha, ayet, semadayken, Hazreti Ömer, radiyallahu anh, hazretleri, ayeti okudu.
Ne oldu? Aşık, varlığın içerisinde, varlığın içerisinde. Varlığa aşina oldu. Varlığa aşina oldu. varlığa aşina olduğu için, aşık için, yarın yoktur, dün yoktur. Aşık için, ileri yoktur, geri yoktur. Sebep, aşın, gözünün önünde, dün de birdir, bugün de birdir, yarın da birdir. Onun için, bizim içindir, güneş doğar. aşık için, gün doğmuş, gün batmış, gece olmuş, gündüz olmuş, öyle bir şey yoktur. Aşık için. Neden?
O varlığa, tecelli etmiştir. Cenab-ı Hakk'ın izniyle. O yüzden, bütün bülbüllerin, bütün bülbüllerin, aşkı, aşıklığı, bir tek güledir. Allah bizi muhafaza eylesin. Bütün, bütün kainata bakacaksınız. Bütün kainata bakacaksınız. Kaynayan bir su düşünün. Kaynayan bir suyun içerisine, buz atsanız, buz kendini içerisinde korur mu? Anında sıcak olur öyle değil mi? Sıcak sıcağı çeker. Soğuk soğuğu çeker. Aşık aşığı çeker. Mürtet mürteti çeker. Gavur gavuru çeker. Siz, bir münafıkla, dostluk yapabilir misiniz?
Yapamazsınız. Ancak siz de münafıksanız, münafık, münafığı çeker. Aşksızlar, aşksızları yanına çeker. Aşıklar, yanına aşıkları çeker. Şeyh efendinin yanına gidiyoruz. Adam, ha biri konuşuyor. Şeyh efendinin yanında da dahi konuşacağım diye uğraşıyor. Anam dedim, bu adamın başını yakacak. Ben şeyhimi dinlemeye gitmişim. O, kendisiyle konuşulmasını istiyor. Ha yok, ben ondan uzak durayım. ben yavaşça yanından ayrıldım. Biraz öteye gittim, tek başıma. Abi ne oldu? Ayağım ağrıyor dedim. Bende hep ayak ağrısı var, oldum olası, yalan da değil.
Gittim. o konuşuyor çünkü boyunan. Yanındakine de konuşuyor. Bu sefer, o konuşuyor, o yanındakinden konuşmaya başladı. Konuşuyorlar. Bir, üstadın huzurunda, yanındaki kimseyle konuşmaz kimse. Aşıksa o, o dervişse, yanındaki ölüyor, innen illah inna ileyhi racun der. O şeyhine bakar. O başladılar, yanındakilerle konuşmaya. Aha dedim, şimdi, top değil, gülle gelecek şimdi, dedim, içimden. Evladım, sizin konuşacaklarınız varsa, hani böyle işaret etmeyeyim, şimdi millet üzerine alınmaz. sizin konuşacaklarınız varsa, dışarı çıkın, konuşun da kimden dedi. Bunlar kaldı, bir bana baktılar, işaret ettim çıkın diye.
Çıktılar. Dedim, Mustafa Özva, Allah seni korumuş. Sebep, aşıksa bir kimse, onun ağzının içine bakar, gözünün içine bakar, yanındakini görmez. Aşıklıktan payı yok. Şeyhimin tabiriyle, hele hele derviş. Şeyhi sohbet ediyor. Ne yapıyorsun ya, iyi misin? Okul nasıl gitti? Dersler bitti mi? Sınıfı geçtin mi? Ha abi geçtim ya. Orada konuşan kim? Seviyorum dediği şeyhi. Ulan ne alakası var? Bak buradan şimdi, çıt çıkmıyor. Dışarıda konuşuyor mu herkes? Konuşuyor. Birbiriyle sohbet ediyor mu? Ediyor.
Eleştirmek için söylemiyorum. Bu herkesin aşıklık derecesi, aynı değildir. Herkes aşıktır. Akli olarak derecesi, aynı değildir. Allah bizi aşıklardan eylesin. O yüzden iyiler, iyilerin yanına doğru koşan. Kötüler, kötülerin yanına koşar. Namaz kılanlar, namaz kılanları sever. Akşamcılar, akşamcıları sever. Beni hiç kimse davet etmiyor. Gel bu akşam bir alem yapalım diye. Ama akşamcılar ne yapar? Akşamcıları sever. Kim, hangi amel üzerindeyse, o amel üzerinde olanlar, birbirlerini sever.
