mustafaozbag.org

116. Mesnevi Şerhi (759-760 Beyit)

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 1 Ocak 2021 · 34:53

Evet, geçen hafta Mery, Galip Nur ve normalde Mery'in hışmına benzemez Galip Nur, noksanda ve karanlıktan emindir. Burayı ders yapmıştık. Allah nurunun iki parmağı arasındadır. Yani bu Galip Nur, bu noksanlıktan ve karanlıktan emin olan bu kimseler, Allah'ın nurunun iki parmağı arasındadır. Bu büyük zatlar, bu pir seviyesindeki kimseler, genelde Cenab-ı Hak'ın her şeyle üzerinde tasarruf ettiği kimselerdir.
Bunların üzerinde şu ayet-i kerime tecelli eder. Hani ne tarafa yönelirseniz yönelin, Allah'ın vecih o taraftadır ayet-i kerimesi var ya, bu ayet-i kerime, umuma aittir. Ama özellikle bu zatların üzerine kurulmuştur. Çünkü onlar, bir hadis-i şerif var, bunların kalbi Rahman'ın iki parmağının arasında gibidir, arasındadır. Allah onları dilerse doğru yola sevk eder, dilerse şaşırtır der hadis-i şerifte. Onun şaşırmasında da hikmet vardır. Onun şaşırması kendi heva ve hevesinden değildir. Onun şaşırması da kendi hevasından değildir. Yalnız onların şaşırması ile avamın şaşırması aynı değildir.
Avamın şaşırması, günah keballerinin içerisine girmektir. Bu hasül hasın şaşırması, Cenab-ı Hakk'ın hikmet perdelerinin içerisindeki cilve-i Rabbaniye'dir. Buradaki şaşırmaktan doğru yolu görmemek, doğruyu görmemek olarak algılamayın. Bu avamın ve cahilin şaşırması gibi değildir. O yüzden bu, o kaymayan, kararmayan, bozulmayan bu kimseler Rahman'ın iki parmağının arasındadır.
O yüzden Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin de meşhurdur ya sonundaki duası. Der ya, Ya Rabbi bizim kalplerimizi senin dinin üzerinde sabit kıl diye. Bu normalde o Rahman'ın iki parmağının arasında olan bu kalplerin şaşırmasından korunmak, muhafaza etmek içindir bu dua. Bu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin kendisi için söylediği bir şey değildir.
Bu, bu tip zatlar ve ümmeti için söylenmiş bir sözdür. Onlar çünkü ne tarafa yönelirlerse yönelsinler, Allah'ın veçi o yöndedir. Onlar uyusalar da, onlar uyanık da olsalar, onlar yatsalar da, kalksalar da, ne tarafa yönelirlerse yönelsinler, onların üzerinde her daim bu manada nurani tecelliyatlar vardır. Ve onlar her daim bu nurani tecelliyatlara mazhar olan kimselerdir. Burada o nurani tecelliyatlarda bir anlık kesinti, nurani tecelliyatlarda hululuk bunların şaşırmasıdır. Bunda da Hazreti Mevlana, Cerahat-i Ruma Hazretleri'nin deyimiyle kader perdesi girer. Hani kader ağını ördüyse o kimsenin gözü kör olur der. Hazreti Pir. Bunun şaşırması o esnada mutlak kaderin tecelli etmesiyle alakalıdır ki, bu bizim dediğimiz, anladığımız manada şaşırma değildir.
Yine Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem adet tertab, bir de bu hani iki eli arasındadır, iki parmağı arasındadır. Burada normalde şeyde de, ayeti kerimelerde de vardır ya, Allah'ın iki eli, hani hatta Yahudiler derler ya, Allah'ın eli sıkıdır diye. Hadi ayeti kerime var bununla alakalı. Cenab-ı Hak da cevap verir ya, Allah'ın iki eli de cimri değildir, cömerttir diye. Bunun ortada selefiler, bu aslında farklı yönlere de çevrilmesi lazım. Mesela selefi vahabiler, Allah'ın böyle eli olduğunu iddia ederler. Yani normal insanın eli gibi eli olduğunu, o üzerinde bunun yorum yapmazlar. Biz ise bu noktada insana benzetmeyiz Allah'ı. Yani Allah'ın elinden kastı, Allah'ın bizim anladığımız manada eli değildir.
Ama Allah'ın iki eli dediğimizde, Cenab-ı Hakk'ın iki sıfatı tecelli etmiş olabilir. Rahman ve Rahim ismi şerefinin tecelli etmesi gibi. Böyle olunca o zaman Allah'ın iki eli, Allah'ın Rahman ve Rahim sıfatlarının tecelliyatıdır. Sufilerin bir kısmı da bunu böyle anlarlar. O yüzden burada o zatların normalde sağından sollarına dönmeleri veyahut da bir şeye işaret etmeleri, bu noktada Cenab-ı Hakk'ın feraset nurunun tecelliyatı olduğundan, üzerlerindeki şey, o nur tecelliyatı bir perdeden bir perdeye geçmek olarak algılanır.
O nuru canlara hak saçtı. Bu sönmeyen, ayrılmayan, bitmeyen ve Cenab-ı Hakk'ın ister kendi zatından sudur eden nur olsun, ister kendi zatından sudur eden nurun, insanların üzerindeki tecelliyatı olsun. Bu nuru saçan Cenab-ı Hakk'tır. Bu nurun sahibi. Bu nurun bu noktada tecelliyatı direkt Allah'a ettirir.
Madem bu nuru Cenab-ı Hakk saçtı, istediğini aziz eder, istediğini zellil eder, istediğini bu nurla nurlandırır, o zaman Cenab-ı Hakk'ın bu kendi nurundan saçtığı nuru, o kimseden ayıracak bir şey de yoktur. Allah madem ki o nuru o insanlara verdi, o insanlardan o nuru kaldıracak, o nuru alacak bir güç de yoktur. Cenab-ı Hakk'ın bu feraset nuruyla nurlanan bir kimsenin üzerinden bu feraset nurunu alabilecek, bu feraset nurunu örtecek, bu feraset nurunu karartacak başka bir güç de yoktur. O yüzden bu nur Cenab-ı Hakk'a aittir ve özel bir nurdur. Yerin de göğün de nuru Allah'tır.
Bu nur ile, bu nurun tecelliyatı ile, bu Cenab-ı Hakk'ın bu manada kullarına özel olarak verdiği nur, aynı tecelliyatta değildir. Hani ayet-i kerimeyi okursunuz ya, Allah göklerin ve yerinde nurudur der. Allah göklerin de yerinde nurudur. Bu çeye benzer, hani yakinliğin ilmel yakinliği gibi. Hani ilmel yakinlik, aynel yakinlik, kahkel yakinlik var ya, bu nur da aynı şekilde. Yani Allah yerinde, göğünde nurudur. Yerler, gökler, bütün her şey Cenab-ı Hakk'ın nurunun içerisinde tecelli eder. Nurunun içerisinde yüzer. Bütün bu kainat, bütün her şey, varlığa sudur etmiş olan her şey, Cenab-ı Hakk'ın nurunun içerisinde yüzer.
Varlığı bir gemiye benzetin komple, bu geminin yüzdüğü alan, Cenab-ı Hakk'ın nurudur. Bu geminin içerisinde dolaşan bütün her şey, Allah'ın nurudur. Kainatta bütün her şeyde tecelli eden, Allah'ın nurudur. Varlığın üzerinde tecelli eden bu nur ile, Müslümanların, müminlerin kalplerine tecelli eden nur, aynı renkte ve aynı tecelliyatta değildir.
Şimdi hepsi de Allah'ın nurudur. Ama Arş-ı Alâ'nın nurani tecelliyatı ile, Lef-i Mahfuz'un nurani tecelliyatı, aynı değildir. Veyahut da Müslümanların üzerinde tecelli eden, iman nuru ile, iman nuru, herkesle aynı değildir. Feraset nuru, herkesle aynı değildir. Nefis meratiplerine göre, bir kimsenin kalbine tecelli eden, nuraniyetin rengi de farklıdır. Nefis meratib, her nefis meratibinin karşılığında, kalpte ayrı bir, nurani bir oluşum olur. Öyle söyleyeyim. Ve bu nurun rengi de farklıdır. Aslında nurun rengi yoktur.
Nur renksizlikten gelmiş, renksizdir. Ama bu meselenin anlaşılabilmesi için, bu meselenin öğretilebilmesi için, nur renge döner. Mesela Beytullah'a gittin, Beytullah kara bir taştır. Üzerinde karada bir örtü vardır, kapkaradır. Aslında o, nefis meratibleri olarak, son renktir, siyah. Siyah nur, nefis meratiblerinde, son renktir. Kalpte tecelliden. Emmar-ı levvame mülhüme mutmainne radeye mardiye, safiye. Safiye'ye geldiğinde, herkes beyaz nur göreceğini zanneder. Değil. Safiye'de, kapkara nur olur. Siyah nurdur. Son tecelli. Ve Beytullah, o yüzden siyah örtüyle örtülüdür. Beyaz da değildir. Şimdi kalpte, nefis meratibine göre, kalpteki nurların da renkleri farklıdır.
Bunu nakşibendiler kendilerine mal etmişler. Nakşibendiler kendilerine mal ederekten, onların dersleri, nurun rengine göre değişir. Bu beyaz nur görür, yeşil görür, sarı görür, pembe görür, mor görür. Onların da kendi içerisinde, nur renkleri vardır. Hoş, şu anda, birçok nakşibendi, bundan uzaktır bu bilgiden, ama o kalbinde de, onun o, o nurun tecelliyatı olur. Mesela, Beytullah'a bakarken, o kimse, Beytullah'ı siyah görmez. Sarı nurun içerisinde görür. Yeşil nurun içerisinde görür. Mor nurun içerisinde görür. Beyaz nurun içerisinde görür. O kimsenin, o esnadaki, kalbi tecelliyatıdır o. Allah rahmet eylesin. Şeyh Efendi sorardı, Ümre'de, Şeyh Efendi'nin yanında durmak, tehlikeli madde.
Sıkıntılı. Herkes, böyle birkaç metre öteye gider. Ancak cahiller gelir. Hamlar yanı başına gelir onun. Bilmez, başına ne geleceğini. Ona da sormaz zaten o. Ona hoş geldin, hoş bulduk. O muhabbet güzel onunla. Öbür türlü sorar. Döner kafasını. Ne renk gördün Beytullah'a? Cortlarsın. Kalırsın. Yok efendim, işte normal renkte göre. Haa, iyi. Yat, yat, uyu. Buraya uyumaya gelmiştiniz zaten. Sen ertesi gün, git yanına otur, oturabiliyorsan. Bu lafı yut. Ondan sonra git yanı başına otur. Ertesi gün oturabiliyorsan.
ara, adamı bulasın. Veya gelir, seni uzaktan sevmek, aşkların en güzeli. Şey efendi der ertesi gün, oğlum gelseydin, efendim biz burada arkadaşlarla iftar ediyoruz. Tabii orada iftar edeceksin. Nerede iftar edeceksin? Biz buradayız efendim. Tabii orada olacaksın. Nerede olacaksın başka yerde? Soracak çünkü sana. O elinde tesbih, elini böyle koyar, Beytullah'ın karşısına geçer. Çat, çat, çat, … Bir de söyler, efendim müsaade ederseniz bir tavafa çıkalım. Ben derim. Mustafa Efendi çıkın, ben de sizi buradan seyredeyim. Açık. Örtmüyor kendini. Siz tavaf edin, ben de sizi buradan seyredeyim. Sen tavafta öyle bir şey yapacaksın ha. Şimdi millet şeyhini çok seviyor.
Öldü ya. Öldü ya. Şimdi çok seviyor herkes. Diriken yanında dursan. Şimdi o arkadaşımız yanımızda, içimizde aklıma geldi. Şimdi onu görünce aklıma geldi. Benle konuşurken elini arkasına bağlamış. O da görmüş. Nereden gördüyse gördü. Onun için görmek sıkıntılı mı? Bu kim dedi bana. Halbuki tanıyor. Çok iyi tanıyor. Filancanın oğlu efendim dedi. Seninle konuşurken ellerin ne öyle dedi. Arkasına bağlıyor ki o dedi. Gelmesin yanımıza dedi.
Ben böyle çöktüm. Ben kendi işimi kendim hallederim dedi. O da. Ben öyle görüyorum. Allah affetsin beni. Elimin altında büyümüş birisi. Ben uyarırım efendim kendisini dedim. Uyar sen dedi. Efendim dedim. Genç daha işte şöyle işte böyle. Hizmeti var. Şöyledir böyle. Ben biliyorum tanıyorum huyunu. Silecek atacak. Seviyorsun seviyorsun. Alâ dedi. Tamam hadi. Aman dedi. Ben kendi işimi kendim. Gene kendi işimi kendim hallederim dedi. Ben hallederim efendim işinizi.
Yok yok ben kendi işimi kendim hallederim dedi. Yani o arkadaş da işte normalde ayakkabısını poşete koyuyor. Bu başka ne olacak başka bir şey yok. Ben 2-3 gün yanımda gittim geldim. Tabiri caizse hani bu bir şey olmasın diye tetikteyiz böyle. Yanında durmak sıkıntılıdır. Sorar. Kabrin başına gidersin. La ilahe illallah. La ilahe illallah. Vurur. Ne gördün der. Sen dur hadi yanında duracaksan. Böyle önde duracağınız böyle. Bizim benim ayaklarım titrerdi. Yanındayım ya. Benim ayaklarım titrerdi. Bir an o yanımızdayken rabıtanı kesemezsin. Yanında ya. Yanındayken dahi rabıta edersin.
Olmadık bir soru sorar sana. Olmadık bir şey der sana. O esnada Geylan Hazretleri gelir bir şey söyler. Duydun mu der sana. Neyi efendim dediğinde gittin. He. Haberin yok yani. Ölünce seviyor herkes şimdi. Allah rahmet eylesin. Dirisinde yanında kimse yoktu. Nereye duracak yanında? Mümkün değil. Kim ona çok yakın görünüyor? X kimse. Kaldırın telefonu. Selamun aleyküm aleyküm selam. Ben neredeyim? Arada bunları anlatıyorum. Hiç kimse kendisine derviş oldum diye düşünmesin. Anlatmamın sebebi bu. Herkes dersini alsın.
Otursun oturduğu yerde. Öyle oldum havasına, uçuyom havasına düşmesin. Herkes dursun. Hiç fark edemezsin. Oğlum buralarda bir kabir mi var acaba? Sorar sana. Sen taş toprak görürsün orada. Bir şey görmezsin. Onu göreceksin yanında dolaşıyorsan. Evet efendim şurada bir şehit var. Ay maşallah. Hadi gidelim okuyalım üstüne. Haa öyle yok. O yüzden bu nur özeldir. Tecelliyatı da özeldir. Bunun kalpteki tecelliyatı da özeldir. Bu müminlerin üzerinde, sufilerin üzerindeki tecelliyatı da özeldir.
O kimsenin nefis meratibine göre onur renklerine onda. Nefis meratibine göre kalbinde onur olur. Ve kalbinde ilm-i yedinden haber veren, maneviyattan haber veren onurdur. Konuşur. Bu önce şeyhinin dilinden, şeyhinin sesinden konuşur o kimsenin kalbinde. Bu işte burada hani Rahman'ın iki parmağının arasındadır. İsterse şaşırtır dediği, o esnada şeyhinden konuşuyor ya, her yer karanlık oldu.
Konuşma kesildi. Onun şaşırması odur. Onun kalbi haber vermiyor. Onun şaşırması odur. Avam'ın şaşırması günah-ı kebayra girmesidir. Oysa onun şaşırması kalbinin ona haber vermeyişidir. Kalbi onun haber verecek. Kalbi haber vermiyorsa yürü, yolun daha çok senin. Diline sahip çık, gözüne sahip çık, kulağına sahip çık, her şeyine sahip çık. Eşinle ona göre, eşine ona göre davran. Çoluğuna çocuğuna ona göre davran. Ağzının vavuna dikkat et, gözlerine dikkat et, eline ağzına dikkat et, kazancına dikkat et. Etrafı olan ilişkilerine dikkat et, etrafla olan muameliyatına dikkat et, dikkat et.
Yolun var daha senin. Güzel ahlakla kendini bezendir. Güzel ahlakla. İyi ahlakla kendini güçlendir. Allah'ın zikriyle hemhal ol. Allah'ın zikrinden asla kendini geri çevirme. Zikir halakasını terk etme. Nerede olursan ol. Zikir halakasını terk etme. Nerede olursan ol. Hangi halde olursan ol. Günlük girdini terk etme. Mahallendeki, ilçendeki, ilindeki dersini terk etme. Nerede olursan ol. Edepli ol. Büyünü küçüğünü bil. Senden önce derviş olan bir kimseyi senden kıymetli bil. Senden bir gün önce nefsine dur demiş o.
Senden bir gün önce kendi nefsine dur demiş. Edebini takın. Derviş kardeşlerinle iyi geçin. Onlara zulmetme. Onlara haksızlık yapma. Onlara yanlışlık yapma. Derviş abilerinle iyi geçin. Bunlar nereden biliyormuş deme. Senden iki gün önce gelmiş nefsini diz çöktürmüş oturmuş. O şeyhin dizin dibine. Senden on yıl önce gelmiş. Senden yirmi yıl önce gelmiş. Senden otuz yıl önce gelmiş. Sen daha annenin karnında yokken o dervişlik yapmış. Otur oturduğun yere. Sen daha hiçbir çile çekmemişsin. Hiçbir zorluk görmemişsin. Onlar yolun zorluğunu, çilesini çekmişler. Sıkıntısını çekmişler. Otur oturduğun yere. Edebini bil.
Bu iş manevi tokat. Nereden geleceğini bilmez insan. Sen alay edersin birisiyle. Tokadı yersin farkında olmazsın. Bay bay eder el sallarsın. Benim meşhur şeyimdir bu. Vardı ya arabalarının arkasında el sallamak. Çok söylerdim değil mi Amtur Rahim Hanım? Eskiler bilir benim bu sohbetimi. Arabalarının arkasında var ya güle güle diye araba gidiyor. O devamlı el sallıyor. Dergahı arabaya benzet. Otobüse benzet. Otobüsten indin. Otobüse arkadan bakarsın. Bir tane el orada. Güle güle der sana. Sen orada kalırsın. Kalırsın orada. Herkes toparlarım diye düşünür. Asla toparlayamaz.
Otobüsten inen toparlayamaz. Ben toparlayanını görmedim daha. İnmemeye bak sen. Hatta ben önceden benzetirdim. Bu şeye hacca gittiğinizde veya Hindistan'da, Pakistan'da, Bangladeş'te görürsünüz ya. Millet otobüslere, trenlere sallanır, böyle tutunur. Sallana sallana gider ya. Kapısına, penceresine, üstüne. Otobüs değil sanki böyle hani arı bir oğul çıkarmış da oğul sarılır ya her şey öyle. Böyledir bu iş. Tutunacaksın sen oraya. Tutunmazsan gittin, parçan bulunmaz senin. Bana söylerlerdi ben anlamazdım bunu yeni derviş olduğum zamanlar. İlk gidenleri görünce o zaman anladım ben.
Haa dedim böyle oluyor demek. Adam beş vakit namaz kılıyor. İşte böyle dinini, diyanetini dikkat ediyor. Adam dergahtan ayrılıyor. Aa adam namazı bırakıyor, dini, diyaneti bırakıyor. Her şeyi bırakıyor adam. Ulan bir bakıyorsun. Ulan dün bu adam bizden beraber zikrullah yapıyordu. Bir yıl önce, iki yıl önce, üç yıl önce. Ulan bu adam ne olmuş diyorsun kendi kendine. Dağıtmış adam kendine. Oysa o şöyle diyor. Ya ben iyi bir dergaha gideceğim. İyi bir şeyhe bağlanacağım. Ben daha iyi bir dergaha bağlanacağım. O mükemmel bir filancalara gideceğim. Oğlum ne gitmedin? Git. Ben teşvik ederim. Herkes zanneder ki. Ha neden böyle? Ya bir insan dergahtan ayrılıyor.
Başka bir dergaha gidecek. Teşvik edilir mi? Ya ben teşvik ediyorum. Git bir yerden ders al. Oraya bağlan. Kaybetme. Kaybolma. Yok olma. Ortalıkta perperişan olacaksın. O yüzden diyorum git bir yere bağlan. Boşta durma. En kötü şeyh, hiç şeyhten iyidir. Bir insanın kötü de olsa bir şeyhi olsun. Bende meşhur felsefedir bu. Neden? Ya lafını dinleyeceğin birisi olsun senin. Sana otur dedin de oturacak sen. Ya oturacaksın. Senin şeyhin. Senin şeyhin. Gel dedin de geleceksin. Git dedin de gideceksin. Otur dedin de oturacaksın. Bir şeyhe intisap etmek kadar nefse zor gelen bir şey yoktur çünkü. Bakın nefse en ağır gelen şey budur.
Bir şeyhe intisap etmektir. Nefse en ağır gelen şey o şeyhte intisaplı olarak durmaktır. Nefse en ağır, en zor gelen şey budur. Bir üstada intisap etmektir. Nefse en ağır gelen şey budur. Nefis oradan yol bulur, buradan yol bulur. Oradan sana çelme takar, buradan çelme takar, buradan heva heves yaptırır, oradan şeytan yaptırır, yaptırır da yaptırır. Hepsini yaşadım. Hepsini yaşadım. Büyüklenmek için söylemiyorum. Hepsini yaşadım. Ben derim ya, üstad en fazla düşen insandır derim ben. Sebep, nereden düşüleceğini nereden öğrenecek o? En yaralı, vücudunda yara izi olmayan kimse kim? Üstad.
Sebep, her yerden vurulmuş, her yerden yaralanmıştır o. Tecrübe sahibi. O yüzden nereden bıçağın geleceğini, nereden güllenin geleceğini, kimin nerede nasıl satacağını, kimin nerede ne yapacağını. En iyi o biliyor. En iyi o biliyor. Herkes zanneder ki, üstad hiçbir şey yaşamadı. En fazla şey o yaşamıştır. En fazla o satılmıştır, en fazla o hançerlenmiştir, en fazla o ağlamıştır, en fazla o hicran çekmiştir, en fazla o acı çekmiştir, en fazla o...
Her şeyin fazlasını yaşamıştır o. Sebep, tecrübe. Başka türlü olmaz ki. Başka türlü olmaz. Sen dağları devirmişin, üstadım demişsin, gelmişin önüne oturuyorsun. Ben bilmiyorum, bu biliyor diyorsun. Hakan ne mezun olsun? Ziraat mühendisi. Yusuf? İnşaat mühendisi. Öğretmensen? Acil yardım ve afet yönetmeni. Hepsi de süt dökmüş, ne o, kedi gibi mi derler? Öyle şey, süt dökmüş, bülbül gibi oturuyorlar. Kafaları basmıyor mu? Sufilik böyle bir şeydir ama. Bak, üniversite okuyanlar, ellerinizi kaldırın.
Kaldır, kaldır, kaldır, … Kaldır, kaldır, ürkme, korkma. Bak, dergahın eğitim seviyesini, indirin, teşekkür ederim. Dergahın eğitim seviyesi. Yüzde elliden fazlası üniversite mezunu. Bilmiyorum adam. Onun için nefsine dur demesi daha da zor. Bana soruyorlar, ne mezunusunuz? Orta kul mezunuyum değil mi? Tevazı gösteriyorsun. Hayır, orta kul mezunuyum değil mi? Yok, tevazı gösteriyorsun. Gidiyor başkasına soruyor. Ne mezunu? Öbürküne soruyor. Vallahi biz lise biliyoruz diyorlar. Değil, ben lise mezunu değilim. Şimdi normalde o nefis, o kimse çökertecek onu. Gidecek, oturacak oraya. Kolay mı o?
Değil. Oturması yetmiyor. Devam edecek. Kolay mı o? Değil. Hele bizde çalkantının bol olduğu, sıkıntının bol olduğu, koşuşturmanın bol olduğu yerde. Daha da zor. Nefse en ağır gelen şey. Kolay değildir. E o zaman o kalpteki o nur öyle oluşacak ama. Orada oluşacak. Böyle ve orada oluşacak. Başka bir türlü değil. Ve o nur o kimsenin feraset nuru olacak. O yüzden iki parmağının arasında, Rahman'ın iki parmağının arasında. Onun şaşırması, şimdi o hani hadis-i şerife bakarak derler ya, hani Allah şaşırtmasın diye. Sufi'nin şaşırması ile avamın şaşırması aynı değildir. Avam şaşırır gider günah-i kebair işler.
Sufi'nin şaşırması, o kimsenin kalbine haber gelmemesi, kalbindeki nurun ona haber vermemesi, konuşmamasıdır. Bu şaşırmadır. Ama bu nuru ne yapar? Hak saçar. Zümer Söyresi ayet 22. Allah'ın gönlünü İslam'a açtı ve Rabbinden bir nur üzeri olan kimse, kalbi katılaşmış olan kimse gibi midir? Kalpleri Allah'ın zikrine karşı katılaşanların vay haline.
İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler. Şimdi o kimse o nura ulaşması için kalbinde zikrullahın olması lazım. Eğer o zikrullah olmazsa kalbi katılaşır o kimsenin. Adam günlük virdini çekmezse kalbi katılaşır. Derslere gitmezse alakayı zikrullaha oturmazsa kalbi katılaşır. Bu üstadımın sözüydü. Ben üstadımın ağzından söyleyeyim bunu. Eğer bir kimse şeyhinin sohbetine gitmezse kalbi katılaşır ve kararır. Allah rahmet eylesin Şeyh Efendi öyle derdi. Oğlum ayda bir en az insan şeyhinin sohbetine katılacak, zikrullahına katılacak derdi. En az ayda bir. Biz Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hazretleri'ne 15 günde bir giderdik oğlum diyordu.
O zaman için tabi daha sıkıntılı, daha problemli, daha zor. O zaman o kimse eğer Allah'ın zikrine karşı kalbi katılaştıysa vay halini onun. Zikrullah'ı sevmesi, zikrullaha müştak olması, zikrullahı istemesi, zikrullaha koşması lazım o kimsenin ki. Onun kalbinde zikrullah'tan bir nur oluşsun ve ona eski sufiler zikri veledi der, zikirden bir çocuk oluşsun. Ölüyken hidayetle diriltip kendisine insanlar arasında yürüyecek bir nur verdiğimiz bir kimse. Karanlıklar içinde kalıp ondan çıkmayan kimse gibi midir? İşte kafirlere yaptıkları böyle süslü gösterildi. O zaman o kimsenin kalbine, senin kalbin ölüyken, senin kalbin karanlıkların içerisinde dolaşırken, normalde bu zikrullahın neticesinde Cenab-ı Hak senin kalbine bir nur verdi.
Bak neydi? Zümer suresi ayet 22 diyordu ki, kalbi zikrullah'a karşı katılaşan. Ondan sonra diyordu ki, onların insanların arasında yürüyecek, yaşayacak bir nur verdiğimiz kimse. Karanlıkta kalmışlar gibi olur mu? Olmaz. O zaman o nur seni insanların içerisinde doğruyu, iyiyi, güzeli gösteren, sana hakikati gösteren bir nurdu. Sen sakın onu ne yap? Kaybetme. Sakın ha. Allah muhafaza eylesin. O yüzden Cenab-ı Hak bizi kendi nurunun üzerinde her daim devam eden kullarından eylesin. Cenab-ı Hak gönlümüzden, kalbimizden, nurunu çekip çıkardıklarından, söküp aldıklarından eylemesin inşallah. Cenab-ı Hak her daim kendisini zikreden, kendisine şükreden, hamdeden, kendisinin yolunda koşan kullarından eylesin.
Haklarınızı helal edin. Geceniz hayır olsun. Selamun Aleyküm.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi