Allah gecenizi hayırlı eylesin, Cenab-ı Hak gündüzünüzü hayırlı eylesin, Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Hem buradaki kardeşler, hem de değişik medya üzerinden izleyenler hepiniz de hoş geldiniz. Cenab-ı Hak cümlemizi hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip, hak yolunda yürüyen, mücadele eden, koşturan, batılı batıl bilip, batıla karşı cihad eden kullarından eylesin. Rabbim son nefesimize kadar buyurun. Diyerek yaşamayı, yaşatmayı, ölmeyi ve dirilmeyi cümlemize nasip eylesin inşallah. Bir soru var. Ondan sonra sohbete başlayalım. Tabii önce bizim Zeybekler'den Onur kardeşin babası bugün vefat etti.
Allah rahmet eylesin inşallah. Az önce buradaydı. Kalk bir ayağa. Aferin. Dervişlik böyle işte. Baban, annen sevdiğini gömeceksin. Akşamına ders varsa, derse geleceksin. Takdire şayan. Burada görünce kendisini az önce Allah razı olsun. O yüzden içimden geçeni söyleyeyim. Allah razı olsun. Devamlı olsun. Cenab-ı Hak mu'inin olsun inşallah. Kardeşlerimiz inşallah önümüzdeki perşembeye kadar. Babası bizi severdi. Biz de babasını severdik. Allah razı olsun. Cenab-ı Hak taksiratını affeylesin inşallah. Rabbim Habibi'nin şefaatini nail eylesin inşallah. O yüzden önümüzdeki perşembeye kadar inşallah arkadaşlar tevhid okurlarsa önümüzdeki perşembeye inşallah boğuşlamasını yaparız.
Geciktim bugün. Zaten görmüşsünüzdür. Bizim bayındırın çetesi geldi. Allah razı olsun. Onlardan da. Biraz o yüzden geciktik. Haklarınızı helal edin. İsterseniz helal etmeyin de bir görün başınıza ne gelecek. Hele bir de bayındırlılar burada. Öbür bayındırlılar da burada. O yüzden. Var mı bayındırlı olmayan içinizde? Yok. Herkes bayındırlı olmuş. Elhamdülillah. Evet. Namaz kılmayan, oruç tutmayan eşim. Ben derse gitmek istediğimde. Bu seslerin düzeni tutmuyor herhalde. Perşembe günkü seste de bir sıkıntı yaşanmış. O yüzden böyle bir ayar gayarım çekeceksiniz. Ne yapacaksanız inşallah.
Bazen ben buradan hissediyorum ayarlarında sıkıntı olduğunu. Hakkınızı helal edin. Namaz kılmayan, oruç tutmayan eşim. Ben derse gitmek istedim de derse yollamıyor. Dersli değil ama ben dersliyim. Yine de onu dinlemek zorunda mıyım? Evet. Sivil itaatsizlik yok. Eşler birbirlerinin velileridir. Aslında eşler birbirlerinin velileridir dediğimizde bir erkek eşinin Kur'an ve sünnet dairesinde ilim öğrenmesine müsaade etmesi lazım.
Buna olumlu yaklaşması lazım. Ama ne yazık ki böyle yaklaşmayan kimseler var. Bunların haklı gerekçeleri var ise o zaman buna bir şey söylenmez. Haklı gerekçe nedir? Mesela Kur'an sünnet dairesinde olmayan bir yerdir. Oradan bir zarar gelecektir. O zaman bir erkek eşine bunu yasaklayabilir. Gittiği yerde böyle nahoş şeyler var ise Kur'an sünnet dışında o zaman bir erkek bunu yasaklayabilir.
Yani evini koruma, namusunu koruma, eşini koruma adına bunu yasaklayabilir. Ama böyle bir şey yok ise o zaman sıkıntılı. İkincisi şimdi bunu böyle eski ulema yasak koymuş. Önceden erkekler kadınlarının ve çocuklarının dini ihtiyaçlarını karşılayabilecek ilmi seviyeye sahipmiş. Hani sonradan bu 32 farza inmiş ya evlenecek olandan 32 farz istenirmiş.
İslam'a göre evlenecekse bir kimse. Hatta önceden nikahda bunu sorarmış nikahı kıyacak olan. 32 farzı saydırırlarmış. Abdestin farzları, namazın içindeki dışındaki farzlar gibi bunu 32'ye indirmişler. Oysa bir Müslüman bütün Kur'an'dan sorumludur. Günlük hayatında, kendi yaşamının içerisinde, onun önüne dini bir şey geldiğinde ondan sorumludur. Onu bilmekle yükümlüdür. Mesela bir erkek dini meseleleri, eşinin ve çocuğunun soracağı dini meseleleri bilmekle yükümlüdür. Evlenecek olan bir kadın, kendi eşinin ve çocuklarının dini meselelerini aktarabilecek, cevap verebilecek ilmi yeterliliğe sahip olması gerekir. İslam'da insanın kendi günlük hayatını ve aile hayatını, ticaret hayatını yürütebileceği kadar dini bilgiye sahip olması farzdır.
Bakın farzdır, nafile değildir bu. Bunun nafilesi nesidir? Hani bir kimse mirasla uğraşmıyor, miras hukuku ona nafile olabilir. Günlük hayatında hiç ihtiyacı yoktur. Ona hiç ihtiyacı olmadığı için o ilmi öğrenmek ona farz olmayabilir. Ama mesela ticaret yapıyor değil mi? Ticaretle alakalı İslam'ın ahkamını bilmekle yükümlüdür. Ticaret yapan. Ticaret veyahut da günlük hayatında neyin haram, neyin helal olduğunu bilmekle yükümlüdür. Örneğin iş yerinde çalışıyor bir kimse. İş yerinde çalışan bir kimse iş yerinin hukukunu ve kendi hukukunu bilmekle yükümlüdür. Adam iş yerinde çalışıyor. Onun örneğin mutadı ne? Oradaki adet, gelenek, görenek, örneğin kaçta dükkan açıyorlar?
Dokuzda. Patron ne dedi? Dokuzda dükkanı açacak, açılıyor. Altıda kapanıyor dedi. O iş yerinde çalışan eleman dokuzu yirmi geçer. İşe gelmiş olsa yirmi dakika hırsızlık yaptı. Ağır ibare değil mi? Veya o kaçta iş yeri bırakılacak? Altıda. O beş buçukta kaytardı gitti, hırsızlık yaptı yarım saat. İş yerinin hukukunu bilmesi lazım. Mesela bir kimse resmi dairede çalışıyor değil mi? Oranın hukukunu bilmesi lazım. Ben resmi dairede çalıştım ya. Kaçta resmi dairede iş? Sekiz buçukta. Bir kimse dokuzda geldi, yarım saat hırsızlık yaptı. Hırsız. Bildiğiniz hırsız.
Daha ağır da ben hırsız diyeyim yani. Veya bir kimse, örneğin şimdi. Olan şeyler bunlar. Ben orman işletmesinde çalışıyordum. Orman işletmesinde şeflerin arabaları var. Müdürün arabası var. Bölge şefleri var. Hepsinin bütün şeflerde makam arabası var. Şoförleri var. Arkaya kuruluyor hepsi de. İşte nereye gidiyor? İşte kendi bölgesindeki ormanları veya çalışanları denetlemeye gidiyor. O arabasını kendi özel işinde kullanıyorsa hırsız yapıyorlardı bizde de. O yüzden de yok. O arabasından git filanca köye. Köyde bana ekmek yaptılar. O ekmekleri al gel. Hırsız. Ben belediyede de çalıştım. Belediyenin bünyesinde, kadosu müdürlüğünde çalıştım ben.
Belediyenin bünyesindeydi kadosu. Yani anlaşma yapmışlar. Belediye sınırları içerisinde kadosu işlemleri yapılıyor. Oho. Yani arabalara biniliyor. Hep beraber kuzu yenmeye gidiliyor. Mesai saatinde. Hırsız. Ben yemiyorum ya ne kızıyorlardı bana. Ben normal işte o gün araziye çıkılacak. Arazi işi var. Biz çıkıyoruz. Ah bir bakayım. Adamın tarla sahibi, takka sahibi her neyse. Arazi sahibi. Ondan ayarlamışlar, kuzuyu da kestirtirmişler. Kuzu yemeye gidiyorlar. Ben yemiyorum ya haram diye. Ben yemeğince kızıyorlar bana. Hani nasıl yemezsin, nasıl etmezsin diye. Bunun gibi o kimse bir iş yaparken o işin hukukunu bilmekle mükellef.
Bakın bilmekle mükellef. Şimdi evleniyor insanlar. Evliliğin hukukunu bilmekle mükellef. Ben bilmiyordum, yok böyle bir şey. Bilmiyorsan evlenmeyeceksin. Örnek. Ya da beyan edeceksin. Ben bunları bunları bunları bunları bilmiyorum. Yol yürürken öğreneceğiz. Öğrendiğimizde Kur'an sünnete tabi olacağız. Bunun gibi. E şimdi insanlar evlenirlerken kimse karşıdaki kimsenin dinini, dini bilgisini sormuyor. Şimdi soruyorlar. Evin var mı? Var. Ev nerede? İşte biz 3-4 katlı evdeyiz. Annem babamla oturuyoruz. Başka bir yerden ev bulman lazım. Neden? Annem babamla aynı yerde oturmak istemem. Evin var mı?
Var. Arabam var mı? Var. Ondan sonra işte nerede çalışıyorsun? İşte özel şirkette çalışıyorum. Ne kadar maaş alıyorsun? Şu kadar. Maaşı az. Çok. Bunları soruyor herkes. Bunun dini nasıl? Dini bilgisi nasıl? Bunu sormuyor. Zaten bunlar muteber şeyler değil. Ya ne yapacağız onun dinini? Din karın mı doyuruyor? Deyip çıkıyoruz biz. Kimse dinini sormuyor. Dini bilgisini de sormuyor. Şimdi artık evlenirken ekonomik ve sosyal şartlar soruluyor. Öyle olunca evleniyor insanlar. Bu soruyu soran için söylemiyorum. Herkes için. Evleniyor insanlar. Yani evliliğini niçin yaptığını bilmiyor. Evliliğinin maksadı yok. Amacı yok.
Evliliğinin bir hedefi de yok. Hedefsiz, amaçsız, serseri mayın gibi evleniyor insanlar. Evlenmiş olmak için evleniyor. Taraflardan birisi dinle karşılaşınca o zaman lastikler patlıyor işte. O zaman her şey meydana çıkıyor. Ama kadında ama erkekte. Allah muhafaza eylesin. O yüzden şimdi bu erkek kadınına bütün dini bilgileri ona aktarması lazım. Ben bazen söylüyordum. Böyle eşi hani ben ne sorarsan cevap verin bana sor dediklerini rüyana anlat diyordum kadına. Anlat.
Tevilini iste. Kocandan. Veya müftüye götürsün seni. Bilmiyorsa kim var. Hani dini bir kurum değil ama yine de işte kendilerince kendilerini öyle görüyorlar ya. Git müftüye sor. Tabi kadın bu konuda dirayetli. Kocasına demiş ben rüya gördüm. İçim daralıyor. Rüyayı anlatmış. Demiş ben bilmem. O zaman beni müftüye götür demiş. Madem şeyhime götürmüyorsun. Tamam demiş o da inatçıya. Adam almış hanımını götürmüş müftüye. Demişler müftüyle görüşemezsin. E ne olacak? Burada demişler dini meselelere bakan bir hocamız var. Onunla görüştürelim.
Ona gitmişler. Demiş böyle böyle benim bir rüyam var onu anlatacağım. Ondan sonra bakmış oradaki o hoca. Tanışıyoruz biz de onunla. Ondan sonra ben de bir mevzuya gidip hani bir mevzu oldu birisiyle. Ben aldım kitapları koltuğumun altına. Ben de gittim. Dedim gel beraber gidelim. Onunla birisiyle beraber. Gittik beraber. Önce ben kitaplar poşetin içerisinde göstermiyorum. Dedim bu mevzu nedir? Bu şimdi durdu ıkçık yaptı, ıkçık yaptı, şöyle yaptı, böyle yaptı. Ondan sonra ben dur bir Hamdi Döndüren hocamı sorayım dedi. Hamdi Döndüren'e sordu. Hamdi Döndüren de enflasyon miktarı kadar faiz alınabilir dedi. Ben El-Hidaye'yi koydum, Dürer-Gürer'i koydum.
O konuyla alakalı İbn-i Abid'in'i koydum. Orta yere. İhaleler belli zaten. Dedim bu kitaplar mı, Hamdi Döndüren mi dedim. Hayat kaldı tabi orada. Ne diyeceğini bilemedi. Dedim siz Hamdi Döndüren mi uyuyacaksınız? İmam Muhammed'e mi uyuyacaksınız? İmam-ı Azam'a mı uyuyacaksınız? Hamdi Döndüren mi uyuyacaksınız? El-Hidaye'ye mi uyuyacaksınız? Dürer-Gürer'e mi uyuyacaksınız? Dedim daha getiririm ertesi gün dedim. Ben de dedim dört mezhep var. Ceziri, onu getireyim. Dedim ben de dedim yine şey var. Fetavai-i Hindi'ye var dedim. Onu getireyim. Daha kaynaklı lazımsa. E bu ık çıktı, ık çıktı. Ha senle faizci mi oldun şimdi dedim. Faizle alakalı meseleydi.
Bu tabi söyleyecek laf yok. Ben tabi o şahsı biliyorum. Dedim git sor. Ona sordur. Ona demiş ki böyle böyle benim rüyam var. Rüya'yı biz bilmeyiz demiş. Kocasına dönmüş. Nereye gideceğiz o zaman demiş. Ben rüya benim içimi daraltıyor demiş. Ondan sonra tamam gidelim o zaman demiş. Nereye gideceksiniz demiş. Sormuş ona. Demiş Mustafa Özban yanına gideceğiz. Hemen gidin demiş. Hemen gidin. Bizi tanıyor ya ben problemli adımım ya. Sakıncalı piyade benimkisi. Geldiler. Allah'ın sana. Adam dedi. Hocam ben size kızıyormasın dedi dedi. He hep öleler dedim ben de. Nasıl yani dedi. İçine şeytan oturduysa bana kızarsın dedim. Böyle baktı şimdi bu.
Dedim benimle alışverişim var mı? Yok. Benle yol gittin mi? Hayır. Benimle yemek yedin mi? Hayır. Sana borcun var mı? Hayır. Bana bir para mı verdin? Hayır. Pul mu verdin? Hayır. Şunu mu yaptın? Hayır. Bunu mu yaptın? Hayır. Şu mu oldu? Hayır. Neden kızıyorsun sen bana dedim. Şeytan hiç durmuş içine senin dedim. Böyle dedim oturmuş. Bağdaş kurmuş. Nargileyi de dedim koymuş yanına. Nargileyi köpürdetiyor orada dedim. Seni de dedim ben. Sertçe parmağının üzerine koymuş. Oynatıyor. Döndürüyor boyuna dedim ben. Nasıl dedi. Bas be dedim. Bir orandan öpüyor seni. Bir burandan öpüyor dedim. Sen onun fahişesisin. Haberin yok senin dedim. Bir fahişelik yapar insan dedim.
Kadın erkek değişmez. Fahşa ayette cinsiyet yoktur. Fahşanın. Bu normalde siz böyle fahişeliği sadece cinsel suç olarak bilirsiniz. Öyle değildir. Mesela bir münafık fahişedir. Tabi fahşa olarak geçer. Bu fikri fahişedir. Kimisi. Kimisi ameli fahişedir. Bu böyle farklıdır. Bu mesele. Neyse. Mevzu bitti. Dedim buyurun. Dedi hanımın rüyası var. Anlattı rüyasını. Ben de tevil ettim. Ondan sonra. Dedim şöyle davran. Böyle davran. Şunu yap. Bunu yap. Allah razı olsun dedi. Şimdi kadın.
Teşekkür etti. İçim rahatladı dedi. Allah dedim muhafaza eylesin. Sen yine de dedim kocana tabi olacaksın. Dedim bu gelmiyorsa ben dedim ona dinin emrini söylüyorum. Gitmeyeceksin diyorum dedim. O yüzden gelmiyor. Yoksa dedim bu yalan söyleyebilir mi? Söyleyebilir. Seni aldatabilir mi? Aldatabilir. Bak dedim senin dedim şeytan içine oturduğunun sana söylüyorum. Çarşıya gitse müsaade edecek misin? Evet. Alışverişe gidiyor mu tek başına? Evet. Dolmuşa biniyor mu tek başına? Evet. Otobüse biniyor mu? Evet. Minibüse biniyor mu? Evet. Dedim derviş olmazdan önce sinemaya gidiyor mudu? Evet. Kafeye gidiyor mudunuz beraber?
Evet. Yalnız da gidiyor mudu? Evet. Dedim bu alışveriş mağazalarına, merkezlerine gidiyor mu? Evet. Ya dedim bu kadın her yere tek başına gidiyor. Derse gelemiyor. Öyle değil mi dedim ben adama? Adam durdu. Dedim bütün hani her şey serbest, ders yasak. Her şey serbest, ders yasak. Dedim şeytan dedim oturmamış mı senin içine? Gördün mü şimdi dedim şeytanı? Durdu bu. İçine bak içine dedim. İçinde şeytanı gör. İçinde gör dedim şeytanı. Tabi ne yalnız ki göremedi körlerden. Allah muhafaza eylesin. O yüzden kardeşimize bir şey diyemiyorum. Yine kocasına tabi olacak. Bugün gündüz sohbetinizde Cenab-ı Hakk'ın yaratması bu. Hastalıklarımızı üzerimizde taşırız.
Bir tanesi güçlenir, üzerimize zuhur eder buyurdunuz. Biz onu kafamıza taktıkça daha da büyütüp güçleneceğini buyurdunuz. Bu düşüncenin tam tersiyle hastalıkların biteceğini düşünüp, önemsemeyip üstlerine gelebiliriz denilebilir mi? Denilebilir. Zahirin evet ilaç kullanıp doktorun dediklerini dinleyip bedenimizi iyileştiririz ama maninde hastalığı düşünmeyerek, yok görerek ya da önemsiz görerek onu yenebilir miyiz?
Burada bir şeyi, varı yok görmek değil derdimiz. Bir şey senin üzerinde ne kadar etkili, seni ne kadar çevriliyor, senin ne kadar hayatını o kendisine bağlıyor. Bu önemli. Yani hastalık senin üzerinde, senin hayatını olumsuz olarak etkileyip senin üzerinde ne yapıyor? Seni çepeçevre sarıp sevk ve idaresi altına mı alıyor? Seni normalde hastalıkların veya hastalığın mı idare ediyor, sen mi hastalıkları idare ediyorsun? Bununla alakalı bu. Eğer o hastalık seni idare etmeye başladığında bunun sonu yok. Hastalığın da sonu yok.
Sen bir hastalıkla başlarsın, o yetmez 2, 3, 4, 5, 6, 7 devam eder ve hastalıklar seni idare etmeye, senin üzerine irade koyar, seni etrafında döndürür, iradeni senin elinden alır, kendi iradesine yerleştirir. Hastalıkları yaratan Allah'tır. Bakın hastalıkları yaratan ne varsa hepsi de Allah'ındır. Allah yaratır bir şeyi. Ama sen eğer ki kendi iradeni, cüz-i iradeni hastalığın emrine verirsen, o hastalığın yerine kafir cinniler oturur veya şeytan oturur, artık seni hastalık üzerinden, hastalık üzerinden, senin iradeni ortadan kaldırır, kendi iradesini oraya koyar. Şimdi Hz. Ali Efendimiz'in her hastalığına tövbe et, Allah'a yalvar demesinin sebebi budur.
Yani o kimse günahın içindedir. Günahlardan dolayı şeytan ona oturmuş, şeytan onun hastalığını tetikler. Her hastalığı tetikleyen şeytandır. Her hastalığı tetikleyen. Biz Eyüp değiliz. Şimdi hemen birisi çünkü Eyüp Aleyhisselam'ı koyar, peygamberleri koyar, velileri koyar. Canım kardeşlerim biz Eyüp değiliz. Biz velilerden de değiliz. Öyle düşünemeyiz. Biz aciz kullarız. Fukara kullarız. Bizim önümüze muhakkak bizim hatalarımızdan, kusurlarımızdan dolayı bir şeyler gelir. Ve hastalığın gelmesi de bizim için şifadır. Manevi şifadır. Niçin manevi şifadır? Bizim hatalarımız, kusurlarımız, yanlışlıklarımız vardır. Cenab-ı Hak mümin kullarına bu tip imtihanlar vererekten onları temiz bir şekilde karşısına alır.
Hani ayağına diken batsa dahi ona kefaret olur hadis-i şerifi var ya, baş ağrısından ölen şehittir, karının ağrısından ölen şehittir, devasız hastalıktan ölen şehittir. Bu da başka bir hadis-i şerif. Veyahut da müminin başına gelen sıkıntılar, problemler, gamlar, kasevetler, hatta ayağını batan, diken dahi ona kefaret olur der hadis-i şerifte. Böyle olunca o zaman mümin için hastalık da kefaret. Bakın hastalık kefaret, devasız hastalık şehitlik, hastalıktan ölmek de şehitlik. Öyle olunca hastalığa olumlu bak ve hastalığı senin kusurlarının bir göstergesi olarak gör, onunla barış. Önce hastalıkla mücadele ederken tatlı mücadele et. De ki sevgiliden geldi bu, okşa onu.
Okşa, senin başına fazla mazarat çıkarmasın. Anlaş onunla. Yoksa senin başına mazarat çıkarır. O zaman anlaş ve hastalığına hamd et. Onunla mücadele et ama hamd et. Mücadelini bırakma. Mücadeleyi bırakmak yok. Çünkü şifayı arayınız, tedavi olunuz. Emir sigasıyla söylenmiş hadis-i şerifler. O zaman biz şifayı ararız, koştururuz. Ama hastalığa lanet okumayız. Veya hastalığımızdan dolayı da lanet okumayız. Hastalığımızla ne yaparız? İyi geçiniriz. O yüzden ben bazen derim, hastalık yok, hasta insan var derim. Hastalık yok, hasta insan var. Senin kafanda hastaysan sen hep hastasın. Değişmiyor bir şey. Veyahut da bir hastalık gelecek, bulaşacak sana ya.
Bu hayatın olağan akışı içerisinde normal bir şey. Belli bir zaman olacak, belli bir vakit olacak. O hastalık gelecek. Sen hastalıkla karşılaşacaksın. Ama hastalık galip gelecek sana. Seni küfre götürecek. Ama hastalık galip gelmeyecek. Sen onun üzerinde galip geleceksin. O seni cennete götürecek. Bir hastalık düşünün, sizi cennete götürüyor. Sizin günahlarınıza kefaret oluyor. Bu hastalığı ister mi istemez mi insan? İster. Ha tedavisi varsa tedavi olalım. Ayrı mesele. Ama tedavisi yoksa sabredelim ona. Onunla iyi geçinelim. Allah'tan gelmiş diyelim. Allah'tan gelmiş diyelim. Onunla tatlı geçinelim. Ve böylece hayatı bitirip gidelim. Sufinin işi ne?
Allah'a vuslat olmak. Sufinin işi ne? Allah'la barışık olmak. E hastalık gönderdi diye onunla aramızı mı bozalım? Bozmayalım inşallah. Rabbim nerede hasta var ise hepsini de hayırlı şifa nasip eylesin. Hepsini de isyana sürükleyecek acılardan uzak eylesin inşallah. Evet geçen hafta dört kapı kırk makamdan devam ediyorduk. Ve geçen hafta şeriat kapısını ve şeriatın on makamını konuşmuştuk. Bu haftada tarikat kapısından ve tarikat kapısının on makamından ardından hakikat ardından marifet öyle devam edeceğiz. Bazen hakikat ve marifet yer değiştirir bazı öğretilerde. Bu o kadar çok teknik bir problem teşkil eden bir şey değil. Çünkü bazı eserlerde bakarsınız işte hakikat önde marifet arkasında.
Kimisinin de marifet önde hakikat arkasındadır. Bu o kadar çok problem olacak bir şey değildir. Biz marifeti üçüncü, hakikati dördüncü kapı olarak görürüz. O yüzden biz ikinci kapı olan tarikatı, ondan sonra da marifeti konuşacağız inşallah. Tarikatın birinci kapısı tövbe etmektir. Bir kimse geçen haftadan şeriatın ahkamını ders etmiştik.
İşte iman etmek, ilim öğrenmek, ibadet etmek, helal kazanmak, haramdan uzak durmak, nikah yapmak yani evlenmek, çevreye zarar vermemek, peygamberlerin emirlerine uymak, şefkatli olmak, temiz olmak, yaramaz işlerden, sakıncalı işlerden uzak olmak diye bunu geçen hafta biraz daha hafiften açaraktan öyle dersi yapmıştık. Yine hafiften açaraktan geçeceğiz. Çünkü bunların hepsi de aslında başlı başına birer konu. Bu sohbet buraya denk gelince inşallah niyet ettim bu 4 kapı 40 makamı daha teferruatlı bir şekilde ders yapmaya. Çünkü bu ders buna yetmeyecek. İnşallah Cenab-ı Hak fırsat verir, zaman verirse böyle bir ders yapmaya karar verdim.
Bu işin çünkü bu Orta Asya'dan gelen Horasan erlerinden gelen silsilenin yani Sufi silsilesinin olmazsa olmazı bir öğretidir bu. Bizde o öğretinin içinde olan bir topluluk olarak görüyorum. O yüzden inşallah bu öğretiyi böyle daha geniş, daha kapsamlı bir şekilde, böyle sıralı bir şekilde inşallah bunu daha da teferruatlandırırlıktan inşallah sohbet edeceğim. İnşallah onu da böyle bir yazılı risale haline getirilirse inşallah onu da böyle bir küçük risale gibi bastırırız inşallah. Cenab-ı Hak nasip etsin inşallah. Tövbe etmek, tarikatın ikinci kapının birinci makamı. Şimdi bakın bunları makam olarak sıralıyoruz. Hani tövbe etmek bir makam.
Bir kimse veyahut da ne bileyim işte bir üstaddan ders almak, bir mürşide intisap etmek bir makamdır. Şimdi mürşidi olmayanın o makamı olmaz. Veya bırakan o makamdan düşmüş olur. Veya günah işliyor, günahtan sonra tövbe etmiyor. O kimse tövbe makamından düşmüş olur. Bakın bunların hepsi de birer makamdır. Bu sıraladığımız kapının içerisindeki haller. Tövbe etmek. Allah'a samimiyetle tövbe edin, Rabbim kötülüklerinizi siler der. Ayet-i kerimede. Tahrim 8. Tövbe eden hiç günah işlememiş gibidir. Hadis-i şerif. Allah tövbe edenleri sever. Ayet-i kerime. Şimdi ama sufilik yolunda tövbe etmek, o kimsenin o güne kadar Allah'a isyan noktasında olan her şeyini terk etmesidir.
Ve o kimse tövbesinde sadık kalmasıdır. Artık daha önce işlemiş olduğu günahlara tekrar geri dönmez. Bu avamın tövbesidir. Bakın bu avamın tövbesidir. Önceden içki içiyordu, içmiyor artık. Önceden namaz kılmıyordu, kılıyor artık. Bu avamın tövbesidir. Bu, o kimse günah-i keballeri, haramları bıraktı, geri döndü. O avamın tövbesi. Bir de hasın tövbesi vardır. Hasın tövbesi nedir? O kimse gafletine tövbe etmeye başlar. Bu da hasın tövbesidir. Bir de hasül hasın tövbesi vardır. Hasül hasın tövbesi nedir? O bir an gözünün önünden sevgilisi giderse ona tövbe eder. Bu da hasül hasın tövbesidir.
Ama bir kimse sufilik yoluna girecekse, işte öncekiler öyle yaparlarmış. Üstadın önüne gelip tövbe vermek derler ya, üstadın önüne oturur, üstadına söz verir. Der ki ben bugüne kadar işlediğim bütün günahlara tövbe ediyorum, bir daha geri dönmemek üzere. Üstadla biatlaşma yapıyor. Üstadına söz veriyor çünkü. Bir daha o işleri yapmayacağına dair. Ve üstad da onun o tövbesine binaen Cenab-ı Hakk'a münacat eder. Der ki bu bana söz verdi. Bu konuda yemin etti. Akit yaptı. Eski işlemiş oldu günahlara bir daha dönmemeye söz verdi. Ya Rabbi sen bunu affeyle diye. Ona ne yapar?
Ona dua eder. Ona himmet eder. Artık o derviş olma yoluna girdi. Ardından hemen ikinci kapı ne? Mürşide teslim olma. Onun öğütlerine uyma. Ona biat etme. Bakın bu da ne? Bu ikinci kapı oldu. Tarikatın kapısı. O kimse ne yaptı? Hemen o üstada intisap etti. O üstada bağlandı. Artık asla ve asla onun sözünden dışarı çıkmıyor. Kar da olsa, zarar da olsa, onun nefsine acı da gelse, tatlı da gelse, ona ne bileyim işte bazı şeyler kafası alsa da, almasa da, Kur'an sünnet dairesinde o üstadına teslim oldu. Mürşidinin öğütlerine, mürşidinin tavsiyelerine, mürşidinin nasihatlerine tam olarak intibak sağladı.
Ondan asla ve asla zerrece ayrılmamaya gayret ediyor. Bu da ne? Tarikatın ikinci kapısı. Ondan sonra ne? Artık o bir tarikat erbabı oldu. Tarikat erbabı demek, sünnet-i seniyeye uymak demek. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sünnetlerini olmazsa olmazlarını artık üzerinde taşıyacağım demek. Bunun başlığı nedir? Temizliktir. O kimse temiz bir kimse olarak toprağın üzerinde yürümeye başlar. Temiz. Temizlik. O kimsenin vücut temizliği, o kimsenin ağız temizliği, o kimsenin kıyafet temizliği, o kimsenin yaşadığı yerin temizliği, o kimsenin ibadet ettiği yerin temizliği. Bütün temizlikle alakalı üzerinde temiz olmayı o üzerinde barındırır.
Bir sufinin sakalı karman çorman olmaz. Bir sufinin saçı başı yağlı pis olmaz. Bir sufi ekşi ekşi kokmaz. Bir sufinin ağzı kokmaz, bedeni kokmaz. Bir sufinin kıyafeti kokmaz. Yeni değildir bu. İllaki yeni olması şart değildir. Bir sufi temizdir. Yaşadığı ev, yaşadığı alan da temizdir. Bir sufinin evine ne zaman giderseniz gidin, evini tertemiz görmeniz gerekir. Bir sufinin yaşadığı yer tertemiz olması gerekir. Benim büroyu ölçe etmeyin siz. Benim büroyu görenler, ya bu temizliği bize söyleyen bu adam mı demesin? Bunu da baştan söyleyeyim. Ben orada normalde anca yetiştirebiliyorum? Yaşım 61.
Sen demiyorsun değil mi öyle bir şey? Ama senin büroyun çok temiz de baktığımda evet. Kıyaslanmaz tabii. Şimdi ama sufi yaşadığı yeri ve kendi üzerini temiz tutmakla mükelleftir. Bakın temiz tutacak. Esnaflar, toplum içinde yaşayanlar buna çok dikkat edin. Buna çok dikkat edin. Ağız kokunuza, kıyılığınıza, kıyafetinize, saçınıza, sakalınıza, dişlerinize dikkat edin. Genç bayanlar, kendinize dikkat edin. Evlerinize dikkat edin. Kadınlar, temiz olun. Eşleriniz eve geldiğinde temiz bir kadın, temiz bir ev görsün. Temizlik bu konuda çok önemli.
Allah muhafaza eylesin. Peki, dördüncü kapı ne? İyilik yolunda koşturmak, iyilik yolunda savaşmak, iyilik yolunda mücadele etmek. Bir tarikat ehlinin, bir sufinin iyilik yolunda mücadele etmesi, iyilik yolunda savaşması gerekir. Sufi asla ve asla kötülük düşünmez. Ağzından kötü bir söz çıkmaz, gözünden kötülük çıkmaz. Kulağından, elinden, ayağından, uzuvlarından kötülük çıkmaz. Sufi kötü düşünmez. Sufi iyilik yolunda koşturur. Elinden geldiğince etrafına iyilik olur, iyilik yapar. Sizin en hayırlınız etrafına zarar vermeyenizdir. Hadis-i şerif daha bir üstü sizin en hayırlınız etrafına en fazla faydası dokunanınızdır. Sufinin ölçüsü budur.
Sufi etrafına zarar vermez. Hatta ne yapar? İyilik yapar. Mümin odur ki etrafındaki insanlar, müminler, insanlar onun elinden ve dilinden emindirler. Senin elinden ve dilinden emin olacak insanlar. Elinden emin olmak ne demek? Hırsızlık. Şimdi artık insanlar bir yerden gidip mal çalmıyorlar.
Mesai saatlerinden çalıyorlar. Birisinin ücretini tam vermemekten çalıyorlar. Elinden emin olmak. Yani o zaman elini sen zulme kaldırma. Elini fasıklığa kaldırma. Elini fitneye kaldırma. Elini fitneden uzak tut. Haramdan uzak tut. Münafıklıktan uzak tut elini. Kafirlikten, gavurluktan uzak tut elini. Elinden emin olacak insanlar. Aslında bütün varlık, bütün canlılar senin elinden emin olacaklar. Dilinden emin olacaklar senin. Dilinden emin olacak. Sen gıybet etmeyeceksin, dedikodu etmeyeceksin, iftira etmeyeceksin. Dilinden emin olacak. Derviş kardeşine sen kalkıp da tepeden konuşmayacaksın.
Derviş kardeşinin hatasını herkesin içerisinde söylemek, dervişlik değil, sufilik değil. Üstadının adabını, erkanını, üstadının bir konudaki herhangi bir edebini söylerken dahi ona kenara çekeceksin, ona özel nasihat edeceksin. Öyle herkesin içerisinde ona üstadımızın böyle edebi var, sen bunu nasıl böyle yaparsın demek, üstadının edebini bilmemek demek. Senin üstadın insanların içerisinde senin hatanı, kusurunu senin yüzüne söylemez. Sen insanların hatasını, kusurunu insanların içerisinde söylüyorsan, sen edebe mugayyir olan sensin. Senin hatanı, kusurunu üstadın herkesin içerisinde söyledi mi sana? Sen bir başkasına söylüyorsun.
O zaman insanlar iyilik yolunda mücadele edecek olan, iyilik yolunda koşacak olan sufiler dillerine dikkat edecekler. Şeriatın makamlarından birisiydi haramlardan uzak durmak. Dilinle haramdan uzak dur. Sufiler aldanmayın, kanmayın. Birisine normalde üstadınızın edebini, adabını ben ona naklediyorum, ona nasihat ediyorum derken toplum içerisinde insanları azarlamayın.
Toplum içerisinde insanlara tepeden konuşmayın. Bu sufilik değil. Bir insanın eksikliğini, yanlışlığını insan içerisinde, toplumun içerisinde yüzüne söylemek doğru değil. O zaman biz iyilik yolunda koşacaksak, dilimize dikkat edeceğiz, gözümüze dikkat edeceğiz, elimize, ayağımıza dikkat edeceğiz. Önce zarar vermemek. Kendimizi buna alıştıracağız. Diyeceğiz ki benim elimden, dilimden, ayağımdan, kolumdan, gözümden, her türlü her şeyimden zarar çıkmayacak. Bile bile ben zarar vermeyeceğim hiç kimseye. Ben kasıtlı olarak birisine zarar vermeyeceğim. Ben birisini dilime dolamayacağım. Müslümanların yaptığı en büyük yanlışlıklardan birisi bu.
Beşinci makam ne? Hizmet etmek. Sufi hizmet ehlidir. Sufi hizmet eder. Hizmet etmeyen sufi, sufi değildir. Neden hizmet eder? Nefsini terbiye etmek için, insanlara faydalı olmak için hizmet eder. O zikrullah yapan o cemaate hizmet etmek, zikrullah yapan cemaate hizmet etmek, hizmetin en büyüdür.
Sufilere hizmet etmek, hizmetin en büyüdür. Ama hizmet ediyorum derken, sen kendini tepede tutarsan, insanları kırarsan, üzersen, insanlara tepeden bakar, hor davranırsan, insanlara çay dağıtırken, yemek dağıtırken veya bir hizmet görürken, kibirlenirsen, yapma. Senin için o günah kebair oldu. Hatta küfre düştün. Yapma. Kendini terbiye et. Tevazu sahibi ol. Hizmet etmek kadar önemli bir işlev yoktur. Kır nefsini. Nefsini kır. Ne dedi Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri? Sordu Yahudiler. Buranın emiri kim?
Ümmetine hizmet eden dedi. Bu Mecnun dediler ya. Kafayı kırmış. Su dağıtıyor ya. Hendek kazasından önce. Gittiler bir gölgelikte oturan Hazreti Eybu Bekir Efendimiz'e. Baktılar kılığına, kıyafetine herhalde dediler buranın emiri bu. Gölgede de oturuyor ya. Gittiler. Dediler ki buranın emiri kim? O da su dağıtan Hazreti Peygamber'i gösterdi. Ümmetine hizmet eden dedi. İkisi de aynı lafzı kullandı. Aynı cümleleri, aynı kelimeleri kullandılar. Kalp, kalpte fena olmuş. Fani olmak budur. Sevenin sevdiğinde faniliği budur. Kelimeleri bile aynı çıkar. Aynı cümleleri kurarlar. Sevenin sevdiğinde fani olmasıdır bu.
Öyle ben seni seviyorum demek de sevilmez. Seviyorum demenin arkasından getireceği bir tecelliyat olması gerekir. Evet, güzel kelimedir seni seviyorum. Herkes duymak ister. Erkekler eşlerinden duymak ister. Kadınlar kocalarından duymak ister. Çocuklar anne babalarından duymak ister. Anne baba çocuklarından duymak ister. Ne kadar güzel bir sözdür seni seviyorum demek. Muhteşem bir şeydir. Ama Hazreti Pir'in dediği gibi buna delil gerek. Bakın Hazreti Ebubekir radıyallahu anh hazretleriyle Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri aynı sözü söylüyorlar. Önce Hazreti Peygamber diyor ümmetine hizmet eden diye ardından Hazreti Ebubekir Efendimiz diyor ümmetine hizmet eden.
O zaman bir sufi hizmet ehlidir. Etrafına hizmet eder. Derviş kardeşlerine hizmet eder. Evet yoluna hizmet eder. Evine hizmet eder. Eşine hizmet eder. Çocuklarına hizmet eder. Arkadaşlarına hizmet eder. Hizmet eden evladır. Hizmet eder. Sufiler zorla kendilerine hizmet ettirmezler. Sufiler benim çayım bitti demez. O kendine hizmet ettirmektir. Bana bir bardak su verir misin demez. Kendine hizmet ettirmektir o. Ama bir yerde ortalıkta dolaşan varsa çay dağıtan su dağıtan bunlara söylene bilinir. Burada bizim vazifeli kardeşler var şimdi.
Onlar dolaşıyorlar ortalıkta. Onlardan su istene bilinir. Onlardan çay istene bilinir. Bunda bir sıkıntı yok. Ama vazifeli yok ortalıkta. Herhangi bir kimse yok. Ben dedim diyeceğim ki işte. Onur kalk bana bir çay getir. Neyse ben desem hakkımdır da. Şimdi yanlış anlaşılmasın. Ben kendimde o hakkı görüyorum. Böyle bir şeyde. O yüzden kendimde onu görüyorum. Ama mesela Özgür ile Onur. Özgür sen Onur'dan büyüksün herhalde değil mi? Bir yaşa aynı yaşlı sayılırsın. Birbirlerine mesela kalkıp da böyle emir vaki, derviş diye öne sürerek de. Hadi bana bir çay getir. Demeyecek. Hizmet istemeyecek kendilerine. Aranızda bir yaş mı var ya? Yaşıt sayılırsınız yani.
Maşallah. Kaç ay var aranızda? Hesaplamadınız mı hiç? Tabii eskiler hesaplanlardı ya önceden. Değil mi? Sen de hesaplıyor musun arası? Sen mali müşavirsin. Sende de hesap kitap çok. Senin işin hesap. Evet. Hemen hesaplıyorlar onlar çünkü hesaba düşkünler. Şimdi birbirinden böyle kalkıp da emir vaki hizmet istemek sufilerin işi değil. Allah bizi onlardan eylesin inşallah. Haksızlık yapmaktan korkmak. Bu da altıncı makam. Haksızlık yapmaktan korkacak insan. Eşine, çocuklarına, yanına çalışan elemanlarına veya patronuna. Veya bir derviş kardeşine. Haksızlık yapmaktan korkacak o ki insan. Haksızlıktan, şeytandan kaçar gibi kaçacak.
Haksızlık yapmayacak. Adaletli davranacak. Çünkü haksızlığı ortadan kaldırabilmesi için adalet gerekli. Ama ne yazık ki. Yani İslam dünyası, adaletsizlikler dünyası. Ne yazık ki böyle. Ama biz haksızlık yapmamaya, adaletsiz davranmamaya gayret edeceğiz. Mücadele edeceğiz. Kimseye haksızlık yapmayacağız. Kimseye adaletin dışında davranmayacağız. Ama balık baştan kokuyor. Önce bizim hukuk sistemimiz adaletsiz. Evet. Adalet tecelli etmiyor. İnsanların arasında da adalet yok. Ailelerin içerisinde de adalet yok. Haksızlık diz boyu. Allah bizi affetsin.
Yedinci makam. Ümitsizliğe düşmemek. O ne olursa olsun asla ümitsizliğe düşmeyecek. Hani şiblide geçer bu. Şiblinin eserinde geçer. Yeryüzü demir levhalarla kaplı olsa, gökyüzü bakır levhalarla kaplı olsa yine rızıktan endişe etmem, ümitsizliğe düşmem diye bir evliya sözü var. İşte hiçbir zaman ümitsizliğe düşmemek. Ama insan ümitsizliğe düşmemek derken böyle kendince gücünün, kudretinin, kuvvetinin, halinin nispetinde işlerle uğraşacak. Boyunu aşan işlerde uğraşmayacak. Kendini utandırır. Hani Hazreti Pir diyor ya, sen bir saman çöpü bir dağı kaldırabilir mi der. Ya sen bir saman çöpüsün, dağı kaldırabilir misin?
Kaldıramazsın. O zaman saman çöplüğünü bil, dağı kaldırmaya kalkma. Sen bir dağı çekemezsin. Veyahut da sen kendince kendini analiz et. Kendince kendini analiz edip, ben ne iş yapabilirim, ne iş yapamam? Neyi başarabilirim, neyi başaramam? Ben neye layıkım, neye layık değilim? Bunu gör kendin. Ve kendince bunu görerekten hareket et, ümitsizliğe düşme. E senin 10 liralık sermayen var, sen 2000 liralık iş yapmaya kalkıyorsun, zorluyorsun. E ümitsizliğe düşüyorsun. Canım kardeşim, sen kendini analiz etmedin ki. Ben bazen kardeşlere diyorum, ne iş yapacaksın, şu iş yapacaksın. Ne kadar sermayen var, şu kadar. Yapamazsın diyorum. Sebep, ya o sermaye ile o iş olmaz. Veya bir iş yapacak.
Sen bu işi yaptın mı daha önce? Hayır, bu işi yapan bir yerde çalıştın mı? Hayır. Şunu yapanı gördün mü? Hayır. Kardeşim nereden gireceksin sen bu işin içine? Ondan sonra ümitsizliğe düşecek o. Ümitsizlikte şeytanın vesvesesi ardından küfre düşecek. Çünkü ancak kafirler Allah'tan ümidi keserler. Allah muhafaza eylesin. O yüzden biz ümitsizliğe düşmeyeceğiz. Ama bizi ümitsizliğe düşürecek olan her şeyden uzak duracağız. Sekizinci, ibret almak. İbret almak, ders almak. Bir şeyden kendimize ders çıkarma. Bir olaydan kendimize ders çıkarma. Başımıza gelen bir hadiseden veya bir başkasının başına gelen hadiseden ibret almak, ders çıkarmak.
Tecrübe sahip olmak ve o tecrübeyi icra etmek, yerine getirmek. Bu muhakkak önemli. Ders çıkarmak, ibret almak. Ondan sonra nasihat ve muhabbet sahip olmak. Dokuzuncu makam. Artık sen böyle bu şeriatın ve tarikatın makamlarını yaşadın. Artık nasihat sahibi oldun. Artık sen etrafına nasihat edeceksin. İyilik yapıyorsun. İyilik yaptığın için senin iyiliği met etme. İyiliği anlatma, nasihat etmeye hakkın var. Kötülüklerden uzak duruyorsun. Artık nasihat edebilirsin. Ey kardeşim sen kötülüklerden uzak dur. Üzerinizde bulunan bir makamı nasihat edebilirsiniz. Ey Habibim sakın ha! Yapmadıklarını nasihat edicilerden, tebliğ edicilerden olma.
Ayet-i kerimesi artık senin üzerinde tecelli ediyor. Sen gıybet etmezsen, gıybet etmeyin sözün tesirli olur. Sen iftira atmazsan, iftira atma sözün tesirli olur. Sen bu şeriatın ve tarikatın makamlarını geçersen ve bu makamlarda oturursan, bu makamlarda mukim kalırsan, evet senin nasihatini dinlerler. Evet sen o zaman muhabbet sahibi olursun. Yani insanlarla muhabbet edersin ve insanlar sana muhabbet besler. İnsanlar sana muhabbet beslemiyorsa kabahati insanlarda arama, kendinde ara. Eğer senin nasihatini dinlemiyorlarsa sen insanlarda kabahat arama, kendinde ara. Sen demek ki nasihat edecek makama henüz gelmemişsin. Sen henüz daha muhabbet edilecek bir makama gelmemişsin.
O yüzden o makama gelmek için şeriatın makamlarını, o makama gelmek için tarikatın makamlarını oturup yerleştirmen gerekir. O zaman sen nasihat ve muhabbet sahibi olursun. Onuncu tarikatın makamı, özünü, insanın kendisini fukara görmesidir. Sufi kendisini fukara görür. Çünkü Cenab-ı Hak ayet-i keriminde beyan etmiştir ki, Hepiniz Allah ininde fukarasınız, Allah ganidir demiş. Kendini fukara görmek Allah ininde. Kendini hiçliğe doğru götürme. Sakın alimim deme, fukara gör kendini. Sakın ben şeyhim deme, fukara gör kendini. Sakın ben iyi bir sufiyim deme, kendini fukara gör.
Sakın ben zenginim deme, kendini fukara gör. Sakın benim katım var, yatım var, arabam var. Görme, kendini fukara gör. Bu dünyada fukara bir şekilde yaşa. Bu cimrilikten değil, bu tevazudandır. Bu gösterişten, şatahattan, şatafattan kaçmaktır. Sen şeytana tapanlar gibi gösterişe düşme. Sen heva ve hevesini ilah edinenler gibi şatafata, şatata düşme. Sakın ben şöyle alimim, ben böyle şeyhim, ben böyle dervişim, ben böyle zakirim, ben böyle hal sahibiyim. Ben böyle rüya görürüm, ben böyle hal görürüm. Benim gördüğüm hali kimse görmez. Benim gördüğüm rüyayı kimse görmez. Sakın ha! Sen daha yuvasından uçacak kuş olmadın.
Kendi kendine kanatlandım zannetme. Kuşun ahmağı, kanatları, tüyleri çıkmadan uçma sevdasına düşer. Uçma sevdasına düşen kuş, ahmaklığından kendisini yuvadan atar, kediye, köpeğe yem olur. Kedi köpeğe yem olmak isteyen, olmadan önce oldum sevdasına düşüp, yuvadan uçmaya kalkan ahmak kuşlardır. Ana kuş, o ahmak gördüyse onu, onu kurtarmak için uğraşmaz. Der ki, benim getireceğim rızık, ahmak bir yavruya gideceğine, sağlam, zeki, iş yapacak, benim soyumu, sopumu yürütecek, kuşa yem olsun der. Onun gözünün yaşına bakmaz. Onun kendi kendine, kendi hevasından uçup, uçmaya çalışmasına bakmaz.
Korur, kollar. O korur, kollarken, anası yuvada yokken, o kuş atar kendini. Zaten aşağıda kediler bekler. O kuş kendini atar atmaz, kedi kapar onu. Kolay av olur. Sufi'nin aptalı, Sufi'nin kibirlisi, Sufi'nin kendini beğenmişi, kendisini oldum zanneder, ben uçacağım der, kanatlandım der, kendi kendine yuvadan dışarı atar, burnunun üstü çakılır gider. Fakir görme kendini. Fukara görme. Bu ticarette, sanatta, ziratta, dervişlikte, evde, arkadaşlarının arasında, etrafta, tevazu sahibi olup, kendini fukaradan görme. Bilhassa Allah'ın önünde, Allah'ın önünde, kendini bir şey görme. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretenin önünde, kendini bir şey görme.
Üstadının önünde, kendini bir şey görme. bu insanı helaka götürür. O yüzden Allah'ın önünde, kendinizi bir şey görmeyin. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, hazretenin yolunu takip edin, deyin ki, sana hakkıyla kulluk edemedim, ya Mabud. Adem'in yolunu tutun, ben nefsime zulmeden, ben nefsine zulmedenlerden oldum, beni affet deyin. Adem'in yoludur bu. Adem'in çocuklarının yoludur. O yolda yürüyün. Hazreti Muhammed'in Mustafa'nın önünde, kendinizi bir şey zannetmeyin. Ona ümmet olmanın, lütfu ve ikramın altında, ezilin. Kendinizde bir şey görmeyin. Allah muhafaza eylesin. Üstadınızın önünde, kendinizi bir şey görmeyin. biliyor olmuş olsanız daha iyi.
Bu sizi perişan eder. Allah muhafaza eylesin. Şeyh Efendi bir laf söylüyordu, bazıları vardı. Öyle değildi Efendi Baba o. Oğlum böyle böyle olmuştu diyor. O diyor ki, ya efendim öyle olmadıydı o. Ben de olaya şahidim, bana döndü. Nasıl olduydı Mustafa Efendi dedi. Sizin dediğiniz gibi, böyle böyle böyle olmuştu efendim dedi. Olduğunda o adam da yoktu yanımızda. Ondan sonra baktı, bana öyle demediler dedi. Ben sustum. Şeyh Efendi'nin yanında ne diyeceksin? Ne yaptı Şeyh Efendi? Kafasını salladı, sustu. Neyse ben bir fırsatını buldum. Bırakır mıyım? Mustafa Özman şahın ona yakışmaz.
Dedim sen orada değilsin. Sen orada değil olmadığın halde dedim, ne yapma böyle konuştun. O benim orada olduğumu bilmiyor tabii. Olayın olduğunda ben oradaydım dedim. Velev ki olmayayım. Velev ki orada ol dedim. Önemli değil. Ne biliyorsun dedim. Şeyh Efendi, zahirde öyle bir şey yaşarken, gözünün önünde, batında başka bir şey yaşadı dedim. Batında yaşadığı şeyi söyledi. Ne yapacaksın dedim. Batından haberin var mı dedim. Yok dedi. Duyduğunu söylemek yalan olarak yeter demiyor mu adi şerifte dedim ben. Sustu. Sen nasıl dervişsin dedim ya. Sen nasıl dervişsin dedim. O yüzden bir kimse üstadının önünde, öyle değildi böyle. Sordular mı sana?
Yok bırak. Sana ne? Böyle Şeyh Efendi'nin kaldığı bir yer vardı. Şeyh Efendi de o kadar hassas Allah rahmet eylesin. Böyle küçücük bir rutubet olsa, rutubeti hissediyor. Böyle koklar. Ustu Efendi rutubet mi var burada? Var efendim. Ben yok demem. Hissediyor ben o kadar hassas değilim. O hassas. Evet rutubet var oğlum burada. Hemen değiştirelim efendim. Evi değiştiriyoruz biz. Ümredeyiz. Hasta olmuş. Duyduk, gittik. Gelmedi çünkü akşam namazına iftara. Sordum. Dediler işte birisi dedi ki bilmiyorum. Onun otelde kalan. Öbürküne sordum.
O dedi ki görüşmedik. Bir başkasına sordum. Dedi ki hasta. Nasıl hasta dedim ya? Bu akşam namazından son oluyor. Yassıda yakın. Hasta dediler. Allah Allah. Biz hemen yassıyı kıldık. Teravih'i kıldık. Gittik onun kaldığı otele. İlk defa tabi odaya girdik biz onların. Biz de yeni gittik Medine'ye. Biz sonradan gittik. Baktım. Beş altı kişi aynı odanın içindeler. Yer yataklarını yapmışlar. Ondan sonra. Şeyh Efendi işte böyle bir yerde yatıyor. Onun yanında da öbür arkadaşlar yatıyor. Beraber ömreye gittikleri kimseler. Birisi orada horluyor. Birisi zaten sırtını dönmüş. Dağınık bir vaziyette her şey. Eyvah.
Ben başına gittim. Şimdi sessizce oturdum. Bizim birkaç arkadaş var. Onlar da geldiler. Tabi bizim böyle şeylerde var ya. Hasta onun olduğu zamanlarda filan biliyorum ya. Ben gittim hafiften huu dedim. Tak açtı gözünü. Mustafa Efendi hoş geldiniz. Hoş bulduk efendim dedim. Allah'ın sonu. Dedim geçmiş olsun. Allah razı olsun oğlum dedi. Neyse baktığı yanımızda arkadaşlar da var. Böyle hafiften işte yastıkları arkaya koyduk. Biraz böyle yarım oturur gibi oldu. Ben dedim yatıl. Neyse biz giderken ayıp söylemesi işte meyve filan bir şeyler aldıydık. Hemen onları dedim rahatsızsınız bir şey yememişsinizdir.
İşte muz yiyin. Biraz şu hurmadan yiyin filan. Onlardan yedirmeye başladık. Ondan sonra dedi Mustafa Efendi oğlum rutubet var herhalde burada dedi. Ben dedi hasta oldum dedi. Ondan sonra herhalde dedi bu camdan geliyor. Gelebilir efendim dedim. Ben sizi götüreyim bizim otele. O esnada oradan bir nakip bir arkadaş geldi. O işlerle de bakıyor sorunlu. Ondan sonra böyle bir mevzu olunca o da buna şahit oldu. Ardından Şeyh Efendi onu bir daha söyleyince. Hemen kalktı bu şimdi pencereye. Yok efendim buradan rutubet yok koku yok o var diyor o yok diyor. Ama kafa döndü benim. Dedim efendim ben sizi götüreyim. Dedim hani gidelim.
Tamam oğlum gidelim dedi. Ondan sonra hani yarın gidelim dedi. Yarın gelin alın beni buradan. Tamam efendim dedim biz. Biz çıktık o arkadaştı bizi. Hani hemen kapıdan gönderecek sen gel dedim. Bizim arkadaşlara dedim siz inin aşağı. Ben onunla baş başa kalmam lazım. Onu tabi asansörde yasladım asansöre. Sen kimsin lan dedim. Şeyh Efendi buradan koku geliyor diyor. Sen bir dik kalkıyorsun kokluyorsun kokmuyor diyorsun. Yok buradan rutubet gelmiyor diyorsun. Sen Şeyh Efendi'nin sözlerine nasıl söz koyarsın. Bunun rengi mengi gitti. Asansörden aşağı ininceye kadar ben bunu bir aile sıkıştırdım. Bir daha dedim seni görmeyeceğim. Şeyh Efendi'nin yanında dedim.
Seni dedim görmeyeceğim perişan ederim seni. Velhasıl kelam biz ertesi gün Şeyh Efendi'yi götürdük hotele. Bir insan edep sahibi olacak. Susacak ya sus. Edep sahibi ol. O yüzden kendini fukaraya gör. Kendini biliyor görme. Allah muhafaza eylesin. Fukaraya gördükçe zenginleşirsin. Hem hal olarak, hem rüya olarak, hem makam olarak, hem maddi olarak, hem manevi olarak. Kendini fukaraya gör. Kendini acizlerden gör. Kendini zayıflardan gör. Bundan bir şey kaybetmezsin. Allah bizi onlardan eylesin inşallah. İnşallah Rabbin nasip ederse önümüzdeki haftada marifet kapısını inşallah. Sizlerle sohbet edeceğiz. Allah'tan bir şey gelmezse eğer. Ben saati telafi ettim. Saat kaç? 22-27 olmuş.
Yani sohbeti bu noktada kendimce geç kalmamın karşılığını verdim sayılabilir. Hakkınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun. İnşallah Cenab-ı Hak cümlemizi kendi yolunda devam eden kullarından eylesin inşallah. Allah rızası için el-Fatiha. Aman selam et. Amin.
Amin. Eşmeyir.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.