Kim hangi inanç üzerindeyse, o inançta olanlar, birbirlerini sever. Ve bir yerde toplanırlar. Şimdi tekkeye gelip, sohbet dinleyecek olanlar, bakın cüzler nasıl küle doğru geldi. Ne yaptılar? Burada toplandılar. Cumartesi, biz bugün sohbet günümüz. Tekkeye gideceğim, sohbet dinleyeceğim. Üstadımı göreceğim. Üstadımın sohbetini dinleyeceğim. Ne yaptı? Cüzler burada toplandı. Ya yorgunum bugün ya. Ben evde kalayım. Ya sohbet var ama, ya ne yapayım? Hadi bu akşam da gitmeyeyim ya. Evde oturayım ya. Tamam. Ya işte, ben de seviyorum.
Seviyorsun ama, o kadar değil. Derecesi düşük. Bakın, derecesi düşük. Efendim, hakkınızı helal edin. Orada olmak isterdim ama olamadım. Burada olmak isteseydim, burada olurdum. Çok iddialı bir söz ama, her zaman olmak istediğim yerde olurum Allah'ın izninden.
Ben kendimden pay biçerim. İşte, olmalı. Elinde değil ise bu. Elinde değil. Cüz iradeden çıktı bu. Ona söyleyecek laf yok. Sohbete gidiyorum, Eskişehir'de bir köpek gitti, tekrar geri döndü. Zaten hep orada radar cezası yiyorum diye. Bağladım onu otomatiğe. Gene vurdum köpeğ. Yapacak bir şey yok. Cevdet, selamun aleyküm aleyküm selam filanca yerde köpeği vurdum abicim. Arabanın önünden dumanlar çıkıyor. Sabah saat altı buçuk muydu, yedi miydi? O civardaydı değil mi? Dedim, arabanın önünden dumanlar çıktı. Yalnız ona göre gel, gelirken dedim ben. O koptu geldi. Ben de arabayı oraya kenara bıraktım.
Bir tane yaygı yazdım orada yüksek bir yere. Yastığı daldım, yan geldim, kitap okuyorum. Ne yapayım, ondan mı uğraşacağım dedim kendi kendime. Trafik polisi geldi, baktı. Gördü beni orada. Ondan sonra arabayı da gördü, yürüdü gitti. Sonra Cevdet geldi, işte polise rapor tutturacak. İşte polis diklik yaptı ona. Bu da ona diklik yaptı. Polis ona ona dedi ki, getir ehliyetin hırsatını. O da getirdi ehliyetin hırsatı. Arabanın vergisi yatmamış. O zaman için vergisi yatmayan arabaları bağlıyorlardı. Değil mi Cevdet? Bu da yatırmış, muhasebeci yatırmamış. Bunun muhasebecisi uyanık. Parayı inşaatla kullanmış arabanın. Öyle yapıyor genelde muhasebeciler ya.
Bu tabii benim yanımda fazla da bağırıp çağıramıyor. Ben biraz uzak gittim. Rahat bağırsın, çağırsın diye. Onun arabasını da bağladı trafik. Ha dedim tamam, bugün yol kapalı dedim içimden. Onun arabası da bağlanınca, yoksa onun arabayı ben alacağım, o da kurtarıcıyla dönecek geriye. Arabayı kurtarıcıyı yükleyecek, gidecek. Onun arabada bağlanınca dedim tamam Mustafa Özbağ, yollar kapandı bugün. Bu sefer onun arabayı kurtarmak için uğraştık. Saat iki buçuk üçü buldu, öyle değil mi? İki buçuk üçü buldu, o arabayı da kurtardık. Bizimki de kurtarıcının üzerine koyduk, döndü. Bakın bunu da yapacak bir şey yok, anlatabildim mi? Yani sohbet ikide çünkü, sohbetin saati geçti, bitti.
Bakın bundan sorumlu değil o kimse. Ama öbür türlü, sorumlusun. Söz vermişsin, gideceksin. Sorumlusun. Yükümlülüğü almışsın üstüne. Yürüceksin. Olmak zorunda olduğun yerde olacaksın. Disiplin lazım. Disiplin. Yapmak zorunda olduğun şeyi yapacaksın. Disiplin lazım. Hele heleyse muhabbeti, e tabi o da hele hele olacak. Allah bizi affetsin inşallah. Aziz Allah Celle Celaluhu, Celle Şanuhu. Cenab-ı Hak, Ezan-ı Muhammed'imiz de bu toprakları kestirmesin inşallah. Her daim Ezan-ı Muhammed'inin gölgesi altında gölgenelenme inşallah.
Cenab-ı Hak, Kur'an ve sünnete sımsık yapışmayı nasip eylesin. Rabbim vatanımızı ve minnetimizi hayra döndürüp hayırda sabit kılsın. Selamun Aleyküm.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi